21 Aralık 2010 Salı

Nihayet!


Sezon başından beri bu formayı bekliyorum. C Blok girişindeki Fenerium'un sakinleriyle kanka oldum bunun yüzünden. En son maçta "Abi! Geliyo seninki!" dendi, mesut oldum. Ben bunu giyerim arkadaş!

15 Aralık 2010 Çarşamba

Fenerbahçe

Fenerbahçe ruhumuzun turnesol kağıdıdır. Bazen komşunun doğumgünü pastasına göz koyarız. Alırız da acımadan. Bazen ilk kez çıkma teklif edecek çocuk gibiyizdir. Dilimizin ucuna kadar gelir söyleyeceklerimiz ama bir türlü çıkmaz, kaybederiz kızı. İşte bu yüzden severiz sarıyı

Fenerbahçe aynadaki yansımamızdır. Ne kadar güçlü durmaya çalışırsak o kadar çok çıkarır falsolarımızı öne. Bazen de en pespaye halimizde bile bir fiyaka gösterir. "Ulan olsun be, bu da yeter be!" dedirtir ama içimizden, fısıltıyla. İşte bu yüzden severiz laciverdi

Fenerbahçe çarşaf gibi denizde savrulan sarı teknemizdir. Yelkenleri açarız, rüzgar alıp denge bulmak için, demir atarız dibin dibine, bazen de son sürat yararız lacivert suları. Ama hiçbiri kar etmez, o savrulma hali bir türlü gitmez, en sonunda anlarız. Savrulan tekne değil, savrulan biziz. İşte bu yüzden severiz sarı laciverdi

Fenerbahçe sırtımızı dönemediğimiz yavuklumuzdur. Çok güzeldir, endamı dünyaya bedeldir, gururla taşırız göğsümüzde fotoğrafını. Neşemize neşe katar, üstümüze üstümüze geldiğinde hayat, onun sayesinde rahat bir nefes alırız. Ona gönül vermenin hayatımızın en anlamlı işi olduğunu düşündürtür bize. Ama gözümüzü kırpmadan yarı yolda bırakıverir bizi. Güvenimizi boşa çıkarır. Acıtır içimizi. Biz kimleri bir kalemde silip attık, ama ne yaparsa yapsın onu terkedip gidemeyiz. İşte bu yüzden severiz sarıyı

Fenerbahçe peşine takıldığımız cengaverdir. Öyle bir koşar, öyle hızlı devirir ki engelleri peşinden yetişemeyiz bazen. Ama durdu mu da tam durur. El kadar çocuktan dayak yer, sesini çıkarmaz. Asla yere düşmez lakin iki ayağının üstüne de doğrulamaz. İşte bu yüzden severiz laciverdi

Fenerbahçe ruhumuzun bahçesindeki fenerdir. O bahçenin çiçeklerini yansıtır karanlığa. Renkleri her zaman cıvıl cıvıl, her zaman parlak da değildir üstelik. Fenerbahçe korkak, cesur, cahil, hakim ve çocuktur. Güçlü, zayıf, coşkun, bıkkın ve kahramandır. İşte bu yüzden severiz sarı laciverdi

Ayfer KA

Ayfer Ka bir tanker
Tanker gibi kadın değil
tanker gibi tanker

Doksan altmış doksan değil
yüz yirmiye on altı
fondötenle kapatamaz
dışarda damarları

Ayfer Ka bir tanker
ben ne zaman Hisar'da
iki yudum çay içsem
Ayfer Ka ordan geçer

Ya Ayfer Ka vurgun  bana
Ya da sadece tanker

Tanker tanker tanker tanker tanker tanker

İşte tam burası
kellimenin kendini kaybettiği yer

aliretasyon an ka
jö mapel Ayfer Ka

Kampanya

Tatvan'daki Milli Hakimiyet ilköğretim okuluna kitap ve kırtasiye gönderiyorum. Hikaye kitabı, her türlü ilköğretim test kitabı ve kırtasiye malzemesi. Katılmak isterseniz ya bana ulaştırın ya da doğrudan Salih Günay Milli Hakimiyet İlköğretim Okulu Tatvan Bitlis adresine gönderin.

İyi gelecek inanın bana.

Ha diyeceksiniz, homo magnus caput yani (koca kafalı insan) ya da homo caput magnus confusus (bunu biliyorsunuz zaten) neden coştun? Milliyet'te bir köşede okudum bu okulun adını. Benim ilkokulumun adı da Hakimiyeti Milliye idi. Bir meşaj olarak algıladım ben bunu, o yüzden. Ama ilkokulunuzun adı Hakimiyeti Milliye olmasa da farketmez, bir imece eyleyelim canlar.

13 Aralık 2010 Pazartesi

gerginlik

dünden beri bağlama teli gibiyim, evet bağlama teli gitar teli değil. normalde lodostan, dolunaydan, sisten ve sabahın çok erken saatlerinden fena halde etkilenen meteorolojik bir insanımdır ama bunu anlayamadım. bunun neden kaynaklandığını bulabilmiş değilim. her şey yolunda çünkü. bir aksilik yok hayatımda. olduğu gibi gidiyor. daha farklı gitmesini isterdim elbette ama olmasını beklediğim şeyler benim istediğim kadar kısa vadede değişecek gibi değil. o yüzden bir hava değişikliğinin beni bu hale getirdiğine kani olmuş durumdayım. ayrıca dün konuştuğum iki arkadaşım da aynı şekilde gergin olduklarını söylediler. bu da meteorolojik bir durum teorimi destekledi. gerildikçe geriliyorum, çaydanlığın kapanmamakta ısrar eden kapağına bir tane gömmeye kadar giden ani çıkışlar yaşamaktayım. yerimde duramıyorum. evde oturamıyorum, dükkana giremiyorum. dün sporda kendimden geçtim. "yerim lan sporunuzu! hepiniz hava yapmaya gelmişsiniz zaten buraya şerefsizler! yapmıyorum o son hareketi! ama dur lan onu da yapayım ondan sonra bırakayım! ondan sonra da 25 dakka hızlı yürüme var, hızlı yürümenin anasını avradını!'+%&+%&//((&%" çıktım, dışarıda buz gibi bir hava, nereye gitsem sakinlerim? istiklal'e çıktım, fotoğraf çektirmem gerekiyor vize için. ara sokaklardan birinden diklemesine dalmıştım caddeye. fotoğrafçı sağda mıydı solda mıydı uzun uzun onu düşündüm. sonra sola döndüm, kalabalığın arasında iki yüz metre yürüdükten sonra hatırladım anasını !'+%%&%&&%%/***min fotoğrafçısının sağda olduğunu, bu sefer de o tarafa yürüdüm bir tur. fotoğrafçıya girerken muharrem abi aradı, "av mevsimi'ne gidiyorum gelir misin?". gelirim a.q. zaten hiçbir yere sığamıyorum. filme girdim 140 dakika sonra daha da delirmiş bir halde çıktım. insan tanıdığı birileri tarafından hayal kırıklığına uğratılınca daha kötü sinirleniyor. sigara üstüne sigara içtim. eve geldim call of duty oynadım, bir yerde kilitlendi oyun, sakin kalmaya çalıştım, bilgisayarının da anasını avradını sülalesini !'+%%&&%+/((???=)

bu sabah geçtiğini umut ederek kalktım ama babayı almış durumdayım. sinir ve gerginlik tavan. birileri hala telin ucundaki zamazingoyu çevirmekle ve beni kopana kadar germekle uğraşıyor. allah sonumu hayretsin.


Offffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffff!

11 Aralık 2010 Cumartesi

ÇAKMA TARİH YAZILARI 1

Peri Bacaları Nasıl Oluştu?

Kapadokya’daki Peri Bacalarının oluşumu hakkında bir çok jeolojik açıklama vardır. Bunların hepsi yanlıştır. Peri Bacaları aslında tamamen insan elinden çıkmıştır. Peri Bacaları tarihin ilk gecekondularıdır ve Hititler zamanında bölgeyi işgal eden ilk Türk kavimleri tarafından yapılmışlardır. Bu ilk Türk kavimleri henüz yazıyı bulamadan, arkalarında sadece Peri Bacalarını bırakarak çakma tarih sahnesinden silinmişlerdir. Onlar hakkındaki kısıtlı bilgimizi Kapadokya Hititlerinin merkezi hükümetle yaptıkları yazışmalardan ediniyoruz.
Bu kaynaklara göre Erken Türkler diyebileceğimiz bu Türk Kavimlerinin en önemli özellikleri erken boşalmalarıydı. Bu yüzden Hitit kaynaklarında Mutsuz Kadınlar Kavmi olarak adı geçen Erken Türkler, Hitit İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu zamanlarda genel kanının aksine Orta Asya’dan değil Havai Adalarından göç etmişlerdir Orta Anadolu’ya. Mutsuz Kadınlar Kavmi’nin erkek üyeleri erken boşalmalarından Havai Adaları’ndaki volkanik aktiviteleri sorumlu tutmuş ve cinsel münasebet sırasında aniden patlayan volkanların kendilerini korkuttuklarını ve prematüre ejakülasyona sebep olduğunu iddia etmişlerdir. Bunun üzerine kavmin mutsuz kadınları tarihteki ilk transatlantiği ve küreği yaparak kocalarını da transatlantiğe katmışlardır. Uzun zamandır orgazm olamamanın getirdiği enerjiyle aynı anda küreklere asılan kadınlar geminin dünyanın sesten hızlı giden ilk ve tek gemisi olmasına sebep olmuş, hızını alamayan gemi, Atlantik Okyanusunu ve Akdeniz’i geçmekle kalmamış, Güney Ege kıyılarından yardırarak Kapadokya’da ancak durabilmiştir. Bugün Ege bölgesinde dağların denize dik olmasının sebebi aslında bu dramatik olaydır.

Birdenbire ortaya çıkan bu yeni insanlar Hititler tarafından başlangıçta hiç hoş karşılanmamıştır. Hitit şehirlerine yerleşmeleri kesinlikle yasaklanan Mutsuz Kadınlar Kavmi ilk önce Ihlara Vadisi’ndeki mağaralara yerleşmiştir. Fakat anne ve babalarından habersiz o mağaralara gidip kavak kabuğundan yaptıkları sarma sigaraları ve köpeköldüren şaraplarını içerken mağara duvarlarına grafitiler yapan Hitit ergenleri kavmin uzun süre orada barınmasına izin vermez. Grafitilerinin üstüne henüz yazı yazmayı bilmedikleri halde çivilerle kendi isimlerini yazmaları yüzünden çıkan Birinci Ihlara Brendisi’nde Ergen Hititler’e yenilen Erken Türkler vadiden çekilmek zorunda kalmışlardır.

Bu arada Erken Türk erkekleri, seyyar satıcılık, korsan tabletçilik, savaş arabası parkı mafyalığı gibi işlerle bozkırda kurulmuş olan Hitit şehri Kabakoyacakı’na yavaş yavaş sızmaya başlarken Erken Türklerin Mutsuz Kadınları ise taş üstüne taş koyup sırtına çamur sıvamak suretiyle tarihin ilk gecekondularını yapmaya başlamıştır

Kapadokya’ya yerleşim Erken Türk erkeklerinin erken boşalma sorunları maalesef çözüm olmamıştır. Üstelik akşamları işten yorgun gelen erkekler bu sefer de kadınlara bütün gün çalışıp geberdiklerini, hiç yanaşmamalarını söylemeye başlamıştır. Kadınlar sinirlerini çocuklarını döverek ve gecekondularına kat çıkarak çıkarak geçirmeye çalışmış, nihayetinde bugün Peri Bacası diyerek şeklinin çağrıştırdığı imgeden uzaklaştırmaya çalıştığımız taş formasyonlar böylece son halini almıştır.

Tarihin ilk belediye başkanı olan Kapadokya Belediye Başkanı Asrumşuppattuli’nin ikinci kez yapılacak olan seçimler için hazırlattığı ve savaş arabalarından halkın üzerine attığı propaganda tabletlerin halkın kafasına gözüne gelmesi sonucunda oluşan ölümler sebebiyle Kapadokya’nın nüfusu azalmış, seçimlerden sonra gecekondulara imar vereceğini söyleyerek Erken Türklerin oylarını almayı planlayan Asrumşuppattuli azalan nüfusu geri kazanmak için Mutsuz Kadınlar Kavmi’ne şehirde yerleşim izni vermiş, Erken Türkler Kapadokya’ya yerleşmiş ve Hitit kültürünün içinde kaybolarak özbenliklerini ve Türklük bilinçlerini kaybetmişlerdir. Geriye uçsuz bucaksız bozkırın üstünde bir takım penisler kalmıştır.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kafası Çok Karışıklar

Şimdi öncelikle aşağıdaki iki reklamı bir seyredelim






Seyrettik mi? Tamam, şimdi takkemizi önümüze alıp düşünelim. Dünyanın en "kafası çok karışık" insanları hangi ülkelerde yaşar? Cevap veriyorum: Modernizmi içselleştirdiğini düşünen İslam ülkelerinde. Batı elma değil, ahlak kabuğunu soyup içindeki ilmi yiyemiyorsun maalesef. Yemeye kalktığında işte böyle çelişkili görüntüler çıkıyor ortaya. İkinci reklamda ne diyor? Bu şampuanı kullanıyorum kafam kaşınmıyor. Neden kafan kaşınıyor? Çünkü kafanı kapatıyorsun. Peki sakatlanan oyuncunun yerine girip vole çakmak neyin nesi? "Çocuk da yaparım kariyer de" vaziyeti. Yapamazsın arkadaş, ya çocuk çocuğa benzemez ya kariyer kariyere. Arada derede yarı anne yarı iş kadını bir şey olursun. Müslümanım ama modernim de. Olamıyorsun maalesef. Başımı kapatıyorum ama flört de ediyorum.

