28 Aralık 2008 Pazar

Siportifs

Binicilikti, pentatlondu derken bir olimpiyatı da böylece bitirdim, geriniyorum filan ama bu sopayla n'apılıyor onu da bilmiyorum, golf müydü bu, neydi? Acaba eşofmanı çıkarıp da mı oynasam! Daha çok ilgi çeker mi ki... Yok bu olimpiyatlarda da parlayamazsam "Yemekteyiz"e katılıcam başka çaresi kalmadı!

(Fotoğraflar Hürriyet'in internet sitesinden alınmıştır)

Siportifs


-Nihat'tan alsam, Enver'e versem... Olmaz Nihat'a da borç taktım geçen ay...
-Hocam...
-Kredi kartı borcu da var... onu da hanımın altınlarından...
-Hocam...
-SSK'ları da yatırmamış şerefsizler! Ulan şeytan diyo al başını git Brezilya'ya, Riyoydu karnavaldı, kalçalardı...
-Hocaaam!
-Ne var Sevil!
-Üstüme oturdunuz!
-Ha pardon...

Siportifs

-Çocuklar siz bana bakmayın, yarışın. Ben yengenizden kaçıyorum! Ebemi sittin kırk yıldır Nazmiye! Elvedaaaaa!

Siportifs


-Tam çıkıyorum müşteri geldi, namaza gidiyorum da diyemedim, çok oldu mu başlayalı? Brrrş
-Yok gel gel, hoca daha sala okuyo.

Siportifs

- Cemal! Puçççuk hehehe!
-Ulan havada bari el şakası yapmayın be kardeşim! Ne pis insanmışsınız siz ya! Bi daha gelmiycem lan sizinle halı saha beyzbolu oynamaya!

Sportifs

- Evet çok kalifiye bir atış yapıcak şimdi, kırılgan, naif fakat içten içe de güçlü (İç Ses: Şimdi o vuruşu yapınca o kase jöle gibi bıngıldamazsa ben de adam değilim)

Siportifs


- Ben sana dedim Mars'ta güreş tutmayalım diye! Yerçekimi bizimkine benzemez çeker dedim! Kafamı kaldıramıyorum götünden!
-Ne var ya! Türkler bir ilki gerçekleştirsin istedik! Fena mı ettik! Bu arada çok fena gaza geldim haberin olsun!
-Ne manada
-O manada...

Siportifs


-Lan oğlum ödiycem dedim lan! Borcumuz borç!
-Yeter lan! Bütün takımın iliğini kemiğini emdin sömürdün! Bu sana ders olsun bi dahaki sefere topuğuna sıktıracaz!
-Durun lan atmayın! Aaaaaa!

27 Aralık 2008 Cumartesi

Bir Takım Akışıklıklar

Eskiden seskenlerde babamgilin kullandığı bir takım cümleler, kelimeler vardı, onları kullananlar varsa hala bana haber versin lütfen. Zerre kadar hazzetmemek mesela ... bunların yanında bir takım cümleler de olurdu, zerre kadar hatırlamıyorum şu anda :) Ama olurdu işte, bizim nasıl şimdi kullandığımız ve yirmi sene sonra hatırlamayacağımız bir jargonumuz varsa onların da vardı o dönemde, sonra onlar da unuttular bu cümleleri, bizim cümlelerimize uyum sağladılar filan yani. Mesela bakın bu filanı büyük ihtimalle unutucaz bir süre sonra, ya da ne biliyim... "ne biliyim"i mesela. Eski kitapları okuyunuz, 60'ların 70'lerin kitaplarını, bu jargon meselesinin izini o dönemde sürersiniz. Vedat Türkali'nin dilinde bulunur mesela. Ama 80'lerin başında orta yaşlarını yaşayan, örgütlü solcu olmayan, yani edebiyata dahil olmaya değer bulunmayanların, yani bugün, bütün o süreçlerden çok uzakta, bambaşka bir hayatı yaşayanların ataları olanların dili kayıptır. Kimse onları yazmaya değer bulmamıştır ama. Bu adamlar gerçek halk çocuklarıdır halbuki, yapmanın düşünmekten daha kolay olduğu bir dönemi yaşamış, oradan düşünmenin yapmaktan daha kolay olduğu bir nesil büyütmüşlerdir. Benim annem ve babam Karaman'ın Çatak köyünde tanışmış mesela, birisi Mersin'den, birisi Afyondan gelmiş, ikisi de öğretmen. Annemin babası öğretmen, babamın babası terzi. Çatak, Karaman'dan en fazla yarım saat 40 dakika mesafede bir yer, ama o 75'te kardan yolu kapanabiliyor bir süreliğine. Dünyayla bağlantısı kesiliyor yani. Kendinizi koysanıza onların yerine mesela. Varoluş sorunları yaşamaya vaktinizin kalmayacağı bir yerde olmaktan bahsediyorum ezcümle. (bak bu da eskilerden mesela). Teyzemin ilk öğretmenlik yaptığı köyün yolu bile yokmuş. Köye ilk gittiğinde arabadan indikten sonra üç saat at üstünde gitmiş mesela. Kendisine ayrılan eve girdikten sonra hüngür hüngür ağlamış "ben burada ne yapacağım" diye. 17 yaşında bir kız... tanımadığı insanlar...

