30 Ocak 2010 Cumartesi

1071

Nihat Doğan bu ülkenin önemli renklerinden birisi. İçinde yaşadığımız savrulmanın ete kemiğe bürünmüş hali o. Onunla aynı coğrafyada yaşıyor olmak o kadar güzel ki. İnsanı, tam bir şeyleri yerli yerine oturttuğuna, hala bulanık da olsa suyun içindeki katmanları görmeye başladığına inandığı sırada can evinden öyle bir vuruyor ki eldeki bütün veriler bir anda anlamsızlaşıyor. “Beni kategorize etme, benle oynama, yaftayı yapıştırıp, bana isim koyma” diye bağırıyor memleket. Nihat Doğan diye bir adam yaşıyor lan burda! Sen ne konuşuyosun daha!


1071 adında ağır politik bir şarkı yapmış Nihat Doğan. Albümün çıkış parçası olmasından son anda vazgeçilmiş . “Genelde Türkiye coğrafyasında her yerde dinlenebilecek, club ve barlarda çalınabilecek şarkılar olmasına özen gösterdim. Hem sosyal mesajlar veren hem de Anadolu insanının yıllardır dilinde olan şarkıları bir araya getirdik.” diyor (Kaynak götüm değil, aha da burası) Bir tokat gibi çarpıyor düşüncelerini yüzümüze, silkinip kendimize gelmemiz için. Fizy’den rahatlıkla bulabilirsiniz. Girişi grup Yorum’un eski altyapılarına benziyor, üstüne tarihten bir alıntı yapıyor büyük Türk düşünür-sanatçısı. Amaç tarih bilgilerimizi yeni nesillere aktarmak. Sonra birden tekno altyapılı bir halay başlıyor, zurnanın kıvraklığından faydalanarak burada mesajının Kürtçe kısımını veriyor üstat. Hem eğlendiriyor hem de düşündürüyor bu kısımda. Sonra İsmail Y.K. tarzı bir rap giriyor, yavaş yavaş yükseliyor, sonra “Türk Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir.” sloganı önce zurnayla ikinci tekrarda ise incelikli bir ritm gitar dalgasıyla destekliyor. Daha sonra felsefesinin derinliklerine inerek Ak ak ak akakakakakakakakakak günlere açılım istiyor sanatçı. Arada Mustafa Kemal referansını kullanmayı da ihmal etmiyor. Müziğin bir mesajın geniş halk kitlelerine iletilmesindeki önemini politize olduktan sonra daha da iyi anlayan Doğan’ı önümüzdeki yıllarda ceylan derisi koltuklarda otururken görmek en büyük dileğimiz. Şimdi yazıya biraz ara verip hep birlikte 1071’in sözlerine bir göz atalım.

Yıl 1071, Selçuklu Sultanı Alparslan, Romen Diyojen’e karşı cihat ilan etmiştir. Bu cihat çağrısına kendileri gibi Müslüman olan Kürt devleti Mervani’ler 10.000 atlıyla destek vermişlerdir. Bugün Kürt ve Türklerin kardeşliğini sorgulayanlara duyurulur. Kürt ve Türkler Allah’ın davası için bir araya gelmiş, Kürt ve Türklerin nikahını Allah kıymıştır. Allah’ın yazdığını kullar silemez, Allah’ın yazdığını kullar silemez, Allah’ın yazdığını kullar silemez …

Zer Mircan IRO IRO

Dik wan da diki nivro

Ro li me bu sed u si ro

Zer Mircan Mircan Mircan

Zer Mircan nal gerdeni

Zer Mircan işev isev

Dik wan da dike nive sev

Sev li me bu sed u si sev

Bu ne şiddet, bu ne hiddet,

Ne bu hiddet öfke nefret bu kavga,

Muhalefet her şeye herkesle savaşta,

Sanki dedi Mustafa Kemal, yurtta savaş cihanda savaş,

Antep’i Gazi, Maraş’ı Kahraman, Urfa’yı Şanlı kim yaptı söyle

Çanakkale destanını kim yazdı söyle,

Önce Allah, sonra bayrak, ırkçılığa tövbe, tövbe …

Irkçılık en büyük günahtır günah

Bunu yasakladı ya Resulallah

Milliyetçisi ne onun, ne bunun milliyetçisi,

Allah katında makbul Muhammed ümmetçisi

Türk Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir.