Batıda azınlıkların İslamı, çoğunluğun ister istemez dayattığı yaşam biçimine tepki olarak geliştiği için daha muhafazakar ve tutarlı. İçinden böyle kafa karışıklıkları çıkmıyor çoğu zaman. Neden? Çünkü diyalektiğe uygun gelişiyor her şey.

Yukarıdaki reklamda ve Türkiye'nin büyük şehirlerinde ise tam tersine insanlar aslında birbiriyle uyuşması mümkün olmayan iki dünya görüşünü kendi hayatlarının potasında eritmeye çalışıyor ve ortaya böyle ne şiş yansın ne kebap, altı kaval üstü şişhane durumlar çıkıyor. Yıllar önce Çırağan'da bir pastanenin önünden geçiyordum. Asma katta türbanlı bir kız bir oğlanla öpüşüyordu. Ama nasıl öpüşmek! İçimden "E güzel ablacım, bunu yapıyorsun ama o başını da kapatıyorsun. Nasıl olacak bu işler?" demek geldi.

Şunu da eklemek istiyorum. Ne kapalılara ne de kapalıların sevişmesine flört etmesine karşıyım. Tam tersine "bırakınız sevişsinler"ciyim. Sadece kafa karışıklığının altını çizmektir amacım. Bir de eklemek isterim ki hemen bugünb olmasa da bir gün, belki bizden öldükten sonra, ama bir gün mutlaka, saflar ayrılacak. İnsan dediğimiz yaratık böyle bir gerilimi çok uzun süre kaldıramaz, eninde sonunda kararını verir ve bir tarafa doğru evrilir. Bu Türkiye'de de böyle olacak! Buralar hep havuz olacak! Burası golf sahası olacak! Söz verdim olacak!

26 Kasım 2010 Cuma

Bunlar da oluyor





Matisyahu 79'lu bir arkadaşımız. Kendisi Amerikalı, Hassidik ve reggae şarkıcısı. Üstteki şarkı da Yahudilerin andı diyebileceğimiz "Seni unutursam ey Kudüs, sağ elim hünerini unutsun" diye çevrilebilecek duanın şarkısı. Reggae ve Hassidik, ne alaka diyebilirsiniz ama aslında Reggae'nin kökenlerinde göç (exodus), vadedilen topraklara (Zion) geri dönme gibi Yahudi mitolojisinden apartılmış bir sürü kavram var. Jamaika'ya köle olarak getirildik, Haile Selassie sayesinde toplu olarak geri döneceğiz. Yahudilerin beklediği Mesih gibi. Tabi Haile Selassie'nin İsa'nın yeniden doğmuşu olduğuna inanıyordu Rastafaryanlar ama olsun. Sonuç olarak enteresan bir karışım çıkmış ortaya. Müzik de hiç fena değil üstelik. Bir gün bunun cemaat versiyonunu da görür müyüz acaba? M.C. Abdullah gibi mesela... dedim ve araştırdım ve sizler için buldum! Mekka! O da hemen Matisyahu'nun hemen altındadır efenim, hayatınıza renk gelsin biraz!




9 Kasım 2010 Salı

haydi oyun oynayalım

what is cult's sister?

cult: kült
sister: abla/kızkardeş

cult's sister: kültablası

ihehehehe ihehehehehe ihehehehehe

3 Kasım 2010 Çarşamba

Zevcemden İnciler

Zevcem diyet yapmaya başladı, çok mutsuz, dün gece kendisine haşlanmış kabak pişirmekteyken biraz fazla uğraştım ve ağzımın payını aldım:

"Ben senin yerinde olsam rejim yapan beyaz kadınla uğraşmam!"

28 Ekim 2010 Perşembe

yankı

Milliyet.com.tr'de bugün çıkan haber:

8 yaşındaki bir erkek öğrenciye tuvalette tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanan İstanbul’daki bir ilköğretim okulunun 55 yaşındaki temizlik görevlisinin suçsuzluğunu belgeleyen adli tıp raporu, korkunç bir gerçeği ise gün ışığına çıkardı. Küçük çocukta 3 ayrı kişinin DNA’sı tespit edilince, yaşlı adam tahliye edildi. Ve vicdanına yenilen anne H.G. konuştu: “Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.

ve yankısı:

“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.

26 Ekim 2010 Salı

Geliyor Geliyor Fenerbahçe Geliyor!


Türkiye'nin zihni daralması ve taşranın merkezi ele geçirmesiyle ilgili çok yazdım. Ama bugün beni de tedirgin eden bir haber var Milliyet'te. Yıllardır zevcemi sakinleştirmek için "Bir şey olmaaz, onlar da dönüşecekler, modernizm onları da dönüşüme zorluyor, yumuşayacaklar, merkeze çekilecekler, evet o arada merkezi de biraz kendilerine çekecekler ama gevşeyecekler" diyip duruyorum. Ama bu haber hiç hoşuma gitmedi. Göstergelere dikkat eden bir adam olarak türbanın altına streç kot giyen, makyaj yapan onu da geçtim, renkli renkli türbanlar takan kadınları gördüğümde düşüncelerimin doğrulandığını düşünürdüm hep. Ama alttaki haberde de başka göstergeler var. İşim televizyon olduğu için, orada bir takım göstergeler var, sigaradan sonra içkiye de buzlama getirmek üzereler, çocukların gelişimi ayağıyla yavaş yavaş alan daraltıyorlar. "Sen bizden olmayabilirsin ama senden bir sonraki kuşak bizden olacak" şiarıyla aslanlar gibi yürüyorlar üstümüze üstümüze. Kafatasçı bir Atatürkçü değilim, Atatürkçü bile değilim ama şimdi takkemi önüme koyup düşünmeye başladım. Nereye?

http://www.milliyet.com.tr/-edeb-yahu-timi-isbasinda/turkiye/sondakika/26.10.2010/1306290/default.htm

25 Ekim 2010 Pazartesi

Türkiye'den Belgrad'a Trenle Gideceklere Tavsiyeler

Birinci tavsiyem, gitmeyin!

Eğer Evropa'nın bir kısmını trenle dolaşacağım ama interrail yapacak kadar genç ve serseri değilim, hele ki yalnızım filan diyorsanız ilk tavsiyem İstanbul'dan Belgrad'a giden ve müthiş ucuz olan (140 TL civarında) trene binmeyin.Sözde 22 saat sürüyor. Ama hiçbir zaman 22 saat sürmüyor. Üstelik TCDD, yazın nasıl bilmiyorum ama havalar soğuyunca, nasıl olsa kimse gitmiyor diyerek en dandik vagonlarını veriyor bu hatta. Giderken alafranga, dönerken alaturka tuvaleti vardı vagonun, ama ikisinin de sifonu yoktu. En büyük rahatlık perdeleri kapatıp sigara içebiliyor olmak, diğer trenlerde bu mümkün değil. Ama bunu 60'lardan beri değişmemiş, üstelik büyük ihtimalle temizlenmemiş vagonlarda yapmak çok eğlenceli olmuyor tabi. Üstelik vagon yataklı da değil, kuşet. "Bana farketmez, tanımadığım bir takım insanlarla 22 saat yol giderim" diyorsanız o zaman sorun yok. Gerçi tren çoğu zaman boş gidiyormuş bir yandan da. Giderken de dönerken de sadece turistler ve Sırplar vardı trende.

Ama sadece bununla bitmiyor tabi çile. O 22 saat içinde Türkiye-Bulgaristan ve Bulgaristan-Sırbistan sınırları geçiliyor. Bu sınırlar geçilirken genelde yolculuğun yorgunluğuyla uyumuş oluyorsunuz. Zaten akşam 10'da yola çıkıldığı için büyük ihtimalle sabah saat 4 ya da 5'te sınıra gelinmiş olunuyor, tıngırtı ve sallantı ve ani frenlerle tavşan uykusu uyurken bir de çıkılan ülkenin pasaport kontrolü için zart diye uyandırılıyor insan. Sonra aşırı sıcaktan uyuyaklıyor tekrar, zurt bu sefer de gelinen ülkenin pasaport kontrolü geliyor. Kısa uykulardan uyandırılma deneyine dönüyor hadise. Sinir yükseliyor, uykunu alamamanın getirdiği salaklık hali bir yaşam biçimine dönüşüyor.

Bitti mi? Bitmedi. Eğer hazırlıksız çıkarsanız -ki biz hazırlıksız çıktık, iki şişe su ve dört beş tane gofret vardı sadece yanımızda- trende restoran ya da herhangi bir büfe vs. olmadığı için aç ve susuz kalıyorsunuz. Aç karnına sigara içmenin de bir yerden sonra tadı tuzu kalmıyor. İstanbul'dan giderken Sofya'da 4 ila 8 saat arasında vagonun Belgrad'a gidecek trene bağlanmasını bekliyorsunuz. Çünkü İstanbul'dan gelen tren genelde hep geç geliyor ve bağlanması gereken Belgrad trenini kaçırmış oluyor. Bunun bir avantajı var günahını almayayım. Eğer daha önce Sofya'ya gitmediyseniz Sofya'yı da görmüş oluyorsunuz. Ama Sofya da 4 saatte rahat rahat gezilen bir yer zaten. Daha uzun bir bekleme, gerçek bir beklemeye dönüşüyor ve bekliyor bekliyor bekliyorsunuz. Biz giderken tren Çerkezköy'de üç saatlik bir rötar yaptı. Daha sonra öğrendik nedenini, karşı istikametten gelen bir yük treninin bazı vagonları raydan çıkmış. Çerkezköy tren istasyonunu ezberledim bunun sayesinde.

Bilmiyorum, eğer kendi başınıza kalıp, içsel bir yolculuğa çıkacaksanız belki en iyi ihtimalle 22 saatlik bir boşluk insana iyi gelebilir. Ama yanınızda biri varsa bir yerden sonra yıpratıcı olabiliyor. Evde bile sevgilinizle, eşinizle 22 saat boyunca karşı karşıya oturmazsınız ama burada oturmak zorundasınız. Sohbet ediyorsunuz, kitap okuyorsunuz, şarjınız bitene kadar bilgisayarda film izliyorsunuz -ha bir de o var, TCDD vagonlarının kompartmanlarında sarj yok- uyuyorsunuz filan ama en fazla dört metrekarelik bir yerde bir insanla kapalı kalmak gerçekten bir yerden sonra hücre hapsinde olma hissiyatı vermeye başlıyor. Klostrofobik.

Demem o ki gidin Macaristan'a uçakla. Atlayın trene oradan nereye istiyorsanız gidin. Ama gittiğiniz yerde bir beş on gün kalmadan tekrar trene binmeyin. Yanınızda ağır bagaj olmasın, gittiğiniz her yerde butik mutik bir şeyler bulunuyor. Eski giysilerinizi atın, yenilerini giyin devam edin. Çok fazla kıyafet taşımak hammaliyeye giriyor. "Bir süre sonra niye taşıyorum lan ben bu kirlileri sürekli yanımda!" diye düşünmeye ve günahsız kirlilerinize kızmaya başlıyorsunuz. Schengen sınırları dahilinde pasaport kontrolü sıkıntısı yaşanmadığı, biraz fazla euro vererek yataklı vagon tercih edilebildiği, yataklı vagonlar da gayet yaşanası olduğu içün Macaristan'dan ya da Avusturya'dan başlayan bir tren yolculuğu, trenlerin arasına biraz zaman koymak kaydıyla yapılası olabilir. Ama büyük Türk düşünür RTE'den araklayarak, rahatlıkla "Bir daha da binmem Belgrad trenine!" diyebilirim.

22 Ekim 2010 Cuma

Neden Geldim İstanbul'a...

Uzun zamandan beri memleket dışındaydım. Dolaştık durduk zevcemle. Dün sabah memlekete avdet ettik. Trenle dolaştık bir sürü yeri. Her sınır kapısında sınır polisi trene binerek kontrol etti pasaportlarımızı, ya cep telefonuyla merkez bilgisayara bildirdiler ya da ellerinde laptopla geldiler trene. Kapıkule'de giderken de dönerken de biz indik ve gittik polisin huzuruna. Giderken gitmenin zevki bir başka da dönmek kolay olmuyor bu ülkeye.

