25 Mayıs 2009 Pazartesi

New York Sokaklarında-3

Kahve sevenler için 7/11 bir cennet. Ondan fazla çeşit, kahve sürahilerinde narin narin salınarak içicileri bekliyor. Hangisini seçeceğini şaşırıyorsun. "Süper Enerjik" olandan "Cennet Harmanı"na, Kafeinsiz Fransız Vanilyası'ndan Fındık Aromalısına. Kahvelerin yanında da bir süt barı var. Tam yağlı, yarım yağlı, yağsız, aromalı kahve kremaları. Ben bilindiği üzere bir kahve manyağıyım. Kendimi kaybediyorum her sabah. Son gün bokunu çıkarıp bütün kahvelerden biraz dökerek kendi harmanımı yaratmayı planlamaktayım.

Dün Central Park'ta Mr. Big'i gördüm. Yani Chris North'u. Koşuyordu. Sex And The City manyaklarına selam olsun.

Dün New York Times okuma günüydü. 90 sayfaya yakın gazete okudum. Pazar günü NY Times'ının aşıkıyım. Ana gazetenin ilk sayfa haberi Tanzanya'da en yakın hastane iki gün uzaklıkta olduğu için doğum yaparken ölen kadınlardı.

Sabah kahvaltısında donut, öğle yemeğinde İtalyan, akşam yemeğinde Peru, sabah kahvaltısında pancake, akşam yemeğinde Lübnan-İsrail... Kahvaltı seçenekleri kısıtlı. Ama iş öğlen veya akşam yemeğine gelince delirium.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

New York Sokaklarında-2

Dünyanın bisiklet süren en seksi kızlar bu memlekette. Eminim! Hele Bryant Park'ın ordan geçen bir tane vardı ki, sadece ben değil etraftaki bütün pipi sahipleri arkasından uzuuuun uzuuun baktık.

Ben Roberto Benigni gördüm
Ben Meryl Streep gördüm
Ben Alec Baldwin gördüm
Ben bir de Al Pacino görmek istiyorum allam nasip ederse.

Bir yeri seversen orası dünyanın en güzel Bryant Parkıdır. Bryant Parkı sevmezsen sen dünyanın en güzel insanı değilsin.

Soho'da kaldırımın kenarında oturdum. Bir saat filan. Gelen geçen insanları seyrettim. Kelimenin gerçek anlamıyla 72 milletten adam geçti. Vatandaşlarım hariç.

Akşam 8 gibi yürümekten gebermiş bir halde eve geliyoruz. Zevcem 8 buçukta sızıyor. Ben 10 filan gibi uyuyorum. Sabah 6'da zıbank diye uyanıyorum. Çıkıyorum, hemen köşedeki 7/11'de açık büfe kahvelerin arasından sabah kahvemi seçiyorum. Bir tane de NY Times alıyorum. Eve dönene kadar başlıklar, kahve, sigara. Evde sigara içilemiyor maalesef. Ama kahveye ve gazataya devam. Yalnız çok fena alışkanlık yapar bu hayat biçimi adamda. Biliyorum, daha önce de olmuştu bu bana...

basın açıklaması

bir dönem param vardı pasaportum yoktu. bir dönem pasaportum vardı ama param yoktu. şu hayattan üç tane beklentim var. film çekmek, kitap yazmak ve dünyayı dolaşmak. diğer ikisini yapamıyorum ama en azından üçüncüyü doya doya yapabiliyorum. dünya vatandaşı olduğum doğrudur. bu dünyada yapılabilecek en güzel şeylerden biri bu dünyanın türkiyam türkiyam cennetim benim eşsiz milletimden ibaret olmadığını anlamaktır.

saygılarımla

Kafası karışık Gökhan

New York Sokaklarında-1

Sokağın köşesinde bir manav var, bizim el arabalarının biraz daha büyüğü ama sabit. Genelde sadece meyve satıyorlar. Saçları uzun kıvırcık, ortasından dökülmüş, üstünde Metallica tişörtü var. Durdum, zevceme gösterdim. "Bak" dedim, "Bir gün bizim memlekette de üstünde Metallica tişörtü olan bir manav görürsek o zaman bir şeylerin değiştiğini anlarım".

