29 Eylül 2010 Çarşamba

Köşe Yazısı

Bundan sonra...

Ben de bir süre yazılarımı böyle yazacağım

Ne de olsa...

Memleket elden gitmiş,

Bütün tersanelerine girilmiş,

Bütün dersanelerini cübbeliler ele geçirmiş,

Aykut Fenerbahçe'nin başına geçmiş...

Gazetede sayfa israfı yapıyorsun diyorlar,

Desinler

Ben

Uzun yazıyordum eskiden...

Kimse okumuyordu...

Şimdi fıkra yazmaya başladım...

O bildiğin fıkra değil, edebi metin olarak fıkra...

Kısa ve öz anlatıyorum derdimi...

Bir takım ağır cümlelerle süsleyerek...

Hani vardır ya,

eşek dadıya bin üstüme demiş

dadı da önce altını temizlemem lazım demiş,

anlayın işte siz... daha fazla yazarsam...

uzun oluyor okunmuyor...

hem böyle satır satır yazınca bir havası oluyor yazdıklarımın...

İnsanlar facebook'ta filan birbirlerine gönderiyorlar...

Aslında herşey...

bizim salak

sekreterin

benim

el

yazısıyla

yazdığım

köşeyi

böyle iki aralıklı,

böyle cümle cümle

Word'e dökmesiyle

başladı

Bir bildiği vardır deyip

dokunmamış mizanpajdaki çocuklar

yazı çıktı.

Tam kalayları hazırladım

girişeceğim sekreterin sülalesine...

baktım tebrik telefonları...

mailler...

çok ağır bir yazı yazmışım meğerse ben...

her satırın üstünde durarak okumuş

herkes...

dedim o zaman tamam...

bundan sonra her cümle bir satır...

uzun yazıyoruz da ne oluyor sanki!

Hani dervişin yolu uzunmuş da

Vazgeçtim gitmiyorum demiş

o hesap...

Yalnız enteresan bir şey oldu...

bir takım başka köşe yazarları da...

beni taklit eder oldu...

onun için

Yeni bir devrimci atılım var kafamda, onu deniycem...

bundan

sonra

her

satır

bir

kelime...

hatta

her

satır

bir

h

a

r

f

!

27 Eylül 2010 Pazartesi

Sık Sorulan Sorular ya da F.A.Q.

Abe dayı niye verdin beni kalaycıya?

Kime vericektim gerizekalı? 38 yaşına geldin kör kalaycıdan başka talibin mi çıktı!

Neden saçların beyazlamış arkadaş?

Abi boyayı kestim ondan. Geçen gün Kadıköy'de vapur kuyruğundayım, önümde iki kız konuşuyo, kır saçlı erkekleri çok seksi buluyomuş cıvırlar, bi de böyle deneyelim.

Neden çattın kaşlarını? Bilmiyom yar suçlarımı.

Ya sorma, benim niyetim kaşlarımı kaldırtmaktı ama gerizekalı estetikçi botoksu yanlış yere yapınca böyle bi görüntü ortaya çıktı

Kim arar söyle kim arar? Vefasız olanı kim arar?

Şimdi burda Vefa'lı Vefasız ayrımı yapmayalım! Hepimiz bu memleketin çocuklarıyız! Bir hat alsın o Vefasız ben aramazsam şerefsizim.

Kız sen İstanbul'un neresindensin?

Genelde Cevahir'de takılıyorum. Ama Metrocity'ye de sık sık gidiyorum. Haftada bir mutlaka Kanyondayım. Karşıya geçtim mi Capitol'le Notilyus'u birlikte çıkarırım. Eskiden Akmerkez'e de çok gidiyodum ama artık sevmiyorum o kadar. Ay bi de Galeria vardı di mi eskiden! Duruyo mu o hala?

Kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı?

Cidden kim bilir ki onu? Bi call-center'ı arayıp sorsak mı?

26 Eylül 2010 Pazar

Bunları Biliyor Muydunuz?

Canım Türkiyem'de Gazi kıyafetlerinin 28 Kasım 1996 tarih ve 22831 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan yönetmelik esaslarına göre belirlendiğini ve buna göre başa takılacak olan kalpağın gri astragan kürkten olması gerektiğini biliyor muydunuz?