Babamın Maria diye bir hemşiresi vardı. Gagavuz Türkü, Ukraynalı. İki çocuğu var 18-20 yaşlarında. Afganistan'da hemşirelik yapmış. Kocası Çernobil kazasına ilk müdahale için gönderilen komando ekibindeymiş. Ağır radyasyona maruz kalmış, üstlerinde gerekli ekipman da yokmuş üstelik. İntihar etmiş kanserden ölmemek için. Maria bir daha evlenmemiş, Avrupa'nın dört bir yanını dolaşmış, sonunda Türkiye'ye gelmiş, çocuklarını çilek toplayarak, bavul ticareti yaparak, sürekli yatmak zorunda olan hastalara, yaşlılara hemşirelik yaparak büyütmüş. Höheey bir hayat yani, zor bir hayat, dram dolu bir hayat. Ama herşeye rağmen gülümserdi. Sert bir kadındı ama gülümserdi.

Aklıma en çok takılan yorumlarından birisi şarkılarımızla ilgili olmuştur. "Sizin şarkılarıınız hep ağlamak üzerine, hüzün üzerine, kaybetmek üzerine. Sadece şarkılarınız değil, filmleriniz de öyle. Siz neden bu kadar seviyorsunuz ağlamayı?" demişti. Ben de çok acılar çeken bir ulus olduğumuzdan dem vurmuştum. Yalan tabi vuramadım, yukarıda bahsettiğim gibi bir hayatı olan kime acılar çektiğinden bahsedebilirsin ki? Onu da geçtim kışın apartman merdivenlerinde buzdan sarkıtlar oluşan bir ülkede yaşayan, temel besin maddeleri patates ve lahana olan bu adamlar neden neşeli şarkıları, sonu iyi biten filmleri severken, dört mevsimi yaşayan, üzümü ve çileği bol, üç tarafı denizlerle çevrili benim memleketim melodramlara ve hüzünlü şarkılara aşıktır?

"Neden geldim İstanbul'a" türküsü aslında Harput'lu yani Elazığ'lı bir Ermeni'nin "Neden geldim Amerika'ya" adıyla söylediği bir türkünün Erkan Oğur tarafından yeniden yazılmış haliymiş. Çok severim, her dinleyişimde içimi cız ettirir ama biraz akil bir kafayla sözlerine bakınca iş değişiyor. Ağır bir memleket özlemini anlatır iki hali de. Bırakıp gidilen memleket Harputtur. Gelinen yer ise Amerika veya yeni versiyonunda İstanbul. Aklı başına herhangi bir insanı sokakta çevirip "Amerika'yı mı tercih edersin Harput'u mu?" ya da "İstanbul'u mu tercih edersin Harput'u mu?" diye sorsan cevap aşağı yukarı aynı olmaz mı? Peki o zaman arkadaş, neden böyle bir türkü yakılıyor ve daha da vahimi neden bu türkü bizim ciğerimize işliyor!

Neden bu kadar çok seviyoruz acıyı, hüznü, melankoliyi? Kapıkule'den girerken başka bir şeyleri düşünürken bir cevap buldum sanıyorum. Doğar doğmaz itilip kakılmaya başlıyoruz çünkü. Bu ülkedeki hiçbir şey bize yardım olmak üzerine kurulu değil. Ne devlet, ne aile, ne okul, ne belediye, ne de etrafımızdaki insanlar, günlük hayatta karşılaştıklarımız, herhangi bir seviyede ilişkilendiklerimiz, belediye otobüsü şoförleri, kasaplar ya da sokakta çarpıştığımız arkadaş. Herkes birbirinin hayatını daha da zorlaştırmak, karışsındakinin kendisini değersiz hissetmesini sağlamak için çaba harcıyor. Viyana caddelerinde kaldırımla yol arasında sadece bir iki santimlik bir fark var mesela, o da kaldırımın kaldırım yolun yol olduğunu belirtmek için. Bizim kaldırımlarımız merdiven basamağı gibidir, yoldan kaldırıma çıkarken tırmanmak zorunda kalır insan. "Benim için sorun değil, çıkıyorum" diyebilirsiniz. İyi de niye? Neden ben o kaldırımı her seferinde tırmanmak zorundayım? Sorunun cevabı çok basit aslında. Arabalara kaldırımlara parketmesin diye kaldırımları yükseltiyoruz. Şimdi biz bu soruları sormuyoruz ya artık, alıştığımız için bize normal geliyor ya bunlar, aslında normal değil. Aslında hayatımızın her anında böyle engeller var alıştığımız, bize sürekli hiçbir şeyin kolay olmadığını sadece ekmeğin değil hayatın da aslanın ağzında olduğunu hatırlatan. Sabah uyandığınız andan itibaren size artık normal gelen ama aslında olmayan herşeyi bir kenara yazın, ne kadar yorucu bir gün yaşadığınızı göreceksiniz. Elin İtalyanının tuzu kuru olduğu için akşam işten çıkınca soluğu kafede barda alıp kakara kukara yapabiliyor. Biz pestilimiz çıkmış bir halde dönüyoruz eve. Çünkü zor bir günü daha yaşayıp bitirmeyi başarmış oluyoruz. Gene kendimizi kötü hissediyoruz. Değersiz ruhumuz daha da değersiz hale geldi bir günün daha geçmesiyle. Yorgunluk ve ağırlık cilasına bir kat daha eklendi.

Bütün bunlardan sonra, içinde "Bilmem ki bu dünyaya, ben niye geldim" cümlesi geçen bir şarkıyla empati kurulmaz da ne olur? Biz, -neden olduğunu bir türlü bulamadığımız bir şekilde- mutsuzken ve umutsuzken hayatı neşe içinde geçen insanların hikayesini seyredelim ki? Mazoşizm değil bu, doğduğu andan itibaren bodrum katında yaşayan, hiç dışarı çıkmayan ve dışarıyı sadece kirli bir pencereden görebilen bir çocuk nasıl alışırsa biz de alışmış durumdayız. Daha iyisinin olabileceğini biliyoruz belki ama umudumuz, heyecanımız ya da onu gerçekleştirmeye dair bir çabamız yok. Onun için yenilmenin, kaybetmenin, ezilmenin, vazgeçmenin, özlemenin, kavuşamamanın hikayesi, türküsü, şarkısı bize bizden geliyor. O yüzden hüznü anlatan herşey bu ülkede bir-sıfır önde başlıyor karşılaşmaya.

Tayland da zor bir ülke mesela, toplumun çok büyük kısmı fakir, çöpler sokaklarda, trafik berbat. Ama insanların yüzü gülüyor amına koyim! Görüyorsun ve soruyorsun kendine. Neden ulan?! Neden?! Ben neden acıyla yoğrulmuş bir memlekette doğdum? Daha da önemlisi neden hala orada yaşıyorum?!

29 Eylül 2010 Çarşamba

Köşe Yazısı

Bundan sonra...

Ben de bir süre yazılarımı böyle yazacağım

Ne de olsa...

Memleket elden gitmiş,

Bütün tersanelerine girilmiş,

Bütün dersanelerini cübbeliler ele geçirmiş,

Aykut Fenerbahçe'nin başına geçmiş...

Gazetede sayfa israfı yapıyorsun diyorlar,

Desinler

Ben

Uzun yazıyordum eskiden...

Kimse okumuyordu...

Şimdi fıkra yazmaya başladım...

O bildiğin fıkra değil, edebi metin olarak fıkra...

Kısa ve öz anlatıyorum derdimi...

Bir takım ağır cümlelerle süsleyerek...

Hani vardır ya,

eşek dadıya bin üstüme demiş

dadı da önce altını temizlemem lazım demiş,

anlayın işte siz... daha fazla yazarsam...

uzun oluyor okunmuyor...

hem böyle satır satır yazınca bir havası oluyor yazdıklarımın...

İnsanlar facebook'ta filan birbirlerine gönderiyorlar...

Aslında herşey...

bizim salak

sekreterin

benim

el

yazısıyla

yazdığım

köşeyi

böyle iki aralıklı,

böyle cümle cümle

Word'e dökmesiyle

başladı

Bir bildiği vardır deyip

dokunmamış mizanpajdaki çocuklar

yazı çıktı.

Tam kalayları hazırladım

girişeceğim sekreterin sülalesine...

baktım tebrik telefonları...

mailler...

çok ağır bir yazı yazmışım meğerse ben...

her satırın üstünde durarak okumuş

herkes...

dedim o zaman tamam...

bundan sonra her cümle bir satır...

uzun yazıyoruz da ne oluyor sanki!

Hani dervişin yolu uzunmuş da

Vazgeçtim gitmiyorum demiş

o hesap...

Yalnız enteresan bir şey oldu...

bir takım başka köşe yazarları da...

beni taklit eder oldu...

onun için

Yeni bir devrimci atılım var kafamda, onu deniycem...

bundan

sonra

her

satır

bir

kelime...

hatta

her

satır

bir

h

a

r

f

!

27 Eylül 2010 Pazartesi

Sık Sorulan Sorular ya da F.A.Q.

Abe dayı niye verdin beni kalaycıya?

Kime vericektim gerizekalı? 38 yaşına geldin kör kalaycıdan başka talibin mi çıktı!

Neden saçların beyazlamış arkadaş?

Abi boyayı kestim ondan. Geçen gün Kadıköy'de vapur kuyruğundayım, önümde iki kız konuşuyo, kır saçlı erkekleri çok seksi buluyomuş cıvırlar, bi de böyle deneyelim.

Neden çattın kaşlarını? Bilmiyom yar suçlarımı.

Ya sorma, benim niyetim kaşlarımı kaldırtmaktı ama gerizekalı estetikçi botoksu yanlış yere yapınca böyle bi görüntü ortaya çıktı

Kim arar söyle kim arar? Vefasız olanı kim arar?

Şimdi burda Vefa'lı Vefasız ayrımı yapmayalım! Hepimiz bu memleketin çocuklarıyız! Bir hat alsın o Vefasız ben aramazsam şerefsizim.

Kız sen İstanbul'un neresindensin?

Genelde Cevahir'de takılıyorum. Ama Metrocity'ye de sık sık gidiyorum. Haftada bir mutlaka Kanyondayım. Karşıya geçtim mi Capitol'le Notilyus'u birlikte çıkarırım. Eskiden Akmerkez'e de çok gidiyodum ama artık sevmiyorum o kadar. Ay bi de Galeria vardı di mi eskiden! Duruyo mu o hala?

Kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı?

Cidden kim bilir ki onu? Bi call-center'ı arayıp sorsak mı?

26 Eylül 2010 Pazar

Bunları Biliyor Muydunuz?

Canım Türkiyem'de Gazi kıyafetlerinin 28 Kasım 1996 tarih ve 22831 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan yönetmelik esaslarına göre belirlendiğini ve buna göre başa takılacak olan kalpağın gri astragan kürkten olması gerektiğini biliyor muydunuz?

Ayrıntılı bilgi için:

http://www.muharipgaziler.org.tr/gazikiyafeti.html

Tavsiye

kafamcokkarisik'in en son takibatçısı Beril'in blogu çok hoşuma gitti, herkeşle paylaşayım istedim. Beril blogunda gördüğü rüyaları yazıyor. Rüya görmeye de görenin rüyasını dinlemeye de bayılırım. Beril'inkiler de diğer bütün rüyalar gibi çok enteresan tavsiye ediyorum efenim.

http://sisterheliodora.blogspot.com/

21 Eylül 2010 Salı

Kaleci Eli


Eli kafasından büyük olan adamdan korkacan arkadaş! Ben bunu bilir bunu söylerim! Referandumda 'hayır'cılar bu eli kullanarak kampanya yapsaydı yüzde 82 oy alırlardı. Tamam kalecisin anladık Volkan da o ne biçim bir el lan! Yuh!

18 Eylül 2010 Cumartesi

Yaşasın! Video Meselesini Çözdüm!

Teknoloji özürlü bir blog yazarı olaraktan yıllardır hayalini kurduğum fakat bir türlü beceremediğim, araştırıp bulamadığım, utancımdan da soramadığım video yükleme bokunu becermiş bulunuyorum ve de görmemişin oğlu olmuş çekmiş çükünü koparmış yapıyorum! Alın size beni hasta eden ve döndürüp döndürüp dinlediğim üç adet Battlestar Galactica parçası. Parçaların sahıbısı olan Bear McCreary'nin, All Along the Watchtower gibi bir şarkıyı Türkçemize kazandıran Bod Dylan'ın ve Battlestar Galactica'yı 80'lerdeki kiç halinden (çocukken de onun hastasıydım) çıkarıp hayvan gibi bir epiğe dönüştüren Glenn A. Larson dayıya teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Birinci parçamız Gaeta's Lament.



İkinci parça Kara'nın babasının yıllar önce kendisine çaldığı melodiyi hatırlaması. Dizide bu parça öyle bir sahnenin üstüne gelir ki "Vay ananı bacını!" dedirtir adama



Son olarak da All Along the Watchtower'ın Bear McCreary versiyonu. Bu da çok fenadır allah için!



