28 Kasım 2009 Cumartesi

Körolasın Kurban Baryamı!




Ah o Camp Nou'da ben de olaydım,
Barça, Barça, Barçaaaaa diye böğüraydım!
Geçen sene bu vakıtlar gitmiş olduğum El Clasico'ya gitme serüvenimi kendim için bir El Clasico'ya çevirme çabalarım, muhtelemen bu habarı verdiğim bir takım kem gözlerin nazarı yüzünden sekteye uğratılmıştır! (Cümle devrikmiş düşükmüş umrumda değil! Gidiyordum ulan! Barnağımın ucundaydı) Şişler girer inşallah o gözlere
Hayatımda ilk defa Kurban Bayramında bir kuzu kadar mahzun, bir boğa kadar kızgınım. Öncelikle Barcelona'da ikamet eden Katalanlara en derin küskünlüklerimi bildirmek istiyorum. Tamam takımınızı seviyorsunuz ama insan 100 bin kişilik stadyum yapar da kombinesini komple satar mı be kardeşim! Fenerbahçe değilsiniz ki siz! Altı üstü bir Barcelonasınız! Kasımpaşa gibi köklü kulüplerle ve Yılmaz Vural gibi kurt hocalarla uğraşmayorsunuz ki! Altı üstü Real Madrid maçı lan! Gidin Kurbanınızı kutlayın evinizde ibneler! Gitmeyin maça!
Sinanım sağolsun bir gününü bilgisayar başında geçirip barnağını refresh butonundan çekmemek suretiyle 2 tanecik bilet bulmaya çalıştı ama nerde! Herkes tutturmuş gidicem diye! Ne varsa bu maçta anlamıyorum ki!
Neyse sonuç olarak eğer Kurban Bayramı yüzünden İstanbul-Barcelona uçak biletleri bokunu çıkaracak kadar pahalı hale gelmeyeydi, Sinanıma "koy götüne kardeşim kaç paraysa bas alalım" diyesiydim. Ama olmadı, yanarım olmadı.
Bu ülkenin bu kadar dışa açılması iyi olmadı kardeşim! Ben bunu bilir bunu söylerim. Nerde eski Kurbanlar! Hep birlikte ailecek bir araya geldiğimiz, koyunu kesip etini kavurup rakıyla birlikte mideye indirdiğimiz o güzel, o içine kapanık Kurban Bayramları! Bok mu var lan Kasımın 29'unda Barcelona'ya doluşacak şerefsizler!
Nihayetinde yukarıdaki fotoğrafın tekrarlanacağı bir pazar günü bizi bekliyor. Maalesef evde eda edeceğim El Clasico'yu, yerim Kurban'ını.
Gidemedim oooooy gidemedim.

22 Kasım 2009 Pazar

Aliterasyon An De

Fare dilimledim bizim kediye


İnce, kabukları alınmış, sote.

Duvardaki saati dakikalara dilimledim

Dakikayı saniyelere

Saniyeyi saliselere

Nano saniyelere kadar bitmedi işim

Duramadım kedileri dilimledim

Başlamışken dilimi de dilimledim.

Dilim dilim dilimledim

Hiçbiri direnmedi, ben de direnmedim.

Ne fare, ne zaman, ne kedi, ne de dilim.

20 Kasım 2009 Cuma

Zevcemden İnciler

Bu da Müge Vorçistır'dan geldi.

"Geçen gün dergi bakıyoruz, zevcen 'Ay bir ayakkabıya da bir milyardan fazla para vermem yani!' dedi"

Aslında anormal değil tabi, zevcemdir, der :)

18 Kasım 2009 Çarşamba

Şarl Dö Gol’e Giden Taksinin İçinde

Şen olasın Paris morgu sana geliyorum!


İki kişilik yer açın, Ho amca’yla geliyoruz.