Manav Türk çıktı.

Ekleme: Manav sadece Türk değil aynı zamanda küt çıktı. Selam verdim, yukarıda yazdığım durumu anlattım. "Hı hı" dedi sadece. Ben daha ne edeyim

12 Mayıs 2009 Salı

Kızlarımı Özledim, Zevcemi Özledim

Zevcemin karşı çıkacağını bildiğim için onun fotosunu koymuyorum. Kızlarım yeter zaten.

Midilli'den notlar

30 yaşlarında bir Afgan arkadaşla tanıştım. Elbette mülteci. 4 yıldır buradaymış. İngilizce çat pat. Adı Cafer, kendisi Şii... Yes ve no'larla ancak bu kadar anlaşabildik kendisiyle. Sonra yanımıza bir Yunanlı geldi. Onunla takır takır konuşmaya başladı. Kaçak girmeye çalışan Afganlarla polisin arasında tercümanlık yapıyormuş. Afganca-Peştunca'dan Yunancaya tercüman. Bildiği tek yabancı dil Yunanca. Buyrun burdan yakın.





Buradaki Yunan-Türk dostluk derneğinin üyeleri dün gece yemeğe götürdüler beni. Yanımda oturan teyzenin kızı evleniyormuş. İnternetten Valentino bir gelinlik beğenmiş. 11 bin euro fiyatı. Onlar da n'apsınlar mahallenin terzisine diktiriyorlarmış. Tanıdık geldi mi?





Nikahtan söz açılmışken, burada nikahlara hediye götürülüyormuş. Para ya da altın takmak sadece en yakın akrabalara özgü. Gelenek değişmiş, nikah davetiyelerinin altına, banka hesap numaraları yazılıyormuş. Hediye getirmeyin, nakit gönderin hesabı. Bizde de yakında başlar mı acaba?





Her restoranda ahtapot bulmak mümkün. Bizimki gibi avuç kadar değil, bayağı tabak tabak ahtapot yeniliyor. En sonunda dayanamadım sordum. Meğersem sadece ahtapot avlayarak geçinen insanlar varmış. Bu kadar tüketim, soyu tüketmeden karşılayabiliyorlar, helal olsun.





Fatoş burada yaşayan bir Türk. 88'de bir Yunan abiyle tanışıyor. 92'de evleniyor ve Midilli'ye yerleşiyor. 16 yaşında bir kızı var. O götürdü beni derneğe. Midilli'de yaşayan 10 kadar Türk çift varmış, hayatlarından da memnunlarmış. Duyurulur.





Gecenin sonlarına doğru diğerleriyle seri bir yunanca konuşup kahkaha attıktan sonra ne konuştuklarını anlattı. Ada'da ne zaman birilerinin bir Türk'le ilişkisi olsa gözler hemen Fatoşa dönüyormuş. Halbuki Ayvalık'la Midilli arasında gelişen dostluk bağları sadece ticarete yönelik değil. Başka "bağlar" da oluşmaya başlamış. "Bunlara kalsa bütün ada üstümden geçti! Bir şey yapsam içim yanmıycak!" diyip bir kere daha patlatıyor kahkahayı. Bu gelişen "bağlar" sadece heteroseksüel de değil üstelik. Yakın bir tanıdığının iki çocuklu bir Türk sevgilisi var. Bir başkasının sevgilisi de hamamcı. Daha da ufuk açıcı bir şey söyledi ki ona gerçekten şaşırdım. Bundan 20 yıl önce, yani herşey daha karanlıkken de varmış böyle aşklar. Vay be! Gönül düşmanlık dinlemiyor.





