25 Ekim 2009 Pazar

Feedjit'ten Devam

Yılbaşında altında öpüşülen cicek nedir? Ökseotudur.

Midilli Sarlıca: Midilli Adası'nda Sarlidza adında bir köy var. Burada da Osmanlı'dan kalma bir otel var, yıkılmak üzere, içi boşaltılmış. İngiliz-Osmanlı tarzında yapılmış fotosunu blogun geçmiş sayfalarına koymuştum. Bahçesinde çok güzel bir de çeşmesi var bu yıkık haldeki otelin. Otelin adı Sarlıca imiş. Mübadeleden sonra boş bırakılmış. Geçtiğimiz yıllarda bir girişimci oteli alıp restore ettirmeye kalkmış ama bahçeden Roma kalıntıları çıkınca devlet durdurmuş restorasyon işini. Otel 19. yy'da Avrupa'dan çok müşteri alıyormuş çünkü bir kaplıcanın üstüne kurulu. Hemen arkasındaki kaplıca havuzu hala kullanılmakta bu arada. Sarlidza'yı/Sarlıca'yı araştırınca kelimenin esasında Sarı Ilıca'dan dönüştüğünü öğrendim. Sanıyorum suyun içinde kükürt olduğu için üstünden geçtiği taşları sarımsı bir renge dönüştürdüğü için "Sarı Ilıca" adını almış.

kafam çok karışık magnus: Benim de be birader!

sofrada sağ dizi dikip,sol dizi neden yaptırırız: "Sofrada sağ dizi dikip, sol dizi neden yatırırız" , yani kıçımızın altına alırız olacaktı sanıyorum. Öncelikle sol diz anatomik olarak daha ileri çıktığı için sofraya daha yakın durur, yediğimiz yemeği dizimize dökme ihtimalimiz oluşur, ayrıca bunun bir de dini bir nedeni de var. Adem cennetten kovulup yeryüzüne düşerken önce sol dizi dünyaya vurmuştur, aynı anda da yerde bir elma bulmuş ve cenneti kaybettiği için gözyaşları içinde bu elmayı yemiş, sonrasında da kendisinden bir kaç dakika sonra (kadınlar erkeklerden daha hafif oldukları için) yere düşen Havva'dan öfkesini çıkarmış. Bu öfke çıkarmadan da Habil ve Kabil doğmuştur. Bu kısımları tabi konumuzla alakasız. Biz yer sofrasında yemek yerken sağ dizimizi dikip, Adem babamızı anmak için sol dizimizi kalçamızın altına alır ve yere değmesini sağlarız. BUNLARIN HEPSİNİ UYDURDUM! SAKIN DİN VE AHLAK BİLGİSİ ÖDEVİNE BUNLARI YAZMA EVLADIM, SIFIR ALIRSIN!

lazona devleti: Ben de yeni öğrendim Lazların anavatanı olarak kurulan bölgeymiş

Günün Özlü Sözü

Yunanistan'dan geliyor.

"Hiç kimsenin tarafında değilim çünkü kimse benim tarafımda değil".

22 Ekim 2009 Perşembe

Feedjit'ten İnciler

Feedjit sayesinde google'dan kim ne aratmış da bu salak bloga düşmüş anında görüyorum. Arkadaşlara elimden geldiğince buradan yardımcı olmaya çalışacağım

Maymun bokundan kahve: Böyle bir şey yok ya da en azından ben bilmiyorum, dünyada da henüz kimsenin denediğini sanmıyorum. Ama enteresan olabilir tabi. Başka bir arkadaş "kahve sıçan kedi" ararken düşmüş. Kedi kahve sıçmıyor, kahve çekirdeği sıçıyor. O çekirdekten yapılan kahvenin adı Kopi Luwak onu sıçan kedinin adı da Paradoxurus hermaphroditus. Dünyanın en pahalı kahvesi olduğu söyleniyor.

