28 Haziran 2009 Pazar

Kredili Hayatlar

Olay zevcemin gittiği kuaför ya da ona benzer bir yerde geçiyor. Bu mekan İstanbul'un daha üst gelir gruplarına hitap eden bir alışveriş merkezinde. Orada çalışan bir kadın var. Hikayenin devamında bu kadının statüsünün önemi olduğu için belirtiyorum.

Adına Berrin diyelim. Berrin 40-45 yaşlarında, kocası ondan biraz daha büyük, bir yerlerden emekli olmuş, emekli maaşından başka geliri yok. Yani baktığınızda ortalama geliri olan bir aile. 20 yaşlarında bir kızları var. Onun adını da Aylin koyalım.

Aylin 20. yaş gününü arkadaşlarıyla birlikte bir yerlerde kutlamak ister. O "bir yerler" Reina gibi bir yerlerdir. Aylin annesinden Reina'da kendisi için bir loca rezerve ettirmesini ister. Mekanın gerçekten Reina olması gerekmez ama o ayarda bir yerden bahsediyorum. Berrin mekanı arar, ancak bir ay sonrasına rezervasyon yapabileceklerini söylerler. Ayrıca kadının bir aylık maaşından daha yüksektir söyledikleri rakam. Berrin müdürünün aracılığıyla Reina kıvamında ama daha az revaçta olan bir yerden rezervasyon yaptırabilme şansını bulur. Bu mekanın adına da Pearl diyelim mesela. Pearl'ün fiyatı Reina'nın fiyatıyla aşağı yukarı aynıdır ama. Kızına durumu anlatır. Aylin ortalığı ayağa kaldırır, arkadaşlarına rezil olmasını mı istemektedir annesi, Reina'da loca demiştir o olacaktır. Berrin'i delirtene kadar bağırır, çağırır, söylenir. Berrin yumruğunu masaya vurur. Eğer istiyorsa Pearl'e gidebileceğini yoksa evde oturacağını söyler. En sonunda Aylin arkadaşlarıyla birlikte Pearl'e gider, dönüşünde annesine çok teşekkür eder. O gece Reina'yı polis basmıştır çok doğru bir iş yapmıştır Pearl'de yer ayarlayarak vs. vs. vs.

Şimdi burada beni ilgilendiren şey başka. Berrin'in davranışı, kızının davranışı ve istekleri. Ve toplum olarak buraya nasıl geldiğimiz. Aylin nasıl olup da kendisini bir gecede 1500 lira harcayabileyecek ya da kendisi için bir gecede 1500 lira harcanabilecek bir insan olarak görmektedir? Aylin henüz 20 yaşında, büyük ihtimalle ailesinin yanında yaşayan, çalışmaya başlamamış bir insandır. Peki ya Berrin? O nasıl olur da, bir ay boyunca çalışarak kazandığı bu parayı bir gecede harcamaya cesaret eder?

Kredi kartlarının, bankaların verdiği kredilerin hayatımızı kolaylaştırdığı gerçek. Ama bunun arkasında yatan büyük bir illüzyon var. Her insanın bir ekonomik değeri vardır. Berrin ayda, diyelim ki iyi ihtimalle 1500 lira kazanmaktadır. Hadi kocası da emekli maaşlı olarak 1500 lira alıyor olsun. Bu insanlar kirada oturuyorlar, başka sabit giderleri de var, bir de hiçbir şey kazanmayan yani henüz ekonomik değeri olmayan bir kız çocuğunu büyütüyorlar.

Ama büyük ihtimalle Berrin'in limiti 1000'er liralık iki ya da üç tane kredi kartı var. Yani elinin altında her an harcanmaya hazır 3000 lira var. Ayrıca Berrin'in 5000 liraya yakın da bir kredibilitesi var. Yani istese, sıkışsa, bankadan 5000 liralık bir krediyi rahatlıkla çekebilir. Bu Berrin'de 1500 liralık değil aslında 8000 liralık bir insan olduğu illüzyonunu yaratıyor. Kocası da bir 8000 lira eder aşağı yukarı. Toplamda aslında 3000 liralık ekonomik değeri olan bir aile kendisini ayda 16000 lira harcayabilecek, dikkatinizi çekerim "kazanan" değil, "harcayabilecek" bir aile olarak görmeye başlıyor. Bunun bedeli ileriye yönelik, kısır döngüye dönüşen bir borç sarmalı aslında.

Berrin bir aylık gerçek ekonomik değeri olan 1500 lirayı bir gecede harcayabiliyor. Bunun sonucunda da sonraki aylara ait ekonomik değerinden borç alıyor. O ayları toparlayabilmek içinse daha da ileriki aylara ait değerinden borç alıyor. Bunu yatırım değeri de olan bir ürün için yapsa, yani bir gayrimenkul almaya kalksa sorun yok. Ama bu öyle bir harcama da değil. Aylık ekonomik değeri 50.000 liranın üstünde olan insanların özel bir gece için harcayabileceği parayı kızı için harcamış oluyor Berrin.

Aylin ise bu durumun farkında bile değil, daha da kötüsü bu durum Aylin'in umurunda bile değil. Aylin kendisini Reina'da bir loca kiralamaya layık görüyor. Kimse de Aylin'e "Güzel insan, senin etin ne budun ne?" diye sormuyor.

NY Times'da okuduğum bir yazıdan bahsetmiştim. Her Amerikalı'nın aylık gelirinin yüzde 112'sini harcadığına dair. Evet şu anda orada da işler istikrarlı gitmiyor ama geçtiğimiz 50 yıl boyunca genelde gitti. Amerikan rüyası ya da illüzyonu, müstakil bir ev, önünde anne ve baba için iki araba ve çocukların üniversite masraflarını karşılayabilmek üzerine kurulu. Orta sınıf sıradan bir Amerikalının hayattan beklentileri, mutluluk anlayışı bunun üzerine kurulu, bu kadar alçakgönüllü aslında. Bu bir çeşit ödüllendirme. Sistem "eğer iyi çalışırsan, isyan etmezsen, manyak değilsen sana bunları sağlarım" diyor, sağlıyor da. Karşılığında kişinin otuz yılına el koyuyor ama ödülünü de veriyor.

