25 Haziran 2010 Cuma

Ya ama yaaa!


Milliyet.com.tr sonunda bunu da başardı Erzincan-Sivas Karayolunu durdurabildi! Güzel gazeteci kardeşlerim, internet oynatıcısı gençler, hiç mi editörünüz düzeltmeniniz yok sizin ben anlamıyorum ki! Bu ne lan!

24 Haziran 2010 Perşembe

4.17. Gene tanıdığım bildiğim saatlerdeyim. Yok. Ben bir sabah insanı değilim, olamayorum. Sabahın dokuzu mesela çok anlamsız geliyor bana, kaldırılsın o saatler bence. Gerek yok. Daha çok gece saati olsun. Bazen gideyim İskandinavya'ya geceye denk geleyim bitmesin o geceler diyorum. Ama o da kar etmez, bir yerden sonra sabahını gecede yaşamaya başlamıştır sonuçta İskandinav insanı. Gürültü yapar, korna çalar, seyyar satıcı geçer orada da istemem.

Ama bak şimdi ne güzel. Uzakta bir yerde durmadan öten alarmın sesi şimdi sustu. Gündüz olsa duyamazdım o sesi. Ya da bilgisayarımın havalandırmasının sesini. Düşük frekanslara aşinayım ben. Böyle sesler varken
beynimi toplayabiliyorum. Karşı apartmanın dingil kapıcısı ve kızı merdivenlerin orda halay çekmeye başlıyorlar, yaz da geldi ya, gene Yozgat'ın kırlıklarında dolaşıyoruz maşallah. Onların konuşmasını duymak zorunda kalıyorum gündüz. Ama şimdi öyle mi? İkisi de osura osura uyuyorlardır. Uyusunlar.

Kafam gidip gidip geliyor. Bir med-cezir hal var. Bugün zynga poker denen haltı oynayarak uzun zamandır farklı bir şey yaptım. Tatil gibi geldi biraz. Sonra sıkıldım. Parayla oynamayınca zevki olmuyor. Parayla oynayınca da ütülüyorum. Üst üste bir kaç el kazanınca coşuyorum bok varmış gibi, olmayacak ellere giriyorum, hırs mı bu aymazlık mı bilmiyorum. Ama hep aynı. Bir kırabilsem iyi poker oyuncusu olacağım ama...

Atlantick City'de Teksas Hold'em oynadım ben boru değil. Kumarhaneleri severim. Gittiğim memlekette kumarhane varsa mutlaka girerim. Büyükler için lunapark. Herkesin ayrı bir duruşu, jesti, mimiği vardır kumarhanelerde. Paris'te, Champs Elysee'de Havacılık Kulübü adı altında bir kumarhane var mesela, girişte zebellah zenciler duruyor. Zevcemle gittik bir kere, no problem. İkinci gidişimizde adam beni durdurdu. Ayağımda spor ayakkabılar ama siyah. Kaale almadı. "Arkadaşım içerde basketbol oynamıyoruz" dedi. Almadı.

Enteresan olan şu bugüne kadar gittiğim bütün kumarhanelerde mutlaka bir ya da bir çok Arap gördüm. İstisnasız hepsinde. Amerikan Arapları, Fransız Arapları, turist Araplar. Kumara bu kadar düşkün bir millet görmedim ben arkadaş! Çoğu da bir kereliğine orada değildir. Garsonu, dealer'ı, inspector'ı tanır bunlar. Bazılarını itin götüne sokar, bazılarına bahşişi gömer. Dünya umurlarında değil, parayı evde basıyor gibi davranırlar çoğu zaman. Lütfedip gelmiş gibi. O ruh haline bürünemedim ya hiçbir zaman, yanarım yanarım ona yanarım.

Elbette ki bir sonradan görmelik halidir o. "Bu kumarhane burda yokken ben burda barbut oynuyordum" hali. Altı boştur aslında. Ama ulan be, şu hayatta bir takım şeyleri iyi yapan, doğru yapan bir insan olarak bir gün olsun "küçük dağların bazılarını da ben yarattım" haline bürünmez mi bir insan. Ah ah! Beni böyle yetiştirenler utansın ne diyim.

