28 Ocak 2009 Çarşamba

Filistin Meselesinde Bir Komplo Teorisi

Biliyorum çok tepki alacağım ama yazmak zorundayım. İsrail'in bu son saldırısının altında mantık bir neden görmek mümkün değil. Peki Filistin'in en büyük gelir kaynağı ne? İnsani yardımlar. Yani bugünlerde her yerde görmeye alıştığımız "Bugün bütün gelirimizi Filistin'deki kardeşlerimize gönderiyoruz" yazılarıyla toplanan ve post-modern ahlaki sendikalar olan sivil toplum örgütleri aracılığıyla Filistin'e gönderilen paralar. Bu sadece bize özgü değil, dünyanın Müslüman ksımından para akıyor bugünlerde Filistin'e. Özellikle de Araplar, o insancıklar için hiçbir şey yapamıyor olmalarının sadakasını gönderiyor bol bol. Arafat'ın hayatta olduğu son günlerde sadece FKÖ'nün değil, devletini sarıp sarmalamış olan çürümenin, rüşvet ve faydalanmanın da lideri olduğunu bütün dünya biliyordu. Peki bu çürüme Arafat'ın ölümüyle sona erdi mi? Tabi ki hayır. Filistin'in en aç varlığı devlet. Vatandaşlarına gitmesi gereken paraları yiyen de o. Peki Filistin'de devlet aç kaldığı zaman ne yapar? Saldırır. Niye? İsrail saldırsın, kendi insancıklarını öldürsün, bu ölümler kameralara çekilip dünyanın her yerindeki hümanistlerin ve müslümanların yüreğini burksun, onlar da Filistin'e yardım etsinler. O para nereye gidiyor? Aç devleti doyurmaya. Hangi devlet 50 yıldan uzun bir süredir yetiştirdiği her neslin bir kısmını böyle bir savaşa kurban verir. Başlangıçta bağımsızlık, anti-emperyalizm, anlarım ama bir savaş 50 yıl boyunca sürerse profesyonelleşir, ticarileşir, bir organizma gibi yayılır toplumun içine. Kendi terörle mücadelemizde de aynı şeyi yaşamıyor muyuz? Kim PKK'nın artık sadece Kürdistan'ın bağımsızlığı için savaşan bir örgüt olduğunu söyleyebilir. Ticari bir işletmedir, sadece fatura kesmez.

20 Ocak 2009 Salı

Bizim Hayatımız Neden Anlamlı Gelmiyor

Hemen hemen hepimiz 80’lerde yaşadık çocukluğumuzu. Anadolu Lisesi Sınavları ilk yarışımızdı. Özel okul sınavları ya da. Sonrasında zaten üniversite sınavı geliyordu. İlkokula başladığımız andan itibaren bizim için planlanan yapının taşlarını üst üste koymaya başladı ebeveynlerimiz. Önce okumayı öğrenecek, sonunda da ÖYS’ye girecek. İçinde kısa, orta, uzun vadeli hedefler olan bir sürü planlar bütünün oluşturduğu bir master plan. Her hedef bir sonraki hedefi doğuruyordu. Sınavlara girildi, sınıflar geçildi, öyle ya da böyle. Hep bir hedef söz konusuydu. Girmeyi başarana kadar hedef üniversiteydi. Girdikten sonra da bitirmek, bitirdikten sonra da iyi bir iş bulmak.

Bütün sınavları hallettik, bütün dersleri verdik, bütün sınıflardan geçtik. Nihai hedeflerimiz de tamam. Yani iş bulduk, askere gittik, evlendik. Her şey tamam, her şey yerli yerine oturdu. 7 yaşından itibaren bizim için kurulan ve bizim de adapte olduğumuz gelecek hedefine 30’larımıza yaklaştığımız günlerde ulaştık. 7 yaşından itibaren yaşadığımız hayat, hedefin anlam olduğu bir hayattı. Hepsine ulaşınca hedefsiz kaldı bünye. Kimse de daha sonrası için bir hedef koymamıştı. Çocuk yapmak, ev almak, yazlık almak, araba almak… bazılarımız bunları da yaptı. Ama bunlar hedef bile değildi ki. Biz her girdiğimiz ve başardığımız sınavda kendimizi iyi hissetmiştik halbuki. Verili hedeflerin hepsi başarıldı, hayatımızdan çekildi, yerine de yenileri koyamadık. Şimdi hedefsiz dolayısıyla anlamsız bir hayatın içinde sürükleniyoruz. Sınavlardan geçemiyoruz, kendimizi iyi hissedemiyoruz. Ne yaparsak yapalım anlamlı gelmiyor. İşte derdimiz budur.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Bir not daha

Roma'da Pantheon'un karşısındaki sokağın içinde La Rosetta diye bir restoran var, Lonely Planet tavsiye edoor kendisini, bir kere yemek yedik ben de şiddetle tavsiye edoorum artıkın, ama cebiniz dolu gidin çünkü boşaltıyorlar hafiften.

Neyse efendim, o güzel ve hafif serin yaz gecesinde daracık sokağı daha da daraltma pahasına restoranın önüne atılmış masalardan birinde, zevcemle harika bir Şardoney'in dibine istakozlu makarnayla vururkene içeriden Massimo D'Alema çıktı. Hatırlayanlar bilir kendisi eski İtalyan başbakanı, şu anda da yeni kurulan Demokratik Parti'den milletvekili. Amca yemiş istakozunu, havyarını filan, ailesiyle birlikte dışarı çıkıyordu. Uzakta, oldukça uzakta iki adet sivil polis etrafı kesiyorlardı ataşan sataşan olmasın diye.

Nedense bu geldi bugün aklıma, sonra hemen arkasından da Bambi'de dilli kaşarlı yiyen Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafı.

La Rosetta nereee... Bambi nere... Ha, Massimo'yla Tayyip'in arasında da ben duruyorum tabi bu arada