28 Ekim 2010 Perşembe

yankı

Milliyet.com.tr'de bugün çıkan haber:

8 yaşındaki bir erkek öğrenciye tuvalette tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanan İstanbul’daki bir ilköğretim okulunun 55 yaşındaki temizlik görevlisinin suçsuzluğunu belgeleyen adli tıp raporu, korkunç bir gerçeği ise gün ışığına çıkardı. Küçük çocukta 3 ayrı kişinin DNA’sı tespit edilince, yaşlı adam tahliye edildi. Ve vicdanına yenilen anne H.G. konuştu: “Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.

ve yankısı:

“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.“Oğluma 3 yaşından itibaren dedesi, dayısı ve dayısının bir arkadaşı tecavüz ediyordu.

26 Ekim 2010 Salı

Geliyor Geliyor Fenerbahçe Geliyor!


Türkiye'nin zihni daralması ve taşranın merkezi ele geçirmesiyle ilgili çok yazdım. Ama bugün beni de tedirgin eden bir haber var Milliyet'te. Yıllardır zevcemi sakinleştirmek için "Bir şey olmaaz, onlar da dönüşecekler, modernizm onları da dönüşüme zorluyor, yumuşayacaklar, merkeze çekilecekler, evet o arada merkezi de biraz kendilerine çekecekler ama gevşeyecekler" diyip duruyorum. Ama bu haber hiç hoşuma gitmedi. Göstergelere dikkat eden bir adam olarak türbanın altına streç kot giyen, makyaj yapan onu da geçtim, renkli renkli türbanlar takan kadınları gördüğümde düşüncelerimin doğrulandığını düşünürdüm hep. Ama alttaki haberde de başka göstergeler var. İşim televizyon olduğu için, orada bir takım göstergeler var, sigaradan sonra içkiye de buzlama getirmek üzereler, çocukların gelişimi ayağıyla yavaş yavaş alan daraltıyorlar. "Sen bizden olmayabilirsin ama senden bir sonraki kuşak bizden olacak" şiarıyla aslanlar gibi yürüyorlar üstümüze üstümüze. Kafatasçı bir Atatürkçü değilim, Atatürkçü bile değilim ama şimdi takkemi önüme koyup düşünmeye başladım. Nereye?

http://www.milliyet.com.tr/-edeb-yahu-timi-isbasinda/turkiye/sondakika/26.10.2010/1306290/default.htm

25 Ekim 2010 Pazartesi

Türkiye'den Belgrad'a Trenle Gideceklere Tavsiyeler

Birinci tavsiyem, gitmeyin!

Eğer Evropa'nın bir kısmını trenle dolaşacağım ama interrail yapacak kadar genç ve serseri değilim, hele ki yalnızım filan diyorsanız ilk tavsiyem İstanbul'dan Belgrad'a giden ve müthiş ucuz olan (140 TL civarında) trene binmeyin.Sözde 22 saat sürüyor. Ama hiçbir zaman 22 saat sürmüyor. Üstelik TCDD, yazın nasıl bilmiyorum ama havalar soğuyunca, nasıl olsa kimse gitmiyor diyerek en dandik vagonlarını veriyor bu hatta. Giderken alafranga, dönerken alaturka tuvaleti vardı vagonun, ama ikisinin de sifonu yoktu. En büyük rahatlık perdeleri kapatıp sigara içebiliyor olmak, diğer trenlerde bu mümkün değil. Ama bunu 60'lardan beri değişmemiş, üstelik büyük ihtimalle temizlenmemiş vagonlarda yapmak çok eğlenceli olmuyor tabi. Üstelik vagon yataklı da değil, kuşet. "Bana farketmez, tanımadığım bir takım insanlarla 22 saat yol giderim" diyorsanız o zaman sorun yok. Gerçi tren çoğu zaman boş gidiyormuş bir yandan da. Giderken de dönerken de sadece turistler ve Sırplar vardı trende.