Önümüzdeki günlerde dalmaya gideceğim, zıpkınlara malzeme almam lazım bugün yarın, yavrularımın bazı parçalarının yenilenmesi gerekiyor. Sonra ver elini Davud Sulari... Evet çağrışım manyağım. Şişe geçirdiğim balıkların çıplak fotolarını yayınlayacağım artık bu blogda, 18 yaşından küçüklerin haberi olsun.

Buyrun Burdan Yakın


Cebimdeki Matara alltaki yazıya bir yorum yazmıştı, ben de ona cevaben bir şeyler yazıyordum ki hadise cevaben olmaktan çıkıp doğrudan bir yazıya dönüştü. O yüzden buraya almaya karar verdim.

Mataracan doğru dedin güzel dedin de işin bir de biz sıradan insanlara patlayan bir tarafı var, bir tarafta Hamas, diğer tarafa Bibi, burda da Recep taşı ateşe atıyorlar, kor kıvamına gelince getirip avcumuzun içine bırakıyorlar. Filistin meselesi uzun süredir uzakta "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" halinde gidiyordu. İşgaller, yerleşimciler, yerleşimcilere atılan roketler, o roketlere karşılık hava saldırıları. 2000-2006 yılları arasında 4000'den fazla Filistinli 1000'in üstünde İsrailli ölmüş. Ölüm bir yerden sonra kanıksanıyor. Dediğin gibi o insani yardım konvoyu gerçekten insani bir şekilde yerine ulaştırılmak için yola çıkmadı. Amaç bizi o kanıksama durumundan çıkarmak ve taraf haline getirmekti, pis oyun, ama işe yaradı. Kafa karışıklığının başladığı nokta da orası oldu zaten. İşin bokunu çıkarıp Hitler'in laflarını facebook'a yazanlar filan oldu, o derece bir kafa karışıklığı. Pkk da Halkalı'yla aynı şeyi yapıyor, gümbürtü bizden uzakta kopuyor, ölen askerlerin evine acı düşüyor, orada kalıyor, yankı bulmuyor, ama her yerde bir bomba patlayabiliyorsa, hiçbir yer güvenli değilse o zaman sorun var demektir. Ne işe yarıyor, kamuoyu mu oluşuyor? Hep birlikte meydanlarda yürüyüp onların istediklerinin verilmesi için baskı mı yapıyoruz? Hayır. tam tersine 9-10 yaşındaki çocukların dimağına militarizm, faşizm, ırkçılık, öfke tohumları atıyoruz. 9 yaşındaki kuzenim aşağıdak fotoğrafları paylaşıyor facebook sayfasında.




Başka 9-10 yaşındaki çocukların facebook sayfasında da Mavi Marmara "Şehitleri"nin fotoğrafları filan vardır büyük ihtimalle. Şehitlerle büyüyor çocuklar, korkuyorlar, öfkeleniyorlar, kızıyorlar, ağlıyorlar, düşmanın kim olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Buluyorlar da sonrasında, düşman öteki, ben olmayan, benim değerlerimi kabul etmeyen, Avrupa düşman, İsrail düşman, Amerika düşman, Kürtler düşman, Ermeniler düşman, Yunanlılar şimdi değiller ama her an olabilirler, Rusya zaten tetikte bekliyor, Suriye eskiden düşmandı, eski düşman dost olmaz. Türkün Türkten başka dostu yok be gerçekten! Bütün bir dünya elele vermiş, bu güzel toprakları bölmek, parçalamak ve bizi yok etmek istiyor! Yaşasın paranoya! Yaşasın şizofreni!

Umut Sarıkaya'nın nefis bir yazısı vardı, dünya patlamış Türkiye sınırlarından makasla kesilmiş gibi kopmuş, boşlukta geziniyor, yazının kahramanı da Beşiktaş rıhtımından ayaklarını uzaya uzatmış, "Ulan manita karşıda bekliyor ama geçsem mi, köprü de kilit olmuştur şimdi" diye düşünüyor. Halihazırda genel algı bundan çok farklı değil aslında.

Hadi bizim kafamız karışık, çocukların bari kafası karışmasaydı be ya!

18 Haziran 2010 Cuma

SADECE BENİM Mİ KAFAM ÇOK KARIŞIK?


