25 Eylül 2015 Cuma

Tekin Alitüre

Ali Tekintüre büyük söz yazarı evet. Ama bir de onun sözlerini besteleyenler var ki onlara da rispekt. Bütün günü senaryo revizyonuyla geçirdikten sonra youtube'da kendime Ali Tekintüre çenılı yapmaya karar verdim. Ekşiye girdim, verdim Ali Tekintüre'yi döşedim gidiyorum. Arabesk'te nefis bir intro kültürü var. Orhan Gencebay'ın Neşet Ertaş'tan apartıp arabeske kattığı sonra da herkesin taklit ettiği bir kültür bu. Bozlakların girişinde bağlamayı döver ya Neşet Ertaş, onun sofistike versiyonu bu işte. Bergen'den dinliyorum şimdi "Benim İçin Üzülme". Kesinlikle Funda Arar'dan daha iyi söylüyor.
Bu müzik beni babamın tekstil atölyesine götürüyor. Kumaş tozu, sigara dumanı ve dev çaydanlıklarda demlenmekten kararmış çay. Yemekhanedeki metal tabldotlar. Ne zaman gitsem mutlaka mutfağa uğrardım. Ne var ne yok diye. Acımasızca tatlı yerdim olduğu zamanlarda. Hala da tatlıya düşkünüm. Kahretsin.
Çalışan insanlar, terleyen insanlar, çaktırmadan birbirleriyle flört eden insanlar...
Babamın kırk yılda bir taktığı kravatları ve bıyığı...
Masif mobilyalarıyla bürosu... içinde bir sürü erkek oyuncağının olduğu... Çekmecesinde çakıları, tespihleri. Şimdiki benden küçüktü o zamanlar. Her türlü duygusunu en tepede yaşamayı seçen bir adamdı.
Orhan Gencebay'dan çalıyorum "Beklemek İbadet Kalmak Zulümdü" Dev introyla girdi. Yaylılar ve destekleyici bir bateri. Leyla ile Mecnun filminin müziklerinden. O filmi çok severdim. Gereksiz severdim çocukken. Gereksiz melankoliktim ben zaten çocukken. Bu şarkının da içinde bulunduğu albümü koyardım pikaba, elime de albümü alırdım, şarkı sözleri vardır içinde, Orhan Gencebay'la birlikte söyler söyler ağlardım. Ne ettiyse bana kaderim etti. Kurduğum hayaller zamansız bitti. Ağla ağla sen, için çıksın... Ne gereksiz bir adamdım ben ya! Başıma ne geldiyse o melankoliden geldi zaten. Kahretsin.
Çooook uzun zamandır şarkılardan kederlenip içmiyorum. İçki içmek dinlendirici bir eylem oldu artık benim için. Arada bir, bir kadeh malt... Günün yorgunluğunu atmak için. Müslüm Gürses'le devam ediyoruz. İçiyorsam sebebi var. Ben de bu felsefeyi güdüyorum. Sebebim yoksa içmiyorum. Kontrolümü kaybetmek için içkiye ihtiyacım yok artık. Kafayı sadece hayal ederek de dağıtabiliyorum sanırım. Hiç beklemediğim bir anda kopabiliyorum. O zaman niye içeyim ki...
Gönderdiğim son notların geri gelmesini bekliyorum. O yüzden başladım bunu yazmaya. Ama sanırım biraz daha uzayacak. Ben kendi kendime kalayım en iyisi. Behiye Aksoy'dan gelsin son olarak "At Kadehi Elinden"
İçenlere afiyet olsun

22 Eylül 2015 Salı

Sabaha Karşı Caput Magnus

Mavi Sakal'ın en sevdiğim şarkısı hatta tek sevdiğim şarkısı "İki Yol". Çok sık aklıma geliyor bugünlerde. Nedenini bilmiyorum. İki yol var demiştin. Hepsinin sonu aynı zaten. Sabah dört buçukta kalmamalı insan. Hele ki ev ahalisinin uykusunu bölmek istemiyorsa. Minik börülcem ufak ufak uyanıyor. Dönüp duruyor yatağında. Gece görüşlü kameramız var boru değil, takipteyiz. Birdenbire boşalan yolların ortasındayım. Yollar bomboş, bir amca hızlı adımlarla sabah namazına gidiyor. Gerçek müminin disiplini hiçbirimizde yok. Allah'a inanmanın kuvvetidir bu. İnanmanın kuvvetini reddetmek belki de bu hayatta yaptığım en büyük hataydı.
Sorunumun ne olduğunu çözdüm geçen gün. Bir sonraki seansta psikiyatristimle bunu tartışmayı planlıyorum. Kısa süreli hafıza ve duygusal depo gündelik olayların, durumların ve duygulanımların toplandığı bir lavabo gibi diyelim ki. Gün içinde musluğu açarsın kısa bir elini yıkar geçersin ya mesela, ya da uzun uzun akıtırsın suyu traş olurken ya da diş fırçalarken... Bizim kısa süreli hafıza ya da duygusal depo da aynı şekilde çalışıyor mesela. Ama altta da bir gider var. O giderden akıp gidiyor bu duygulanımlar ya da anılar. Benim sanırım o gider tıkalı. Her şey birikiyor gün içinde akıp gitmiyor. Gece uyuyana kadar sıfırlayamıyorum kafayı hiç. O yüzden de kitaptan okuduğum soykırım hikayeleriyle seyrettiğim porno ya da Bodrum'u alan selle, öğle yemeğinde yediğim kabak dolmasının içindeki taş birbirine karışıyor sürekli. Olaylar, durumlar, görüntüler, haberleri -tam anlamıyla karşılamıyor ama başka kelime bulamadım- "resimleştirerek" hafızada tutuyorum. Çünkü onların etkilerinin devam etmesine izin versem çok karışacak ortalık, o kadar çok duygulanımı bir arada yaşamaya başlarım ki deliririm.