Peki Aylin'in şizoid illüzyonu nereden kaynaklanıyor? Aylin neden kendisini bir gecede 1500 lira harcayabilecek biri olarak görüyor? Neden mağazada tezgahtarlık yapan kızın ya da minibüs şöförünün elinde I-phone olabiliyor? Bunun sebebi "yırtma ekonomisi". Minibüs şoförü yanından geçen son model dev cipte, tip, davranış kalıbı ve daha bir sürü yönden kendisine çok benzeyen "yırtmış" adamı görüyor. Mağazada tezgahtarlık yapan kız kendisine gene aynı şekilde çok benzeyen "yırtmış" kadının bir ayakkabıya 1000 lirayı verebildiğini görüyor. Aylin daha önce gittiği Reina'da loca tutan "yırtmış" kızdan ve arkadaşlarından bir farkı olmadığını düşünüyor. Minibüs şoförünün, tezgahtarın ya da Aylin'in onlardan tek farkı henüz "yırtamamış" olmaları. "Cip alamıyor olabilirim, ama I-phone alabilirim". Çünkü banka bana aslında 3000 liralık bir adam olduğumu söylüyor.

İnsanlar gittikçe artan bir şekilde lüks tüketim üzerinden kendini iyi hissetmeye başlıyor, bu bir tür bağımlılık haline geliyor, hep daha fazlası, hep daha fazlası, hep ben, hep ben. Gittikçe daha fazla başkalarının haklarını gasp etmeye başlıyorlar, sıraya aradan sızmak, yolda makas atmak, yere çöp atmak, herkese ait olan deniz kıyılarını gasp etmek... hepsi sıradanlaşıyor. Ben doyana kadar durmak yok, ama sorun şu ki "ben" bu şekilde doymuyor. "Ben" doymadıkça hayat daha da çekilmez olmaya başlıyor. Kişiliği oluşturacak birikimleri yapmıyor kimse, kişiliğini üstüne oturtacak kaideyi es geçiyor. -de'yi, -ki'yi ayrı yazmıyor

Yaşlılar az çok oluşturdukları kaideyi kaybediyor, gençler kendilerine bir kaide inşa edemiyorlar. Hep daha fazla alarak, hep daha iyisi için borçlanarak hayatlarını harcıyorlar. Büyüklük, üstünlük illüzyonu her yerine nüksediyor hayatın, hiç bir şeyi beğenmemeye, kimseyi kendilerine layık görmemeye başlıyorlar. "Öööyle takılıyoruz işte" oluyor ondan sonra, ciddiyetten olabildiğince uzaklaşılıyor.

Ufak bir beceri ya da başarı bile aşırı büyütülüyor. Liseye giriş sınavında birinci olan çocukların fotoğrafları tam sayfa ilanlara basılıyor. Daha iyisini yapmak için çabalamaya gerek yok, herkes eleştirmen, herkes üstat. Elle tutulur, gerçek dünyada da kabul gören bir şey yapan kişi sayısı beşi geçmiyor.

Bu yüzden körler ve sağırlar olarak birbirimizi ağırlıyoruz, dışarda çok fena dayak yiyeceğimizi, dışarda bu illüzyonu yaşayamayacağımızı bildiğimiz için evimizde oturup doktorculuk oynuyoruz, işini kötüsü o kadar uzun zamandan beri yapıyoruz ki bunu, artık oynadığımızı unuttuk, gerçekten doktor olduğumuza inanıyoruz.

Aylin de sadece Aylin olduğu halde, Reina'da bir locayı hak ettiğini düşünüyor.

Zevcemden İnciler

Maya Zevce'me hırlıyor, üstüne atlamaya çalışıyor, oyun istiyor belli ki.
Zevcem: Manyak mısın sen!
Maya: Hırrrrr!
Zevcem: Rica ederim başlama (Köpeğe? Rica ederim?...)
Maya: Hırrr! Hav! Hav!
Zevcem: Ben senden daha akıllıyım Maya! Bazen karıştırıyorsun ama bu böyle...
Maya: Hırrr! Hav! Havvv! Havvv!
Zevcem: Maya sana bir beddua ederim görürsün gününü
Maya: Hırrr! Hav! Hav!
Zevcem: (Bana) Yaz yaz sen de bunları yaz! Anane gibi olduk anasını satıyim. Ananesinin saçmalıklarını yazan torunlar vardır ya! Bundan sonra ağzımı açarsam...

Ben... yerdeyim tabi o sırada.

Cep'imden çıkanlar

Cep telefonuna aldığım bir takım notlar var, telefonun not hafızası doldukça buraya aktarmaya karar verdim, sizinle alakası yoktur bildiririm.

Maddenin üç hali: Katı, kederli, keyifli.

Barok müzik eşliğinde İnegöl köfte, Hendrix eşliğinde demli çay içmek istiyorsanız Kadıköy Çarşısı’na gidiniz.

İstanbul: Bu nefis şehrin üstüne kurulan yeni şehir yaranın üstündeki kirli ve çirkin kabuk gibi duruyor.

Dünyanın en seksi bisikletli kızı New York’ta yaşıyor, gördüm.

Zenginler spor olsun diye koşar, fakirler işe geç kaldıkları için.

Midilli’de o kadar çok balık yedim ki fosfor sıçtım geceleri.

Hayat üst kattan atılan ceketi tutmak gibi küçük maceralarla doludur..

Folk Şarkısı Denemesi

ANANI DA AL GİT

Ananı da al git bebeğim
Burası senin değil benim.
Ananı da al git bebeğim
Senin sözün geçmiyor sadece benim.

Ananı da al git bebeğim,
Halk benim arkamda.
Aslında halk sensin
Ama kimin umrunda.

Ananı da al git bebeğim.
Sana buradan git dedim.
Siktir git lan
Yoksa sana dünyayı zindan ederim

Ananı da al git bebek,
Kime diyorum alo
Ananı da alıp gitmeni istiyorum.
Duydun mu beni? Bak hala duruyo

Ananı da al git bebek, oh!
Ananı da al git yeah.

19 Haziran 2009 Cuma

Tesla'nın Torunu

Kendimi kadri bilinmemiş büyük Sırp bilimadamı Nikolay Tesla gibi hissediyorum. Hakkındaki rivayet Edison ve gelişmekte olan elektrik sanayisi tarafından sürekli dürtüklenerek tarihin derinliklerine gömüldüğü şeklindedir. Çok basit olarak Tesla'nın elektrik üretme biçimini geliştirmeye çalışsaydık bugün kolay elde edilen, güçlü, sürdürülebilir, ucuz, hatta bedava bir enerji sistemimiz olacaktı. Ama o zaman dünyadaki en önemli ürünlerden birisi üzerinde kim hak iddia edecek, kim onu satıp kaymağını yiyecekti.

Bu müthiş fikir aklıma geldiğinden beri atomcular da benim peşimde dolaşıyor. O yüzden bu yazıyı başıma bir şey gelmeden yazma ihtiyacı duydum. Eğer bana bir şey olursa lütfen bu projeyi daha da ileriye götürünüz arkadaşlar. Türkiye'nin bir dünya devi olması bu projeye bağlı.