Ben domuz etinin tadını sevmem, ağır gelir bana. Pazar gecesi sırf Kıbrıs'ta adını duyduğum için Şeftali kebabı yedim. Domuz olmasından kuşkulandığım halde bitirdim. Sonra midem bulandı ve domuz olduğuna emin oldum. Benim için domuz neyse buradaki insanlar için de kuzu oymuş onu öğrendim. Yiyemiyorlar, ağır geliyor tadı. Nası ya?!





DVD dükkanlarından birine girdik. Sevdiceğim için "Dev Musakka'nın Saldırısı" adlı filmi bulmaya çalışıyorum. Fatoş tercüme ediyor sağolsun. Kasadaki kadın dalga geçerek bizi gönderiyor dükkandan. Dev musakka yandaki restorandaymış! He he he! Film satıyorsun ama yeni nesil Yunan yönetmenlerin filmlerinden haberin yok! Nasıl olcak bu işler?





Gene yanımda oturan teyzeyle Rebetiko filmi üstüne muhabbet ediyoruz. 70'li yıllarda Atina'da yaşamış 8 sene. Omonia Meydanı yakınları genelevler ve herşeyin satıldığı meyhanelerle doluymuş o zamanlar. Şimdi de pek değişik değilmiş ya neyse. Her gün oradan geçmek zorunda kalırmış bu teyzem. Ve Rebetiko filmine konu olan Roza Eskenazi ile karşılaşırmış yolda. Rozacığım oldukça yaşlıymış o zamanlar. Yüzündeki kırışıklıkları kapatmak için ağır bir makyaj yaparmış, ama kırışıklıklar makyajı da çatlatırmış. Hemen Semiha Berksoy geldi aklıma. Onun sadece adını bilirim. Ama Roza'nın sesiyle büyüdüm sayılır. İstiklal Caddesi'nde ara sıra duyduğunuz eski Yunanca şarkı var ya. İme prazakias (Esrarkeşim). İşte onu Roza Eskenazi söyler. Nur içinde yat Rozacığım.





Kriz burayı da vurmuş. Yunanistan'da krizin esas etkilerinin Hazirandan itibaren hissedileceğini anlatıyorlar. Yaz için yapılan otel rezervasyonları %40'ı bulmuyormuş. Durum çok iç açıcı değil.





Son bir şey, diğer Yunan adalarına göre daha sakin, daha az turistik bir ada burası. Nedenini sordum. Üç neden saydılar. Birincisi adada 20 yılı aşkın bir süredir Komünist Parti baştaymış. Ta ki son seçimlere kadar. Sağcılar kazanmış son seçimleri. Kızıl Ada deniyormuş Midilli'ye. Eh normalmen yatırım gelmiyormuş. İkinci sebep Türkiye'ye yakınlığı. Burası Yunanistan'ın sınır adalarından birisi. Bir işgal durumunda Türklerin eline geçecek yatırımlar yapmaktansa yapmamayı tercih etmişler. Üçüncü sebep de aslında ilk ikisinin bir sonucu. Bu az gelişmişlik yüzünden adanın genç nüfusu göç etmiş, içeride Atina, dışarıda en çok Avustralya'ya. Öte yandan bir Ege üniversitesi de burada var. Toplam 5000 öğrenci okuyor adada. Bir çeşit yüzen Eskişehir burası.

Not: Aşağıdaki, Hotel Sarlıca. Osmanlı-İngiliz Mimarisi. Bürokratik nedenlerden dolayı restore edilemiyor. Bundan bir ki sene önce çalışmaları başlatmışlar, bahçeye kazmayı vurmuşlar, altta Roma dönemine ait kalıntılar çıkmış, restorasyon yatmış. Hemen yakınındaki otobüs durağında eski fotoğrafları var, çok güzel bir otelmiş.






10 Mayıs 2009 Pazar

Dev Arap Saçının Saldırısı


Bu gördüğünüz bitki benden büyük. İzmir'de Arap Saçı adıyla bilinen latince adı "Lapsinea Maricatis" olmayan (Ben uydurdum) bu bitkinin maydanoz boyutunda olanları, baharın yol kenarlarından beleşe toplanır, kuzu etiyle nefis bir yemeği yapılır, anasona benzeyen bir kokusu olur yemeğin. Pek sevilir, bol yenir. Otelin arkasındaki yolda yürürken karşıma çıkıverdi, "Anam! Bu ne!" diye kaldım. Demek ki bu terpiyesiz bitki, yolunmadığı zaman bu boyutlara ulaşabiliyormuş, gene de ucundaki taze dallardan koparıp yemek yapasım gelmedi değil.