Ho amca Sucumahir bir edayla atıyor makasleri

Yüreğim ağzıma geliyor, ayağım olmayan frende

Ho amcanın yaşında böyle araba sürmek isterim. Bir de böyle sevişmek

Taksinin dışında dünya hızla akıyor, içerde piyano süitleri



Fıkra gibiyizdir Ho amcayla

Bir Çinli, bir Türk, bir Alman arabasında, Fransa’da

Ho Amca yavaş, o viraja yüzle girilmez

Ya da siktir et Ho Amcam, ölelim gitsin

Ben de senin kadar bıktım bu hayattan

Öpüştürelim Fransız betonunu Alaman çeliğiyle

Koy götüne ben de geliyorum, uzatma ayağını frene



Dışarda yağmur, ben dönüyorum memleketime

Sen burda kalıyorsun Paris’teki Çin’inde

Ben dönüyorum, memleket benim değil

Sen kalıyorsun, memleket senin değil

Bu işten benim bir kazancım yok

Sen hiç olmazsa elli Yuro’mu aldın

Hadi gene iyisin.

Sat Zülfüm Sat















                             



                                                                                



Vodafon reklamında alttan alttan "Ey özgürlük!" çalıyor farkında mısınız? Çocukken dilimden düşmeyen şarkı, bana "güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz" mısralarını hatırlatan, plak koleksiyonu yapmaya başlamama sebep olan ilk plağım Ada'nın defalarca dinlemekten bıkmadığım usanmadığım şarkısı. Zülfü Livaneli'nin değiştiğini biliyoruz. Evet daha önce de biliyorduk. Bu ülkede değişmeden kim kaldı ki o kalsın. Cem Karaca öldüğü gün Salih'i aramıştım. "Başımız sağolsun abi, Cem Karaca ölmüş" dedim. Salih'in cevabını hala hatırlarım. "Cem Karaca haziran 1987'de Türkiye'ye döndüğü gün benim için ölmüştü abicim" dedi. Timur Selçuk aksi bir ihtiyar ve azılı bir Kemalist oldu. Fikret Kızılok da aynı yolda ilerliyordu, ömrü vefa etmedi. Baba'lardan Rahmi Saltuk ve Sadık Kızılağaç sanırım vazgeçmediler, haberlerini öldükleri gün alırız büyük ihtimal.

Ama Zülfü... Zülfü'nün yeri ayrıydı be abi! Sabah gazetesinde ilk yazmaya başladığı zamanlarda "hah" demiştim! Görün şimdi Zülfü abiyi... Olmadı... olamadı. Okumayı bıraktım ben de. Dinlemeye devam ettim. "Neylersin" albümüne kadar. O albümle kapattım defteri, bir daha da açmadım. Uzaktan uzaktan takip ettim, yazdıklarını okumadım. Şahmaran'dan sonra "n'apıyor ki bu herif?" dedim. Küsmedim, kızamadım bile bir yerden sonra. Değişti demek de yanlış belki. Aslına rücu etti demek daha doğru belki. Ama aslını değil hayalini sevmişim demek ki ben bu adamın.

Tamam Zülfüm sen değiştin, dünya değişti, Türkiye çoook değişti, ama yaptığın oldu mu şimdi? Venceremos'u da Şilicell alsın o zaman! Ciao Bella'yı da Pizza Milano'nun reklamlarında görelim!

Her şeyin ve herkesin dönüştüğü, boktanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz artık. Benim kendime göre bir anı sandığım var değişimden sakladığım. Arada açıp açıp baktığımda 1986'ya dönebilmemi sağlayan. Sen bir şarkı yaptın, aldık onu gönlümüzün nadide bir yerine koyduk, bizden bildik, o şarkı senden çıktı, bizim oldu, yüzbinlerce kişi birlikte söyledik, artık senin olmayan bir şarkıyı satıverdin Zülfüm oldu mu?

Ha, bana da yazıklar olsun tabi bu arada! Bir aydır dönen reklamın cingılını tuvalette duydum da aklıma geldi bu yazı, daha önceleri nerelerdeydim, buralarda değildim elbette.