Toyiki Su Mataları: Ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok. Google manyağı bunu ararken seni niye benim siteye yönlendirdi hiç bilmiyorum canım kardeşim

viyana kızlar: Viyana çok güzel, kızlar taş gibi. Ben Almanca bilmiyoru, ayrıca sadece müze gezdim, karıya kıza da bakmadım! Gül gibi zevcem varken de bakmam!

o köy bizim köyümüzdür şiiri komple: Virgilius bir kısmını 6 ekim tarihli yazıya yazmıştı ama "komple" değil sanıyorum

gripken grip aşısı olunur mu: Benim bildiğim kadarıyla gripken grip aşısı olunmaz, tehlikelidir. Ayrıca bir kere grip aşısı olduktan sonra grip aşısı da bir işe yaramıyormuş diyorlar. Tavsiyem her sene bu vakitlerde ıslak bir tişörtle kendini poyraza verip grip olman. O zaten grip aşısı etkisi yapıyor.

Cennetin kapısındaki meleğin ismi: Hazin ya da Rıdvân cennetteki melekler güzel kardeşim. Ama kapıda mı duruyorlar içerde mi ondan çok emin değilim.

Manyak kızlar sex beşinde: Beşini bir arada mı istiyorsun anlamadım ilk anda. Sonra anladım ki manyak kızlar sex beşlisi oluşturmuyorlar sex peşinde koşuyorlar. Fakat bunlar nerdedir, niye bize çarpmaz bilmiyorum. Benim de en büyük fantezim bir grup İsveçli manken terörist kız tarafından kaçırılmaktır. Ki bunu Yeter Anne'de Altan'a sık sık söyletirdim.

Magnus minibüs: Böyle bir minibüs yok. Magirüs minibüsleri kastediyorsun sanırım. Seksenlerdeki modellerini çok severdim, burunları vardı.

caput magnus gökhan: Bu sanıyorum ben oluyorum. Latinceden çevirirsek Koca Kafalı Gökhan. Teessüf ediyorum

sipraleks: Bu adda bir şiir karalamanın  ötesinde ilaçla bağlantım yoktur. Xanaxçıyım. İsmine hastayım her şeyden önce. Dur ona da bir şeyler yazayım ben.

mana mou ellas video: buraya tıklarsanız ulaşırsınız

kahve falında mevlana çıkması: Öncelikle fala bakan arkadaşın önünde saygıyla eğilmek istiyorum. Kahve falında mevlana görmek için insanın belli bir kafada olması gerekir diye düşünüyorum. Sonralıkla kahve falında çıkan mevlananın pozisyonu önemli. Eğer başı yana yatık, yaşlı hüzünlü Mevlana çıktıysa bu kadınlar için etli ekmek, askerlik çağındaki erkekler için ballı kura, daha yaşlı erkekler için ise boşanma anlamına gelir. Eğer Mevlana döner vaziyette çıktıysa kadınlar için tavuk döner, askerlik çağındaki erkekler için keser döner, daha yaşlı erkekler için sap döner, menapozdaki kadınlar içinse gün gelir hesap döner anlamına gelir.

Üşenmedim araştırdım Toyiki oyuncak diye bir site buldum. Fakat matara mafiş sevgili toyiki matara arayıcısı

Şimdilik bu kadar ilerleyen günlerde enteresan araştırmalarla tekrar birlikte olmak üzere

18 Ekim 2009 Pazar

"Makinalaşmak İstiyorum" Şiiri Üzerine

Virgillius'un şu yazısını okuduktan sonra bir cevaba girişip yorum kısmına koyacak oldum. Fekat yorumun limitlerinin almayacağı bir yazıya dönüştüğü için yazacaklarım, buraya almaya uygun görmüş bulunmaktayım efenim.