Yapacağımız şey aslında çok basit. Arı kovanının odacıkları gibi bir odacıklar sistemi kuruyoruz. Her odacığa iki ya da daha fazla kadın koyuyoruz. Bu kadınlar sınıfsal özelliklerine göre eşleştirilmiş olacak.

Mesela üniversite mezunu beyaz yakalı kadınları, lise mezunu memur olarak çalışan kadınları, okuma fırsatı bulamamış ev kadınlarını eşleştirerek odalara kapatıyoruz. Beyaz yakalı ablaların önüne Hello, Alem tarzında dergiler konur, memlekette ünlü olmuş bir yerlere gelmiş kadınların çektirdiği muhtelif fotoğralar monitörden gösteriyoruz. Memur kadınların odasına, erkek müdürle kırıştıran bir kadın, ev kadınlarının önüne ise sadece çay, kuru pasta ve börek koymamız yeterli.

Kadınlar iki hoşbeşten sonra mesailerine başlarlar. Görevleri aslında görev bile değildir. İçgüdüsel olarak her gün yaptıkları şeyi yapacaklar aslında. Önlerindeki dergide, etraflarında ya da kendi hayatlarındaki kadınları çekiştirmeye başlarlar. Çekiştirilen objenin selülitinden herkese vermesine, hiç kimseye vermemesinden berbat giyinmesine kadar geniş bir skalada çekiştirme hareketi başlar. Ayrıca nokta objeler de vardır. Gelinler, kaynanalar, eltiler, kuzenler, kızkardeşler... Yelpaze Halide Edip Adıvar'a kadar genişleyebilmektedir. Bir yerden sonra objelerin üstünde oluşan negatif enerji odayı doldurmaya başlar. İşte tam bu noktada odanın tavanında bulunan dinamolar, negatif enerjinin itici gücüne dayanamayarak dönmeye başlarlar. Önce yavaş yavaş dönen dinamolar, kadınları gözlemleyen erkek bilimadamlarının "Ulan ne çekiştirdiler be! Ben o kadının yerinde olsam nazar boncuğuyla dolaşırdım anasını satıyim!" dedikleri noktaya kadar serbest bırakılır. Bu aşamaya gelişin çok dikkatle izlenmesi gerekmektedir. Çünkü eğer bu aşama dalgınlıkla unutulursa çekirdekte kritik çizginin geçilmesine sebep olur. Kadınlar susup iç sesleriyle odada bulunan diğerini çekiştirmeye başlarlar ki bu da radyoaktif dalgaların yayılımı başlar. Reaktörü patlatmamak için kadınların sürekli gözlem altında tutulması gerekmektedir.

Eğer bahsi edilen obje kadının nitelikleri çekiştirme sürecinin tamamlanmasına yetecek miktarda değilse bilimadamları hemen duruma müdahale eder ve çekiştirici kadınların önüne yeni bir konu atar. Erkekler. Erkek arkadaşlar, kocalar, başkalarının erkek arkadaşları, başkalarının kocaları. Zaten bu o gün için gerekli enerji ihtiyacını fazlasıyla sağlayacaktır.

Her şehre bu santrallerden bir tane kursak, ayda bir gün oraya birer çift kadın oturtsak zaten bir aylık enerji ihtiyacımızı karşılamış oluruz. Hem kadınlarımız mutlu olur, hem sanayimiz gelişir. Bu enerji ülkemize sadece özgü bir enerji biçimi olmayıp bölge ülkelerine Yunanistan'a, İran'a, Mısır'a, Azerbaycan'a, Suriye'ye ve İsrail'e rahatlıkla satılabilir. Daha kuzeyde işe yarayacağını sanmıyorum.

İşte böyle sevgili okur. Ben ölürsem birisi lütfen yetkilileri yüzyıllardır atıl duran bu müthiş enerji kaynağı hakkında uyarsın, ülkemiz kalkınsın, kadınlarımız bütün gün birilerini çekiştirmiş olmanın rahatlığıyla evlerine mutlu gitsin, rahat bir uyku çeksin.

Bir kadın çekiştirir, bir ülke kurtulur!

18 Haziran 2009 Perşembe

Kutsiyet Safsatası

Şu blog aleminde zevcemle benim en takık olduğumuz konulardan biri de "Uyan ey ehli vatan! Özcancan bugün sıçtı!" blogları.

Melek iyi, namuslu, orta sınıf bir ailenin kızıdır. 70'li yılların ikinci yarısında ya da 80'li yılların başlarında doğmuştur. Darbe ve Özal jenerasyonunun kızıdır. Ülke dışarıya açılmaya başlamıştır, sütten ağzı yanan bir önceki jenerasyondan olan anne ve babası onu sol, sosyal, kollektif tepki hatta siyaset gibi kelimelerden bilinçli bir şekilde uzak tutmuştur, onlar tutmasa da zaten ülkenin kendisi uzak tutmuştur.

Melek'in yapması gereken ilk, orta, liseyi okumak, arkadaşlarıyla takılmak, yeni açılan MC Donalds'da yemek yiyip, sinemaya gitmek, doğumgünü partileri düzenlemek ya da onlara katılmak, arasıra öpüşüp sevişeceği, aşk acısı çekeceği bir sevgili bulmak, sonra onu terkedip ya da onun tarafından terkedilip başka bir sevgili bulmak, üniversiteyi bitirip "BÜYÜK!!!" kadın olana kadar evleneceği adamı bulmamak, ülkede olup bitene, hatta kendi kişisel gelişiminden başka herşeye sırtını dönmektir.

Melek bu sırada gerek aile ve akrabalarından, gerek sosyal çevresinden gerek mahalllesinden gerekse ülkenin kendisinden aldığı feyzle yürümektedir. O "ÜNİVERSİTE!!!"ye gidecektir. O Levis giyecek kadar özeldir (o zamanlar o kadar açılmamıştık dünyaya unutmayın), İzmirdeyse LOFT jean mağazasının önünde kuyruğa girip bir süper pahalı olmasına rağmen LOFT giyecek kadar özeldir. Ailesinin yazlığı yoktur ya da dandik bir yerde yazlığı vardır. Ama onun Bodrum, Çeşme gibi bir yerde yazlığı olacaktır. Çünkü aslında o geleceğin, daha yüksek bir sınıfın potansiyel üyesidir. Melek'in durumunda bu örneklerin günlük hayattaki tezahürlerini daha da çeşitlendirilebilir ama gerek yok, esas meseleye dönelim.