Neyse sonuç olarak, sat Zülfüm sat, daha sende ne cevherler var, kafası karışık adamın kafasını daha da karıştıracak. Tanesini ellibin dolardan satsan milyoner olursun, para lazım sonuçta. Bu yazı da böyle oldu, akışıyorum idare edin. Bir ekleme de benden olsun bu arada, Zülfüm zorlanmasın.

3 G yeli çık dağlara


Kontör topla benim için

Mesaj ilet dört bir yana

Kontör topla benim için.






not: Bu konuyla ilgili daha da eski kuşaktan güzel bir yazı için buraya tıklayınız

17 Kasım 2009 Salı

bizüttürüzt

68'de dünya daha mı globaldi? Ho Şi Min Türkiye'de bilinen bir isimmiş o zamanlar. Vietnam için gösteriler düzenlenirmiş, Türkiye'de ve dünyada. Bugün hepimiz Vietnam'da Kamboçya'da yapılan ayakkabılar giyiyoruz. Bu ayakkabıyı yapmak için bir takım çocukların saatler boyunca eşek gibi çalıştığını da biliyoruz. Ama kılımız kıpırdamıyor. Başardılar mı yani? Bu kadar mıydı?

Bugün bir iki tıklamayla Ho Şi Min'deki (Başkent olanından bahsediyorum bu sefer) Thong Nhat Stadyumunu evimden görebiliyorum. Onu bırak stadyumun bir koltuğunda sanal olarak oturabileceğim günler çok yakın. Ne skime yarıyor peki? Çok yakınlaştık evet. Vietnamlı bir biraderle karşılıklı muhabbet edebiliriz. Ama ne konuşacağız? Ben bugün sevişmedim, yürüyüşe katılmadım sonra, yorgunum evet ama bahara çok var. "Silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz" diyecek bir direniş hikayem yok. O Amerikan bombardımanı altında uyanmıyor ve yerin yedi kat altında yaşamak zorunda kalmıyor babası gibi. Avatar'dan bahsedeceğiz en fazla. "Fragmanını gördüm çok sıradandı" falan filan.

Devrimler Çağı sona erdi. Dünya çok daha müreffeh, çok daha küçük bir yer artık, hepimizi ya da çoğumuzu etkileyen dramatik olaylar olmuyor. 11 Eylül bile çare olmadı sıkıntımıza. Amerika'nın son çırpınışlarını seyrediyoruz sadece. Sıkıntı vücuda geldi. Google'dan daha uzağa gidemiyor artık aklımız. Ne olacak peki? İnsanlığın büyük yıkılışlara, büyük göçlere, büyük savaşlara, büyük hareketlere ihtiyacı var. O yüzden 2012 gibi filmler yapılıyor, o yüzden bu kadar çok kıyamet alameti var ortalıklarda. Kıyamete ihtiyacımız var. Fazla dibe çöktük, fazla sakinleştik, fazla rahatladık. Hayatta kalma güdülerimiz zayıflıyor. Bu böyle gitmeyecek, görürsünüz. Belki de çok yakında bir gün, ben ve Vietnamlı biraderim, bir yerde, üstümüzde paçavralar, bir parça ekmek için birbirimizle ölümüne dövüşeceğiz. Belki de global kapitalist sistemi yıkmak için omuz omuza yürüyeceğiz. Bir şeyler olacak, olmak zorunda. İnsanlık neredeyse 40 yıldır sakin sakin oturuyor. Elbette dünyanın bir takım yerlerinde bir takım felaketler, acılar, savaşlar, soykırımlar oluyor. Ama çoğunluğumuz evlerimizdeki rahat televizyonlardan takip ediyoruz bunları. Ben televizyonumuzun çalışmamasından, evimizin olmamasından, ayağımızdan parçalanmak üzere bir ayakkabıyla yollara düşmüş olmaktan bahsediyorum. Olacak. Göreceksiniz. Göreceğiz. Hep birlikte...