Üstat hazır sen yokken meydanı boş bulup atıp tutayım biraz. “Makinalaşmak İstiyorum” şiiri Nazım Hikmet'in şiirinin gelişme döneminde denediği Fütürist akım dahilindeki bir iki şiirinden birisidir. Fütürist akım İtalya'da Marinetti tarafından başlatılmış daha sonra özellikle Rusya'da faşizme olan açık desteği paranteze alınarak geçmişe dair herşeyi reddeden cesur tavrı öne çıkarılarak Mayakovski ve Hlebnikov tarafından uygulanmıştır. Mayakovski'nin şiirinin bu kadar sert, açık ve kavgacı olmasının sebebi şairin manyak bakan gözleriyle birlikte bu akımdır. Nazım Hikmet'in KUTV'da eğitim görürken okuduğu ve çarpıldığı bu şiir biçimine öykünerek yazdığı bir şiirdir “Makinalaşmak İstiyorum”


Biçimsel olarak oldukça özel bir yer tutar Türk şiirinde. Modern zamanlara gelene kadar görmediğimiz biçimsel yenilikler vardır içinde, ses efektlerini daha 1920'lerde şiirin içine sokar, o güne kadar Türk şiirinde kullanılmamış, daha sonrasında da -sanırım- kullanılmayan "Türbin, dinamo, oto-direzin lokomotifleri" gibi Sanayii Devrimi'ne dair kelimeleri kullanır ve çok özel bir sesi vardır. Fikret Kızılok'un "Not Defterimden" albümünde şarkı yapılmış bir hali vardır, rahmetli şiirin prozodisini çok iyi yakalamıştır.


Şairin, Anadolu’ya methiyeler düzen bir “Türk münevveri”nden devam eden bir devrimin içine düşen ateşli bir sosyaliste dönüştüğü döneme denk gelir “Makinalaşmak İstiyorum”. Şiiri anlamak için dönemi gözümüzün önüne getirmeliyiz. Daha devrim kendi evlatlarını yememiş, Stalin ortalığın …na koymamış, herşey taze, herşey birlikte yapılıyor, ifade özgürlüğü, dünyanın ilk sosyalist devleti kurulmuş, örgütlenme had safhada. Birey olarak değiştiremeyeceği şeyleri toplu halde değiştirebildiğini görmüş insanlar. Kendileri belki birer çark, birer dişli hatta ama biraraya gelince büyük bir makina oluşturuyorlar ve bu makinanın enerjisi eski olanı yıkıp yerine yeniyi kurmayı bir hayal olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürüyor. Dediğim gibi döneme kendi koşulları içinden bakınca çok anlaşılabilir bir şiirdir “Makinalaşmak İstiyorum”. Elbette ki etrafında ve kendi içinde yaşadığı değişimin uç noktalarında dolaşmıştır şair, hece ölçüsünden serbest ölçüye geçme çalışmaları, kendi sesini bulma aşaması ve doğal olarak öykünme. Fütürist etkinin kendisini en yoğun olarak gösterdiği bir iki şiirinden birisidir bu şiir de. Sonrasında kendi dilini bulur Nazım Hikmet. Fütürist şiiri bir kenara bırakır ama etkisi daha sonraki yıllarda yazdığı şiirlerinde rahatlıkla izlenebilir.


Tuğrul Tanyol hocamdı üniversitede. “İyi şair yoktur” demişti bir gün “İyi şiir vardır”. Bu önermenin doğruluğuna inanmışımdır hep. Ama gene de “Makinalaşmak İstiyorum” şiirinin kötü bir şiir olduğunu söylemeye dilim varmıyor. Ya da yanlış bir taraftan yazıldığına. Kendi dönemi içinde çok da doğru bir yerden yazılmıştır, şiir olarak akılda kalıcıdır. Bir iki kere okuyunca


Trrrrum,

Trrrrum,

Trrrrum!

Trak tiki tak!

Makinalaşmak istiyorum!

Dizeleri aklınızda yer eder. İyi ki de yazılmıştır. Şairin hem biçimsel olarak hem de içerik olarak kendi yolunu bulmasına yardım etmiş bir şiirdir. Daha sonrasında komünizmi, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerini yazabilecek kadar özümsemesini, hem de “Kerem Gibi” ya da “Bahri Hazer” gibi bence Türk şiirinin en önemli biçimsel doruklarını yaratmasını sağlamıştır.

Ama zaten Virgilius "şiirin değil modern/makinalaşmış çağımızın eleştirisini" yapmak için yola çıktığı için benim bu yazdıklarımda boşa gitti aslında. Yani bu yazıyı boşu boşuna okudunuz. Sürünün! hehehehe...