Melek çalışkandır, zekidir, yeteneklidir. Elinden her iş gelir. Aslında gelmez. Aslında o kadar çalışkan, zeki ya da yetenekli değildir. Sadece 70 yıldır kabuğunda yaşayan bir ülkenin o kabuğun dışına toplu olarak çıkan ilk kuşağının üyesidir. Annesi 50 yaşında ilk kez memleketin dışına ayak basarken o daha 17-18 yaşında Paris görmüş olur mesela. Ülke aslında bu kadar kabuğuna çekilmesi gerekmediğini yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Enerjisinin Soğuk Savaş döneminden kalan "kendi kendine yeten ülke" tanımından çok daha fazlasını kaldırabileceğini çözmektedir. Komşularıyla iyi geçinen ve hayatını tıngır mıngır sürdüren, pazara giderken alışveriş filesi (hatırlıyor musunuz o fileleri? Ne zamandır görmediğimizin de farkında mısınız?) işe giderken de sefertası (peki en son ne zaman sefertası gördünüz?) taşıyan memur Selami amca olmadığının farkına varmaya başlamıştır. Mahallenin muhtarlığını bırak, ilçenin belediye başkanlığına oynayabileceğini farketmiştir. Gerçekten de çok büyük ve enerjik bir ülkedir aslında.

Ama her ergenin büyüme sancıları yaşaması gibi ülke de kendi içinde hormonal dengesizlikler yaşar, bazen aşırı sinirli olur, bazen acayip hüzünlü. Bazen de koşabileceğinden fazla yolu koşmaya kalkar ve yarı yolda kesilir. (70'lerin sonlarından itibaren hayatımızın bir parçası olan ekonomik krizlerden bahsediyorum)

Melek bu ergenliğe yeni giren ülkenin ruhsal anlamda ergenliğe giren bir üyesidir aslında. Ama bu ergenlik süreci, bilmese de maalesef Melek'in ömrünün tamamını kaplayacaktır. Çünkü bir ülkenin ergenliği bazen o ülkenin iki üç kuşağını harcayacak kadar sürer.

Neyse Melek'e dönelim. Melek kendisini özel hissetmektedir. Çünkü anne ve babasının ya da onların kuşağının dertleriyle (yağ kuyrukları, elektrik kesintileri, anarşi) uğraşmak zorunda kalmamıştır, üstelik onların lüksün lüksü saydığı, hatta hayal bile edemediği avantajlara sahip olmuştur (yurtdışına çıkma, marka giyme, yabancı dil eğitimi alma, çok uygun koşullarla ürün sahibi olma, üniversite eğitimi, internet, kredi kartı vs. vs.) THE ÜNİVERSİTE!!! kazanılır, bu, en az dört yıllık süreçte komşulara "XXX ÜNİVERSİTESİNDE HÖDÖ BÖDÖ OKUYOR TEYZESSSSSİİİİİ!!!" diye tanıtılır Melek. Bu öyle bir kartvizittir ki bu Melek, Papa olmasına az kaldığını düşünmektedir. Üniversitede ya da mezuniyetin hemen ardından girilen işlerden birinde tanışılan bir adamla evlenilir. Melek'in hayali, bahsini ettiğim bu Türkiye'nin, Melek ve sonrası jenerasyonlarının kadınlarının dili olmayı büyük bir doğallıkla başaran halk ozanı Nil Karaibrahimgil'in de belirttiği gibi hem çocuk hem kariyer yapmaktır.

Ama yemez. Kapitalizm kadının etinden sütünden ve götünden yararlanmak istediği için söylemiştir o yalanı. Bir kadın hem bir yandan çocuk yaparak tüketici olmalıdır. Yani doğurduğu yeni müşteriye ürün satın almalıdır. Hem de bir annenin çocuğuna ayırması gereken toplam sürenin büyük bir kısmını işine ayırarak sermayeye katkıda bulunmalıdır. Etraf çocuğuna yeteri kadar zaman ayıramadığı için vicdan azapları içinde kıvranan annelerle dolup taşar.

Melek ikinci yolu seçer. Ama o da en az yukarıdaki kadar acılıdır. O güne kadar "ÖZELLL!!!" bir insan olduğu illüzyonuyla büyümüş olan Melek, en "ÖZELLL!!!" çalımını atar hayata. Ve hamile kalır. Bu inanılmaz bir şeydir aslında. Melek gibi bir insanın, Melek'in yeteneklerine, eğitimine, bilgisine sahip bir insanın bir bebeğinin olması. Cenin daha fasulye boyunu bulmadan "Uyan ey ehli vatan! Melek yavruluyor!" haberi vatana yayılır. Melek işi bırakır, içinde kimseye çaktırmadığı büyük bir boşluk oluşur, bu boşluğu herkesten önce kendini kandırarak, karnında büyüyen insan yavrusuna olmayan anlamlar yüklemek suretiyle doldurmaya çalışır. Özcancan'a "Bebek İsa" kustiyeti yüklenir. Ondan önce hamile kalıp doğuranlar, kendi tecrübelerinin , ondan sonra doğuracaklar da potansiyel hamileliklerinin kutsiyetini onaylatmış olmak için, yaptığının aslında ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu söyleyerek Melek'i doldururlar. Melek de kendisinden önce doğuranlar için ve kendisinden sonra doğuracaklar için de aynı şeyi yapmış ve yapacaktır zaten.

Bebek İsa doğar. Dünyaya ilan edilir. Dünyanın pek umrunda olmaz bu durum.

Gerçekte sürekli bakıma ve yardıma ihtiyacı olan bir insan yavrusudur söz konusu olan. Melek'in "ÖZELLL!!!" olduğunu o minik pipisine asla takmaz. Süt ister, uyku için pışpışlanmak ister, osurmasına yardım edilmesini ister. Melek içten içe kinlenir bu minik yavruya, hem yukarıda bahsettiğim durumdan, hem de Melek'i Melek yapan bütün o süreci bir kenara atıp Melek'i aslında bir "EV KADINIIII!!!" haline getirdiği için. Melek vicdan azapları içinde kıvranır. Bir yandan bir asalak, memesinden hayatını, kadınlığını, "ÖZELLL!!!"liğini emmektedir. Diğer yandan da bebek aslında o hayatın, o kadınlığın, o "ÖZELLL!!!"liğin meyvesidir ve osurmaktadır.