Yaser ölürken elimize iki ucu boklu bir değnek bıraktı. O günden beri neresinden tutacağımızı bilemiyoruz. 70'lerde Türkiye'de ve dünyada Filistin davasını desteklemek kolaydı. Motifleri çok netti çünkü, anti-emperyalizm, halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, haksız bir işgale karşı mücadele, seküler bir anti-semitizm. Arafat müthiş bir satranç oyuncusuydu çünkü. Yeri geldi mi Arapların kulağını çekiyor, Filistin davasının Arap davası olduğunu haykırıyor, yeri geldi mi Camp David'de Ehud Barak'ı kapıdan içeri itiyordu. Olabildiğince çok insanın desteğini çekebilmek belli noktalarda olabildiğince köşesiz olmayı gerektirir. Arafat bunu çok iyi biliyordu. Namaz kılıyordu ama Hristiyan bir Arapla evlenmekte sakınca görmüyordu. Arafat söz konusu olduğunda emin olabileceğimiz iki şey vardı. Birincisi müthiş gururlu Filistinli bir Arap olduğu, ikincisi 20. yüzyıl tarihinin en savaşçı liderlerinden biri olduğu. Nobelin garip cilvesi de onu barış için uğraştığı dönemde buldu. Nerdeyse elli yıldır savaşıyordu ve Nobel Barış Ödülü'nü aldı.

1974 Kasım'ında BM Genel Kurulu'nda konuşma yaparken bir ilki gerçekleştirmiş oldu. Bir devletin değil bir örgütün, bir halkın temsilcisiydi. Devleti olmayan bir halkın. Ama yaptığı tarihi konuşma bundan çok daha önemliydi. Sağ elini kaldırarak "Bugün buraya bir elimde zeytin dalı," sol elini kaldırarak "diğerinde özgürlük savaşçısının silahıyla geldim." Sağ elinin işaret parmağını sallayarak "O zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin. O zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin. Tekrar ediyorum, o zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin." İlk defa seyrettiğimde tüylerimi tiken tiken eden bir konuşmaydı bu.

Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya :)

Hassas dengeler üzerine oturan bir barış geldi Filistin'e. Kumarhaneler bile kuruldu. Savaş dönemi liderleri barış döneminde dağıtırlar, kuraldır, çok değişmez. Arafat da dağıttı. Dağıttıkça kendi halkından tepki topladı. Yıllardır kendileri için savaştığını düşündükleri liderlerinin kumarhanelerden alınan vergileri altyapı yatırımlarına harcamak yerine kendisine harcadığını gören Filistin halkı güvenebileceği birilerini aramaya başladı. Çok uzağa bakmaları gerekmiyordu. Hamas oradaydı. Arafat'ı Filistin'in Yıldırım Aktuna'sı ya da Recai Kutan'ı Mahmud Abbas izledi. Sonrası malum. Hamas geldi, Hamas sertleşti, İsrail sertleşti, Hamas ve İsrail yönetimleri bir sidik yarışına girdiler. Hamas'tan daha uzağa işeyebileceğini söyleyen Bünyamin Nedenyahu denen arkadaş İsrail demokrasisinin gördüğü en sağ, faşist denebilecek koalisyonunu kurdu. Ve olaylar birbirini Mavi Marmara'ya kadar takip etti. Ucu uzun zamandan beri ilk defa bu kadar derinden bize dokundu meselenin.

Duvar yıkıldığından, iki kutuplu dünya ortadan kalktığından beri kafamız çok karışık. "Ama"lar karıştırıyor cümlelerimizi, cümlelerimizin gücünü azaltıyor, kararlılığımızı azaltıyor, zayıflatıyor. Kafamızın ne kadar karışık olduğunu gösteriyor. Filistin'e destek veriyorum ama Hamas'a karşıyım. İsrail'i protesto ediyorum ama ırkçı değilim. Mavi Marmara'daki insanların ölümünü şiddetle kınıyorum ama onları şehit olarak da görmüyorum.