Ama sadece bununla bitmiyor tabi çile. O 22 saat içinde Türkiye-Bulgaristan ve Bulgaristan-Sırbistan sınırları geçiliyor. Bu sınırlar geçilirken genelde yolculuğun yorgunluğuyla uyumuş oluyorsunuz. Zaten akşam 10'da yola çıkıldığı için büyük ihtimalle sabah saat 4 ya da 5'te sınıra gelinmiş olunuyor, tıngırtı ve sallantı ve ani frenlerle tavşan uykusu uyurken bir de çıkılan ülkenin pasaport kontrolü için zart diye uyandırılıyor insan. Sonra aşırı sıcaktan uyuyaklıyor tekrar, zurt bu sefer de gelinen ülkenin pasaport kontrolü geliyor. Kısa uykulardan uyandırılma deneyine dönüyor hadise. Sinir yükseliyor, uykunu alamamanın getirdiği salaklık hali bir yaşam biçimine dönüşüyor.

Bitti mi? Bitmedi. Eğer hazırlıksız çıkarsanız -ki biz hazırlıksız çıktık, iki şişe su ve dört beş tane gofret vardı sadece yanımızda- trende restoran ya da herhangi bir büfe vs. olmadığı için aç ve susuz kalıyorsunuz. Aç karnına sigara içmenin de bir yerden sonra tadı tuzu kalmıyor. İstanbul'dan giderken Sofya'da 4 ila 8 saat arasında vagonun Belgrad'a gidecek trene bağlanmasını bekliyorsunuz. Çünkü İstanbul'dan gelen tren genelde hep geç geliyor ve bağlanması gereken Belgrad trenini kaçırmış oluyor. Bunun bir avantajı var günahını almayayım. Eğer daha önce Sofya'ya gitmediyseniz Sofya'yı da görmüş oluyorsunuz. Ama Sofya da 4 saatte rahat rahat gezilen bir yer zaten. Daha uzun bir bekleme, gerçek bir beklemeye dönüşüyor ve bekliyor bekliyor bekliyorsunuz. Biz giderken tren Çerkezköy'de üç saatlik bir rötar yaptı. Daha sonra öğrendik nedenini, karşı istikametten gelen bir yük treninin bazı vagonları raydan çıkmış. Çerkezköy tren istasyonunu ezberledim bunun sayesinde.

Bilmiyorum, eğer kendi başınıza kalıp, içsel bir yolculuğa çıkacaksanız belki en iyi ihtimalle 22 saatlik bir boşluk insana iyi gelebilir. Ama yanınızda biri varsa bir yerden sonra yıpratıcı olabiliyor. Evde bile sevgilinizle, eşinizle 22 saat boyunca karşı karşıya oturmazsınız ama burada oturmak zorundasınız. Sohbet ediyorsunuz, kitap okuyorsunuz, şarjınız bitene kadar bilgisayarda film izliyorsunuz -ha bir de o var, TCDD vagonlarının kompartmanlarında sarj yok- uyuyorsunuz filan ama en fazla dört metrekarelik bir yerde bir insanla kapalı kalmak gerçekten bir yerden sonra hücre hapsinde olma hissiyatı vermeye başlıyor. Klostrofobik.

Demem o ki gidin Macaristan'a uçakla. Atlayın trene oradan nereye istiyorsanız gidin. Ama gittiğiniz yerde bir beş on gün kalmadan tekrar trene binmeyin. Yanınızda ağır bagaj olmasın, gittiğiniz her yerde butik mutik bir şeyler bulunuyor. Eski giysilerinizi atın, yenilerini giyin devam edin. Çok fazla kıyafet taşımak hammaliyeye giriyor. "Bir süre sonra niye taşıyorum lan ben bu kirlileri sürekli yanımda!" diye düşünmeye ve günahsız kirlilerinize kızmaya başlıyorsunuz. Schengen sınırları dahilinde pasaport kontrolü sıkıntısı yaşanmadığı, biraz fazla euro vererek yataklı vagon tercih edilebildiği, yataklı vagonlar da gayet yaşanası olduğu içün Macaristan'dan ya da Avusturya'dan başlayan bir tren yolculuğu, trenlerin arasına biraz zaman koymak kaydıyla yapılası olabilir. Ama büyük Türk düşünür RTE'den araklayarak, rahatlıkla "Bir daha da binmem Belgrad trenine!" diyebilirim.