Melek içten içer asla o kadar "ÖZELLL!!!" olmadığını, çevresindeki bir çok mutsuz ve amaçsız anneden biri olduğunu farketmeye başlar. Ama en zor olan insanın kendi kendisiyle yüzleşmesidir. Olay mahallinden hızla kaçar elbette. Çözümü Özcancan'ın dijital fotoğraf makinesiyle çekilmiş binlerce fotoğrafında ve elbette blogda bulur. Bebek İsa'nın bokunu anlatmak Soğuk Savaş Sonrası Türkiyesi'nin yeni Meryem Ana'sının hayatının anlamı ve amacı haline gelecektir. Ve ondan sonra gelsin "Uyan ey ehli vatan! Özcancan bugün sıçtı!" blogları...

Genel kabul gören efsaneye göre İsa 33 yaşında bekar ölmüştür. Nedeni çok basittir. Meryem oğluna kız beğenememiştir. Melek daha ana rahmine düştüğü anda bundan da ağır bir bağımlılık ilişkisi geliştirmeye başladı Özcancan'la. Allah Özcancan'ın bütün kız arkadaşlarına ve evleneceği kıza sabır versin. Bundan yirmi sene sonra duyacağımız hikayeleri size şimdiden anlatmaya başlayabilirim. Daha yaşanmamış bir hayatın hikayesini dinleyebilmek de her kula nasip olmaz kadrinizi kıymetinizi bilin.

Hamiş: Bu "hamiş" kelimesine hastayım.
Hamiş 2: Özcancan ilk olarak Ferhan Şensoy'dan duyduğum bir isimdi, o günden beri çok gülerim bu isme, kullandığım için de ustanın affına sığınırım.
Hamiş 3: Post-Melek jenerasyona dair bir yazıyı da çok yakında çakacağım!

12 Haziran 2009 Cuma

New York Sokaklarında-10

Son olarak:

Zevcemle Brooklyn Botanik Bahçesine gittik. Nefis bir yer. Bir bölüm sadece güllere ayrılmış durumda. Dünyanın her yerinden binlerce tür gül. Nefis kokanlar, nefis görünenler, "anaaa bu da mı gülmüş" dedirtenler. Gül bahçesinden çıktık.

"Tabi bir Ispartamızın güllerinin yerini tutmuyor hiçbiri" dedim.

Zevcem yere düştü.

"Yok arkadaş gez dünyayı gör Konyayı. Ben bunu bilir bunu söylerim" dedim ardından.

Nakavt oldu. Kendisini oraya gömdük.

New York Sokaklarında-9

Metroya bindin. On beş dakika sonra East Village'dasın. Parka otur, cankiler bir kenarda toplaşmış, bazılarının kafaları iyi. Yaşlı Hippi'ler motorla geçiyor. Porto Rico Kahve Kumpanyası'ndan al kahveni, genç japon mangalcıların şiş yaptığı bir restoranın önünden geç. Punk malzemeleri satan dükkana gir. Sonra yeniden metroya bin.

Yirmi dakika sonra Harlemdesin. İspanyol Harlemi'nde beyaz takım elbisesinin üstüne kırmızı kravat takmış, "San Fransisco Sokakları" dizisinde, bundan otuz yıl önce Michael Douglas tarafından kovalanmaya başlayıp otuz yıl sonra Harlem'de nefeslenen İspanyol abinin yanından geç. Kaşlarını aldırıp kalemle kaş çizdiren, saçlarını gergin bir at kuyruğu yapıp sana pis pis bakan genç kadınların yanından geç, salsa çalan dükkandan çıkan Çinli dükkan sahibine anlam vereme. Üstünden tren geçen köprünün altından geç. Siyah Harlem'e gir.

Siyah İsalar satan dükkanın, saçları bir türlü adam olmayan kadınların saçlarını adam etmeye çalışan göt içi kadar dükkanda saç ören Afrikalı kadınların yanından geç. Sudanlı bir adam geçsin yanından, çölde giydiği kıyafeti giyiyor olsun burada da. Malcolm X caddesinden geç. Buranın adını Atatürk Bulvarı olarak değiştirmeyi düşün. Bütün zenciler sana bakıyor olsun. Koca caddedeki dört beyaz Kafkas görünümlü insandan birini olduğunu düşün. Sonra kızıl saçlarıyla Sinan'ın buralarda nasıl dolaştığını düşünüp haline şükret. Bin metroya.

Times Square'de in. Gündüz ayrı gece ayrı kalabalığın içine gir. Turistler,turistlere stand-up şovu satmaya çalışan adamlar, atlı polisler ve atlarının arasında adım adım yürü. Ünlü müzikallerin oynadığı tiyatroların önündeki uzuuuun kuyruklara şaşır. "Biletlerini önceden aldılar zaten, neyi bekliyorlar ki bu kadar?" diye düşün. James Gandolfini'nin oynadığı oyunun afişlerini gör. Ertesi gün döneceğini hatırla ve "Mına koyim! Ben bunu daha önce niye görmedim ya!" diye hayıflan. Oralı olmadığını, "dışarlıklı" olduğunu gözünden anlayan hot dogcuya 2.5 doları bayılarak bir hot dog al. Yiye yiye in metroya.

Metroda seni beş tane kırk yaşlarında zenciden oluşan bir akapella grubu karşılasın. Biri kontrbasını tıngırdatarak ritm veriyor olsun. Beybeee... yu ar may sanşayyyyn.... yüzün gülüversin bir anda. Kendini iyi hissetmeni sağlayacak binlerce şey olduğunu düşün bu kodumun şehrinde. Bir kere daha sev bu şehri. Sonra bin metroya. İçerde bir de deli homeless olsun. Leş gibi kokuyor olsun. Bütün vagon ahalisiyle birbirinize bakıp bir durak dayanın o kokuya. Sonra kendinizi dışarı atıp gülüşerek diğer vagonlardan birine binin. Vagonda bir Çinli, bir Hassidik, bir zenci, bir Sih, bir Polonyalı, bir İtalyan, bir yippie, bir güzel kız, bir şişman kız, bir Perulu, bir Türk bir de Laz olarak fıkralara konu olun. Sonra in metrodan, çık yeniden dışarı

Central Parka gir. Bisiklete binenler, kaykaya binenler, paten yapanlar, paten kayarken boogie yapanlar, koşanlar, yürüyenler, softball (avam beyzbolu) oynayanlar, futbol oynayanlar, gelinler, damatlar, onların arkasından koşturan kameracılar, fotoğrafçılar, çimlerin üstünde çocuklarıyla top oynayan babalar, güneşlenenler, gelen geçeni seyredenler, kitap okuyanlar, bir kenarda herhangi bir dergi için herhangi bir mankenle çekim yapanlar, koşarak yanından geçen Chris North :) Uzan çimlere, çıkar New York Times'ı. Gazetenin ilk sayfasındaki haber, Uganda'da doğum yaparken ölen kadınlar. Uganda'da doğum yaparken ölen kadınlar. Dünyanın en prestijli gazetelerinden birinin ilk haberi: Uganda'da doğum yaparken ölen kadınlar. Putin'in Pikalevo'da Deripaska'yı nasıl haşladığını öğren. Dünyaya açık olmak. Dünyayı yaşadığın yerden ibaret sanmamak. Daha fazla bilgi, daha fazla renk, daha fazla acı, hep daha fazla... Dünya aslında hiç de sıkıcı bir yer değil. Bunu hatırla.