Babamın o Çatak köyünden İsviçre'ye kadar uzanıp sonra İzmir'e dönen bir hayat hikayesi var mesela. O yüzden bana düşünme, yap derdi. Yaptığım zaman da "lan! n'apıyorsun?!" demezdi. Bir eniştem vardı, Emmi dediğim, Başer enişte. Emmi'nin oğlunun sünnetinde babamla eniştem bir ara ortadan kayboluyorlar, sonra babamı bir odada eniştemin kıçına kına yakarken buluyorlar. Babam anlatmıştı bu hikayeyi, çok gülmüştüm. Gay bir durum yok ortada, bir iddiaya girmişler sanırım, ya da Emmi'nin ahdı varmış, oğlumun sünnetini görürsem kıçıma kına yakacam diye. Onu yapıyorlar yani. Nedenini asla bilemeyeceğim, ikisi de öldü çünkü. Ama böyle bir macera var hayatlarında adamların. Yapma üzerine kurulu. Bense düşünmekten geldim bu hale, kendimi, başkalarını, hayatı, dünyayı. Arada benim de küçük maceralarım oluyor tabi. Barcelona'ya gidip El Clasico seyretmek gibi mesela. Onun dışında günlük macera potansiyelim kızlarımı dolaştırmakla kısıtlı. Yapmıyorum, düşünüyorum, yazıyorum, başkaları oynuyor, başkalarının maceralarını izletiyoruz birilerine, olmayana bir takım insanların. Yapmak veya yazmak. Hayal ve gerçek.

Gene "Kızıla Boyalı Saçlar"ı okuyorum. Gene içim kalkıp kalkıp iniyor. Luis olmak aslında galiba derdim. Babam bağlanabilen bir adam değildi bir yanıyla, bir yanıyla da müthiş bağlıydı aslında. Bunu sadece ilişkiler anlamında söylemiyorum, hayatla bağları gevşekti, ama onu tutan teller sağlamdı aslında. O yüzden sonuna kadar kopamadı, ama sabit de duramadı hiç, bir o yana bir bu yana sallandı hep. Sanırım ben de onun çelişkisini yaşıyorum.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Son Gazi Öldü