Midilli/Lesvos ve gereksiz bilgiler ansiklopedisi

Bu adanın adı Lesvos. Lezbiyen kelimesi bu adadan geliyor. Lesvian yani Lesvoslu. Neden? Çünkü Sappho burada yaşadı. Peki bizim yıllardır Fransızcadan apartıp Safo diye okuduğumuz kadın şairin adı gerçekte nasıl okunuyor? Sapfo. İlk -p okunuyor, ikinci -p,-h ile birleşip -f oluyor ve Sapfo oluyor. Biz niye Midilli diyoruz? Çünkü adanın başkenti, antik dönemde adadaki diğer devletleri kontrol altına alarak egemenliğini kurak şehir-devletin adı Mytillini. Symirna'ya niye İzmir, Nicosia'ya İznik, Poli'ye neden İstanbul diyoruz. Çünkü Symirna'dan Esmirni, Nicosia'dan Esnicosi, Poli'den (Yani "şehir"den) Estinpoli ya da Estanpoli (Sparta lehçesinde) olarak söyleniyor.

Uzuun yüzyıllar boyu dünyada şehir (Poli) olarak adlandırılan tek yer İstanbul. Peki siz İstanbullular! Bunun üzerine düşündünüz mü hiç? Ben dün düşündüm.

Gerçek İşçi Marşı

Orhan Gencebay'dan bu şarkıyı ilk dinlediğimde "Neredesin Firuze?" henüz ortalıkta yoktu. Şarkıyı dinlediğim anda çarpılmıştım. Gencebay içinde bol bol "çile, ayrılık, ümit, sevgi, hasret" kelimesi geçen, muğlak bir acıyı tasvir eden şarkı sözü yapısını terketmiş, kafadan yağmurlu bir sokakta soğukta titremeye bırakmıştı kendini. Türk şarkı sözlerinde eksikliğini çok hissettiğim sokakla hemhal olamama meselesini halletmişti. Elbisesi gündelik, pabucu delik, sevgilisinin sokağını bulmaya çalışırken sırılsıklam olmuş, yağmur iliğine işlemiş bir adamın, sıcak bir banyo yapıp sevgilisiyle sabahlara kadar içip sevişme hayalini ve bu hayali gerçekletirememe korkusunu anlatıyor şarkı. Ertesi gün işe gitmemek, derin bir uykunun dibine düşmek de hayalin parçaları. İlk dinlediğim gün söylediğim şeyi bir kere daha söylüyorum. Bu ülkenin en güzel, en gerçek işçi marşı bu şarkıdır. Kendi içinde devrim yapamayan, kendi hataları, korkuları ve zaaflarıyla, kısacası içinde insanı insan yapan herşeyle yüzleşip barışmayan insan devrimci olsa ne yazar, olmasa ne yazar. Müziğini unutun bir an, okuyun şiiri, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Aşkınla ne garip hallere düştüm
Herşeyim tamam da bir sendin noksan
Yağmur yaş demeden yolara düştüm
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Ya yolu kaybettim ya ben kayboldum
Ne olur bir yerden karşıma çıksam
Tepeden tırnaya sırsıklam oldum
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Aşkınla ne garip hallere düştüm
Herşeyim tamam da bir sendin noksan
Yağmur yaş demeden yolara düştüm
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Elbisem gündelik pabucum delik
Haberin olsada sobaya yaksan
Yağmur iliğime geçti üstelik
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Sarhoşsan kapını çaldığım anda
Saç baş darmadağın açık saçıksan
Bir de ufak rakı varsa masanda
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Sabahlara kadar içsek sevişsek
Ne ben işe gitsem ne sen ayılsan
Derin bir uykunun dibine düşsek
İçim ürperiyor ya evde yoksan
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Ne kadar üşüdüm nasıl acıktım
İlk önce sıcacık banyoya soksan
Sanırsın şu anda denizden çıktım of
İçim ürperiyor ya evde yoksan
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Yanlış mı aklımda kalmış acaba
Muhabbet sokağı numara doksan
Boşa mı gidecek bu kadar çaba
İçim ürperiyor ya evde yoksan