Ama merak etmeyin. Bu kafa karışıklığı sadece bize özgü değil. İsrailliler de "Bizimkilerin yanlış yaptığını düşünüyorum ama gemidekilerde onlara demirlerle saldırmış!" gibi bizimkinden kat kat daha tutarsız ve saçma cümleler kuruyorlar bugünlerde. Sıradan vatandaş olmak, basit cümleler kurmak, net kanılara sahip olmak dünyanın her yerinde gittikçe zorlaşmaya başladı. Sadece benim değil, dünyanın da kafası karışık bugünlerde...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Beklemek


Beklemek benim çok iyi yapabildiğim bir halt değil. Beceremiyorum. Hayatta en iyi bekleyebildiğim yer zıpkın yaparken kendimi sakladığım oyuk. Oraya geçip biraz sonra köşeyi dönüp şişleneceklerinden habersiz balıkları bekleyebiliyorum. Yaz kış. Soğuktan ve hareketsizlikten içim titrese de, susuzluktan gebermiş de olsam bekliyorum... bazen saatlerce. Bazen önümden büyük bir çaba sarfederek geçen daha tırnak ucum kadar olan sinarit yavrularını seyrederek, bazen derinleştikçe koyulaşan maviye kilitlenerek. Ama o mavinin içinden ara sıra parlak gümüş rengiyle gözümü alan bir balık çıkar, bir anda konsantre olurum, elim tetiğe yapışır ve atışımı yaparım. Alırım ya da alamam o ayrı. Ama beklerim.

Mavi Boncuk filminin birbirinden güzel kahramanları hafta sonları maç kuyruğunda beklerler mesela. Değnekçileri de Zeki Alasyadır. Kafaladığı adamı getirir, bekleyenin yerine koyar, üç beş ne atarsa alır, eyvallah der çıkarlar sıradan. Böyle bir mesleğin niye hala varolmadığını anlayamıyorum mesela. Bugün, mesai saatleri dahilinde ya da daha haricinde güzel ülkemiz Türkiyamızın bir çok yerinde sıra bekleniyor, bir güzel insan çıkıp da bana yerini verecek olsa kuyruğun başına yaklaşmışken ben de onu görürüm en güzel şekliyle. Bekleyemiyorum çünkü ben. Özürlüyüm.

Bankamatik sırasında en fazla kaç kişi olur? Üç mü mesela, ben dördüncü olmam, olamam, daha sonra çekerim para. Eğer beklesem en baştaki insanı izlemeye başlıyorum çünkü. Her hareketini dikkatle izleyip küfre boğuyorum. Geri zekalı güneş yüzünden ekranı görmüyosan elinle gölge yap! Eh be teyze oraya gelene kadar çıkarsana kartını! Çantanın derinliklerine kafamı sokmak ve kusmak istiyorum! Belki bir dahaki sefere bu boku yememeyi öğrenirsin! Yeni işleme bassana yarak kafalı! İptale basmaaaa! Yeniden kartı sokmayı bekle, kartı sok, şifreni o balık beyninle hatırlamaya çalış... Allah belanı versin!

Bekleyemiyorum evet. Erken de doğmamışım üstelik. On gün ekstradan beklemişim içerde. Sanırım biraz da bundan. Bekleme kontenjanımı o on günde doldurmuşum sanırım. Dayanamıyorum.

Ve evet, bugünlerde bekliyorum. Sadece bekliyorum. Beynim başka şeyle ilgilenmeyi reddediyor. Çalışamıyorum, seyredemiyorum, okuyamıyorum sadece bekliyorum. Hem de uzun süredir. Nasıl şiştiğimi anlatmam mümkün değil.

Allah Godot'nun belasını versin!

Bugünlerde Kendimi...


Bugünlerde kendimi Fırt dergisindeki karikatür gibi hissediyorum. İlla üstteki gibi değil ama herhangi bir karikatür gibi. Bundan yirmi sene önce güncel olan, o gün belki de keskin bir zekanın ürünü olan, gündemi çok iyi süzmüş ve espriyi tam yerine koymuş oturtmuş, belki bir gülümsemeyle belki de yerlere yatarak atılan kahkahalarla karşılığını bulmuş, belki hafta başında okulda "Fırt'taki karikatürü gördünüz mü oğlum!" diyerek anlatılmış ama tamamen tüketildikten sonra unutulmuş, yirmi yıl küflü bir bodrumda bekledikten sonra sahafa çıkmış meraklısını bekleyen bir sayının içindeki artık sikindirik olmuş bir karikatür gibi... Saltanatı on beş dakikadan ibaret olan bir karikatür... Bu duygu, oldukça pis bi şeymiş...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Bu yazıyı kendime yazdım