Hadi bakalım dinleyin de durulun!

Sadece Benim mi Kafam Karışık ha! Sadece Benim mi Dostum!

Ceket

Geçen ay, liseden sonra ilk defa kendime bir ceket aldım. Aniden oldu :) Ben sadece kısa kollu gömlek almaya girmiştim mağazaya, tezgahtar "Ceket de alacaksın! Yoksa çocuklarını keserim!" diye beni tehdit edince yavrularıma kıyamadığım için...

Boku kimsenin üstüne atamam. Adamcağız sadece "Size ceket de verelim" dedi. Ben de "Olur..." dedim. Çıktığımda iki tane ceket vardı elimdeki askıda. "Ne var bunda ki?" diyecek olanlar vardır. 35 yaşındayım ve liseden beri kendi nikahım da dahil bir kaç nikah dışında hiç ceket giymedim ben. Ceket benim için üstümde oluşturulmaya çalışılan otoritenin sembolü oldu hep. Sadece liseyle alakalı değil söylediğim şey. İnsan neden evlenirken takım elbise vb. giymek zorundadır? Çünkü topluma kabul törenlerinden bir tanesidir evlilik, sünnet gibi, ama sünnet edilirken oğlan çocukları soytarıya dönüştürülür, evlenirken soytarı gibi görünmen yasaktır.

Yüzkitabı internet sitesinde arkadaşlarımın arkadaşlarının arkadaşlarının nınısının nınısının fotoğrafları arasında sörf ederkene mesela, en çılgın arkadaşların bile evlenirken en azından bir ceket giydiklerini görüyorum. Budur çünkü ceket, "büyüdün, bir seviyeyi daha atladın, bu sefer gerçekten erkek adam oldun, aramıza hoşgeldin" sembolü.

Peki ben "erkek adam" olmaya neden bu kadar karşıyım? Sorumluluk mu sevmiyorum? Evet sevmiyorum ama bugüne kadar üstüme yüklenen hiçbir sorumluluktan da kaçmadım. Ama esas mesele o değil. Ben deli olmayı, zıpçıktı olmayı, hiç kimsenin düşünmediğini düşünmeyi, hayal etmediğini kurmayı seviyorum aslında... Esas mesele bu.

Geçen gün bir kontrol için hastanedeydim. Benim yaşlarımda bir çift, yanlarında "Kaya" adında 5-6 yaşlarındaki çocuklarını getirmişler, bağyan muayene olacak, Kaya bekleyecek. Kaya bekleyemez. Kaya'nın algısı uzun süreli beklemelere göre ayarlı değil çünkü. Kaya bir süre şirin çocuk olarak görevli bağyanlarla flört etti. Balonlar, şekerler aldı. Ama sonra sıkıldı ve uzun havaya bağladı. Yüksek sesle konuşuyor, sürekli bir hareket halinde, durmuyor. Ha rahatsız oldum mu? Oldum elbette. Ama anasının onu susturmaya çalışmasından daha fazla rahatsız oldum. "Seni de bu tarafa çekiyorlar Kaya! Gelme paşam. Bağırarak saçma sapan şeyler söylemenin, elini sokulmayacak yerlere sokmanın özgürlüğünü sonuna kadar yaşa! Sen git! Ben ananı oyalarım!" diye bağırasım geldi. Ben, 35 yaşındaki halimle o salonda bağıra bağıra saçmalasam, görevli ablalarla flört edip istesem bir kaç dakika sonra en yakın sakinleştiriciyi kıçıma yemiş olurdum. Çocukken istediğini yapabilirsin. Ama sadece çocukken.

Mesele ille yapma meselesi de değil. Gecenin köründe Bolu'ya et yemeye gitme meselesi de değil mesele. O zaman dönelim 25'imize orada kalalım. Mesele farklı düşünebilme, bakabilme, hayal edebilme meselesi aslında. Amuda kalkan bir zürafa mı daha uzundur yoksa dört ayağının üstünde duran bir zürafa mı? Mesele hala bunu hayal edebiliyor musun, o işte. Ama imajın hiçbir şey olmadığı doğru değil. Evet susuzluk asıl önemli olan ama yansıttığın görüntü solmaya ve tek tipleşmeye başlıyorsa bu sadece üstündekilerin değil senin de öyle olmaya başladığının göstergesi oluyor yavaş yavaş.

İlk önce bukle bukle saçlarım gitti, sonra kısa kollu gömlek giymeye başladım, şimdi de ceket. Öte yandan yakıştı mı? Cidden yakıştı. Öte yandan hala manyak mıyım? Evet manyağım. Dali mi daha manyaktı Borges mi? Tartışılır. Kurosawa film çekerken beyaz eldiven takıyordu süzme bir Japon olarak. Bu onun büyük dehasını ve yaratıcılığını hırpaladı mı? Demek ki iş sadece cekette bitmiyormuş. Ama ya bitiyorsa? Evet yine yeni yeniden

Caput Magnus Confusus!

2 Eylül 2010 Perşembe

Şarkılar ve Hatırlattıkları-1

Yollar ve şarkılar çok kalıyor bende. Sarya'nın bir önceki yazıya yaptığı  yorumda bahsi geçen "Bahçede Yeşil Çınar" türküsü, bu türküyü dinlememiş bile olsak bana hep o günü hatırlatıyor.

Konya Ovası'nın derinliklerinde ilerliyoruz. Sabah beş, belki beş buçuk. Gün doğmak üzere. Arabayı kuzen kullanıyor, ben yan koltuktayım. Arka koltukta diğer kuzen ve kocası oturuyor. Babalarını kanserden kaybettiğimiz gün. Enişte mi demem gerekir bilmiyorum, iki tanem amcam var, biriyle iyiyimdir, öbürüyle olmak istemem, hayatta gerçekten ve hala amca dediğim tek insandı. Çocukken Susanoğlu'nda çadır kurardık. Çadırı kurma işi onundu, biz çadırın bağlanacağı iplerin kazıklarını çakarak, direkleri birleştirerek filan yardım ederdik. Her sene bize "İyi bakın öğrenin. Gelecek sene ben olmam, o zaman bu çadırı siz dikeceksiniz" derdi. Hafif bir burukluk yaratırdı bu bende. Ama insan -eğer yakınlarından birini çok erken kaybetmediyse- çocukken ölümün çok uzak olduğunu düşünüyor herhalde. Gerçekten ciddiye almazdım onu hiç. Ölmezdi ki. Üç paket uzun Samsun sigarası içerdi, karaşındı, çok görmüş geçirmiş, çok yaşamıştı, ağır bir motor kazası geçirmişti gençken, ağlardan kaya sokarlarını çıkarırken sokarların zehirli iğneleri eline batardı, korkardım bir şey olacak diye ama hiç olmazdı. Bana denizi sevdiren adamdı.

Bütün bunları düşünerek 120 kilometre hızla geçiyordum Konya ovasından. Zor, uzun ve acılı bir süreçten sonra kaybetmiştik kendisini. İlk defa bana bu kadar yakın bir insanı kaybediyordum. Ölüm ilk defa girmişti hayatıma. Ölüm diye bir şeyin gerçekten olduğunu ilk defa o gün kavramış ve aptallaşmıştım. Sonra arkası gelmeye başladı. Birini kaybetmedikçe, bir parça yalnızlaşmadıkça, gidenle birlikte hayatının bir parçasını da kaybetmedikçe bir virajı dönmemiş oluyor insan. O virajı döndüğünde geride bıraktıklarının hepsini göremez oluyorsun artık. Önüne daha dikkatli bakman gerektiğini anlıyorsun, çünkü Musa Eroğlu'nun da dediği gibi "Yolun sonu görünüyor" artık...

İnsanlar onları hatırlayan birileri olduğu sürece ölmezlermiş ya ben de onu hatırlıyorum. Onu ve diğer kaybettiklerimi...

1 Eylül 2010 Çarşamba

İsyanım Var Yabancının Bizi Yanlış Anlamasına!

Alice in Chains efendi gitti (Bu arada "Swing on This" de ne hoş şarkıdır) şimdi de Lebron James kılıklı Dany Granger geldi! Bunların hepsinin derdi bizim kokumuzla!

Efendi efendi! Senin ataların pamuk tarlalarında çalışırken benim atalarım koskoca bir cihan imparatorluğunu yönetiyordu haberdin var mı!

Türkler ölmüş eşek gibi kokuyorlarmış! Ben kokmuyorum arkadaş! Genelleme yapıyorsun, gelip beni kokladın mı! Ha gelsen koklayacam dersen ben sana kendimi koklatır mıyım? Koklatmam! Neden? "Göster ama  koklatma" diye bir laf var Türkçe'de. Ama ne gösteririm ne koklatırım be sana pis uzun be!

Sen koskoca bir cihan imparatorluğunu yönetmenin ne kadar zor bir iş olduğunu bilir misin? Nerden bileceksin! Meşakkatli iş! Ağır iş! İnsan ister istemez terliyor arkadaş! DNA'yı bulmuşsun ama ne işe yaradığını bulamamışsın ki sen daha! O ter kokusu DNA'lar yoluyla atadan bize geçiyor! Biz bu Cumhuriyeti tınraklarımızla kurduk Granger Efendi! Öyle iki tane kıçıkırık pivotun nanesine de terk edecek değiliz!

Bak sinirlendim konu gene nerden nereye geldi! Türkler kokuyormuş! Kokuyorsak isteyerek mi kokuyoruz efendi! Sen suyun, sabunun, deodorantın kaç para olduğunu biliyor musun bu ülkede! Benim az gelirli vatandaşım her gün yıkansın, her gün kolunun altına deodorant sıksın ohh ne ala! Ekmek alacak parayı nereden bulacak o zaman! Biz de sizin gibi gelişelim ondan sonra süreriz! O zamana kadar idare edeceksin bu kokuyla kardeşim! Sevmiyorsan gelmeyeceksin!

Hem biz öyle kötü kokmayız aslında! Bayılırım ben halkımın kokusuna! Hatta geçen gün gerçekten bayıldım! Bizim dükkana yemek getiren garsonla merdivende karşılaştık, onun indiği yeri çıkarken kendimden geçmişim hayvanoğluhayvanın kokusundan! Ulan bi git yıkan bi şey yap allahın cezası be! Öf be! Ama bunu ben söyleyebilirim kardeşim! Sana n'oluyor! Ben söyleyebilirim ama söylemiyorum. Sen de söyleyemezsin anladın mı Löbürü Lebürü efendi!

Yalnız şaka maka yıkan ey halkım be! Yazın bari yıkan! Allahın aşkına lan!

İstanbul

17 yıl önce bu şehre geldiğimde 18 yaşında İzmirli bir çocuktum. 18 yaşında İzmirli bir çocuk için çok yaralayıcı, yıpratıcı, sarsıcı bir şehirdir İstanbul. Bir o kadar da büyük, fantastik ve maceralı. Hazırlık okuduğum o ilk yıl, su arıtma cihazı satmak için Anadolu yakasının bir dibinden diğer dibine kadar dolaşınca ne kadar büyük olduğunu farketmiştim. Kurtköy'de F1 pisti ya da havaalanı yoktu, yol kenarında tahta tezgahlarda et satılıyordu o zamanlar. Kartal, Pendik, Tuzla çamur içindeydi, hala da öyle gerçi. Nasıl olup da koskoca bir ülkenin bütün özelliklerinin bir şehre sığabildiğini farkettiğimde afallamıştım. Metropoller dışarıdan aldıkları göçle büyürler ama o göçü kendi içlerinde eritirler, şehre ait hale getirirler. Şehir olmalarının gücünden kaynaklanır bu. Uygarlığın merkezidir çünkü şehir. İstanbul ise bunu becerememiş o göçle birlikte küçük şehircikler doğurmuştu içinden. Üsküdar başlı başına bir şehirdi mesela, denize yakın yerleri daha liberal, tepeleri gittikçe muhafazakarlaşan, Kadıköy'e bakan tarafı CHP'li, Capitol'e doğru yükselen bölgeleri kapalı. Her ilçesi için buna benzer ayrımlar oluşturabildiğin bir şehir. Şehir olmaktan çıkmış bir şehir aslında. Herkesin ilk geldiğinde kendi benzerlerinin yaşadığı yeri ararken dolandığı, hırpalandığı, ama sonra kovuğuna çekildiği ve oradan zorunda olmadıkça çıkmadığı şehirciklerden oluşan bir yer. New York'u bu kadar sevmemin sebeplerinden biri de buydu sanırım. Bügün bin Taksim'den metroya. Yirmi dakika sonra bambaşka bir yere gelirsin. Orası Taksim değildir. Ama orası İstanbuldur. Sirkeci'den trene bin, bir saat sonra bambaşka bir yerdesindir. Orası Sirkeci değildir. Ama orası İstanbuldur. Banliyölerden, Bahçeşehir'den, Ataşehir'den filan bahsetmiyorum üstelik. Yeni kurulmuş, planlanmış şehirciklerden bahsetmiyorum. Bir zamanlar Rus ordularının işgal ettiği yerlerden bahsediyorum. Yani tarihi olan İstanbul parçalarından.