Ben bu şehri nasıl sevmem?

New York Sokaklarında-8

Uyan ey yetkili-yi vatan! Tamam New York'un olur olmaz her yerine Türkiye ilanları asmışsınız, arada Times Meydanındaki dev ekranlarda Peri Bacaları görüküyor filan. Ama slogan yanlış!

"Unlimited Turkey!"

Şimdi zaten bu Turkey denen şerefsiz hindi bizim başımıza dert olan bir kuş. Üstelik Amerikan gavurunun tavukla birlikte bol bol tükettiği de bir et türü. Otobüsün üstünde "Unlimited Turkey!" görünce gavur, "Dur hemen Türkiye'ye gideyim" demiyor. "Allah allah hangi restoranda satıyorlar acaba sınırsız hindi?" diye düşünüyor.

Turkey yazmayalım Türkiye yazalım diyenlerden de değilim. O Ü'yü bi tarafımıza mı sokucaz sonuçta da... "Turkey! The Land of bilmemne!" filan yaz ki o Turkey'nin hindi değil de bir ülke olduğu biraz anlaşılsın. Di mi güzel kardeşim?

Ya da en güzeli barışalım hindiyle, nihayetinde bu adamların hayatında hindi Türkiye'den daha fazla yer tutuyor, öyle bir şey yapalım ki her hindi gördüklerinde ya da "turkey" dediklerinde akıllarına bizim memleket gelsin. Ayrıca bu "turkey" meselesine kızanları da anlamıyorum. Siz de Hind'den gelen insanlarla "Aaa bak hindiymiş bu! Eki eki eki!" diye dalga geçin kardeşim o zaman. Bok da bok osuruk da bok!

Bir de son olarak Michael'e de kılım. Michael'e değil o, okunuşu Maykıl, Maykıl'e diye okumak zorunda mıyım ben onu her seferinde. Maykıl'e, Maykıl'i, Maykıl'den, Maykıl'de. Bakın arka arkaya sıralayınca daha pis oluyor. Türk Dil Kurumu bu kurala el koysun yoksa ben kitap okumayı bırakacam yemin ederim.

9 Haziran 2009 Salı

Atlantic City Sokaklarında-3

Otelden çıktık, otobüs bekliyoruz. O sırada yanaşmış olan otobüsten iri yarı bir amca inmiş, yanımızda. "Bir daha buraya gelirsem beni bütün A.C. düdüklesin!" diyorum zevceme. Yanımızdaki amca "Türk müsünüz?" diye soruyor. İçerden bakınca çok anlamsız bir cümle. "Türkçe konuşuyoruz ne olucaz lan başka?" ama dışarda öyle değil. Bir noktadan sonra herşey Türkçe gibi gelebiliyor adama çünkü.

İkinci bir gurbetçi. 22 yıldır burada yaşayan Konya Akşehir'den Cemalettin İriamca. Sakallar ve Konya yüzünden ağır müslüman olduğunu düşünüyorum ama değil. Çok fena yağmur yağıyor. "Florida'da tropik fırtınalar başladı artık. Bunlar da onun artıkları işte" diyor. Akşehirli Cemalettin İriamca'dan duymayı aklıma bile getirmeyeceğim bir meteoroloji yorumu

"Burası çok kurallı" diyor. "Aslında komünizmle kapitalizmin bir farkı yok" diyor. Çok doğru, çok haklı bir tespit geliyor Cemalettin Akşehirli'den. "Sokaktaki insan"dan bir gol daha. Yıllar önce Sinan'la yarım ekmeğe soğuk sandviç yerken yediğimiz türden bir gol. Sinan daha iyi hatırlar. Belki not geçer buraya. Nihilizmden bahsediyorduk sanırım, Rıhtım Caddesi'ndeki sandviççi Asker'in önünde. Bilenler bilir Asker'i. "Onu bunu bilmem abi, ben annemi kaybettim yeni. Herşey anlamsız geliyor" dedi ve gooool.

"Oraya gidince içiyorsun rakıyı, rahatlıyorsun. Dertlenince, şöyle bir 'heeeeyt' diye bağırıyorsun rahatlıyorsun. Kavga ediyorsun, rahatlıyorsun. Burada yapamıyorsun bunların hiçbirini". Doğru. "Ama oraya gidince zaten ister istemez kavga ediyorsun. Adam yaşlıya bağırıyor, sokağa tükürüyor, dayanamıyorsun giriyorsun kavgaya. O yüzden istemem kalsın oralar, ben burda iyiyim". Bu da doğru. Yanlış diye bir şey yok zaten. Seçtiğin yol var. Sen hangi yolu seçersen o yol doğru, o yol yanlış. Senin seçimin var sadece. Cemalettin Amerikalı burayı seçmemiş. Orayı seçmiş, kurallara uyarak yaşıyor olmanın rahatlığı var üstünde. Çünkü orada hemen hemen herkes kurallara uyuyor. Uymayanı çok kötü cezalandırıyorlar. İşte kapitalizmle komünizmin benzerliği burada Cemalettin Sakallı amcaya göre. On dakika içinde çok insani bir çelişkiler yumağını attı ortaya gitti.

Gitmeden önce senarist olduğumuzu öğrenip Türklüğünü de yaptı tabi. "Bana da bir rol yazsanıza hehehehe..."

Gittikten sonra beni yanına çağırdı. Otobüsün şoför koltuğunda, vitesi gösterdi. 80'lerdeki uzun vitesler vardır ya, mekanik, otobüsün vitesi onlardan. "Bak bunu da yaz" dedi, "Burası Amerika, ama vitesler hala şkrinonik (ingilizce bir kelime söyledi ama hatırlamıyorum ne olduğunu) bizde bir tane bile bulamazsın artık bunlardan."

Yaz dedi yazdım. Aya adam gönderiyorlar ama otobüslerinin vitesleri hala şkrikonik. Ya da chriconic...

New York Sokaklarında-7

Döndüm.