Ben hep hayalperest bir adamdım. Çocukken de böyleydi bu. Çoğu çocuk karanlıktan korkar ya, ben odamın kapısını kilitler, bir mum yakar, gözlerimi kapar ve dinlerdim. Karanlığın sesini, Üçkuyular çukurunun seslerini dinlerdim. Dışarıda bir gerçek hayat vardı. Beni kıran, hırpalayan, acıtan. Bir de hayallerimdeki hayat. Ben hayallerimin peşinden koştum hep. Hayal dünyamı gerçek dünyaya tercih ederim.

İlkokulun bahçesinde sarı kalın plastikten yağmurluğumun boynunu ilikler, kapüşonunu başıma geçirir, kollarımı iki yana açar, dandiriden oyunlar oynayan, (şimdiye çoktan dandiriden adamlar ve kadınlar olmuşlardır) çocukların arasında uçardım. Tepe açı, bahçedeki siyah önlüklü çocuk kalabalığının arasından geçen sarı bir leke.

Tevfik Fikret'in hazırlığına başladığım gün aşık oldum. Kendini bilen tombalak, çirkin, doğru düzgün kirpiği bile olmayan bir çocuktum. Dün bir arkadaşla konuşuyorduk. "Platonik benim olayım değildir" dedi aşktan bahsederken. Platonik benim olayımdı. Ben hayal dünyamda çok büyük bir aşk yaşadım onbir yaşımdan onbeş yaşıma kadar. Öyle derin bir aşktı ki bu, bir gün onu yazmaya kalemimin yetmesini ummakla yetiniyorum şimdilik. Dediğim gibi kendini bilen, gerçekle bağlantısı kopuk, Ömer Seyfettin'in Bomba hikayesini okuduktan sonra "Şerefsizleeer! Ne istediniz lan Boris'teeen!" diye ağlayarak duvarları yumruklayacak kadar kopuk bir çocuktum.

O günlerde elimden tutan, beni başka bir aleme taşıyan bir grupla tanıştım: Ezginin Günlüğü. Emin İgüs'ü sesi dev bir el gibi kaldırırdı karanlığın içinde yerde bağdaş kurmuş oturan beni. Aşık olduğum kızın evinin önüne götürür, sonra yavaşça yukarı kaldırır, üçüncü katta Atilla İlhan okuyan kısa saçlımı seyrettirirdi. Dünyanın en güzel semt ismiydi Nokta. Dünyanın en muson yağmuru İzmir'e yağardı. Ben sırılsıklam olmaya aldırmadan, sırılsıklam olmayı severek onun hiç bilmediği bir aşkı yaşardım onunla. Hakan Yılmaz "Odam Kireçtir Benim" türküsünü söylerdi, ben direk nakavt olurdum. Hakem saymaya bile gerek duymazdı. Bilirdi kalkamayacağımı. Sonra...

Sonra biz büyüdük ve elbette kirlendi dünya.

Bugünlerde çoklukla dışarıda, çoklukla kendimdeyim. Bir harman zamanı daha gelmiş anlaşılan, hallaçlar savuruyor pamuklarımı, havalanıyorum, dağılıyorum, bir kılıfa, bir kalıba girmeden uçuşuyorum.

Yıllar yıllar önce, ne çocuk ne tam gençken ezberlediğim türkülerin/şarkıların sorumluluğunu üstlenen iki üç kişiden birisi de Emin İgüs idi. Bir insan sesinin nasıl akabildiğini düşünürdüm onu her dinlediğimde. Her dinlediğimde hayretler içinde düşünürdüm bir insan sesinin aheste akan bir nehrin kenarında olma hissini nasıl verebildiğini. Daha sigara içmiyordum, sesim castrato sesiydi, onunla birlikte, onu taklit ederek, sesimi boğazdan ama çok pese de kaçmadan verebilmeyi öğrenmeye çalışarak çok türkü/şarkı söylemişliğim vardır.