Ya yolu kaybettim ya ben kayboldum
Ne olur bir yerden karşıma çıksan
Tepeden tırnağa sırılsıklam oldum
İçim ürperiyor ya evde yoksan
Ya evde yoksan ya evde yoksan
Ya evde yoksan ya evde yoksan

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Midilli'de Dolunay


Midilli-2

Dün akşam bütün meyhanelerini dolaştım Midilli’nin. Yannis’le bir yandan Midilli köy yerleşiminin sosyolojisi üzerinde konuşurken bir yandan da agoradaki çeşitli kafeneoların (kahve/meyhanelerin) en eski, en otantiğinin önünde uzolarımızı yudumladık. Genç kuşakların buralara gelmek yerine yeni tür kafelere gittiğinden, bu geleneğin yakında yok olacağından bahsetti. Ve daha bir çok şeyden. Barbaros Hayrettin Paşa Midilli’li, Rum bir anneden ve Osmanlı bir babadan doğmaymış. Ayrıca Yunanlıların ikinci edebiyat Nobeli sahibi yazarı Elitis de bu adadanmış. Balık adları, ot adları, denizle ilgili adlar hep Yunan kökenli. Liman kelimesi Yunancadan geliyor mesela.

Sonra Mitilini de geçen yüzyılda yapılmış bir kafeneoya gittik. İçeride yüzyıl başından fotoğraflar, tavan ahşap, içerisi tıklım tıklım, gençler ön tarafta sonradan eklenen kısımda piyanisti ve şantörü dinleyip müziğe katılıyorlar. Yaşlılar içeride sohbet, muhabbet halinde. Bardaki teyze radikanın üstüne zeytinyağı gezdiriyor. Yannis'e dönüyorum. Radika? Gülüyor Yannis, "Evet, radika."

Gecenin sonunda Midilli’deki Türk-Yunan derneğinin başkanı ve süper tontiş eşiyle bir kere daha geldik buraya. Ahbapların oturduğu bir masaya çöktük gecenin son uzosu için. Oradaki teyzelerden biri oğlundan bahsetti. Özgür Çevik’e benziyormuş çocuk. İngiltere’de okuyor, bir kebapçıya gitmişler, adam “Ooo! Niko!” diyerek çekmiş bunları yanına, kebabıydı kolasıydı dayamış, para da almamış. Çocuk şaşkın bir şekilde annesini aramış sonra. “Niko kim ya!” diye. Bu son içtiğimiz uzodan da para almadılar. Gece boyunca ödeyebildiğim tek para ilk içtiğimiz uzonun hesabı olan 5 euro. Para ödetmiyorlar. Ya dükkan sahibi yanımdakilere ödetmiyor, ya yanımdakiler bana. Para harcıycam ulan! Bırakın beni!

Gecenin ortasında gittiğimiz kalabalık masada Sofia oturuyor yanımda. Kırklarında bir antropolog. Sabancı üniversitesinde hocaymış. Son birkaç ayını Dubai’de geçirmiş. Türkiye’den sonra Dubai’ye gidince anlamış farkı. “Çok yaşa Kemal!” diyor. “Mezarına mum yakacağım bir daha gittiğimde. İyi ki varmışsın, iyi ki yapmışsın yaptıklarını. Evet çok garip biliyorum, çünkü ben Yunanlıyım sonuçta. Ama Dubai’de altı ay yaşadıktan sonra Türkiye’yi nasıl değiştirdiği daha iyi anlıyor insan.” Vay be diyorum kendi kendime. Paşam duydun mu…
Sofrada mimarlar, üniversite hocaları, Avrupa Birliği Komisyonu üyeleri var. Türkiye tartışıyoruz, Yunanistan tartışıyoruz. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Uzun zamandan beri bu kadar güzel bir gece geçirmemiştim. Sağolasın Midilli!