Dünyanın en garip şehirlerinden biridir İstanbul. Turist bunu bilmez, gelir dolaşır Sultanahmet'i, Taksim'i, bir de Boğaz turu yapar. "Veri nays, veri egzotik" der gider. Onun çilesini sen çekersin. Mankafasıyla, manyağıyla, cahiliyle, kurnazıyla, çakma delikanlısıyla, şerefsiziyle sen uğraşırsın. Ama hafakanlar bastı mı gecenin dördünde atlayıp arabaya Boğaz'ın kenarında kapkara suya bakarak iç sıkıntısını hafifleten, sonra da Sarıyer'de bir leyt nayt böreği yiyip kendine gelen sensindir. Turist o sırada otelindeki dandik odasında uyumaktadır.

Bu yazıya bir fon müziği çakabilseydim eğer, Erkan Oğur'dan "Neden Geldim İstanbul'a" çok yakışırdı aslında.

27 Ağustos 2010 Cuma

Memleketim, memleketim

Bugünkü Milliyet'te alt alta duran iki haber...

Birincisi Ömer Çetin'le ilgili. Muğla'da okuyor, Ağrılı, para kazanıp ailesine göndermek için İstanbul'da inşaatta çalışırken düşüyor ve ölüyor. "İki gündür açım" demiş Ömer ninesine telefonda.

İkincisi Seren Serengil'in mucize diyetiyle ilgili. Hamilelik sürecinde 80 kiloya çıkan Seren'in 45 günde nasıl 12 kilo verdiğini fotoğraflar eşliğinde anlıyoruz. Dişlerinizi ve dilinizi fırçalamanız lazımmış önce, sonra da büyük bir bardak su içmeniz. Su içmeyi sevmiyosanız limon katın içine canım efendim!

Memleketim... güzel memleketim... yetenek olsa sen bana ne romanlar yazdıracaksın ama yok a.q. yok!

22 Ağustos 2010 Pazar

Pazar Yazısı

Bu pazar kahvaltısını Çırağan Four Season's Oteli'nde yaptık ailecek... Boğaz'dan geçen Malta Bandıralı tanker Manda'nın geçişini seyrederken California şarabında nemlendirilmiş şeftalilerimi yerken ülkemin son otuz yıllık macerası gözlerimin önünden bir power point sunumu gibi geçti...

Otuz yıl önce Boğaz'dan sadece Sovyet Bandıralı gübre gemileri geçerdi... Romantik devrimcilerdik o zamanlar... Ben ve arkadaşlarım... Beşiktaş iskelesinde kar yağardı... parkalarımız delik deşikti... "Beni de al ey şanlı gemi! Halkların kardeşliğine götür beni!" diye bağırırdık...

İçimizden elbette... asker kol gezerdi soğuk ve boş Beşiktaş sokaklarından... göt isterdi gerçekten bağırmak... o da biz de yoktu... darbe zamanıydı... boş Beşiktaş'ta dolaşmak bile göt isterdi çok afedersin...

Boş beşik... sanat yaptım... evet ben bunu yapıyorum bazen... evde California şarabımla tüttürdüğüm cohibanın dumanına bakarak... bazen dumandan delikler yaparak sanat yapıyorum... bana saf diyeceksiniz biliyorum... hayalperest, aklı bir karış havada, dalgacı, ahmak, dingil, küt...

...diyebilirsiniz umrumda değil... evet, itiraf ediyorum! Hala içimde o eski romantik devrimciden izler taşıyorum... küba purosu dışında puro içmiyorum...

Devrim deyince aklıma Gökhan Berkmen'in o nefis şarkısının sözleri geliyor... "Mutsuz olsam da anladım sevgilim, senin gibisini bulamam ben, oh bebek bulamam". Bunları düşünürken Paris'te, Louvre'da gördüğüm Sebastien Pipi'nin resmini düşünüyorum... Düşünmekle de kalmıyorum, açıyorum önüme soğuk ve sisli bir Paris gününde Mali'li sokak satıcısından kıran kırana bir pazarlıkla aldığım Sebastien Pipi albümünü. Fransız Devrimi'nin bu büyük ressamının en ünlü tablosu karşımda. "Giyotine giderken götü donanlar"...

Üzerinden iki yüz yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen... nasıl da canlı hala giyotine gidenler... fırça darbeleri nasıl sert... her fırça darbesi geçmişime atılan bir fırça gibi hırpalıyor beni... ama ben razıyım... acı çekmeye razıyım Pipi'nin elinden... Ferit'in bugünlerde sürekli kulağımdaki şarkısını dinliyorum hemen... "Fırçala beni temizlikçi Leyla, fırçala beni, at bütün kirlerimi"...

Keşke diyorum... keşke bütün bu pislikler bir fırça darbesiyle silinip gidebilse ruhumdan... politika... Ankara... bürokrasi... ihale... cukka... ve diğerleri... Pipi'nin fırça darbeleriyle silinip gitse... ben kalsam bir tek... saf ve romantik... otuz yıl önceki ben...

Canımın istediği gibi bağırsam Boğaz'dan geçen Sovyet gübre gemisine "Ah o gemide gübre olsaydım, uzak Sovyetler'e yol alsaydım". Eğer o gün bağırabilseydim... Beşiktaş iskelesinde diğer romantik arkadaşlarla osuruğumuz donarak izlemektense o gemiyi... gerçekten bağırabilseydim eğer...

Bir tek şey alırdım yanıma giderken... Bir şişe California şarabı, bir kutu cohiba, bir de M.M'nin bir fotoğrafı... Üç şey oldu biliyorum... ama romantik ve entelektüelim ben... idare edin... olacak o kadar...

Four Season's Boğaz'a bakıyor... Ben Boğaz'a bakıyorum... ülkemin son otuz yılı bir power point sunumu gibi geçiyor gözlerimin önünden...

Üşüyorum...

(Bilin bakalım ben kimim)

17 Ağustos 2010 Salı

Sabah Saçmalamaları

  • Nefrit olmaktan nefrit ediyorum!  (Hiç olmadım o ayrı)
  • O değil de, insanın idollerinin kendini bozması kadar kötüsü yok be... Kimseye güvenemiyosun bu hayatta. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden gerçek idol kendini bozmaya fırsat bulamadan ölen idoldür. Gözünün yağını yiyim Jim Morrison'un ve diğer 27'liklerin.
  • Kendimi kaybedercesine dolaşmak istiyorum New York sokaklarında.
  • Amerika Irak'taki muharip askerlerinin sonuncusunu da bugün geri çekmiş bulunuyor. İşte asıl eğlence bundan sonra başlayacak.
  • Yeni çıktı bu "bebek" modası. Gülben Ergen'in çocuğundan çıktı sanıyorum. Hülya'nın Zehrasına neden hiç Zehra bebek demedik? Ayıp olmayor mu? Şimdilerde 5 yaşına kadar bütün çocuklara Kıl Bebek Tüy Bebek deniyor haberlerde. Baby Jesus sen nelere kadirsin. Bir kere daha anlıyor ki deli gönül, bir dil sözcüklerden bozulmuyor. Türkçe pratik dildir, yabancı dilde bir kelimenin karşılığını bulamıyorsa, şak diye alır içselleştirir ama o kelimeyi kendi cümle yapısının içinde eriterek yapar bunu. Ama artık sadece kelimeleri değil, kullanım kalıplarını da taklit etmeye başladı İngilizce'yi içselleştirecek kadar iyi eğitimden geçmiş yeni kuşaklar. Baby Jesus oldu mu sana Sadettin Bebek? Huzur'u okuyun ne bileyim Esir Şehrin Mahpusunu okuyun orada buralara özgü bir musiki vardır. Bizim şu anda hızla kaybetmekte olduğumuz bir musiki. Yerine buralı olmayan ama asla oralı da olamayacak bir ıslık koyuyoruz sadece. Acı be abi! (Ulan nerden nereye gelmişim! Burası neresi?)
  • Hafize hafize kaybı yaşamış olarak geri döner hafıza. Kih kih kih...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Vedağğğğğ!!!

Biraz önce Veda'yı seyrettim. Başlangıçta bir beş dakika filan normal hızda, sonrasında hızlandırarak. Film hakkında bir kaç notum var.

1) Lisede inkılap tarihi görmüş herhangi bir vatan evladı bu filme niye gider? Onun yerine Bayram Bayraktar'ın inkılap tarihi kitabını aç oku, bir de arkasından Sarı Zeybek patlat tamam. Ne ki şimdi bu?
2) Eğer farklı bir yerden bakmayacaksan, resmi tarihin sınırları içinde, ne etliye ne sütlüye bulaşmadan film çekeceksen Cin Ali'nin maceralarını çekseydin be Zülfüm!
3) Hadi bunların hiçbirini yapamadın, bari savaş sahnelerini yüklenseydin diyeceğim ama onlar zaten oofff offf! Pankreas güreşçileri bile filmdeki figürasyondan daha iyi rol keser. "Hain düşman al sana bombe!" kıvamında takılan bir takım elli liralık figürasyonları kameranın önünden geçirmekle savaş sahnesi çekilemeyor. Ziya Abi'den hiç mi ders almadın Zülfüm? Niye yiyemeyeceğin havucun altına yatıyorsun ben onu bir anlasam!
4) Niye ki bu film yani şimdi? Niye? Gerçekten ben anlamadım. Altında art niyet arıyorum ben bunun artık. "Abi hazır Atatürk trend, kimse de doğru dürüst bir Atatürk filmi yapmıyor, çakalım bunu, Genelkurmay her alaya bi tane alsa apartman üstüne apartman dikeriz yemin ediyorum!". Bu mudur yani?
5) Sinan Duzcu kardeşim, insanın kumral mavi olması Atatürk oynamasına yetmiyor, önce biraz yetenek sonra da çooookça çalışma lazım. Hiç mi metod oyunculuğu diye bir şey duymadın güzel kardeşim?
6) Kazım Karabekir'i oynayabilecek bir tane insan evladı oyuncu kalmadı yok mu da Sanayakınsunayakın'ı oynatıyorsun. Onun çipil gözleriyle, biraz önce sudan çıkmış balık ifadesiyle beni başbaşa bırakıyorsun Zülfüm? Nasıl bir işkence planladın lan sen bize böyle!
6) Ayıp ama ya! Zaten hava sıcak yarım saattir nefes alamıyorum sizin yüzünüzden lan! Göğsüm sıkıştı lan! Ayıp lan! Ayıp!

3 Ağustos 2010 Salı

Nasıl Okuyorum

Belki de bu kendi şahsen öz çabalarımla bulduğumu sandığım ama bir çok insanın uyguladığı bir metoddur. Bana çok olur bu, çırpına çırpına bir pratik yöntem bulduğumu düşünürüm, birileriyle paylaşırım, "Aaa o mu, onu biz yıllardır yapıyoruz, hatta Amerika'da sırf onu yapan bir alet geliştirimişler!" gibi cevaplar alırım. Yıllar önce, üstünde Sapık filminin kült sahnesi olan perdenin arkasındaki bıçaklı gölge olan bir duş perdesi tasarlamanın eğlenceli olacağını düşünmüştüm, bunu da lisedeyken şimdi Barcelona'nın en sevilen vatandaşlarından olan can kardeşim Sinan'a anlatmıştım. Sinan yıllar sonra elinde bahsettiğim duş perdesiyle çıkageldi. "Aha da yapmışlar" diye. Bu da onun gibi bir şey olabilir, uyarmadı olmasın.

Uzun yıllar yoğun bir tempoyla çalıştığım, işim de beynimin çok büyük kısmını elinde tuttuğu için kitap okumaya ya da film seyretmeye ayırdığım zaman hep kısıtlı oldu. Öte yandan tüketici zihniyeti yeni kuşaklara göre daha az gelişmiş bir ara kuşak insanı olduğum için yerli malı haftaları ve hiçbir şeyi ziyan etmeme kafasıyla "koy götüne ya! senden değerli mi!" kafası arasında bir yerlerde büyüdüm. Kitaplar ve filmler bir takım insanların emek verip ürettiği değerli ürünlerdi. Dolayısıyla öyle üstün körü okumak, izlemek üretene terbiyesizlik olur diye düşünüyordum sanırım. Fakat zamansızlık her şeyden üstün gelince, bir de yazma işinin içinde ilerleyince sanırım o üretme meselesine saygı ben de yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Çünkü ben de götümü yırtarak üretiyordum, üretiyorum, dolayısıyla bir çeşit istediğim gibi okuma ve izleme hakkı kazandığımı düşünmeye başladım sanırım. Ayrıca harcanan emekten çok ürünün iyiliği öne geçmeye başladı bir yerden sonra. Evet ben bir filmin yarısında çıkabilen insanlardan değildim, bir kitaba başladım mı ıkına sıkına sonunu getirirdim eskiden. Salaktım evet!