Ayrıntılı bilgi için:

http://www.muharipgaziler.org.tr/gazikiyafeti.html

Tavsiye

kafamcokkarisik'in en son takibatçısı Beril'in blogu çok hoşuma gitti, herkeşle paylaşayım istedim. Beril blogunda gördüğü rüyaları yazıyor. Rüya görmeye de görenin rüyasını dinlemeye de bayılırım. Beril'inkiler de diğer bütün rüyalar gibi çok enteresan tavsiye ediyorum efenim.

http://sisterheliodora.blogspot.com/

21 Eylül 2010 Salı

Kaleci Eli


Eli kafasından büyük olan adamdan korkacan arkadaş! Ben bunu bilir bunu söylerim! Referandumda 'hayır'cılar bu eli kullanarak kampanya yapsaydı yüzde 82 oy alırlardı. Tamam kalecisin anladık Volkan da o ne biçim bir el lan! Yuh!

18 Eylül 2010 Cumartesi

Yaşasın! Video Meselesini Çözdüm!

Teknoloji özürlü bir blog yazarı olaraktan yıllardır hayalini kurduğum fakat bir türlü beceremediğim, araştırıp bulamadığım, utancımdan da soramadığım video yükleme bokunu becermiş bulunuyorum ve de görmemişin oğlu olmuş çekmiş çükünü koparmış yapıyorum! Alın size beni hasta eden ve döndürüp döndürüp dinlediğim üç adet Battlestar Galactica parçası. Parçaların sahıbısı olan Bear McCreary'nin, All Along the Watchtower gibi bir şarkıyı Türkçemize kazandıran Bod Dylan'ın ve Battlestar Galactica'yı 80'lerdeki kiç halinden (çocukken de onun hastasıydım) çıkarıp hayvan gibi bir epiğe dönüştüren Glenn A. Larson dayıya teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Birinci parçamız Gaeta's Lament.



İkinci parça Kara'nın babasının yıllar önce kendisine çaldığı melodiyi hatırlaması. Dizide bu parça öyle bir sahnenin üstüne gelir ki "Vay ananı bacını!" dedirtir adama



Son olarak da All Along the Watchtower'ın Bear McCreary versiyonu. Bu da çok fenadır allah için!



Hadi bakalım dinleyin de durulun!

Sadece Benim mi Kafam Karışık ha! Sadece Benim mi Dostum!

Ceket

Geçen ay, liseden sonra ilk defa kendime bir ceket aldım. Aniden oldu :) Ben sadece kısa kollu gömlek almaya girmiştim mağazaya, tezgahtar "Ceket de alacaksın! Yoksa çocuklarını keserim!" diye beni tehdit edince yavrularıma kıyamadığım için...

Boku kimsenin üstüne atamam. Adamcağız sadece "Size ceket de verelim" dedi. Ben de "Olur..." dedim. Çıktığımda iki tane ceket vardı elimdeki askıda. "Ne var bunda ki?" diyecek olanlar vardır. 35 yaşındayım ve liseden beri kendi nikahım da dahil bir kaç nikah dışında hiç ceket giymedim ben. Ceket benim için üstümde oluşturulmaya çalışılan otoritenin sembolü oldu hep. Sadece liseyle alakalı değil söylediğim şey. İnsan neden evlenirken takım elbise vb. giymek zorundadır? Çünkü topluma kabul törenlerinden bir tanesidir evlilik, sünnet gibi, ama sünnet edilirken oğlan çocukları soytarıya dönüştürülür, evlenirken soytarı gibi görünmen yasaktır.

Yüzkitabı internet sitesinde arkadaşlarımın arkadaşlarının arkadaşlarının nınısının nınısının fotoğrafları arasında sörf ederkene mesela, en çılgın arkadaşların bile evlenirken en azından bir ceket giydiklerini görüyorum. Budur çünkü ceket, "büyüdün, bir seviyeyi daha atladın, bu sefer gerçekten erkek adam oldun, aramıza hoşgeldin" sembolü.