Türk Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir.

Analar ağlamasın, yürekler sızlamasın,

Barış gelsin ülkemize, fidanlar kırılmasın,

Barışı sağlayacak iman olur iman, bir elimde kuran, kulağımda ezan

İnsanlara zulmetmeyin, zulüm evi viran olur hatta Kabe olsa,

Bu barış gelecek bedeli ölüm olsa, bedeli ölüm olsa …

Türk Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir.

Türk Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir.

Kardeşlerin arasına fitne fesat sokmayın,

Allah’ın yazdığını bozmaya kalkışmayın

Kıyamete kadardır bizim kardeşliğimiz,

Bizi bize bağlayan, çimentomuz dinimiz.

Açılım Açılım istiyoruz Açılım, kapatalım karaları ak günlere Açılım

Ak ak ak ak ak ak ak günlere Açılım

Açılım Açılım demokrasi icin Açılım, Özgürlük İçin Açılım, Açılım kardeşlik için, barış için Açılım, inanç özgürlüğüne Açılım, düşünce özgürlüğüne Açılım muasır medeniyetlere Açılım, Açılım, Açılım, Açılım…

Türk’ü, Kürd’ü, Rum’u, Ermeni, Azerbeycanli

Bırakalım bu kavgaları sıklaştıralım halayı

Haydi hep beraber halaya, come on everbody halaya

Halaya, halaya, halaya …

Zer Mircan Mircan Mircan

Zer Mircan nal gerdeni

Zer Mircan işev isev

Dik wan da dike nive sev

Sev li me bu sed u si sev vesaire vesaire vesaire…



“Kırdın kalbimi şangııırt!” adlı şarkısıyla hayatımıza giren Doğan felsefesi ve mesajını gün geçtikçe geliştirdi. “Bu vatanın kedisine bile aşığız, köpeğine bile aşığız. Benim koyunum bile Avrupa’nın koyunundan farklı bakıyor” diyerek vatan/millet aşkını tüyler ürperten bir içtenlikle sergileyen Doğan, aşkla ilgili görüşleri sorulduğunda ise vatanını her şeyin önünde tutmayı görev edinmiş bir Türk aydınının sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini “Aşık olmak istiyorum. Ama şu an hayattaki önceliklerim farklı. Allah, bayrak, millet ve anneme olan aşkımda sıkıntı yoksa, aşka kendimi verebiliyorum. Ülke bu haldeyken ilişki yaşamak ikinci planda benim için.” (Kaynak a.g.e.) sözleriyle ne kadar da açık ve net anlatıyor.

Öte yandan zaten aşkın, daha doğrusu ona duyulacak aşkın zor olduğunu da belirtmeden geçmiyor. “Doğrularının arkasında sonuna kadar duran biriyim. Zor olmama rağmen nimetleri de fazla bir adamım ama... şimdiye kadar beraber olduğum insanlar, benden fazlasıyla faydalandılar. Benim bir sözüm vardır: Kim bizim yanımıza gelirse, bizim ışığımızla aydınlanır, kim bizi kaybederse karanlıklara boğulur... “ (kaynak a.g.e.)

Bu yazıyı yazdıktan sonra ilk işim evde Türkiye’yi çözümlemeye çalışan ne kadar kitap varsa hepsini yakmak olacak. Yerasimos, Avcıoğlu, Küçük, Tunçay, Ortaylı ve daha niceleri kötümü yesin. Hanginiz bu kadar derin ve basit anlatabildi lan derdini bugüne kadar. Halayı sıkıştırmakla halledilebilecek bir mesele üstüne sayfalarca gevezelik! Bugün bir Jet-Skici Cübbeli Ahmet Hoca olsun, bir Nihat Doğan Hoca bir Reha Muhtar olsun bu değerler varken, yaşıyorken ve yaşatılıyorken neyin çözümlemesinden bahsediyorsunuz allaşkına.

Hayatımıza renk katan bu insanlara gözümüz gibi bakmamız gerekiyor. Onların olmadığı bir Türkiye fena halde renksiz bir yer olurdu. İyi ki varsın Nihat Doğan.