Bu yavaş yavaş değişti. Evde film izlerken mesela, tabi ki babaların filmlerinden bahsetmiyorum, ama yeni çıkmış filmleri diyelim, temponun düştüğü yerde hızlandır tuşuyla hızlandırıp, bizim hazırlık sahnesi dediğimiz, genelde iyi yazılmayan boş sahneleri sallayarak esas meselenin patladığı sahneye geçebiliyorum. Çünkü filmin can alıcı noktası olan sahnenin nasıl kurulduğu daha önemli oluyor benim için.

Yazının başlığına gelince. Kitaplarda genelde bunu yapmam. Bir kitabı alır, okumaya başlar, beğenmezsem bırakırım. Ama bir araştırma okuyorsam mesela, genelde her paragrafı önce çok hızlı okuyup flaş çakan cümleleri bulurum. Eğer paragrafta flaş çakmıyorsa bir sonraki paragrafa geçerim, çakıyorsa o cümleyi bir tur daha okurum, önceleyen bir cümle varsa onu da okurum, gönderirim. Bu şekilde her türe göre ayrı bir okuma biçimi geliştirmiş durumdayım. Romanlarda da bir ayrımım var. Klasikleri okuyacaksam kafamın gerçekten salim olduğu ve rahatsız edilmeyeceğim bir ortam oluşturmaya çalışırım. Ama gene de eğer tırmandığım yokuş dik, yazının üstüme bindirdiği yük ağır ise, Allahını tanımam gene hızlandırılmış okumaya geçerim. Çünkü klasiklerde bile boş satır vardır. Yeni romanları okumak bu anlamda çok daha kolaydır. Rem gibi düşünüyorum hadiseyi, illa derin Rem'e geçmek gerekmiyor böyle kitapları okumak için çünkü o zaman o kitabı okumak için girmeye çalıştığın konsantrasyonun düzeyi ve harcadığın emek kitabı karşılamıyor.

İlyada'yı okurken de destan okuyacağımı bilerek okudum. Destanlarda tekrarlamalar, birinin söylediği cümlelerin dinleyen tarafından bir başkasına aynı cümlelerle aktarıldığı tekrarlamalar çok olur. Bir çok türün kökeni olduğu gibi tiyatronun ve sinemanın da kökeni destanlar. Dolayısıyla görsel düşünmeye, sahneyi tasarlamaya, hayalinde kurmaya izin veren metinler. Eğer metni bilimsel bir metin okur gibi okursan o zaman kendini kaybetmen çok mümkün. Ama hayalinde canlandırmayı becerebilirsen başka bir yerlere götürebiliyor seni, o zaman orada her yazan cümlenin bir önemi olmuyor. Sadece bir kelimeden bile "3500 yıl önce buralar nasıl yerlerdi acaba?" sorusuna gidebiliyorsun. O zaman işte hem okunması çok daha kolay hem de çok daha zevkli metinler haline geliyor böyleleri. Şaksiper ve eserlerine ilk sardırdığımda "bir dakika Şaksiper okuyorum! En ufak bir kelimeyi bile kaçırırsam üstadı mezarında ters çevirme ihtimalim var!" itinasıyla okumaya kalkmış ve kendimi uyurken bulmuştum. Ama metnin seni kontrol etmesine izin vermediğin noktada çok enteresan yerlere ulaşabiliyorsun. Mesela İlyada'da geçen bir benzetmenin aynısının Hamlet'te de kullanıldığını farkediyorsun ki o zaten tadından yenmez bir nokta olayor. Kısacası her yemek nasıl aynı şekilde yenmezse her kitap da aynı şekilde okunmayor. Bunun fast-food'u var, lahmacunu var, şuşişi var. Bunu anlamak benim uzun zamanımı aldı. Ama becerdim.

18 Temmuz 2010 Pazar

İlyada

dikkat: bu yazıda çağrışım yoluyla kötü espriler yapılacaktır, lütfen 18 yaşından küçüklere okutmayınız

Klasikler çok bahtsız kitaplardır. Okumadığı halde okuduğunu söyler çoğu insan. Utanılacak bir durum da değildir üstelik bu. Çünkü klasiklerini konusunu bilirsin. Özetini okumuşsundur okuldayken. Ya da çocuk kitabı olarak elinden geçmiştir bir dönem. Hiçbir şey olmasa edebiyat kitaplarında konusunun ne olduğunu anlatan iki paragraf vardır. O sana yıllarca yeter.

Şimdi aziz okur, ben alttaki yazıyı yazdıktan sonra, ki yıllar önce Troy'u seyrettikten sonra yazmıştım onu, Troy'un yeni çıkan yönetmen versiyonunu seyrettikten sonra şans eseri bulmuştum eski yazdıklarım arasında, aklıma bu mesele takıldı.

Gene bir versiyonla karşı karşıyaydım. Gene bir özetle. Homeros dayı bundan 2500 yıl önce söylemiş, rahmetli Azra Erhat hanımefendi (Ki ben onu yıllardır erkek sanırdım), A. Kadir'le bir olmuş aslanlar gibi bir çeviri yapmış 30 sene önce, üstelik kitap kütüphanede durmakta, neden elin Holivudlusunun gidip Malta'da çektiği filme kansın ki insan. Hazır da işsiz bir insansın ey Caput! Bugün okumayacaksan bu tuğla gibi eserleri ne zaman okuyacaksan!

Ki ben destan severim. Dede Korkut destanlarını evire çevire okurdum çocukken. "Hanım hey!" diye başlar Dede Korkut, çocukken hep sorardım kendi kendime. "Bu Dede Korkut, evde oturup hanımına söylediyse bu destanları, biz nerden biliyoruz?" Evet çocukken de salaktım aziz okur yapacak bir şey yok. Sonradan çözdüm, ama bak buna dikkat isterim, kendim çözdüm başkası söylemedi, o girişteki "Hanım"ın hanıma değil Han'a söylendiğini. Azra Erhat diyor ki kitabın başında, sık sık tekrarlarla karşılaşırız İlyada'da, bu da normaldir, destanın doğası gereğidir. Öyledir gerçekten de Dede Korkut'tan alışık olduğum için hiç takılmadım mesela ben buna.

Neyse efendim aldım kitabı elime, şöyle bir tarttım, kafamda çevirip durdum başlığı. İlyada. "İl ya da ilme kardeşim, beni ilgilendirmez ki" dedim önce. "Nihahahaha" dedim sonra. "Eyvah" dedi zevcem. "Başladı gene" Sonra kitabı elimden bırakmadan, iki elimi havaya kaldırıp "İlyada Roman olsun ister çamurdan olsun o da Zeus kuludur her kim olursa olsun!" diye şarkı söyledim bel kırarak. Zevcem olay mahallini koşarak terketti. O zamanında üniversite iki gün içinde okumak zorunda kalmış İlyada'yla Odysseia'yı, sırf sınavda soru çıkması ihtimaline karşı. O yüzden zaten kitabı elimde görünce bana sıcaktan manyamış (90'lardan kalma sözcükleri yeniden gün ışığına çıkaralım!) gözüyle baktı. "Daha dur!" dedim cesaretle. "İlyada'dan sonra Odysseia'yı ondan sonra da Hamlet'i okuyacağım kadın!"

Başladım okumaya. Birinci günün sonunda "Perseus'un al yanaklı kızı Zevcus! İda dağının eteklerinden fışkıran kaynaktan bir kahve yapsan da bana içmeden önce birazını yere döksem, adasam tanrılara!" diyordum. Zevcus'tan ses gelmedi neye daldıysa gene, öfkeyle kalktım yerimden, gittim yanına "Başlangıçta yaptım hatayı ben, seni Samoslu denizcilere satmayarak, gidecektin onların sarayına, yıkayacaktın ayaklarını, aklın başına gelecekti, sonra değerli kurtarmalıklar vermek zorunda kalacaktı ak sakallı baban, seni alabilmek için onların ayaklarından!" dedim. Kaale almadı beni. Kös kös mutfağa giderken "Zeus cezanı verecek!" diye homurdandım.

Dördüncü günün sonunda savaştan yorgun bir halde tolgamı çıkardım başımdan, kargımı yere bıraktım, Hektor'u yakan ateşi şarapla söndürdüm ve kalktım kitabın başından. "Vay be!" dedim. Helal olsun sana Homeros dayı! Syunun suyu yerine bir klasiğin kendisini okumanın böyle avantajları var işte. Bir kere İlyada başından sonuna bütün Troya efsanesini anlatmıyor. (Azra Erhat ısrarla Truva değil Troya olduğunu belirtiyor. Türkçeye Fransızcanın attığı bir gol Truva.) Agamemnon'un Briseis'i Akhilleus'un elinden alarak şerefsizlik yapmasıyla başlayıp Akhilleus'un Hektor'u öldürmesi sonra da acıyıp cenazesini Priamos'a vermesi ve Hektor'a kral bir cenaze yapılmasıyla biten kısmı anlatıyor sadece. Paris'in Helen'i kaçırması Akhilleus'un ölümü filan İlyada'da yok. Ve fakat kardeşim, savaş, erkekler arasındaki çekişme, korku, yiğitlik, tanrılar arasındaki çekişme, dengenin her an bir taraftan diğerine dönmesi, doğa bu kadar mı güzel anlatılır, benzetmeler bu kadar mı güzel olur! Destanların en keyifli yanı süt tozu gibi olmalarıdır. İçine su koy, çoğalt, su koy çoğalt. Her yan hikayesinden, destanın her bir sahnesinden ayrı bir oyun, resim, opera boşuna çıkmıyor sonuçta.

Nihayeten altından kalkmakta zorlanacağım ağır ve sıkıcı bir metin beklerken, "Dur lan! Hazır bunu okumuşken bir de Çanakkale'ye gideyim de hadisenin geçtiği yeri bir göreyim" dedirten canlılıkta bir yazıyla karşılaştım. Tatilde skindirix polisiyeler okumak yerine İlyada okumak da hiç yapılmayacak bir şey değilmiş sonuçta.

Son cümle:

Kitap, Akhaların İlyad'a pirince giderken az kalsın evdeki bulgurdan olmalarını ama Akhilleus sayesinde götü kurtarmalarını anlatmaktadır. Ugh!

4 Temmuz 2010 Pazar

Tarihten Sekmeler






Truva filmini hatırlıyorsunuzdur. Aşil, kuzeninin Hektor tarafından öldürüldüğünü öğrendikten sonra tek başına Hektor'la hesaplaşmaya gelir. Kuzenini öldüren Hektor’u aşağı çağırır.

“Hektoooor! Hektooooor!

Hektor da “Tamam” der, “Artık kaçınılmaz olan başa geldi, Aşille karşı karşıya kalacaz çaresi yok.” Aşil’in şakası olmadığını herkes gibi o da bilmektedir tabi. Ailesiyle helalleşmeye başlar.

“Hakkını helal et baba…"

“Helal olsun oğlum.”

“Baba, kredi kartına 4 bin lira borcum vardı. Ödersiniz artık ben öldükten sonra…”

“Hassiktir. Ulan şimdi mi söylenir bu!”

Bu arada Aşil hala aşağıdan seslenmektedir.

“Hektooor! Hektooor!…”

Hektor’un işi bitmemiş ama daha, duymazdan gelir. Kardeşine geçer.

“Hakkını helal et abi”

“Helal olsun kardeşim. Yalnız bana bak, Assos tarafındaki tarlaları satarsan iki cihanda elim yakanda ona göre, ilerde çok değerlenicek oralar.”

“Tamam abicim sen merak etme…”

Aşil hala aşağıdan bağırmaktadır.

“Lan Hektooor! Hektoooor diyorum şerefsiiiiz!"

Karısına geçer Hektor, tam bir şey söyliycek… Aşil gene böğürür.

“Hektoooor!”

Hektor dayanamaz, gider balkona.

“Lan ne var be! Kafa bırakmadın sabahtan beri Hektor Hektor!”

“İn aşa!”

“İniyoruz .mına koyim dur iki dakka! Sülaleyle helalleşiyoz burda.”

“Sen in aşa ben sana göstericem sülaleni.”

"Bana bak delikanlı ol, benim sinirimi bozma inersem oraya sıkarım topuğuna iki tane! "

"Sıkarsan sık ulan! Bana mermi işlemiyo ki!"

"Yok ya! İyi lan bunu sen istedin!"

Hektor gerçekten de iner aşağı ve Aşil’in topuğuna iki tane sıkar. Ve beklenmedik bir şekilde Aşil ölür. Son sözleri “Hassiktir… topuktanmış…” olur.

25 Haziran 2010 Cuma

Ya ama yaaa!


Milliyet.com.tr sonunda bunu da başardı Erzincan-Sivas Karayolunu durdurabildi! Güzel gazeteci kardeşlerim, internet oynatıcısı gençler, hiç mi editörünüz düzeltmeniniz yok sizin ben anlamıyorum ki! Bu ne lan!