Ama hala ruhum orda. Özgürlükler ülkesi. Pembe şortlu 60 yaşında gey amcaların kanişlerini gezdirebildikleri şehir. Yürürken bir kere bile ayağımı burkmadığım kaldırımlar. Attığım topun hep bana geri geldiği asfalt. Taze kahve kokusu. Çin-Vietnam-İtalyan-Hint hangi restoran olursa olsun bulaşıklarını kısa boylu, çalışkan, İnka-Maya melezi Hispanikler yıkar. Sabah sekizde dükkanın önünde duran minibüslerden kasa kasa yabanmersini taşırlar içeri.

Bütün evsizler savaş gazisi olduğunu iddia eder önlerine koydukları yazılı kartonda. Biz sözlü kültürden geliriz. Dilenirken bile ağzımız laf yapar. Onlar yazılı kültürden gelir. Derdini bir kartona yazar. "En berbat doğumgünüm. Otobüs bileti için paraya ihtiyacım var. Yardım lütfen." Sana bir hikaye sunuyor. Bu hikayeyi kabul ediyorsan malı satın alıyorsun.

Kriz yüzünden bütün reklamlar ne kadar tasarruf edileceğine dayalı. TTNet kullanırsanız 100 dolar tasarruf ediyorsunuz. Hayır, asıl Smile kullanırsanız 300 dolar tasarruf ediyorsunuz. bizim arabayı alın, bakın çok ciddi tasarruf edeceksiniz. Mobilyalarınızı değiştirelim, 2011'e kadar taksitlerinize faiz işletmeyelim. Bundan daha iyi tasarruf mu olur. O kadar çok ve çabuk tüketiyorlar, tüketmeye o kadar çok alışmışlar ki tasarrufu da ancak tüketim üzerinden yapabiliyorlar. Bir kenara para koy güzel kardeşim diyen yok.

New York Times'da çok güzel bir yazı okudum. Bugün yaşanan her bokun altında Reagan döneminin politikalarının yattığını söyleyen. New Deal'den beri süregelen "aman dikkat edin" politikalarına son veriyorlar, onun yerini "yürüyün arkadaşlar kim tutar sizi!" dönemi başlıyor. Sonu da bugün yaşadıkları büyük durgunluğa varıyor işte. Bir istatistik: Bir Amerikalı her ay gelirinin yüzde 112'sini harcıyor. Herşey istikarlı gittiği sürece sorun yok. Ama herşey istikrarlı gitmiyor artık. Her sokakta en az bir ya da iki tane kiralık yazan boş dükkan var. Daha önce yoktu. Eskisi gibi yaşamaya çalışsalar da durgunluk okunuyor.

New York'ta ne yok? Aşk yok mesela. Aşka dair gördüğümüz tek şey bir evlilik teklifiydi. Central Park'ın içindeki yapay göllerden birinde tekne gezisi yapılabiliyor. Bir de gondol koymuşlar, her yerden bir şeyler apartacaklar ya. Gölün üstündeki köprünün karşısına oturduk. Gondol köprünün altından çıkageldi. İçinde iki beyaz. Arkada gondolcu amca Frank Sinatra'dan şarkılar söylüyor. Kiç üstümüze üstümüze geliyor resmen. Köprüyü geçer geçmez bir hareketlilik. Gondolcu amca küreğim müreği bıraktı, bir yerden bir fotoğraf makinesi çıkardı, adam diz çöktü, kadına yüzüğü uzattı, dünyalar kadının oldu. Kabul etti, biz alkışladık, gondolcu amca fotoğraf çekerek o anı ölümsüzleştiriyor. Kadın adamın varlığını unutuyor, yüzüğe kilitleniyor. Şampanya açılıyor. Gülümsüyoruz. Aşka dair gördüğüm başka hiçbir şey yok.

Bu şehir insanı gülümsetiyor. Çok yoğun, çok sıkışık, çok koşturmacalı filan olduğunu söylüyorlar insanlar. Yorulduklarını ima ediyorlar. İstanbul görmedikleri için gülüp geçmek gerekiyor. Burası benim cennetim. Bir yandan pis bir yandan temiz, bir yandan küf kokuyor bir yandan müthiş ferah, güzel insanlar, çirkin insanlar, eksantrik insanlar, sıradan insanlar, inanılmaz bir çeşitlilik... her fotoğrafı kazıyorum aklıma. Kelimenin gerçek anlamıyla dünyanın "her" yerinden insan, bir tek ve ortak dili konuşuyor burada. Babil, aslında New York.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Atlantic City Sokaklarında-2

Anan öle Teksas Hold'em! Evin yıkıla Teksas Hold'em! Yıkılasın Casino!

Dün gece ilk defa gerçek bir masaya oturmayı başardım. Ben bu oyunu çok seviyorum. Dünyanın en zevkli kumar oyunu Teksas Hold'em. Sadece o masada oturup oynayanları seyretmek bile ayrı bir zevk. Oynamak zaten öyle. Eğer iyi bir elin varsa çok ciddi bir adrenalin yüklemesi yapıyor insana. Fakat durmasını bilmek gerekiyor. Ki ben onu bilmiyorum.

Dün gece 500 dolar vardı önümde. Kalkasana ulan eşşoleşşek! Eyvallah beyler, sizi yolmak güzeldi diyip kalksana! Geçen senelerde, sezon içinde çalışmaktan yıldığım dönemlerde o kadar çok oynadım ki bu oyunu artık kimin nasıl oynadığını az çok sezebiliyorum. Ama bunu pratiğe çevirmek kolay değil. Oyunu okuyabilmekle okuduğun şeyi oynayabilmek arasındaki fark da zaten beynin o sırada adrenaline verdiği tepkide karşılık buluyor. Benim beynim o adrenaline gerçek bir pokercinin verdiği tepkiyi vermiyor. "Yürü oğlum kim tutar seni!" diye tepki verir mi beyin!

Vermese iyi bir oyuncu olabileceğim. Ama şimdilik değilim. Belki hiç olamam bilmiyorum. Ama bu oyunu çok seviyorum. I love this game ulan!

2 Haziran 2009 Salı

New York Sokaklarında-6

Tonlarca yaban mersini
Tonlarca ahududu
Tonlarca avokado
Tonlarca ananas
Tonlarca karides
Tonlarca kahve
Tonlarca kurabiye
Tonlarca dondurma
Tonlarca bira
Tonlarca pizza
Tonlarca hamburger
Tonlarca makarna
Tonlarca dana
Tonlar tavuk
Tonlarca hindi
Tonlarca domuz
Tonlarca patates püresi
Tonlarca elma
Tonlarca buz
Amerika doymuyor.