16 Ekim 2009 Cuma

Takım Çantası

ben anneyim orospu çocukları!
suyu kaynağından içtim
an yaladım
bir tek işim bile rast gitmedi

ben anneyim orospu çocukları!
siz henüz kovuklarınızdan çıkarken
çoktan sildim süpürdüm yuvamı
yavrularımı yuvarladım tepeden aşağı
taşlara çarpa çarpa öldüklerini gördüm
kanım çekildi, al yuvarlarım toprağa karıştı.

ben anneyim orospu çocukları!
yavrusunu öldürmekten korkmayan
tanrısından korkar mı!

14 Ekim 2009 Çarşamba

N'olayor bunlara?

Bergüzar Korel karnındaki minik yavrı için
"Bu noktadan sonra biri ona zarar verecek bir şey yapmaya kalksa dünyayı yıkarım gibi hissediyorum" demüşler
Haluk Bilginer de kucağındaki minik yavrı için
"Uğruna ölüp, öldürebileceğiniz tek varlık. Katil olabilirsiniz ve bir saniye bile düşünmeden kendinizi feda edebilirsiniz" diye buyurmuşlardu

N'olayor bu teatoracılara? Bırakın çocuk dünyaya zarar vermeden büyüsün, yıkılmasın dünya, insanlar ölmesin yahu bi durun! Bu ne şiddet bu celal!

Gene Zevcemden İnciler

Dün gece Maya'yı yataktan kaldırmaya çalışırken:

"Maya gel buraya! Bak bi kere daha "zevcemden inciler"e konu olmak istemiyorum senin yüzünden! Gel buraya!"

13 Ekim 2009 Salı

Zevcemden İnciler

Telefonda konuşuyoruz, arkadan kızımla Maya'nın havlamaları geliyor.
Zevce: "Susun beaaa!"
Ben: "Ne bağırıyosun köpeklere ya. Bırak havlasınlar, onların işi bu!"
Zevce: "Havlamasınlar. Zaten başım ağrıyor, yorgunum. Onların bir havı bana hav! hav! olarak geri geliyor."
Zavallım zevcem ben şehirdışındayken hasta düştü, kulaklarında yankılanan "hav!" seslerine böyle bir yorum getirdi. Kendisine acil şifalar diliyor, ona açılan terbiyesiz ağızları cart diye yırtacağımı belirtmek istiyorum. Ama gene çok güldürdü beni, o ayrı

8 Ekim 2009 Perşembe

Gene Hürniyet!

Bu hürniyetin indirnet sitesi beni öldürüyor. Sabah sabah neşe kaynağım oldu gene. Olay şu:

Türkan Saylan'ın Meltem Cumbul'a imzaladığı kitap sahafçıda çıkmış.

Sahafçıda evet.

Sahaf, eski ya da kullanılmış kitap alım satımıyla uğraşan kimseye verilen addır.

Sahafçı da eski ya da kullanılmış kitap alım satımıyla uğraşan kimselerin alım satımıyla uğraşan kimseye verilen addır. Eski ya da kullanılmış kitap alım satımıyla uğraşan birine mi ihtiyacın var, gidiyorsun sahafçıya, boy boy sahaf duruyor rafta, bütçene göre alıyorsun bir tane götürüyorsun koyuyorsun dükkanına, o senin yerine eski kitap satıyor. Böyle bir hizmete uzun zamandan beri ihtiyaç vardı gerçekten

EDİT: Hahahaha! Hürniyet'ten birileri benim blogu okuyor galiba. Haber düzeltildi