24 Haziran 2010 Perşembe

4.17. Gene tanıdığım bildiğim saatlerdeyim. Yok. Ben bir sabah insanı değilim, olamayorum. Sabahın dokuzu mesela çok anlamsız geliyor bana, kaldırılsın o saatler bence. Gerek yok. Daha çok gece saati olsun. Bazen gideyim İskandinavya'ya geceye denk geleyim bitmesin o geceler diyorum. Ama o da kar etmez, bir yerden sonra sabahını gecede yaşamaya başlamıştır sonuçta İskandinav insanı. Gürültü yapar, korna çalar, seyyar satıcı geçer orada da istemem.

Ama bak şimdi ne güzel. Uzakta bir yerde durmadan öten alarmın sesi şimdi sustu. Gündüz olsa duyamazdım o sesi. Ya da bilgisayarımın havalandırmasının sesini. Düşük frekanslara aşinayım ben. Böyle sesler varken
beynimi toplayabiliyorum. Karşı apartmanın dingil kapıcısı ve kızı merdivenlerin orda halay çekmeye başlıyorlar, yaz da geldi ya, gene Yozgat'ın kırlıklarında dolaşıyoruz maşallah. Onların konuşmasını duymak zorunda kalıyorum gündüz. Ama şimdi öyle mi? İkisi de osura osura uyuyorlardır. Uyusunlar.

Kafam gidip gidip geliyor. Bir med-cezir hal var. Bugün zynga poker denen haltı oynayarak uzun zamandır farklı bir şey yaptım. Tatil gibi geldi biraz. Sonra sıkıldım. Parayla oynamayınca zevki olmuyor. Parayla oynayınca da ütülüyorum. Üst üste bir kaç el kazanınca coşuyorum bok varmış gibi, olmayacak ellere giriyorum, hırs mı bu aymazlık mı bilmiyorum. Ama hep aynı. Bir kırabilsem iyi poker oyuncusu olacağım ama...

Atlantick City'de Teksas Hold'em oynadım ben boru değil. Kumarhaneleri severim. Gittiğim memlekette kumarhane varsa mutlaka girerim. Büyükler için lunapark. Herkesin ayrı bir duruşu, jesti, mimiği vardır kumarhanelerde. Paris'te, Champs Elysee'de Havacılık Kulübü adı altında bir kumarhane var mesela, girişte zebellah zenciler duruyor. Zevcemle gittik bir kere, no problem. İkinci gidişimizde adam beni durdurdu. Ayağımda spor ayakkabılar ama siyah. Kaale almadı. "Arkadaşım içerde basketbol oynamıyoruz" dedi. Almadı.

Enteresan olan şu bugüne kadar gittiğim bütün kumarhanelerde mutlaka bir ya da bir çok Arap gördüm. İstisnasız hepsinde. Amerikan Arapları, Fransız Arapları, turist Araplar. Kumara bu kadar düşkün bir millet görmedim ben arkadaş! Çoğu da bir kereliğine orada değildir. Garsonu, dealer'ı, inspector'ı tanır bunlar. Bazılarını itin götüne sokar, bazılarına bahşişi gömer. Dünya umurlarında değil, parayı evde basıyor gibi davranırlar çoğu zaman. Lütfedip gelmiş gibi. O ruh haline bürünemedim ya hiçbir zaman, yanarım yanarım ona yanarım.

Elbette ki bir sonradan görmelik halidir o. "Bu kumarhane burda yokken ben burda barbut oynuyordum" hali. Altı boştur aslında. Ama ulan be, şu hayatta bir takım şeyleri iyi yapan, doğru yapan bir insan olarak bir gün olsun "küçük dağların bazılarını da ben yarattım" haline bürünmez mi bir insan. Ah ah! Beni böyle yetiştirenler utansın ne diyim.

Önümüzdeki günlerde dalmaya gideceğim, zıpkınlara malzeme almam lazım bugün yarın, yavrularımın bazı parçalarının yenilenmesi gerekiyor. Sonra ver elini Davud Sulari... Evet çağrışım manyağım. Şişe geçirdiğim balıkların çıplak fotolarını yayınlayacağım artık bu blogda, 18 yaşından küçüklerin haberi olsun.

Buyrun Burdan Yakın


Cebimdeki Matara alltaki yazıya bir yorum yazmıştı, ben de ona cevaben bir şeyler yazıyordum ki hadise cevaben olmaktan çıkıp doğrudan bir yazıya dönüştü. O yüzden buraya almaya karar verdim.

Mataracan doğru dedin güzel dedin de işin bir de biz sıradan insanlara patlayan bir tarafı var, bir tarafta Hamas, diğer tarafa Bibi, burda da Recep taşı ateşe atıyorlar, kor kıvamına gelince getirip avcumuzun içine bırakıyorlar. Filistin meselesi uzun süredir uzakta "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" halinde gidiyordu. İşgaller, yerleşimciler, yerleşimcilere atılan roketler, o roketlere karşılık hava saldırıları. 2000-2006 yılları arasında 4000'den fazla Filistinli 1000'in üstünde İsrailli ölmüş. Ölüm bir yerden sonra kanıksanıyor. Dediğin gibi o insani yardım konvoyu gerçekten insani bir şekilde yerine ulaştırılmak için yola çıkmadı. Amaç bizi o kanıksama durumundan çıkarmak ve taraf haline getirmekti, pis oyun, ama işe yaradı. Kafa karışıklığının başladığı nokta da orası oldu zaten. İşin bokunu çıkarıp Hitler'in laflarını facebook'a yazanlar filan oldu, o derece bir kafa karışıklığı. Pkk da Halkalı'yla aynı şeyi yapıyor, gümbürtü bizden uzakta kopuyor, ölen askerlerin evine acı düşüyor, orada kalıyor, yankı bulmuyor, ama her yerde bir bomba patlayabiliyorsa, hiçbir yer güvenli değilse o zaman sorun var demektir. Ne işe yarıyor, kamuoyu mu oluşuyor? Hep birlikte meydanlarda yürüyüp onların istediklerinin verilmesi için baskı mı yapıyoruz? Hayır. tam tersine 9-10 yaşındaki çocukların dimağına militarizm, faşizm, ırkçılık, öfke tohumları atıyoruz. 9 yaşındaki kuzenim aşağıdak fotoğrafları paylaşıyor facebook sayfasında.




Başka 9-10 yaşındaki çocukların facebook sayfasında da Mavi Marmara "Şehitleri"nin fotoğrafları filan vardır büyük ihtimalle. Şehitlerle büyüyor çocuklar, korkuyorlar, öfkeleniyorlar, kızıyorlar, ağlıyorlar, düşmanın kim olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Buluyorlar da sonrasında, düşman öteki, ben olmayan, benim değerlerimi kabul etmeyen, Avrupa düşman, İsrail düşman, Amerika düşman, Kürtler düşman, Ermeniler düşman, Yunanlılar şimdi değiller ama her an olabilirler, Rusya zaten tetikte bekliyor, Suriye eskiden düşmandı, eski düşman dost olmaz. Türkün Türkten başka dostu yok be gerçekten! Bütün bir dünya elele vermiş, bu güzel toprakları bölmek, parçalamak ve bizi yok etmek istiyor! Yaşasın paranoya! Yaşasın şizofreni!

Umut Sarıkaya'nın nefis bir yazısı vardı, dünya patlamış Türkiye sınırlarından makasla kesilmiş gibi kopmuş, boşlukta geziniyor, yazının kahramanı da Beşiktaş rıhtımından ayaklarını uzaya uzatmış, "Ulan manita karşıda bekliyor ama geçsem mi, köprü de kilit olmuştur şimdi" diye düşünüyor. Halihazırda genel algı bundan çok farklı değil aslında.

Hadi bizim kafamız karışık, çocukların bari kafası karışmasaydı be ya!

18 Haziran 2010 Cuma

SADECE BENİM Mİ KAFAM ÇOK KARIŞIK?


Yaser ölürken elimize iki ucu boklu bir değnek bıraktı. O günden beri neresinden tutacağımızı bilemiyoruz. 70'lerde Türkiye'de ve dünyada Filistin davasını desteklemek kolaydı. Motifleri çok netti çünkü, anti-emperyalizm, halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, haksız bir işgale karşı mücadele, seküler bir anti-semitizm. Arafat müthiş bir satranç oyuncusuydu çünkü. Yeri geldi mi Arapların kulağını çekiyor, Filistin davasının Arap davası olduğunu haykırıyor, yeri geldi mi Camp David'de Ehud Barak'ı kapıdan içeri itiyordu. Olabildiğince çok insanın desteğini çekebilmek belli noktalarda olabildiğince köşesiz olmayı gerektirir. Arafat bunu çok iyi biliyordu. Namaz kılıyordu ama Hristiyan bir Arapla evlenmekte sakınca görmüyordu. Arafat söz konusu olduğunda emin olabileceğimiz iki şey vardı. Birincisi müthiş gururlu Filistinli bir Arap olduğu, ikincisi 20. yüzyıl tarihinin en savaşçı liderlerinden biri olduğu. Nobelin garip cilvesi de onu barış için uğraştığı dönemde buldu. Nerdeyse elli yıldır savaşıyordu ve Nobel Barış Ödülü'nü aldı.

1974 Kasım'ında BM Genel Kurulu'nda konuşma yaparken bir ilki gerçekleştirmiş oldu. Bir devletin değil bir örgütün, bir halkın temsilcisiydi. Devleti olmayan bir halkın. Ama yaptığı tarihi konuşma bundan çok daha önemliydi. Sağ elini kaldırarak "Bugün buraya bir elimde zeytin dalı," sol elini kaldırarak "diğerinde özgürlük savaşçısının silahıyla geldim." Sağ elinin işaret parmağını sallayarak "O zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin. O zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin. Tekrar ediyorum, o zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin." İlk defa seyrettiğimde tüylerimi tiken tiken eden bir konuşmaydı bu.

Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya :)

Hassas dengeler üzerine oturan bir barış geldi Filistin'e. Kumarhaneler bile kuruldu. Savaş dönemi liderleri barış döneminde dağıtırlar, kuraldır, çok değişmez. Arafat da dağıttı. Dağıttıkça kendi halkından tepki topladı. Yıllardır kendileri için savaştığını düşündükleri liderlerinin kumarhanelerden alınan vergileri altyapı yatırımlarına harcamak yerine kendisine harcadığını gören Filistin halkı güvenebileceği birilerini aramaya başladı. Çok uzağa bakmaları gerekmiyordu. Hamas oradaydı. Arafat'ı Filistin'in Yıldırım Aktuna'sı ya da Recai Kutan'ı Mahmud Abbas izledi. Sonrası malum. Hamas geldi, Hamas sertleşti, İsrail sertleşti, Hamas ve İsrail yönetimleri bir sidik yarışına girdiler. Hamas'tan daha uzağa işeyebileceğini söyleyen Bünyamin Nedenyahu denen arkadaş İsrail demokrasisinin gördüğü en sağ, faşist denebilecek koalisyonunu kurdu. Ve olaylar birbirini Mavi Marmara'ya kadar takip etti. Ucu uzun zamandan beri ilk defa bu kadar derinden bize dokundu meselenin.

Duvar yıkıldığından, iki kutuplu dünya ortadan kalktığından beri kafamız çok karışık. "Ama"lar karıştırıyor cümlelerimizi, cümlelerimizin gücünü azaltıyor, kararlılığımızı azaltıyor, zayıflatıyor. Kafamızın ne kadar karışık olduğunu gösteriyor. Filistin'e destek veriyorum ama Hamas'a karşıyım. İsrail'i protesto ediyorum ama ırkçı değilim. Mavi Marmara'daki insanların ölümünü şiddetle kınıyorum ama onları şehit olarak da görmüyorum.

Ama merak etmeyin. Bu kafa karışıklığı sadece bize özgü değil. İsrailliler de "Bizimkilerin yanlış yaptığını düşünüyorum ama gemidekilerde onlara demirlerle saldırmış!" gibi bizimkinden kat kat daha tutarsız ve saçma cümleler kuruyorlar bugünlerde. Sıradan vatandaş olmak, basit cümleler kurmak, net kanılara sahip olmak dünyanın her yerinde gittikçe zorlaşmaya başladı. Sadece benim değil, dünyanın da kafası karışık bugünlerde...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Beklemek


Beklemek benim çok iyi yapabildiğim bir halt değil. Beceremiyorum. Hayatta en iyi bekleyebildiğim yer zıpkın yaparken kendimi sakladığım oyuk. Oraya geçip biraz sonra köşeyi dönüp şişleneceklerinden habersiz balıkları bekleyebiliyorum. Yaz kış. Soğuktan ve hareketsizlikten içim titrese de, susuzluktan gebermiş de olsam bekliyorum... bazen saatlerce. Bazen önümden büyük bir çaba sarfederek geçen daha tırnak ucum kadar olan sinarit yavrularını seyrederek, bazen derinleştikçe koyulaşan maviye kilitlenerek. Ama o mavinin içinden ara sıra parlak gümüş rengiyle gözümü alan bir balık çıkar, bir anda konsantre olurum, elim tetiğe yapışır ve atışımı yaparım. Alırım ya da alamam o ayrı. Ama beklerim.

