15 Şubat 2010 Pazartesi

CHP

Başlangıçta CHP vardı. Bu ülkenin kurucu partisiydi. CHP=Devlet idi. İlk kez ona karşı toplumsal muhalefet gelişti. DP ilk kurulduğunda aralarında Can Yücel'in olduğu sol aydınların bile destek verdiği bir parti olmuştu.

Sonra 27 Mayıs darbesi yapıldı. CHP bir kenarda durup sessizce bekledi. Asker gelmişti. Kardeş değilse de kuzen. Elbette kışlasına geri dönecekti. Onun görevi devleti ve rejimi korumaktı sadece. Yönetmek CHP'nin işiydi.

Ama bir yandan da seçim diye bir bok vardı. En başından yapılmıştı yanlış. Bir yanda idare edilmesi gereken bir devlet ve onu idare etmesi için kurulmuş bir CHP bir yanda da demokrasi. Seçenler seçmeleri gerekeni seçmek yerine istediklerini seçerek saçmalıyorlardı.

60'ların sonlarında bir değişiklik oldu CHP'de. "Ortanın Solu"na geçmeye karar verdi CHP. Çünkü toplumdaki değişim isteği ve enerjisi ülkenin tarihinde ilk defa sola geçmişti ve Ecevit bu debinin farkına varmıştı. İnönü isyan etti, çünkü CHP toplumsal muhalefetin kalesi olmamalıydı. Çünkü ne olursa olsun CHP=Devlet idi.

İşte CHP hem kendi içinde hem de seçmenin gözünde bir ikilem yaşamaya işte o günlerde başladı. Ecevit 80'den sonra kurduğu partiyle özüne döndü. Halkçı Ecevit aslında Devletçi Ecevit olduğunu, son iktidar tecrübesinde hepimize gösterdi. CHP ise Baykal'la özüne döndü. Cumhuriyet'in kuruluşunda CHP'nin -yani devletin- iç tehdit algılaması ne idi? Bugün ne? Fark var mı?

Bir tek biz o ikilemi yaşamaya devam ettik. Hala da yaşıyoruz. CHP'nin bir gerçek kişiliği var, bir de sanatçı kişiliği. Biz sanatçı kişiliğine hayranız aslında.

CHP sosyal demokrat bir parti mi? Değil. CHP sol bir parti mi? Değil. Peki kendini solcu, sosyal demokrat vs. addeden seçmen kime oy veriyor? CHP'ye. Neden? 70'lerdeki "Ortanın Solu" ve 80'lerdeki SHP tecrübelerinin CHP'nin algılanmasında yarattığı yanılsamadan. Alemdaroğlu ne yapıyor? Bilerek ya da bilmeyerek bu yanılsamayı kaşıyor. Baykal ne yapıyor? Hiç sesini çıkarmıyor. Ne de olsa bir oy bir oydur. Aslında sallamıyor seçmeni filan. Tam anlamıyla klasik bir CHP başkanı. CHP devletle seçenler arasında kaldığında hep devletin yanında durmayı tercih etti, ediyor, edecek. Sabırla bekliyor Baykal. Bir gün elbet rejimin artık dayanılmaz bir tehdit altında olduğunu gören ordunun devletin kurucu unsurlarından birisi olması sebebiyle sahip olduğu hakkı kullanıp müdahale edeceğini ve kışlasına çekilirken koltuğu ona bırakacağını düşünüyor. Bekliyor. O zamana kadar da seçimlerle filan idare ediyor işte. Sadece o değil elbette. Bütün CHP.

14 Şubat 2010 Pazar

Tekel İşçilerinin Direnişi ve Akacak Mecra Bulamayan Türk Aydını

Uzun yıllardan sonra ilk defa bir işçi eylemi Türkiye'nin gündeminde kendine yer edinmeyi başardı. Birilerine destek vermek için yanıp tutuşan sol görüşlü (bu tanımın ne kadar anlamı kaldıysa artık) aydın, bu sefer sadece facebook'ta değil sokakta da Tekel işçisine tam destek verdi.

Maya ayağını yardığı için veterinere gitmiştim. Saçlarının bir kısmı mor olan, akademisyen olduğunu tahmin ettiğim 50'lerinde bir kadın, Saçlarının bir kısmı mor olmayan, akademisyen olduğunu tahmin ettiğim 50'lerinde bir kadın, gurur içinde İstiklal caddesinde eylemciler için nasıl para topladıklarından bahsediyordu. Gençler hiç para vermemiş, orta yaşlılar biraz, en çok onların yaşlarındakilerden para toplamışlar. Keyiflerini yerindeydi. İyi bir amaca hizmet ettiklerini düşündükleri için değil ama. Bu eylem üzerinden kendi kendilerine nemalanabildikleri, küçük de olsa bir gurur duyabildikleri, veterinere getirdikleri kedileri tedavi edilirken ya da biraz sonra gidecekleri Cihangir kahvesinde tanıdıkları, arkadaşları arasında eyleme destek olmanın memnuniyetini paylaşabildikleri için.