28 Ocak 2010 Perşembe

zorunlu değişiklik

Ben uzun yazan bir bloggerım. Uzun yazılar dar bir formatta yayınlanınca sütun gibi bacak kıvamı alıyor, padişah fermanı yazıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Bıktım. Şimdilik böyleyiz, yaygın, hadi bakalım hayırlı olsun. Şikayetlerinizi bize memnuniyetinizi dostlarınıza efenim

Malabadi Köprüsünün Kenarında Oturdum Ağladım

Uzun zamandır buraya doğru dürüst bir şey yazamamamın bir sebebi var. Her şeyiiin sebebi var buraya kadaaar… Evet gene sabah ve ben gene uçuşuyorum. İşimle kavga ettik ve ben ondan boşanıyorum. (Eşimle demedim dikkatli okuyunuz) Şimdi, zaten birkaç yıldan beri rutine oturmuş bir ilişkimiz vardı. Aslında bende, işe başladıktan üç yıl sonra filan oluştu bu rutin. Hissettim yani, açılmıyor, bir yerlere doğru gitmiyor, kendini tekrar etmeye başlıyor. Ama hem hayatın getirdiği bir takım zorunluluklar hem de benim bu rutinin içinde kendime yeni renkler, fanteziler bularak idare etme çabalarım ilişkimizi 11. Yılına kadar taşıdı. Burda kendisi yok Allah’ı var, onun sayesinde iyi para kazandım. Ama hiçbir zaman dur bu parayı bir kenara koyayım, ev alayım, sonra katı komple alayım en sonunda da apartman alırım gibi bir derdim olmadı. Olsaydı alırdım. Alanları da biliyorum.


Sevgi, saygı ve sadakat çerçevesinde sürdürdüm onunla ilişkimi. Onu hiç aldatmadım. Ama bu ilişkinin insanı içerden yiyen de bir tarafı var. Açıkçası sömürür işim beni. İşin başından kalktığımda kendimi bomboş hissederim, kullanılmış da denilebilir. Bir takım yöntemlerle kendimi iyi hissetmeye çalışırım. O yüzden evimde iki adet artık atsan atılmaz, satsan satılmaz dijital kamera, bir adet navigasyon cihazı, dört adet -hepsi bir yerlerinden bozuk- pikap, benim doğru dürüst kullanmadığım bir adet PS3 ve daha bir sürü ıvır zıvır var. İnsanı bir şeyler almaya, bir yerlerde iyi yemekler yemeye, dünyanın öbür ucuna gitmeye iten bir iş bu çünkü. 11 yılın sonunda dönüp ne yaptım diye baktığımda sadece suya yazı yazdığımı görüyorum. Hem de 10 bin sayfanın üstünde. Karşılığında ne almışım, bu işi iyi yaptığıma dair bir repütasyon, bir de araba. Hakkını yemeyeyim, onun sayesinde kardeşimi okuttum, babama hastalığı sırasında baktım, evlendim, bir haftalığına gittiğimiz New York’ta onun sayesinde iki ay kalabildik… ama… bitti be… ben bittim yani.

Bittiğimi geçen yaz başında anladım. Gerçekten bittiğimi. İşime karşı hiçbir şey hissetmiyordum artık. Gene de 11 yıldır söylediğim yalanları söylemeye çalıştım kendime. “Bak iyi para kazanıyorsun, bak sana yapamaz diyorlar, bu sefer devam ettiremez diyorlar, bak anlatacağın yeni şeyler var, önemli olan işin kendisidir, onunla ilişkin değildir” vs. vs. vs. Ama yemedi. İçimde kalan son kırıntıları da harcayarak, sürekli oflayıp puflayarak iki ay kadar öncesine geldim. Zaten iyice sallantıda olan ilişkimiz, işi teslim etmekle sorumlu olduğum kişilerin, benim o işle ne kadar uğraştığımı, onu yapabilmek, iyi yapabilmek, yükseltebilmek için ne kadar debelendiğimi düşünmeden, “iyi gitmiyoruz” demeleriyle tamamen koptu. Onlar için bu “sadece bir iş”ti. Ve iyi yapılması gerekiyordu, hangi araçlar kullanılırsa kullanılsın bir şekilde devam ettirilmesi gerekiyordu. Ben ise onunla 11 yıldır çileli bir ilişki yaşıyordum. Manyak olan bendim evet, onlar değildi. Bu gerçekten de sadece bir “iş” sonuçta. Ama ben işimi hayatımın odağı haline getirdiğim sürece ve kadar başarılı olabilen bir insanım. Sonunda tel koptu. Bittim.