Peki ben "erkek adam" olmaya neden bu kadar karşıyım? Sorumluluk mu sevmiyorum? Evet sevmiyorum ama bugüne kadar üstüme yüklenen hiçbir sorumluluktan da kaçmadım. Ama esas mesele o değil. Ben deli olmayı, zıpçıktı olmayı, hiç kimsenin düşünmediğini düşünmeyi, hayal etmediğini kurmayı seviyorum aslında... Esas mesele bu.

Geçen gün bir kontrol için hastanedeydim. Benim yaşlarımda bir çift, yanlarında "Kaya" adında 5-6 yaşlarındaki çocuklarını getirmişler, bağyan muayene olacak, Kaya bekleyecek. Kaya bekleyemez. Kaya'nın algısı uzun süreli beklemelere göre ayarlı değil çünkü. Kaya bir süre şirin çocuk olarak görevli bağyanlarla flört etti. Balonlar, şekerler aldı. Ama sonra sıkıldı ve uzun havaya bağladı. Yüksek sesle konuşuyor, sürekli bir hareket halinde, durmuyor. Ha rahatsız oldum mu? Oldum elbette. Ama anasının onu susturmaya çalışmasından daha fazla rahatsız oldum. "Seni de bu tarafa çekiyorlar Kaya! Gelme paşam. Bağırarak saçma sapan şeyler söylemenin, elini sokulmayacak yerlere sokmanın özgürlüğünü sonuna kadar yaşa! Sen git! Ben ananı oyalarım!" diye bağırasım geldi. Ben, 35 yaşındaki halimle o salonda bağıra bağıra saçmalasam, görevli ablalarla flört edip istesem bir kaç dakika sonra en yakın sakinleştiriciyi kıçıma yemiş olurdum. Çocukken istediğini yapabilirsin. Ama sadece çocukken.

Mesele ille yapma meselesi de değil. Gecenin köründe Bolu'ya et yemeye gitme meselesi de değil mesele. O zaman dönelim 25'imize orada kalalım. Mesele farklı düşünebilme, bakabilme, hayal edebilme meselesi aslında. Amuda kalkan bir zürafa mı daha uzundur yoksa dört ayağının üstünde duran bir zürafa mı? Mesele hala bunu hayal edebiliyor musun, o işte. Ama imajın hiçbir şey olmadığı doğru değil. Evet susuzluk asıl önemli olan ama yansıttığın görüntü solmaya ve tek tipleşmeye başlıyorsa bu sadece üstündekilerin değil senin de öyle olmaya başladığının göstergesi oluyor yavaş yavaş.

İlk önce bukle bukle saçlarım gitti, sonra kısa kollu gömlek giymeye başladım, şimdi de ceket. Öte yandan yakıştı mı? Cidden yakıştı. Öte yandan hala manyak mıyım? Evet manyağım. Dali mi daha manyaktı Borges mi? Tartışılır. Kurosawa film çekerken beyaz eldiven takıyordu süzme bir Japon olarak. Bu onun büyük dehasını ve yaratıcılığını hırpaladı mı? Demek ki iş sadece cekette bitmiyormuş. Ama ya bitiyorsa? Evet yine yeni yeniden

Caput Magnus Confusus!

2 Eylül 2010 Perşembe

Şarkılar ve Hatırlattıkları-1

Yollar ve şarkılar çok kalıyor bende. Sarya'nın bir önceki yazıya yaptığı  yorumda bahsi geçen "Bahçede Yeşil Çınar" türküsü, bu türküyü dinlememiş bile olsak bana hep o günü hatırlatıyor.