"Tekel işçilerinin eylemine destek verdin mi?"

"Aaa vermez miyim canım! Elbette! Dernekte kendi aramızda para topladık, gönderdik"

Sonra da götümüzün üstüne oturduk, kitabımızı okurken bitki çayımızı içtik.

Ben de bu insanlarla aynı kategorideyim aslında. Ama eyleme destek vermek için facebook'ta gönderilen sitelere bile üye olmadım. Benim de içinde bulunduğum hareketsiz kalabalık, "kör tuttuğunu siker" hesabı, böyle basit bir hak arama eylemine bile ağır bir muhalefet, Tekel işçilerine de bizim verdiğimiz "destekle" iktidarı devirecek bir grup Bolşevik muamelesi yaptı, yapıyor. Akacak mecra bulamadığımız için oluyor bunların hepsi. Sanıyorum bir kaç gün içinde tekel işçileri belediyelerdeki yeni işlerinde istihdam edilecekler ve eylem bitecek. Onlar ekmeklerinin derdindeler aslında, daha fazlası değil.

"Destekçiler" yeniden bitki çaylarının ve kitaplarının başına dönecek. Gene hüzünlü, gene yalnız, gene kendisini boş hissederek, ayda yılda bir yüzünü gördüğü aşkını pencerelerin önünde dantel örerek bekleyen namuslu mahalle kızları gibi "destek" verilecek yeni bir şey olmasını, ne bileyim bir yazarın vurularak ölmesini filan, bekleyecek.

11 Şubat 2010 Perşembe

Zevcem Yıktı Geçirdi!

Zevcem bu sefer incilemedi! Çok ağır bir lafla geldi! İkea hakkında konuşuyorduk, orta sınıftan herkesin evinde nasıl İkea'dan bir şeyler olduğundan. Sadece bu ülkede de değil üstelik. İkea'nın olduğu her ülkede. Pittsburgh'de de İzmir'de de İkea'dan alınmış mobilyaların bulunduğu evler bulabiliyorsunuz artık. İnternette blogları dolaşırken Pittsburgh'de bir ev görmüş kendisi, içi Billy'ler Beddinge'lerle dolu. Doğal olarak tanıyor insan modelleri. Bunlardan bahsederken zevcem

"Bir de komünizmi herkesin tek tipleştirdiği için kötülüyorlardı di mi?"

Dedi ve ben "Ooooov! Oooov!" bunu derhal bloga yazmalıyım diyerek koşturdum blogun başına.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Blog Demokrasisi

İsviçre'de ve bloglarda doğrudan demokrasi işliyor arkadaşım! Kimse bana ampulle okla hilalle gelmesin! Blogdan geçen 14 kişiye "Yorum Var" kalıbı yerine ne kullanalım diye sorduk. Sarya'nın "Benim adım yorum okuyana korum" için verdiği gensoru önergesi oya sunulmuş. "Benim adım yorum okuyana korum" 8 oy, "X adet gol vardı o gece maçta" 2 oy, "Hayat yorar ama neye yorar?" 3 oy ve "Bilimle anla beni, felsefeyle anla beni, tarihle anla beni ve öyle yargıla" 1 oy almıştır. Millet "Benim adım yorum okuyana korum"a güvenini ifade etmiştir efenim.

4 Şubat 2010 Perşembe

Anlatacaklarımızın Tükenmesi Üzerine

Virgilius biraderimden aparttım başlığa "üzerine" eki koyma trüğünü.

Bu yazıda anlatacak yeni bir şeylerim olmadığından ve bunu farketmenin korkusunu ve sıkıntısını yaşadığımdan bahsetmiştim. Takipkârlarım (Ben uydurdum) bendenize sevgilisinden yeni ayrılmış ergen çocuk muamelesi yaptılar. "Üzülme be abicim! Sana kız mı yok! O kaybeder, bırak!" mealinde cümlelerle teselli etmeye çalıştılar. Kızdığım ya da bozulduğum sanılmasın, bilakis kendilerine bu Murat und Hakan Yakın yaklaşımlarından dolayı teşekkürü bir borç bilirim. Fekat benim anlatmaya çalıştığım başka bir şeydi.