22 Ekim 2010 Cuma

Neden Geldim İstanbul'a...

Uzun zamandan beri memleket dışındaydım. Dolaştık durduk zevcemle. Dün sabah memlekete avdet ettik. Trenle dolaştık bir sürü yeri. Her sınır kapısında sınır polisi trene binerek kontrol etti pasaportlarımızı, ya cep telefonuyla merkez bilgisayara bildirdiler ya da ellerinde laptopla geldiler trene. Kapıkule'de giderken de dönerken de biz indik ve gittik polisin huzuruna. Giderken gitmenin zevki bir başka da dönmek kolay olmuyor bu ülkeye.

Babamın Maria diye bir hemşiresi vardı. Gagavuz Türkü, Ukraynalı. İki çocuğu var 18-20 yaşlarında. Afganistan'da hemşirelik yapmış. Kocası Çernobil kazasına ilk müdahale için gönderilen komando ekibindeymiş. Ağır radyasyona maruz kalmış, üstlerinde gerekli ekipman da yokmuş üstelik. İntihar etmiş kanserden ölmemek için. Maria bir daha evlenmemiş, Avrupa'nın dört bir yanını dolaşmış, sonunda Türkiye'ye gelmiş, çocuklarını çilek toplayarak, bavul ticareti yaparak, sürekli yatmak zorunda olan hastalara, yaşlılara hemşirelik yaparak büyütmüş. Höheey bir hayat yani, zor bir hayat, dram dolu bir hayat. Ama herşeye rağmen gülümserdi. Sert bir kadındı ama gülümserdi.

Aklıma en çok takılan yorumlarından birisi şarkılarımızla ilgili olmuştur. "Sizin şarkılarıınız hep ağlamak üzerine, hüzün üzerine, kaybetmek üzerine. Sadece şarkılarınız değil, filmleriniz de öyle. Siz neden bu kadar seviyorsunuz ağlamayı?" demişti. Ben de çok acılar çeken bir ulus olduğumuzdan dem vurmuştum. Yalan tabi vuramadım, yukarıda bahsettiğim gibi bir hayatı olan kime acılar çektiğinden bahsedebilirsin ki? Onu da geçtim kışın apartman merdivenlerinde buzdan sarkıtlar oluşan bir ülkede yaşayan, temel besin maddeleri patates ve lahana olan bu adamlar neden neşeli şarkıları, sonu iyi biten filmleri severken, dört mevsimi yaşayan, üzümü ve çileği bol, üç tarafı denizlerle çevrili benim memleketim melodramlara ve hüzünlü şarkılara aşıktır?

"Neden geldim İstanbul'a" türküsü aslında Harput'lu yani Elazığ'lı bir Ermeni'nin "Neden geldim Amerika'ya" adıyla söylediği bir türkünün Erkan Oğur tarafından yeniden yazılmış haliymiş. Çok severim, her dinleyişimde içimi cız ettirir ama biraz akil bir kafayla sözlerine bakınca iş değişiyor. Ağır bir memleket özlemini anlatır iki hali de. Bırakıp gidilen memleket Harputtur. Gelinen yer ise Amerika veya yeni versiyonunda İstanbul. Aklı başına herhangi bir insanı sokakta çevirip "Amerika'yı mı tercih edersin Harput'u mu?" ya da "İstanbul'u mu tercih edersin Harput'u mu?" diye sorsan cevap aşağı yukarı aynı olmaz mı? Peki o zaman arkadaş, neden böyle bir türkü yakılıyor ve daha da vahimi neden bu türkü bizim ciğerimize işliyor!