Birlikte çalıştığım, bana karşı sorumlu olan insanlarla toplantılar yapıyoruz sürekli. Ben üretirim, onlar üretirler, onların ürettiklerini bazen tamamen reddederim, bazen bir kısmını alır, evirip çevirip başka bir hale getirip kullanırım. Ama sonuçta ortaya bir bütün çıkarırım. Son birkaç haftadır korku dolu gözlerle bana bakıyorlar. Çünkü söyledikleri her şeye “olur olur” diyorum. Alışık olmadıkları bir durum bu. Hatta isyan ediyorlar. “Senin burda ‘Saçmalamayın! Olmaz öyle!’ demen gerekiyordu. Demiyorsun!” diyorlar. Diyemiyorum. Çünkü aklıma daha iyisi gelmiyor. Başta bunun klasik bir “içim boşaldı” durumu olduğunu düşünmüştüm. “İçim boşaldı” durumunun açılımı şudur. İşle ilgili o kadar çok kafa patlatır, o kadar çok düşünür, o kadar çok üretirim ki, içerde hiçbir şey kalmaz. O zaman yapılması gereken acilen şehir dışına, yurt dışına çıkmak ve hiçbir şey yapmadan boş boş bakmak, geleni geçeni izlemek, hayatın devam ettiğini, hala sırları ve hikayeleri olduğunu anlamaktır. İç dolar, geri dönülür ve çalışmaya devam edilir.

Ama yaşadığım durum klasik bir “iç boşalması” durumu değildi. Fark ettim. İlişkiler söz konusu olduğunda içimde zıplayan bir çekirge vardır benim. Her türlü ilişki için söz konusudur bu. Hani her şeyin bir girişi, gelişmesi ve sonucu vardır ya, gelişme aşamasında bir madik atılır kişiye. Birinci sıçramadır o. Farketmem, geçiştiririm. İkinci kez olduğunda acısından fark ederim durumu. Birinciyi yediğimi hatırlarım, bu da ikinci olmuştur. Üçüncüyü beklemeye başlarım. Üçüncü mutlaka gelir, er ya da geç, ama mutlaka. Çekirge üçüncü kez sıçradığında ilişki benim için bitmiştir. Dosyayı kapatırım. Bu kadar teorik anlattığıma bakmayın. Aslında içimde tamamını takip edebildiğim bir gelişimi izleyerek ulaştım bu çizgiye. Çekirgenin üçüncü sıçrayışı benim o nesneyle, kişiyle, şu an anlattığım durumda işle bütün bağlarımı çürütüyor. Bir şeyle ya da kişiyle ilişki kurduğumuzda onunla karşılıklı bağlar kurarız. Damarlar gibi düşünün bunu. Sen ona damarlar atarsın, o sana damarlar atar, o seni bir şeylerle besler, o seni bir şeylerle beslersin. Simbiyoz beslenme meselesi. Ama iki tarafta verilebileceklerin sayısı, miktarı, kalitesi her zaman eşit değildir. Nedense bende her zaman daha fazla olur. Çekirgenin ikinci sıçraması beni organizma olarak alarma geçirmeye başlar. Üçüncü sıçramada ise bütün damarlarım kurur, çürür ve düşer. Hala birlikte gibi görünsek de ben aslında olay mahallinden çoktan uzaklaşmışımdır. İşimle hala birlikteyiz. İçimde birikenleri ona aktarmıyorum artık. İstesem de aktaramıyorum çünkü ona aktarım yapan damarlarım kurudu. Artık sadece davetlerde koluna girip, boş boş gülümseyen ve onu dinlemeyen bir adamım. Olmayınca olmuyor ne yapayım.