6 Ekim 2009 Salı

Şiir bir süre önce hayatımızdan  sessizce çekildi. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. 300 kelimeden öteye yürümüyor cümlelerimiz. Aynı 300 kelime içinde dolaşıp duruyoruz. Hadi buna bir 50 kelime de marka ismi vs, ingilizce kelimeleri ekleyelim. 350 kelime, 50'si bizim değil zaten. Oysa benim kendimi bu ülkeye ait hissetmemi sağlayan az şey vardır. Bir yolları, bir denizi, bir Fenerbahçesi, bir de şiirleri. Şiiri hayatımızdan çıkardıkca cümlelerimizi de fakirleştirdiğimizi farkediyorum. Duyduklarımızı, sezdiklerimizi, hissettiklerimizi hep aynı kelimelerle ifade eder olduk. Ayrımları, kontrastları belirginleştiremiyoruz artık, birbirine benzeyen her duygu bir ana renkle anlatılır oldu. Acıktım, azdım, pişman oldum, özledim, hata yaptım.O kadar... O yüzden bugün bu blogu açanlar bir şiir okusunlar istedim. Gerçek bir şiir, benim zırvalarımdan değil.

PIRAĞ'DA VAKİTLER

V.

GECE

Doktor Faust'un Evi

Gecenin bir geç vaktında,
kulelerin dibinde, kemerlerin altında,
                                        dolaşıp durdum Pırağ'ı.
Gökyüzü karanlıkta altın çeken bir imbik,
bir simyager imbiği, alevi mavi mavi.
Şarl Meydanı'na doğru indim yokuş aşağı,
orda, köşe başında, kliniğe bitişik,
                               bahçe içinde Doktor Faust'un evi.


Kapıyı çaldım.
Doktor evde yok.
Malum:
İki yüz yıl kadar önce,
                       tavandaki delikten,
yine böyle bir gece,
                çekip aldı onu şeytan.


Kapıyı çalıyorum.
Bu evde ben de senet vereceğim şeytana,
ben de kanımla imzaladım senedi.
Ne altın istiyorum ondan,
                      ne bilim, ne de gençlik.
Hasretlik cana yetti,
                             pes!
Beni İstanbul'uma götürsün bir saatlik...

Çalıyorum kapıyı, çalıyorum.
Kapı açılmıyor, açılmıyor
Neden?
İstediğim olmaz iş mi Mefistofeles?
Yoksa bu lime lime ruhum
Satın alınmağa değmez mi?

Pırağ'da ay doğuyor limon sarısı.
Doktor Faust'un evi önünde duruyorum
çalıyorum açılmaz kapıyı gece yarısı...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Zevcemden İnciler

Maya'yı odadan çıkarmak için benim çorabımı top yapıp dışarı attı. Maya ağzında çorap topuyla geri gelince kıyamadı tekrar içeri aldı. Sonra da Maya'nın ağzından çorabı alıp yeniden dışarı atabilmek için uğraştı durdu. Bu sırada:

Maya ver çorabı Allah aşkına... Bak Allahın adını verdim, ver artık...

Ve ben yataktan düştüm.

Yorumsuz

Bülent Uygun


...Yunus Emre'nın "Yaradılanı severim, Yaradan'dan ötürü' sözünün kendisi için her zaman hayat felsefesi olduğunu belirterek, "Artık ayrılmamızın zamanı geldi. Kaçınılmaz son ne zaman yaşanacaksa o zaman yaşayacaktık bu anı. Belki bu kelimeler yetersiz kalacak, belki kifayet etmeyecek duygularıma tercüman olmaya. Ancak sevdiklerimin içinde en değerli olanı bırakacağım artık sizlere. Benden bir parça, benden bir can alacaksınız bugün. Hepinizin oğlu, kardeşi, ağabeyi kabul ettiği bir kimliğin şerefiyle yaşadığım bu şehirde, sizleri daha fazla üzmemek adına görevimi bırakıyorum. Benim için bu kavga hiçbir zaman bitmedi, bitmeyecek. Biliyorum ki, hep Don Kişot'u olduğum bu kavganın yel değirmenleri de tükenmeyecek. Ama inançlı mücadelemi hep sürdüreceğim. Aldığım her görevin kutsal olduğunu inancımı yitirmeyeceğim, inanın bu ayrılık bir nebze bile bu inancıma zarar vermeyecektir.Benimle birlikte görev yapan tüm ekibim, tüm arkadaşlarım aynı özveri ve inançla mücadele etti hep. Beraber çıktığımız bu yolda, kimi zaman yağmura, kimi zaman fırtınaya tutulduk. Bana zarar vermek adına yapılan tüm çirkin saldırılara birlikte göğüs geren bütün arkadaşlarımda inanın benimle birlikte incindiler, kırıldılar. Ancak hepimiz, sorumluluğunu aldığımız takımımıza daha fazla zarar vermemek adına susmayı bir erdem kabul edip sabırla bekledik….



dedi.