Neden bu kadar çok seviyoruz acıyı, hüznü, melankoliyi? Kapıkule'den girerken başka bir şeyleri düşünürken bir cevap buldum sanıyorum. Doğar doğmaz itilip kakılmaya başlıyoruz çünkü. Bu ülkedeki hiçbir şey bize yardım olmak üzerine kurulu değil. Ne devlet, ne aile, ne okul, ne belediye, ne de etrafımızdaki insanlar, günlük hayatta karşılaştıklarımız, herhangi bir seviyede ilişkilendiklerimiz, belediye otobüsü şoförleri, kasaplar ya da sokakta çarpıştığımız arkadaş. Herkes birbirinin hayatını daha da zorlaştırmak, karışsındakinin kendisini değersiz hissetmesini sağlamak için çaba harcıyor. Viyana caddelerinde kaldırımla yol arasında sadece bir iki santimlik bir fark var mesela, o da kaldırımın kaldırım yolun yol olduğunu belirtmek için. Bizim kaldırımlarımız merdiven basamağı gibidir, yoldan kaldırıma çıkarken tırmanmak zorunda kalır insan. "Benim için sorun değil, çıkıyorum" diyebilirsiniz. İyi de niye? Neden ben o kaldırımı her seferinde tırmanmak zorundayım? Sorunun cevabı çok basit aslında. Arabalara kaldırımlara parketmesin diye kaldırımları yükseltiyoruz. Şimdi biz bu soruları sormuyoruz ya artık, alıştığımız için bize normal geliyor ya bunlar, aslında normal değil. Aslında hayatımızın her anında böyle engeller var alıştığımız, bize sürekli hiçbir şeyin kolay olmadığını sadece ekmeğin değil hayatın da aslanın ağzında olduğunu hatırlatan. Sabah uyandığınız andan itibaren size artık normal gelen ama aslında olmayan herşeyi bir kenara yazın, ne kadar yorucu bir gün yaşadığınızı göreceksiniz. Elin İtalyanının tuzu kuru olduğu için akşam işten çıkınca soluğu kafede barda alıp kakara kukara yapabiliyor. Biz pestilimiz çıkmış bir halde dönüyoruz eve. Çünkü zor bir günü daha yaşayıp bitirmeyi başarmış oluyoruz. Gene kendimizi kötü hissediyoruz. Değersiz ruhumuz daha da değersiz hale geldi bir günün daha geçmesiyle. Yorgunluk ve ağırlık cilasına bir kat daha eklendi.

Bütün bunlardan sonra, içinde "Bilmem ki bu dünyaya, ben niye geldim" cümlesi geçen bir şarkıyla empati kurulmaz da ne olur? Biz, -neden olduğunu bir türlü bulamadığımız bir şekilde- mutsuzken ve umutsuzken hayatı neşe içinde geçen insanların hikayesini seyredelim ki? Mazoşizm değil bu, doğduğu andan itibaren bodrum katında yaşayan, hiç dışarı çıkmayan ve dışarıyı sadece kirli bir pencereden görebilen bir çocuk nasıl alışırsa biz de alışmış durumdayız. Daha iyisinin olabileceğini biliyoruz belki ama umudumuz, heyecanımız ya da onu gerçekleştirmeye dair bir çabamız yok. Onun için yenilmenin, kaybetmenin, ezilmenin, vazgeçmenin, özlemenin, kavuşamamanın hikayesi, türküsü, şarkısı bize bizden geliyor. O yüzden hüznü anlatan herşey bu ülkede bir-sıfır önde başlıyor karşılaşmaya.

Tayland da zor bir ülke mesela, toplumun çok büyük kısmı fakir, çöpler sokaklarda, trafik berbat. Ama insanların yüzü gülüyor amına koyim! Görüyorsun ve soruyorsun kendine. Neden ulan?! Neden?! Ben neden acıyla yoğrulmuş bir memlekette doğdum? Daha da önemlisi neden hala orada yaşıyorum?!