Mavi Boncuk filminin birbirinden güzel kahramanları hafta sonları maç kuyruğunda beklerler mesela. Değnekçileri de Zeki Alasyadır. Kafaladığı adamı getirir, bekleyenin yerine koyar, üç beş ne atarsa alır, eyvallah der çıkarlar sıradan. Böyle bir mesleğin niye hala varolmadığını anlayamıyorum mesela. Bugün, mesai saatleri dahilinde ya da daha haricinde güzel ülkemiz Türkiyamızın bir çok yerinde sıra bekleniyor, bir güzel insan çıkıp da bana yerini verecek olsa kuyruğun başına yaklaşmışken ben de onu görürüm en güzel şekliyle. Bekleyemiyorum çünkü ben. Özürlüyüm.

Bankamatik sırasında en fazla kaç kişi olur? Üç mü mesela, ben dördüncü olmam, olamam, daha sonra çekerim para. Eğer beklesem en baştaki insanı izlemeye başlıyorum çünkü. Her hareketini dikkatle izleyip küfre boğuyorum. Geri zekalı güneş yüzünden ekranı görmüyosan elinle gölge yap! Eh be teyze oraya gelene kadar çıkarsana kartını! Çantanın derinliklerine kafamı sokmak ve kusmak istiyorum! Belki bir dahaki sefere bu boku yememeyi öğrenirsin! Yeni işleme bassana yarak kafalı! İptale basmaaaa! Yeniden kartı sokmayı bekle, kartı sok, şifreni o balık beyninle hatırlamaya çalış... Allah belanı versin!

Bekleyemiyorum evet. Erken de doğmamışım üstelik. On gün ekstradan beklemişim içerde. Sanırım biraz da bundan. Bekleme kontenjanımı o on günde doldurmuşum sanırım. Dayanamıyorum.

Ve evet, bugünlerde bekliyorum. Sadece bekliyorum. Beynim başka şeyle ilgilenmeyi reddediyor. Çalışamıyorum, seyredemiyorum, okuyamıyorum sadece bekliyorum. Hem de uzun süredir. Nasıl şiştiğimi anlatmam mümkün değil.

Allah Godot'nun belasını versin!

Bugünlerde Kendimi...


Bugünlerde kendimi Fırt dergisindeki karikatür gibi hissediyorum. İlla üstteki gibi değil ama herhangi bir karikatür gibi. Bundan yirmi sene önce güncel olan, o gün belki de keskin bir zekanın ürünü olan, gündemi çok iyi süzmüş ve espriyi tam yerine koymuş oturtmuş, belki bir gülümsemeyle belki de yerlere yatarak atılan kahkahalarla karşılığını bulmuş, belki hafta başında okulda "Fırt'taki karikatürü gördünüz mü oğlum!" diyerek anlatılmış ama tamamen tüketildikten sonra unutulmuş, yirmi yıl küflü bir bodrumda bekledikten sonra sahafa çıkmış meraklısını bekleyen bir sayının içindeki artık sikindirik olmuş bir karikatür gibi... Saltanatı on beş dakikadan ibaret olan bir karikatür... Bu duygu, oldukça pis bi şeymiş...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Bu yazıyı kendime yazdım

Ben hep hayalperest bir adamdım. Çocukken de böyleydi bu. Çoğu çocuk karanlıktan korkar ya, ben odamın kapısını kilitler, bir mum yakar, gözlerimi kapar ve dinlerdim. Karanlığın sesini, Üçkuyular çukurunun seslerini dinlerdim. Dışarıda bir gerçek hayat vardı. Beni kıran, hırpalayan, acıtan. Bir de hayallerimdeki hayat. Ben hayallerimin peşinden koştum hep. Hayal dünyamı gerçek dünyaya tercih ederim.

İlkokulun bahçesinde sarı kalın plastikten yağmurluğumun boynunu ilikler, kapüşonunu başıma geçirir, kollarımı iki yana açar, dandiriden oyunlar oynayan, (şimdiye çoktan dandiriden adamlar ve kadınlar olmuşlardır) çocukların arasında uçardım. Tepe açı, bahçedeki siyah önlüklü çocuk kalabalığının arasından geçen sarı bir leke.

Tevfik Fikret'in hazırlığına başladığım gün aşık oldum. Kendini bilen tombalak, çirkin, doğru düzgün kirpiği bile olmayan bir çocuktum. Dün bir arkadaşla konuşuyorduk. "Platonik benim olayım değildir" dedi aşktan bahsederken. Platonik benim olayımdı. Ben hayal dünyamda çok büyük bir aşk yaşadım onbir yaşımdan onbeş yaşıma kadar. Öyle derin bir aşktı ki bu, bir gün onu yazmaya kalemimin yetmesini ummakla yetiniyorum şimdilik. Dediğim gibi kendini bilen, gerçekle bağlantısı kopuk, Ömer Seyfettin'in Bomba hikayesini okuduktan sonra "Şerefsizleeer! Ne istediniz lan Boris'teeen!" diye ağlayarak duvarları yumruklayacak kadar kopuk bir çocuktum.

O günlerde elimden tutan, beni başka bir aleme taşıyan bir grupla tanıştım: Ezginin Günlüğü. Emin İgüs'ü sesi dev bir el gibi kaldırırdı karanlığın içinde yerde bağdaş kurmuş oturan beni. Aşık olduğum kızın evinin önüne götürür, sonra yavaşça yukarı kaldırır, üçüncü katta Atilla İlhan okuyan kısa saçlımı seyrettirirdi. Dünyanın en güzel semt ismiydi Nokta. Dünyanın en muson yağmuru İzmir'e yağardı. Ben sırılsıklam olmaya aldırmadan, sırılsıklam olmayı severek onun hiç bilmediği bir aşkı yaşardım onunla. Hakan Yılmaz "Odam Kireçtir Benim" türküsünü söylerdi, ben direk nakavt olurdum. Hakem saymaya bile gerek duymazdı. Bilirdi kalkamayacağımı. Sonra...

Sonra biz büyüdük ve elbette kirlendi dünya.

Bugünlerde çoklukla dışarıda, çoklukla kendimdeyim. Bir harman zamanı daha gelmiş anlaşılan, hallaçlar savuruyor pamuklarımı, havalanıyorum, dağılıyorum, bir kılıfa, bir kalıba girmeden uçuşuyorum.

Yıllar yıllar önce, ne çocuk ne tam gençken ezberlediğim türkülerin/şarkıların sorumluluğunu üstlenen iki üç kişiden birisi de Emin İgüs idi. Bir insan sesinin nasıl akabildiğini düşünürdüm onu her dinlediğimde. Her dinlediğimde hayretler içinde düşünürdüm bir insan sesinin aheste akan bir nehrin kenarında olma hissini nasıl verebildiğini. Daha sigara içmiyordum, sesim castrato sesiydi, onunla birlikte, onu taklit ederek, sesimi boğazdan ama çok pese de kaçmadan verebilmeyi öğrenmeye çalışarak çok türkü/şarkı söylemişliğim vardır.

Yıllar sonra, ev arkadaşım Salih "Emin Abinin barında çalıyoruz bu akşam gelsene" demişti. "Emin Abi"nin, Emin İgüs olduğunu öğrenince işi gücü bırakıp takıldım peşlerine. Salih bizi tanıştırırken elini sıktım, çocukluğumda bana yaşattığı elle tutulur, bıçakla kesilir melankoli için samimi bir minnet duyarak "Abi" dedim, "ben sizin şarkılarınızla büyüdüm." Yüzüne yayılan sıcak gülümsemeyi bugün bile hatırlarım. (Bir gün istiyorum ki, birisi de bana gelsin ve "ben sizin filmlerinizle büyüdüm" desin. O gün yatırın kesin beni, gözlerim açık gitmez.)

Dün sevdiğim bir arkadaşımla Bakırköy'e gittik. Daha arabasına biner binmez anladım kiminle dansettiğimi. Emin İgüs'ün albümü "Bu Dünya Bir Pencere" çalıyordu içeride. Sonra ne oldu, hemen eve gittim, şerefsiz bir korsan olduğum için internetten bulup indirdim albümü. "Ağlama Yar Ağlama" türküsünü dinledim önce. Sonra yeniden onu dinledim, sonra "döndürü döndürü bunu çal" tuşuna bastım media player'ın, çıktım balkona, sigara içerek yağmuru seyrettim. Emin Abi söyledi, ben dinledim, Emin Abi söyledi, ben dinledim. Bir ses yirmi yıl sonra bile hala su gibi akabiliyorsa bunun bir nedeni olmalı diye düşündüm. Bir ses yirmi yıl sonra bile beni alıp kendi evrenimde çok sevdiğim, uzun zamandır uğramadığım bir yere götürüyorsa bunun bir nedeni olmalı diye düşündüm. Sigara içtim. Yağmur yağdı. Emin İgüs'ün sesi su gibi aktı durdu.

Bir şeyi farkettim kendimde. Ben hayal etmeye başlayınca çok kral bir adam oluyorum. "Gerçekle", "Hayatla" karşı karşıya gelince köşeli, katı, şüpheci oluveriyorum, bir sürü sirkevi özellikle silahlanıyorum, sevmiyorum kendimi. Halbuki beni ben yapan kendi kendime eğleşmek için uydurduğum dünyalardır. Onların içinden gerçeğe giden yolu yazıyla açıyorum. Bunca zamandır "sen çok güzel hayal kuruyorsun, gel şu bizim hayalleri de bir kuruver" diyenlerin peşinden gittiğim için, yani "gerçekle" "hayatla" uğraştığım için, başkalarının cümlelerini kurmaya alışmışım. Bu alışkanlığı kırmaya çalıştığımı farkettim son zamanlarda, yeniden kendi iç dünyamın dilini bulmaya çalıştığımı...

Emin İgüs albümün kitapçığında "türküleri kendi düşüncelerimizde bir yere oturtmaktansa, kendi duyarlılığımızı türkülere teslim etmeye çalıştık" diyor. Teslim etmek. Teslim olmak. Kendini bırakmak. Rasyonel, sınırlı, ayakları yere basan, dünyevi bir tecrübe değil bu. Sevindiğim tek şey, ben bunu yapmayı biliyordum. Bisiklete binmeyi öğrenmem gerekmiyor. Sadece bisiklete binmeyi hatırlamam gerekiyor.

Ancak bu şekilde, sadece bir önceki andan, bir önceki günden, bir önceki yıldan destek almaz olacak bu bünye, Üçkuyular'daki karanlık odasında Ezginin Günlüğü dinleyen çocukla yanyana oturacak, kendi köklerine varacak. O zaman yaşadığı her yeni günün anlamsızlığından kurtulmak için kendini yeni bir işin hengamesine atma düşüncesinden kurtulacak.

Sağolasın Emin Abi.

Rahat Bırakın Lan Gızııı!

Önüne gelen Scarlett'i öpmeye başladı sevgili günlük! Bunun gelenek haline dönüşmesinden korkuyorum. Çekin lan elinizi ayaaanızı tutaanızı Scarlett'ten azgın gahpeler!

11 Mayıs 2010 Salı

UGUH!

Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Hayatımda önemli değişiklikler oluyor. Yaşamanın yazmaktan daha önemli olduğunu, uzun zamandır yazmaktan yaşamaya fırsat bulamadığımı düşündüğüm bir döneme girmiş bulunmaktayım. Hazır yaz bahar ayı gelmiş, bulanmış suyumuz, attım kendimi dışarılara. On yıldır koltukta oturmaktan düzleşen kıçımı eski şekline sokmaya çalışıyorum. Yeni insanlarla tanışıyorum, muhabbet filan, havadan civadan, hiç farketmez, eskiden farkederdi çünkü. "Aman canım öyle boş boş konuşmaların içinde olacağıma eve gider yazarım" diyordum. Vazgeçtim. Çok yakında Virgillius'la saatler sürecek bir sohbete hazırlanıyorum ansiklopedi karıştırarak (!) Sanıyorum bundan 6 ay önce "Yazmak için Yaşamak"ı okuduğumda atıldı tohumlar. Eğer yaşamazsam yazamayacağım sevgili okur. Ben yaşamaya gidiyorum, ha, ara sıra uğrar bir şeyler çiziktiririm buraya tabi. Ama sorumluluklarını sırtından atmaya çalışan bir adam olarak bu blogun da bir sorumluluk haline gelmesine izin vermeyeceğimdir artıkın. "Gel bi çay kaave içelim" diyene de kapım her zaman açık haberiniz, bana anlattıklarınızdan damıtacaklarımı bir gün bir yazıda -elbette adınızı vermeden- acımam kullanırım, bilginiz olsun.