Ertuğrul Özkök ise



….. Aynı günlerde, biraz gecikmeyle Gülben Ergen dinliyordum.

Oğuzhan Koç'la birlikte söylediği “Giden günlerim oldu” şarkısının son yıllarda dinlediğim en güzel Türk şarkılarından biri olduğunu yeni yeni fark ediyordum.

Kendi kendime “Allah kahretsin, bu vasatlıklarla, vasatlarla, bu günlük hayat yamyamlarıyla uğraşmaktan neleri, neleri ıskalıyorum” diye hayıflanıyordum.

Kalbimi, bedenimi, her yeri yine o tapındığım, müptelası olduğum arabesk sarmıştı.

“Beni alsalar

ipe koysalar

doyamam yine kadere

gönlüm arıyor

titriyorum bak...”

Maymun gönlüm, daha onu dinlerken Gülben'in eski bir şarkısına sarkıyor.

“Arka sokaklarda neler oluyor”.

Sahi, neler oluyor...

Bense yine bu binada, yine on birinci katta, yine yalnız bir cumartesi, tek başıma hayaller kuruyorum….



dedi


İkisi de hurriyet.com.tr'den alındı.

İnci Pastanesi Notu

İstiklal Caddesi'ndeki İnci Pastanesi'nden profiterol yemeyiniz. Yani yiyiniz tabi fekat sıkıldıysanız İnci'nin çok entresan başka spesiyalleri var. Uludağ yiyiniz mesela. Israrla Uludağ isteyiniz, ne olduğunu sormayınız, içinde ne var diye mıncıklamayınız, deneyiniz.

Meraktan ölmek üzere olanlara not içinde not: İçinde Uludağ gazozu yoktur.

4 Ekim 2009 Pazar

Günün Sözü

Yine, yeni, yeniden. Bir gün sokakta yakalarsam ayağını yalayacağım bu adamın! Evet yapacağım bunu kararlıyım!


Günün sözü Gençlerbirliği maçından sonra kardeşimden geldi. "E böyle puan hesaplamak da çok kolay oluyor yau. Kaç maç yaptık 8, çarp üçle 24. Heh heh heh...

3 Ekim 2009 Cumartesi

Gelmiş Geçmiş Gelecek En Seksi Erkek



Borsalino kişisi gelmiş geçmiş on seksi erkeği sıralamış ama "The God" yok aralarında. Ölümünün üstünden 38 değil 338 yıl geçse de unutulmayacak olan! Modern çağın antik Yunan tanrısı! Önünde saygıyla eğiliyorum. Aynı dönemde yaşamış olsam vereceğim adam! Son dönemlerindeki kilo almış ve sakal bırakmış haline benzediğim (Evet lan! Ben beni benzetiyorum kime ne!) kafası bir dünya kişi! The One, The Only, Jim "Jimbo" Morisson!

He is the lizard king! He can do anything!

Metamorfoz



Leon'u seyrettiğimizde hepimizin içindeki Humbert uyanmamış mıydı? Hepimiz Lolita'nın ete kemiğe bürünmüş halini görmedik mi onda? Ben şahsen kendim olaraktan "Oy anam anam! Bu büyüyünce nasıl bir şey olacak allam! Takip!" diye düşünmüş idim. Sonra yıllar geçti. Leon'un o meleksi güzelliği yerini bu aşağıdakine bıraktı. Hayal kırıklığı kelimesinin ete kemiğe bürünmüş hali. Tamam güzel kız hala, ama yukardaki ne aşağıdaki ne be abi!