Kurtuluş Savaşı'nda savaşan son adam da öldü. Son kahramanımız. Kahramanların en büyük özelliği kahraman olduklarının farkında olmamalarıdır. Band Of Brothers diye bir dizi vardır, Er Ryan'ı Kurtarmak filmi Şipilbörg ve Hanks'e yetmemiş, "baba biz burdan bir de dizi attırırız be ya!" diyerekten bu diziyi çekmişlerdir. İyi de yapmışlardır. Döner döner izlerim arasıra iyi iştir. Bu dizinin finalinde bir takım 2.Dünya Savaşı gazileri çıkar ve bir takım şeyler söylerler. Onca vıdı vıdının arasından bende kalan duygu bu yukarıdaki olmuştur. Kahraman olduğunun farkında olmadan kahraman olmak. Bize bir görev veriliyordu, biz de bir takım insanlardık, gidip onu yapıyorduk, onu yaparken kıçımızı kollamaya çalışıyorduk ama aramızdan bazıları ölüyordu her seferinde, ama birlikte bir şey yapıyorduk, bir hedefimiz vardı. Şu araziyi ele geçirin, geçiriyorduk, şu hattı dağıtın, dağıtıyorduk. Bu kadar. Bütün bunların toplamı, 2. Dünya Savaşı'nın büyük tarihini yarattı. Bu savaştan bu kadar çok film, kitap çıkması anormal değildir, bir anda dünyanın dört bir tarafı hikayelerle doldu çünkü bu savaş sırasında. Kahramanları, kahraman olduklarının farkında bile değildi. Bizim için Kurtuluş Savaşı böyledir işte. 2.Dünya savaşından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kapitalizm kendisini hepten dağıtacak hamleler yaptı. Sonunda bugünlere geldik. Polente'nin şu yazısındaki insanlar haline geldik hep birlikte. Bir şeyler yapıyoruz, "biri" olmaya çabalıyoruz. Öldüğümüzde hayatı değiştirdiğimize ufak da olsa bir iç huzurumuz olsun istiyoruz. "Boşu boşuna yaşamadım lan ben bu hayatı!" demek istiyoruz. Son gazi, devlet töreniyle uğurlandı. Bir şeyin sonu ya da ilki olmak iyidir. Son gazi yaşarken, Kurtuluş Savaşı'nda savaşırken "Allahım yaşasın bir şeyin parçası oldum ben!" demedi, kendisine verilen görevi yerine getirdi. (Sadece sakalık yapmış olsa bile bir şeydir bu) Biz de işte onun gibi olmak istiyoruz. Bir şey yapmış olmak. Ya herkesle birlikte tarihin parçası olmamızı sağlayacak bir şey. Ya da bizi biricik kılacak bir şey.
Bunun için yeterli eğitimimiz, harıl harıl çalışan bir beynimiz, entelektüel altyapımız var. Ama bir şey çıkmıyor. O biricik olmamızı sağlayacak şeyi bulamıyoruz bir türlü. Verili bilgiyle yaşadık hayatımızı, okuyacaksın, işe gireceksin, evleneceksin. Eh tamam yaptım bunları, peki ama benim biricikliğim nerde kaldı. Bunu kimse bilmese de olur. Ben bileyim yeter. Ben bir işe yaradım kardeşim! Şu demir parçasını kılıç haline getiren benim, şu atın nalını ben çaktım, şu tarladan oğullarıma kızlarıma ekmek çıkardım ben. Bunların yerine her gün işyeri adında bir yere gidiyorum, bir bilgisayarın karşısına oturuyorum, bir takım insanlarla toplantı yapıyorum, diğer bir takım insanlarla telefonda konuşuyorum. Günün sonunda elimde, gözümün önünde, başardığım, ürettiğim bir şey yok ama? "Ben bir işe yarıyorum ulan!" diyemiyorum ki. E peki o zaman bunca çaba niye? Yaşlanıyorum ama ben, her geçen gün beni ölüme daha fazla yaklaştırırken geçirdiğim bir tek anın bile anlamlı olduğuna dair bir tek kanıt bulamıyorum. O zaman niye böyle yaşıyorum ben "bu" anları "bu" şekilde? Ben biliyorum ki birisi Polente'ye "Kızım topla valizini Şili'nin kuş uçmaz, kervan geçmez yaylalarında sana çok ihtiyacımız var, orada canın çıkana kadar çalışacaksın, sadece üç saat uyuyabileceksin ama o uyku sana o kadar tatlı gelecek ki, çünkü 'bir şey gerçekleştirdim (elle tutulur, gözle görülür bir amaç doğrultusunda bir hedefe ulaşmak için gösterilen çabanın sonucunda duyulan kendinden memnun olma hali) ben bugün' diyebileceksin, var mısın?" dese, bir an bile burada durmaz. Bana söyleseler, ben de durmam.

Son gazi de öldü. Biz hala bir baltaya sap olabilmiş değiliz.