Konya Ovası'nın derinliklerinde ilerliyoruz. Sabah beş, belki beş buçuk. Gün doğmak üzere. Arabayı kuzen kullanıyor, ben yan koltuktayım. Arka koltukta diğer kuzen ve kocası oturuyor. Babalarını kanserden kaybettiğimiz gün. Enişte mi demem gerekir bilmiyorum, iki tanem amcam var, biriyle iyiyimdir, öbürüyle olmak istemem, hayatta gerçekten ve hala amca dediğim tek insandı. Çocukken Susanoğlu'nda çadır kurardık. Çadırı kurma işi onundu, biz çadırın bağlanacağı iplerin kazıklarını çakarak, direkleri birleştirerek filan yardım ederdik. Her sene bize "İyi bakın öğrenin. Gelecek sene ben olmam, o zaman bu çadırı siz dikeceksiniz" derdi. Hafif bir burukluk yaratırdı bu bende. Ama insan -eğer yakınlarından birini çok erken kaybetmediyse- çocukken ölümün çok uzak olduğunu düşünüyor herhalde. Gerçekten ciddiye almazdım onu hiç. Ölmezdi ki. Üç paket uzun Samsun sigarası içerdi, karaşındı, çok görmüş geçirmiş, çok yaşamıştı, ağır bir motor kazası geçirmişti gençken, ağlardan kaya sokarlarını çıkarırken sokarların zehirli iğneleri eline batardı, korkardım bir şey olacak diye ama hiç olmazdı. Bana denizi sevdiren adamdı.

Bütün bunları düşünerek 120 kilometre hızla geçiyordum Konya ovasından. Zor, uzun ve acılı bir süreçten sonra kaybetmiştik kendisini. İlk defa bana bu kadar yakın bir insanı kaybediyordum. Ölüm ilk defa girmişti hayatıma. Ölüm diye bir şeyin gerçekten olduğunu ilk defa o gün kavramış ve aptallaşmıştım. Sonra arkası gelmeye başladı. Birini kaybetmedikçe, bir parça yalnızlaşmadıkça, gidenle birlikte hayatının bir parçasını da kaybetmedikçe bir virajı dönmemiş oluyor insan. O virajı döndüğünde geride bıraktıklarının hepsini göremez oluyorsun artık. Önüne daha dikkatli bakman gerektiğini anlıyorsun, çünkü Musa Eroğlu'nun da dediği gibi "Yolun sonu görünüyor" artık...

İnsanlar onları hatırlayan birileri olduğu sürece ölmezlermiş ya ben de onu hatırlıyorum. Onu ve diğer kaybettiklerimi...

1 Eylül 2010 Çarşamba

İsyanım Var Yabancının Bizi Yanlış Anlamasına!

Alice in Chains efendi gitti (Bu arada "Swing on This" de ne hoş şarkıdır) şimdi de Lebron James kılıklı Dany Granger geldi! Bunların hepsinin derdi bizim kokumuzla!

Efendi efendi! Senin ataların pamuk tarlalarında çalışırken benim atalarım koskoca bir cihan imparatorluğunu yönetiyordu haberdin var mı!

Türkler ölmüş eşek gibi kokuyorlarmış! Ben kokmuyorum arkadaş! Genelleme yapıyorsun, gelip beni kokladın mı! Ha gelsen koklayacam dersen ben sana kendimi koklatır mıyım? Koklatmam! Neden? "Göster ama  koklatma" diye bir laf var Türkçe'de. Ama ne gösteririm ne koklatırım be sana pis uzun be!

Sen koskoca bir cihan imparatorluğunu yönetmenin ne kadar zor bir iş olduğunu bilir misin? Nerden bileceksin! Meşakkatli iş! Ağır iş! İnsan ister istemez terliyor arkadaş! DNA'yı bulmuşsun ama ne işe yaradığını bulamamışsın ki sen daha! O ter kokusu DNA'lar yoluyla atadan bize geçiyor! Biz bu Cumhuriyeti tınraklarımızla kurduk Granger Efendi! Öyle iki tane kıçıkırık pivotun nanesine de terk edecek değiliz!

Bak sinirlendim konu gene nerden nereye geldi! Türkler kokuyormuş! Kokuyorsak isteyerek mi kokuyoruz efendi! Sen suyun, sabunun, deodorantın kaç para olduğunu biliyor musun bu ülkede! Benim az gelirli vatandaşım her gün yıkansın, her gün kolunun altına deodorant sıksın ohh ne ala! Ekmek alacak parayı nereden bulacak o zaman! Biz de sizin gibi gelişelim ondan sonra süreriz! O zamana kadar idare edeceksin bu kokuyla kardeşim! Sevmiyorsan gelmeyeceksin!