Yıllar sonra, ev arkadaşım Salih "Emin Abinin barında çalıyoruz bu akşam gelsene" demişti. "Emin Abi"nin, Emin İgüs olduğunu öğrenince işi gücü bırakıp takıldım peşlerine. Salih bizi tanıştırırken elini sıktım, çocukluğumda bana yaşattığı elle tutulur, bıçakla kesilir melankoli için samimi bir minnet duyarak "Abi" dedim, "ben sizin şarkılarınızla büyüdüm." Yüzüne yayılan sıcak gülümsemeyi bugün bile hatırlarım. (Bir gün istiyorum ki, birisi de bana gelsin ve "ben sizin filmlerinizle büyüdüm" desin. O gün yatırın kesin beni, gözlerim açık gitmez.)

Dün sevdiğim bir arkadaşımla Bakırköy'e gittik. Daha arabasına biner binmez anladım kiminle dansettiğimi. Emin İgüs'ün albümü "Bu Dünya Bir Pencere" çalıyordu içeride. Sonra ne oldu, hemen eve gittim, şerefsiz bir korsan olduğum için internetten bulup indirdim albümü. "Ağlama Yar Ağlama" türküsünü dinledim önce. Sonra yeniden onu dinledim, sonra "döndürü döndürü bunu çal" tuşuna bastım media player'ın, çıktım balkona, sigara içerek yağmuru seyrettim. Emin Abi söyledi, ben dinledim, Emin Abi söyledi, ben dinledim. Bir ses yirmi yıl sonra bile hala su gibi akabiliyorsa bunun bir nedeni olmalı diye düşündüm. Bir ses yirmi yıl sonra bile beni alıp kendi evrenimde çok sevdiğim, uzun zamandır uğramadığım bir yere götürüyorsa bunun bir nedeni olmalı diye düşündüm. Sigara içtim. Yağmur yağdı. Emin İgüs'ün sesi su gibi aktı durdu.

Bir şeyi farkettim kendimde. Ben hayal etmeye başlayınca çok kral bir adam oluyorum. "Gerçekle", "Hayatla" karşı karşıya gelince köşeli, katı, şüpheci oluveriyorum, bir sürü sirkevi özellikle silahlanıyorum, sevmiyorum kendimi. Halbuki beni ben yapan kendi kendime eğleşmek için uydurduğum dünyalardır. Onların içinden gerçeğe giden yolu yazıyla açıyorum. Bunca zamandır "sen çok güzel hayal kuruyorsun, gel şu bizim hayalleri de bir kuruver" diyenlerin peşinden gittiğim için, yani "gerçekle" "hayatla" uğraştığım için, başkalarının cümlelerini kurmaya alışmışım. Bu alışkanlığı kırmaya çalıştığımı farkettim son zamanlarda, yeniden kendi iç dünyamın dilini bulmaya çalıştığımı...

Emin İgüs albümün kitapçığında "türküleri kendi düşüncelerimizde bir yere oturtmaktansa, kendi duyarlılığımızı türkülere teslim etmeye çalıştık" diyor. Teslim etmek. Teslim olmak. Kendini bırakmak. Rasyonel, sınırlı, ayakları yere basan, dünyevi bir tecrübe değil bu. Sevindiğim tek şey, ben bunu yapmayı biliyordum. Bisiklete binmeyi öğrenmem gerekmiyor. Sadece bisiklete binmeyi hatırlamam gerekiyor.

Ancak bu şekilde, sadece bir önceki andan, bir önceki günden, bir önceki yıldan destek almaz olacak bu bünye, Üçkuyular'daki karanlık odasında Ezginin Günlüğü dinleyen çocukla yanyana oturacak, kendi köklerine varacak. O zaman yaşadığı her yeni günün anlamsızlığından kurtulmak için kendini yeni bir işin hengamesine atma düşüncesinden kurtulacak.

Sağolasın Emin Abi.

Rahat Bırakın Lan Gızııı!

Önüne gelen Scarlett'i öpmeye başladı sevgili günlük! Bunun gelenek haline dönüşmesinden korkuyorum. Çekin lan elinizi ayaaanızı tutaanızı Scarlett'ten azgın gahpeler!