8 Mayıs 2009 Cuma

Midilli-1


Hotel Votsala’dan herkese merhaba! Votsala İpsala gibi okunuyor, aradaki t harfini yutarak, Vosâlâ gibi. Odamın pervazları koyu mavi penceresinin önündeyim. Tam karşımda yemyeşil makilere güneş vuruyor, onların hemen arkasında da sakin bir deniz görüntüsü. Aylardır hayal ettiğim yerdeyim. Sürünün orda şerefsizler! Nihahahahaha!


Dün sabah saat beşte sevdiceğimi ve kızlarımı öptüm, vurdum kendimi yollara. İDO’yla Bandırma, yolda deniz otobüsünün içindeki gazete bayiinden gazete dergi filan alırım dedim, artık gazete satmıyorlarmış efendim, sadece kitap var. Vedat Türkali’nin “Yalancı Tanıklar Kahvesi”ni aldım. Başladım okumaya, yol bitmiyor, saat geçmiyor, bir yandan da uykum var, uyuyamıyorum, daha Ayvalık’a kadar araba süreceğim. Vazgeçtim uyumaktan, bir espresso çaktım gemide. O gemide gerçek espresso, capuccino filan yapan bir kahve makinesinin ne işi var ben de bilmiyorum. Ama iyi ki var.


Neyse efendim, başladım okumaya. Bir şeyi farkettim. Kafamda başka hiçbir şey yoksa bir günde rahatlıkla 100 sayfa okuyabiliyormuşum. Kitap fena değil, ağlaşan böğrüşen çocuk da yok, geçtiğimiz günlerde hırsızın I-pod’umu da çaldığını anladım, aylar sonra da olsa bunu anlamak da bir şey. O kadar uzağım işte I-pod olayına. Çocukken nefis, sarı, Sonny bir walk-men’i vardı annemin, zimmetime geçirmiştim, onunla ilişkimiz bile uzak kuzen seviyesindeydi.
Neyse efendim, indim Bandırma’da, açım, sabah bir muz yiyip çıktım çünkü. Ama Susurluk’a kadar dayanma kararlılığındayım. En son iki yıl önce filan geçmiştim Bandırma-Susurluk yolundan, yol genişletme çalışması vardı, ne hikmetse bitmemiş o çalışma. Otoyol yapsan daha kısa sürede biterdi anasını satıyim. Son beş liramı espressoya bayıldığım için Bandırma’da durup para çektiğim halde deniz otobüsünden çıkan kalabalığa yetişiyorum, tek sıra çıkıyoruz Bandırma yolundan, Susurlukta tost ve çiğ börek. Sonra devam.


Balıkesir ayrımında her zaman sola döner, İzmir’e devam ederdim, bu sefer sağa dönüp Ayvalık yoluna girdim, bir yandan da Lig Radyo dinliyorum. Yaksınlar bu Balıkesir’i. Kişisel sebeplerle hiç sevmediğim bir yerdir. Neyse ki çabuk bitiyor küçük memleket olunca. Ayvalık yoluna giriyorum, çam ağaçları, makiler, yemyeşil bir yol. O anda ayrımına varıyorum işimin bittiğini, bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Bir Zara türküsü duyuluyor TRT FM’den başka çeken radyo yok şu anda çünkü. İçimden bir ses Midilli’ye gittiğimi söylüyor. Evet lan! Midilli’ye gidiyorum! Terk ediyorum bu ülkeyi! En azından bir süreliğine, olsun.