Bu yazıda bahsettiğim yeni dünya arayışının yansımalarından birini de yazarken yaşıyorum ben. Avatar'a gittiniz mi bilmiyorum, ben gittim. Hayvan gibi çalışılmış bir proce olmasına ve bizi fantastik bir dünyaya hemi de 3 Boyutlu olarak sokmasına rağmen yeni bir şey anlatmıyor maalesef. "Vay anasını satayım! Ulan bu yıllardır benim aklıma gelir de bir türlü nasıl söyleyeceğimi bulamam!" ya da "Evet lan! Bunu ben de yaşıyorum, hissediyorum ama anlatamıyorum! Adam bulmuş! Helal olsun" demedim. Kabul ediyorum farklı ama bu büyüklükte bir projeden daha iddialı bir evren tasarımı bekliyor insan. Aşağıdaki resme dikkatli bakınız.


Bu yavrular Na'viler. Başka bir ırk bunlar. Maviler. Boyları 3 metre filan. Kuyrukları var, Kendilerine hamak olmayı kabullenen bir takım bitkilerin üstünde yürüyüp, ata benzeyen bir takım hayvanlara biniyorlar ve yakalayabilirlerse ejderha sürüyorlar. Etle beslendikleri kesin, okla avlandıklarını gördüm çünkü. Gezegenlerinde Şişhane'deki bütün elektrikçileri zengin edecek abajursal ağaçları filan var, onların arasında dolaşıyorlar. Gezegendeki her türlü canlıyla interconnected haldeler. Avladıkları hayvanlardan özür diliyorlar, gönlünü alıyorlar filan. Ama bilin bakalım bu insan-olmayan canlılar yukarıdaki kareden bir kaç saniye sonra ne olacak?




 
Öpüşecekler. Evet bildiğimiz insani öpüşme. Baygın bakışlardan da anlaşılıyor zaten malın nereye gideceği. Şimdi bu fotoğrafı niye buraya koydum? Söylemek istediğim şeyin basit bir örneği olduğu için. Başka bir gezegende yaşayan başka türlü yaratıkların hikayesi ise anlattığın, neden onları insanlar gibi kuruyorsun güzel kardeşim? Anlıyorum mümkün olduğunca büyük bir kitleye film yapıyorsun ama biraz daha zeka ve yaratıcılık bu kadar zor mu? South Park'ın bir bölümünde bütün South Park ahalisi yemeği götünden yiyip ağzından sıçıyordu. Bu bile bir şeydir. Anasını sattımın Na'vileri niye illa dişi ve erkek diye iki cinsiyete ayrılıyor, neden tek eşli oluyor, niye kendi cinsleriyle de seks yapamıyorlar ya da neden seks yapıyorlar ve kodumun gezegeninde niye aşk var ulan!

Gelelim bir diğer filme, sinema tarihine altın harflerle yazılan bir filme. Matrix serisi. Allah'tan Avatar gibi değildir ve "Laaan! Ben de aynını hissediyom! Yalan lan bu dünyaaa!" gibilerinden cümleler ettirir adama. Amma velakin ilk filmin finalindeki şu fotoya bakınız.



Yanlış anlaşılmasın. Kişilerin öpüşmesine karşı bir insan değilim. Ve fakat tamamıyla yalan bir dünyadan, gerçek fekat skindirik dünyaya dönüş yaparken, yalan dünyada vurulduğu için kendini de vurulmuş kabul eden (Evet! Yine, yeni, yeniden, "Almanya yenik sayıldığı için Osmanlı da yenik kabul edildi" örneğindeki gibi) Neo kardeşimiz neden kalp masajı yapmaya bile değer bulunmazken Trinity'nin bir öpücüğüyle dönüverir memlekete. Ve neden kendi kendine "şuraya bak anasını satayım, tenekenin üstünde uyuyorum, battaniyem bile yok, bulamaç yiyorum. Neymiş bizi pil olarak kullanıyorlarmış da rüya gördürtüyorlarmış da... bundan üç yüz yıl önce kapitalizm de aynı boku dedemin dedesinin dedesine yapmıyor muydu? Bir ev, bir yazlık, bir araba, yılda iki hafta tatil, iki çocuk, televizyon, reklamlar, kredi kartları ile! Onların gıkı çıkmadı da benim niye çıkıyor? Gerçek dünya zaten olmuş bir cehennem, ağaç yok, deniz yok, balık yok. Onu geçtim rakı bile yok ki iki tek atıp kederimi doya doya yaşayayım! Ben ne bok yemeye çalışıyorum ulan o zaman Matrix'i yıkmaya! Gelecek nesilmiş! Gelecek neslini skiym! Cypher haklıydı! Dinlemedim! Kafama sıçayım dinlemedim!"demiyor.