Hem biz öyle kötü kokmayız aslında! Bayılırım ben halkımın kokusuna! Hatta geçen gün gerçekten bayıldım! Bizim dükkana yemek getiren garsonla merdivende karşılaştık, onun indiği yeri çıkarken kendimden geçmişim hayvanoğluhayvanın kokusundan! Ulan bi git yıkan bi şey yap allahın cezası be! Öf be! Ama bunu ben söyleyebilirim kardeşim! Sana n'oluyor! Ben söyleyebilirim ama söylemiyorum. Sen de söyleyemezsin anladın mı Löbürü Lebürü efendi!

Yalnız şaka maka yıkan ey halkım be! Yazın bari yıkan! Allahın aşkına lan!

İstanbul

17 yıl önce bu şehre geldiğimde 18 yaşında İzmirli bir çocuktum. 18 yaşında İzmirli bir çocuk için çok yaralayıcı, yıpratıcı, sarsıcı bir şehirdir İstanbul. Bir o kadar da büyük, fantastik ve maceralı. Hazırlık okuduğum o ilk yıl, su arıtma cihazı satmak için Anadolu yakasının bir dibinden diğer dibine kadar dolaşınca ne kadar büyük olduğunu farketmiştim. Kurtköy'de F1 pisti ya da havaalanı yoktu, yol kenarında tahta tezgahlarda et satılıyordu o zamanlar. Kartal, Pendik, Tuzla çamur içindeydi, hala da öyle gerçi. Nasıl olup da koskoca bir ülkenin bütün özelliklerinin bir şehre sığabildiğini farkettiğimde afallamıştım. Metropoller dışarıdan aldıkları göçle büyürler ama o göçü kendi içlerinde eritirler, şehre ait hale getirirler. Şehir olmalarının gücünden kaynaklanır bu. Uygarlığın merkezidir çünkü şehir. İstanbul ise bunu becerememiş o göçle birlikte küçük şehircikler doğurmuştu içinden. Üsküdar başlı başına bir şehirdi mesela, denize yakın yerleri daha liberal, tepeleri gittikçe muhafazakarlaşan, Kadıköy'e bakan tarafı CHP'li, Capitol'e doğru yükselen bölgeleri kapalı. Her ilçesi için buna benzer ayrımlar oluşturabildiğin bir şehir. Şehir olmaktan çıkmış bir şehir aslında. Herkesin ilk geldiğinde kendi benzerlerinin yaşadığı yeri ararken dolandığı, hırpalandığı, ama sonra kovuğuna çekildiği ve oradan zorunda olmadıkça çıkmadığı şehirciklerden oluşan bir yer. New York'u bu kadar sevmemin sebeplerinden biri de buydu sanırım. Bügün bin Taksim'den metroya. Yirmi dakika sonra bambaşka bir yere gelirsin. Orası Taksim değildir. Ama orası İstanbuldur. Sirkeci'den trene bin, bir saat sonra bambaşka bir yerdesindir. Orası Sirkeci değildir. Ama orası İstanbuldur. Banliyölerden, Bahçeşehir'den, Ataşehir'den filan bahsetmiyorum üstelik. Yeni kurulmuş, planlanmış şehirciklerden bahsetmiyorum. Bir zamanlar Rus ordularının işgal ettiği yerlerden bahsediyorum. Yani tarihi olan İstanbul parçalarından.

Dünyanın en garip şehirlerinden biridir İstanbul. Turist bunu bilmez, gelir dolaşır Sultanahmet'i, Taksim'i, bir de Boğaz turu yapar. "Veri nays, veri egzotik" der gider. Onun çilesini sen çekersin. Mankafasıyla, manyağıyla, cahiliyle, kurnazıyla, çakma delikanlısıyla, şerefsiziyle sen uğraşırsın. Ama hafakanlar bastı mı gecenin dördünde atlayıp arabaya Boğaz'ın kenarında kapkara suya bakarak iç sıkıntısını hafifleten, sonra da Sarıyer'de bir leyt nayt böreği yiyip kendine gelen sensindir. Turist o sırada otelindeki dandik odasında uyumaktadır.

Bu yazıya bir fon müziği çakabilseydim eğer, Erkan Oğur'dan "Neden Geldim İstanbul'a" çok yakışırdı aslında.