Ayvalık’a yaklaşmaya başlayınca Yunan radyoları çekmeye başlıyor. Efaristo poli! Hellas! Hellas! Ayvalık’a giriyorum, nefis bir güneş. Sıcacık. Meydandaki bankaya girip Bandırma’da çekemediğim Eurolarımı çekiyorum. Gişedeki memur “Karşıya mı geçiyorsunuz?” diye soruyor, 32 dişimi birden gösterip başımı sallıyorum. Biletimi de aldım, her şey tamam ve daha 4 saat var geminin kalkmasına. Allahım işim gücüm yok ve 4 saat boş vaktim var! İnanılır gibi değil! Soluğu Cunda’da alıyorum tabi hemen. Zevcem ve zevcannemle birlikte gittiğimiz kıyı lokantalarından birine oturuyorum. Getir abicim kalamar tavayı, deniz börülcesini, papalina tavayı, salatayı. Güneş, hafif bir rüzgar, tıkınıyorum, sonra yeniden kitaba gömülüyorum. Okuyorum okuyorum saat geçmiyor. Bir saat kala geliyorum limanın yakınlarına. Bir ara sokakta bir ağaç altı buluyorum, gölgelik, arabayı park edip uyumaya başlıyorum. N’oluyor? Yarım saat sonra işle ilgili bir telefonla uyanıyorum, arkasından bir telefon daha. Ulan uykumun kokusunu mu alıyorsunuz be şerefsizler! Uykum kaçıyor doğal olarak. Kalkıp kitap okumaya devam ediyorum. Keyfim yerinde. Merhaba yoldan geçen amca! Merhaba bisikletli çocuklar! Merhaba! “Manyak herhalde” diyor geçen çocuklar. Evet manyağım! Gidiyorum.

Teknede yana oturuyorum. Denizi seyrederek gideceğim çünkü. Yanıma Avustralyalı olduğunu tahmin ettiğim üç tane geçkin abla oturuyor. Avustralya Lezbiyenler Derneğinden geliyorlarmış. Ataları Safo’nun mezarını ziyaret etmeye gidiyorlarmış. Beni de lezbiyenliğe davet ettiler. Daha hazır olmadığımı söyledim. Bir takım genç Türkler de gidiyor Midilli’ye. Ne işleri var bilmiyorum. Fazlasıyla yaygaracılar. Sarışın, minyon bir ablayla karşılıklı İngilizce kırıp dökerek konuşmaya başlıyor oğlanlar. Abla sohbet muhabbet olsun derdinde, bizim oğlanların derdi belli. Ah bunu ben bir yesem halindeler, kendi aralarında da böyle muhabbet ediyorlar zaten, hiç sesimi çıkarmadan dinliyorum onları.

Bu arada Mitilini’ye varıyoruz. Midilli adı sanırım buradan geliyor. Akşamın sekizi, hava kararmak üzere, şehir cıvıl cıvıl, gençler kordon boyundaki kafelere yığılmış, tavla oynayanlar, muhabbet edenler. Seviyorum ulan Yunan adalarını! Fena halde eski İzmir’i hatırlatıyor bana. Çocukluğumun, gençliğimin İzmir’ini. Onları arkamda bırakarak zor da olsa bulduğum bir taksiyle otelime geliyorum. Yanni, kapıda karşılıyor beni. Daha leb demeden “Gogo, hoş geldin!”i patlatıyor. Bayılıyorum zeki insanlara! Odama götürüyor beni. Deniz manzaralı odam bahçe manzaralı fiyatına. Amaç Türk-Yunan dostluğunu geliştirmek! Yürü be Yannisim! Sonra da yakındaki tavernaya götürüyor beni. Turistik taverna değil burası, yöre halkının tavernası. Zevcem çok severdi burda olsaydı. Oturuyoruz, salata, maruli, tomata, favula (taze bakla), sardali, lakerda (bizim lakerda değil yalnız, bir balığın adı burada lakerda), ve tabi uzo… Yannis’in karısı arıyor Atina’dan. Telefonu bana veriyor açmadan. Merhaba diyorum, nasılsın? “İyiyim sen nasılsın” diyor karısı, gülüşüyoruz karşılıklı. Ben de iyiyim Dafne yengecim. Hem de çok iyiyim…