Bir de bu örneğe bakalım. Aşağıdaki paçoz kız da Scarlett Johansson'a dönüşüyor sonrasında.
Yani buna! Adına gurban olduğum! Beni yaratan seni nasıl yarattı anlamıyorum ki! Hepimizi yaparken harcadığı mesaiden kırpıp sana fazla mesai harcamadıysa ben adam değilim. Burnu estetik diyecek bir takım Borsalinolar. Olsun be ya! O kadar hata kadı kızında da olur. Natalie Portman'ın güzel kuğu yavrusundan çirkin ördeğe dönüşümünü gördükten sonra...

Bi de utanmadan asılmış dudaklara gahpe! Çek ulan ağzını çikin! İnsanın bazen Woody Allen'ın yerinde olası geliyor anasını satayım. Bu sarışın bir de güzel ağlıyor. Sokakta ağlarken görsem ben bunu "Hangi o.ç ağlattı lan bu gızı diye Manhattan'ı ayağa kaldırırım yemin olsun. Şşş çikin ördek! Çek lan alt dudaa!

2 Ekim 2009 Cuma

Translate hadisesi

Gördüğünüz üzere yan tarafa bir çevirici koymuş durumdayım. cebimdeki matara isyan etmiş bu çeviri hadisesine, (Bu arada onun blogundaki Jesus Saves'e bir göz atın uzun uzun baktım uzun uzun güldüm, kara sineğe de ayrı güldüm uzun uzun) haklı da, ben düz bir türkçeyle yazmadığım için çeviri de şinanay oluyor. (bakınız bu şinanayı direk şinanay diye bırakıyor mesela google translate) Fakat ben bu çeviri hadisesi beni çok heyecanlandıran bir nane olduğu için destek halindeyim. Ben geçen gün bir Malezyanın sitesinden su motorunun çalışma esaslarını malezyacadan çevirttirdim bu google translate'e ve açık ve net çözdüm hadiseyi. Hatta bir Endonezyalı'nın anne ve babasına yazdığı şiiri okudum ve "Allahım ne mutlu! Sadece bizim ülkemizde kötü şiir yazılmıyormuş demek ki!" diyerek sevindirik oldum. Öte yandan daha emekleme aşamasında olduğunu da kabul ediyorum programın. Ve fakat bir yandan da zerre kadar anlamadığım, hatta alfabesini bile çözemediğim bir dilde yazılar okuyabiliyor olmak da, (kelime kelime de olsa) çok hoşuma gidiyor, meraklıyım ne yapayım. Şimdi biraz da gülelim, alta Alex de Souza yazısının İngilizce çevirisini yapıştırıyorum. İngilizce bilenler sağ sıradan gülünecek, gül

Antalya match at the beautiful people sick with the pas! You remind us of the good old days. This enables us to love football as the last master of fine football. To play this game at such a beautiful run on the day of our mandatory you say, so get salute to the '70s and '80s, the field. What would be played Pele'yle Arasan, Arasan Zico'yla play what would you do not want people to think. That is the end of an era, we hear about football, like the end of the period Mohikan'ı. That's why not give Him a kind deli gönül. Jesao dobraçao mobraçao Alex!  (Allah be pleased with you, Alex!)

1 Ekim 2009 Perşembe

Unutamadığım Laflar Serisi-1

Anıl'la maç seyrediyorduk, bundan beş sene kadar önce. Anıl o zamanlar Arsenal taraftarı (Artık Fenerli kendisi) Arsenal deplasmanda oynuyor, ManU'ya karşı. Neyse efenim, Arsenal'e üç ya da dört çaktı ManU. Anıl her golden sonra "Oy oy oyy!" diyerek dizlerini dövüyor. En sonunda maç bitti. "N'oldu Anıl? Fena çaktılar." dedim. Anıl yenilgiye bozuk "Bi şey olmaz abi!" dedi. "Biz gösteririz bunlara! Bunun bi de Highbury'si (Arsenal'in eski stadı) var!" dedi. Türkiye'deki futbolun kalitesizliğinden yakınarak bir İngiliz takımını tutan kaardişim yenilgiye tam bir Türk gibi tepki vermişti. O ne söylediğin idrak ederken ben yerde katıla katıla gülüyordum.