Holivud'dan örnek verdiğimin farkındayım. Ana akımdan örnek verdiğimin farkındayım. Ana akım zaten bağımsız ve sıkı işlerin cesaretiyle beslenir ve dönüşür, yoksa kendini dönüştürme kabiliyetine sahip bir bok değildir. Ama bu da bağımsız ve sıkı işlerin varlığını gerektirir aslında. Son dönemde seyrettiğim ana akım dışı filmlere bakıyorum. "District 9" ve "Moon" en çok dikkatimi çekenler oldu. "Başka" bir şey anlatıyorlar. Ama onlar da çok "başka". Sadece uzay ve uzaylılarla ilgili oldukları için söylemiyorum bunu. Uzaylı veya klon olmadığım için özdeşleşemeden seyrediyorum bu filmleri. İlla özdeşleşmek mi gerekir? Elbette hayır. "Apocalypse Now!" mesela, seyrederken Marlon Brando'yla özdeşleşmezsin belki ama kafanı alıp başka bir yere götürür film. "Ran" mesela, basit bir Shakespeare uyarlamasının çok ötesinde bir filmdir, bir sanat eseridir. Son dönemde seyrettiğim filmlerden Olağan Şüpheliler, Se7en, Nixon Suikasti, Amelie, Köprü Üstü Aşıkları, Fight Club'ı gönül telimi titretenler kategorisine sokabilirim, hepsi de birinci sınıf filmler ama en üst kategoride değiller benim için. Nedir o kategori? Bazen öyle bir şey seyredersin ki tamamdır o. Olmuştur. Üstüne bir laf daha koyamazsın. Nirvanadır. Bu filmler öyle filmler değil maalesef. Ama son saydığımız filmlerin varlığına da şükretmek gerekiyor artık. Çünkü onlar bile çıkmaz oldu.

Ben neden bahsediyorum? Ben de çok iyi bilmiyorum aslında. Kafam çok karışık, delidir ne yapsa yeridir kıvamındayım. Bir yer var biliyorum...

Bir yer var, biliyorum;


Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum


Muğlak... flu... sezgisel... yaklaştım, duyuyorum ama anlatabildiğimden çok emin değilim.

Başka bir şeyler anlatmaktan bahsediyorum. Yeni bir şeyler anlatmaktan bahsediyorum. Ya da bilinen bir şeyi başka bir şekilde anlatmaktan  bahsediyorum. "Bunu biliyorum ben ya" dedirtmeyen bir şeyler anlatabilmekten ve bunu farklı anlatabilmekten bahsediyorum. Yeni içerikler, yeni biçimlerde. Ama yeni. Dünyanın değişimine ayak uyduramadığını düşünüyorum ne sinemanın ne edebiyatın. Müzik kolay üretilebilir olması sebebiyle daha rahat dönüşebilen, yeni biçimlere ve içeriklere açık bir sanattı ama orada da yeni bir şey olmuyor. Plastik sanatlarda da durum aynı sanırım. Ortalığı hallaç pamuğu gibi atan birileri olsaydı mutlaka duyardık, hele ki bu kadar yaygın bir iletişim ağı içindeyken... Yok yok yok. Yeni bir Andy Warholl bile çıkmıyor anasını satayım. Herkes 15 dakikalığına ünlü olabiliyor artık. O yüzden mi kimse daha fazlasını istemiyor acaba? 15 dakikalığına ünlü olan da, onun ünlü olmasını takip eden de. Söylenecek yeni bir sözümüz yok mu? Yoksa dinleyecek olanların konsantrasyonu bebek konsantrasyonu seviyesine indiği için mi duyamıyoruz o sözü?Ama bir söz eğer yeterince ağırsa zaten suyun üstünde durmaz, dibe iner değil mi? Normalman öyle olması gerekir.
 
Şimdi döneyim kendime. Girişte bahsettiğim yazıda "anlatım biçimleri" diyerek yanlış kodlamışım aslında. Anlatacaklarımızın tükenmesinden bahsetmeye çalışıyordum. Nereye dönersem döneyim kendime ya da benden öncekilere çarptığımı görüyorum bugünlerde. Dünyadaki son Coca Cola reklamındaki gibi bir halde miyim? Bende sadece bir tane fikir kaldı da onu mu arıyorum içimde? Ya da belki bütün dünyada. Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğu bir evrende bunu söyleyerek eşeklik ediyor olabilirim. Belki de o kadar çok dürttüm ki kendimi, içimdeki değişimin bana bir şeyler vermesine engel oldum. Aynı duruma birden çok gözlükle bakmayı iyi bilirim ben, işim bu çünkü. Ama bugünlerde hangi gözlüğü takarsam takayım aynı boş ve beyaz sayfayı görüyorum. İçini tam olarak dolduramadığım tek bir kelime geçiyor gözümün önünden. Onu da yazmaktan itinayla çekiniyorum:
 
Tam bunu yazarken çalışma masamın üstündeki raftan bir kitap düştü. Hiçbir dış etkene maruz kalmadan üstelik. Bunu bir işaret kabul ediyorum ve o kelimeyi yazmıyorum.