Uzun zamandan beri kurmak istediğim ama kuramadığım başka ilişkiler var. Yazıyla, sinemayla. Onlara uzatmaya çalışıyordum damarlarımı. Fakat dün gece –gene işimle uğraşırken- balkona sigara içmeye çıktım ve içimde pis bir şey fark ettim. Ben anlatarak varolabilen bir adamım. Anlattığım sürece yaşadığımı hissediyorum. Evet sayko kilır kes köse bir durum biliyorum ama bu böyle maalesef. Gerçekten ne demek istediğimi anlatanlar anlar sadece. Bugüne kadar yazıp bir kenara koyduğum, anlatılmamış bir sürü hikayem var. Onları yazacağım evet, sorun yok. Ama durmazdı benim beynim. En olmadık yerde, tuvalette bile aklıma bir şeyler gelirdi ve bağırarak asistanlarıma “şunu not alın!” derdim. Bir süredir çalışmıyor beynim. Anlatacak yeni bir şeylerim olmadığını fark ettim dün gece. Bir “iç boşalması” durumu değil bu, onun nasıl bir şey olduğunu iyi biliyorum, çok yaşadım çünkü. Yeni bir şey gelmiyor aklıma. Gerçekten yeni, orijinal bir şeyden bahsediyorum. Yoksa daha önce üretilmiş şeylerin versiyonlarını yapmaktan değil. İçime fena halde oturdu bu. Dert edindim kendime. Geçici olmasını istiyorum, umuyorum, geçmemesinden fena halde korkuyorum. Çok majör bir nedeni var bunun uzun zamandır biliyorum. Anlatım biçimlerinin tükenmesi. Bunu da başka bir yazıda anlatacağım. En kısa zamanda.

24 Ocak 2010 Pazar

Mim'e Cevap

Puffy kişisi blogunda vazgeçemeyeceğimiz üç objeyi sormuş. Benim objelerle ilişkilerim o kadar uzun soluklu olmuyor. Hayatta en çok istediğim şeylerden birisi "şapkasız çıkmam abi!" gibi bir cümle kurabileceğim bir objem olması, ama maalesef. Ben bir objeye bu şefkati göstermeye başladığım andan kısa bir süre sonra ya onu kaybederim, ya çaldırırım, mutlaka başına bir şey gelir ve hayatımdan çıkar. O yüzden her limanda bir sevgili hesabı takılıyorum artık. Yani sonuç olarak objesyonum yok. Olmazsa olmaz bir objem olmadığını bildirir saygılar sunarım. Bu kadar düz ve renksiz bir adamım ben işte, allah kahretsin!

23 Ocak 2010 Cumartesi

Tabii ki Zevcemden İnciler!

"Ay Maya hava nasıl soğuk biliyo musun? Aklı başında hiçbir köpek bu havada dışarı çıkmaz söyliyim."

6 Ocak 2010 Çarşamba

Bir takım uçuşmalar

Queen'den "who wants to live forever" dinliyorum an itibariyle. Kim sonsuza kadar yaşamak ister ki? Ben isterim. Valla da isterim billa da isterim.

Bu yazıları insan denen hayvanlar olarak kendimizi o kadar da mükemmel görmeyelim diye yazıyorum ben biraz da. Sonsuzluk algımız bile arızalı aslında. Sonsuz değil. İnsanoğlunun kafasındaki sonsuzluğu Şimdi'den başlayan bir zaman çizelgesi üstüne çizebiliyor olsaydık büyük ihtimalle dört yüz yıl sonrasında bir yerlere denk gelirdi. Hadi coşayım bin yıl. Ama o kadar. Yana yatmış bir sekizle ifade ettiğimiz sonsuzluk bizim için aslında bin yıl sonrasına işaret eder en fazla. Daha fazlasını düşünemiyor kafa çünkü. Geçmişin ne kadarını hayalinde az çok canlandırabiliyorsan gelecekte de o kadar ileri gidersin.

Sonsuzluk algısının içinde insan da var elbette. İnsansız bir sonsuz düşünemiyoruz. Geçen gün yüzkitabı internet sitesinde bir video geldi bana. Evrenin insanın ulaşabildiği kısmının grafik animasyonunu yapmışlar. Kamera Himalayaların üstünden kalkıp yavaş yavaş geri gitmeye başlıyor, insanoğlunun ürettiği ilk radyo dalgalarının ulaştığı yer de bilinen evrenin sonu. Animasyonu seyretmek kendini, karıncayı geçtim götü boklu bir atom kadar bile hissetmemene sebep oluyor. Moral bozucu.

Öte yandan bugünlerde National Geographic'te bir belgeselin tanıtımında şerefsiz bir bilimadamı "her yüz milyon yılda bir dünyada 25 kilonun üstünde kalan bütün canlılar yok olur" diyerek daha da moralimi bozuyor. Nasıl yani! Tamam benim muhteşem eserlerimi bir kenara koyalım ama Şekspir de mi yok olacak yani? Dostoyevski de mi? Bir yerde mi okudum hatırlamıyorum. Bir insan kendisinden bahseden kimse kalmadığı gün ölürmüş. Dünyada hiç insan kalmadığı gün, bugüne kadar biriktirdiğimiz müthiş medeniyeti de çöpe atmış olmayacak mıyız?