Calexico

Last FM'e Calexico yazınız, çıkan musikiden yürüyüp gidiniz. Hele ki dışarda yağmur da varsa oluşan hüznü bıçakla kesmek olası

New York Sokaklarında-5

Gene zevcemden bahsetmek istiyorum. Geldiğimizin ilk günü 4 ikinci günü 8-9 sonraki günlerde de ortalama 5-6 kilometre yol yürüdük. Ben zaten bilindiği üzere lenk bir insanım. İki ayağım da yürürken acıyor. O yüzden ne yaptım? Gittim ortopedik bir ayakkabı aldım ikinci gün.

Zevcem ne yaptı? İlk gün parmak arası terliklerle yürüdü, parmak araları yara oldu, ikinci gün topuklularla yürüdü, topukları yara oldu, üçüncü gün türkiyeden aldığı birkenştoklarla yürüdü, bu sefer de ayağının üst kısmı yara oldu.

Ben: Zevceciğim inat etmesen de bir spor ayakkabı alsan kendine, onlarla rahat rahat yürüsen?
Zevce: Hayır! Asla! Bak diğer kadınlara? Spor yapanlar haricinde spor ayakkabı giyen görüyor musun?
Ben: İyi de anam onlar günde 8 kilometre yol yürümüyorlar! Spor yapan kadınlar bile o kadar yürümedikleri halde spor ayakkabı giyiyorlar! İnat etme al bi spor ayakkabı rahat et.
Zevce: Olmaz! Yürümenin bile bir estetiği olmalı! Ahhh ayaklarıııım!
Ben: .......

Bu noktaların ne anlama geldiğini söylememe gerek yok sanırım

Atlantic City Sokaklarında-1

Şu anda dışarıda i-na-nıl-maz bir yağmur yağıyor. Dev bir vantilatörün önüne dev bir kova su döküldüğünü düşünün. Tam karşımdaki binaya duş yaptırıyor yağmur. Keşke bunun fotoğrafını çekip buraya koyabilseydim ama o yetenekte bir makine yok yanımda. Kısaca şöyle anlatayım. Ben hayatımda böyle bir yağmur biçimi görmedim.

Bu arada niye buraya geldik onu da anlatmadan geçemeyeceğim. Zevcemin ısrarına dayanamayıp Porto Rico'ya dört günlük bir rezervasyon yaptırmıştım gelmeden önce. New York'a gelince weather.com'dan düzenli olarak Porto Rico'daki hava durumunu takip ettik. Hava 30 derece ama sürekli yağmur ve yıldırım fırtınaları gösteriyordu hava. Ve sonra ne oldu? Zevcemin dillere destan inadı yüzünden Porto Rico'ya gitmedik ve daha yakın ve otobüsle gelinebilitesi olan Atlantic City'ye geldik. (Otel ondan olmak şartıyla). Porto Rico'ya gitmeme sebebimiz kendisinin güneşlenilecek bir yere gelme isteğiydi.

Bugün bir saat kadar plajdaydı. Ben ilk yarım saatte "siterim böyle aşkın ızdırabını!" diyerek odaya döndüm çünkü güneş, güneşlenme, plaj filan hiç sevdiğim aktiviteler değildir, bir de üstelik pis yanarım. Ben denize girerim, balık vururum benim olayım budur. Bizim otelin önünden denize girilemiyor çünkü kontrol dışındaki bir bölgeymiş, ki zaten girmeye kalkanı da deniz sitiyor, çünkü okyanus suyunun şu andaki sıcaklığı en fazla 10-11 derece, (ayak başparmaklarımda termometre var ordan biliyorum). Ayrıca bulanık, dalgalı dandik bir deniz söz konusu. İsyan edip odaya döndüm, fosur fosur sigara içebilmenin keyfine varmak için.

İkinci yarım saatin sonunda da kendisi döndüler. Çünkü plajda çok sinek var ve ısırıyorlar. Bir de üstüne yağmur patladı mı? Bardaktan boşanırcasına deyimi bu yağanın yanında hafif kalır, öyle diyim ben size, bir de sürekli şimşekler şimşmekte. Çok afedersiniz ama bunu demek zorundayım. Bu da sana girer zevceciğim! Yağmurlu diye Porto Rico'ya gitmez misin al sana TUFAN!

New York Sokaklarında-4

Bir takım yaran diyaloglar:

Yanımızdan yöremizden sürekli fransızca konuşan birileri geçince

Zevcem: Niye bu kadar fransız var burda Gökhan
Ben: E biz niye burdayız zevcem? Geziyor adamlar?
Z: İyi de niye buraya geliyolar ki gitsinler İtalya'ya. İtalya da çok güzel, hem daha yakın
B: Daha önce bin kere İtalya'ya gittikleri için olabilir mi zevcem?
Z: Haa evet

Bir Meksika Yemekçisinde

Ben: Hayatım gene bağladın sezar salatasına adam gibi bi şeyler yiyeydin ya
Zevcem: Hayır olmaz sonra bin kilo alıyorum
B: Peki sen bilirsin, ben taco yiycem etli metli
Yemekler gelir, sezar salatası kızarmış ince hamurdan yapılmış dev bir kasenin içindedir. Zevcem ağlayarak giden garsonun arkasından
Z: Doktor bu ne! İnsan evladı yiycek bunu, sen biliyo musun!

İki dev, bir küçük bavulu hangi taksiye sığdıracağımızı konuşurken
Z: Yalnız Atlantic City'den dönerken kesin arıza çıkıcak, bu bavullar bir bagaja sığmaz ben sana söyliyim. Almıycak bizi taksiler. Otele nasıl gidicez Gökhan?
B: Almazlarsa iki taksi gideriz gülüm. Birinin bagajına bir dev valizi diğerinin bagajına diğer dev valizi koyarız.
Z: Hıım... bak bu da bir opsiyon. Ya sen ne kadar pratik zekalı bir adamsın!

Atlantic City'ye gitmek için bilet alacağımız büfenin önünde bir Türk amcayla karşılaşıyoruz.
Türk Amca: 86'da geldim ben. Vize vermediler gemiyle geldim. Bu binanın süperiyim. (Kapıcının Amerikancası) Türkiye'ye selam. (Bütün Türkiye'ye)
Z: Gemiyle geldim derken neyi kastetti?
B: Baya bildiğin ticari gemiyle... kaçak girmiş...
Z: Hımmm geliniyo muymuş öyle?
B: Yavrucum vize vermediler dedi adam. Senin vizen var ya.
Z: O da doğru...

Aklıma gelirse devam edeceğimdir