Yok abi, insan bir yolunu bulur bir yerlerde yaşar be!

de... ya bir yolunu bulamazsa?

Hamiş: Bu 25 kilo meselesine takıldım. Acilen kilo vermem lazım.

5 Ocak 2010 Salı

lhasa de sela öldü.



bugün hiç iyi başlamadı. bu yazıyı gözlerim dolu yazıyorum. Meylimi düşürdüğüm üç güzelden ikincisi de gitmiş. bugün haberim oldu. Lhasa de Sela 1 Ocak 2010 akşamı 21 aydır mücadele ettiği göğüs kanserine yenik düşmüş. 1972 doğumlu. benden üç yaş büyük sadece. ben hala doğru düzgün bir ürün verememiş olmanın acısıyla başlarken her güne, o kısa ömrüne, hayatım boyunca dinleyeceğim üç tane taş gibi albüm sığdırdı ve gitti.

niye o? aha elinin altında 6 milyar insan var, çoğu gereksiz. niye onlardan biri değil! Lhasa'nın sırası değildi be daha! erkendi daha be! çok erkendi be!

ben bu ölüme nasıl isyan etmeyeyim...

bütün düğmelerinizi kapatın, uzay geminiz boşlukta savrulurken oturun şu kadını bir dinleyin.

yazık oldu.

3 Ocak 2010 Pazar

Beyin Amcıklaması

Biraz önce hürniyette okuduğum bir haber var. Edirne'de gerginlik çıkmış. Trakya Üniversitesi'nde okuyan Edirne Gençlik Derneği üyesi beş öğrenci geçen hafta tutuklanmış. Onlara destek vermeye gelen bir grup "Amerika Defol! Vatan bizim!" diye bağırıyor. Onlara karşı slogan atan bir takım milliyetçi Edirneliler de "Edirne'de hain istemiyoruz, PKK dışarı!" diye bağırıyor.

Şimdi karşılıklı bağıran iki grup var.

Biri
"Amerika Defol! Vatan bizim!" diye bağırıyor

Diğeri
"Edirne'de hain istemiyoruz, PKK dışarı!" diye

Bir o tarafa bakıyor, bir diğer tarafa. Beyin amcıklaması geçiriyorum. Ne yapayım ki başka!

2 Ocak 2010 Cumartesi

Terzinin Uçmadan Önceki Gerginliği



Bu görüntüyü yıllar önce insanoğlunun uçma derdiyle ilgili bir belgeselde seyretmiştim.

Hayatımda seyrettiğim en gerçek şeylerden birisidir. 1911 yılında, bir kısım insanlar uçmaya çalışırken diğer bir kısım da paraşütü bulmaya çalışıyordu. Franz Reichelt adlı Avusturyalı terzi de paraşütü bulmaya çalışanlardan biriydi. Yetkililere icadını bir mankenin üzerine giydirerek Eyfel kulesinden atacağını söyleyen Reichelt son anda fikrini değiştirmiş ve aynı zamanda bir pardesü de olan icadını giyerek kendini aşağı atmış.

İcat başarısız, videoda da göreceğiniz gibi adam ölmüş. Şans eseri bulduğum (bir kere daha, sağolasın internet!) bu görüntüde onun atlamadan önceki son bir dakikasını da görebilirsiniz. Hadisenin dolaştığı yabancı sitelerde bir takım hıyarlar sanki analarının karnından paraşütle doğmuşlar gibi "Huhaha hıyar! Nasıl salak bi ölüm!" filan gibi yorumlar yapmışlar. Siz onlara kulaklarınızı tıkayın ve Reichelt'in hayatının son bir dakikasını izleyin. Bir insanın hayatının son bir dakikası. Eyfel kulesinden aşağı atlayan bir adamın. Atlamadan önce iki keskin seçenek vardı karşısında. Yere sağ salim inerse zengin ve ünlü olacaktı. Başarısız olursa en iyi ihtimalle hemen ölecekti. O bir dakikayı bir de bu gözle izleyin. Hayatımızda karşımıza bu kadar keskin yol ayrımları kaç kere çıkar ki? Get rich or die tryin' demek kolay, aha da buyrun, yapan karşınızda.