Bu neye sebep oluyor? Normalde birbiriyle birleşmeyecek şeyleri birbirine değdirebilmeme, onlardan bir örüngü yaratabilmeme. Bu bir yanıyla çok güzel bir şey. Sürekli üretebilmeni sağlıyor. Ama bir yandan da ürettiklerinin belli bir seviyede kalmasına sebep oluyor çünkü her yeni gün yeni bir örme işlemini getiriyor. Bir önceki günün örüngüleri sıkıcı hale gelmiş oluyor. Bir baltaya sap olamadan, bir kenara çiziktirilmiş iki not olarak, "daha sonra dönüp bakarım yea!" dosyasına kaldırılıyorlar. O dosyaya bakmıyor değilim. Bakıyorum, hem de sık sık. Ama oradan derli toplu bir ürün çıkarmam benim beklediğim kadar hızlı olmuyor. Tutunamıyorum çünkü.

Sonra gelsin konsantrasyon dağınıklıkları gelsin dapresyonlar.

Böyle işte

22 Temmuz 2015 Çarşamba

2011 yılında yazdığım ve "allah bilir ne zaman yayınlanır, yayınlanmazsa burada tefrika ederim" dediğim kitap yarın sahneye çıkıyor. Şaşkınım, mutluyum, nişanımızda sizi de görmekten mutluluk duyarız
Babası Caput Magnus Confusus

Günlerin Köpüğü



Gezi zamanı yazacak bir şey yok hayat kendini yazıyor yazmış bir kenara çekilmiştim. Bugünse yazacak o kadar çok şey var ki.



Ama kafam çok karışık, uzun uzun yazamayacağım kadar karışık kafam.



Birden çok tarafın bu katliama “oh olsun!” demesi meselesi var bir tarafta. Faşistler diyeceğim, milliyetçilik değil çünkü bu, faşistlik. Ama o amına kodumunun da bir adabı vardır aslında o yüzden bu siktimin memleketinde faşistlik bile o kadar sakil ki… neyse o değil de şu aslında, insanın cahili vardır dayanamam, ama okumuşun gözünde at gözlüğüyle dolaşanı kadar değersizi yoktur benim için. Ulan amcık ağızlı el insaf lan! Bi ağzından çıkanı kulağın duysun be! El insaf! “On binlerce şehit verilirken nerdeydiniz” diyor. Burdaydım kavun beyinli, onda da burdaydım. Bingöl Katliamı’na da hüngür hüngür ağladım ben göt! Sen kim köpeksin benim içimin neye acıyıp neye acımayacağına karar veriyorsun beton! Buna deli oluyorum deli!



Bir de işin diğer tarafı var. Birilerinin, bu yukarıda söylediğim maltofonlardan bahsetmiyorum ama apolitik olan birilerinin, bu meseleyle hiç ilgilenmeyen birilerinin, bu acıyı içinde hiç hissetmeyen birilerinin varlığını kabul etmeme meselesi. Onlara sürekli bir suçlama, ben ağlıyorum sen de benimle ağlayacaksın, acı çekeceksin, yoksa sana vicdan azabı olurum. “Paylaş o plaj fotoğraflarını paylaş! Helal olsun sana be!” derim. Çünkü gösterinin ve gösterişin her türlüsüne çılgınca tutkuluyum aslında ben en dipte. Bırak be kafasız arkadaşım. Kimin ne yaşadığından sana ne. Yas dediğin bok herkesin kendi iç yolculuğu, hesaplaşması, macerasıdır. Beyinsiz kardeşim, sen kendi acınla, öfkenle yaşasana neden suçu günahı olmayan adama sataşıyosun ki?


Çalışma meselesine takılan var, büyük bir suçluluk duygusu, böyle ölümlerin yarattığı, şimdi o insanlar orda öldüler ve ertesi gün biz işimize gücümüze baktık. Şimdi işin garibi bizim hayatımıza devam etmemiz değil, işin garibi yanıbaşımızda bu kadar çok travmanın yaşanıyor olması. Eğer son dört yılda yaşanan her olaydan sonra bir ay kendimize gelemiyor olsaydık ağır bir depresyonun içinde debeleniyor olurduk. Suruç, Soma, Reyhanlı, Uludere/Roboski, Ali İsmail, Berkin, Abdullah say say bitmiyor ki, say say bitmiyor ki, say say bitmiyor ki…



Beş aylık taze babayım, kızım var, içerde uyuyor şimdi. On dakkada bir bebek kamerasının monitöründen onu izliyorum, yan döndü şimdi, biraz sonra uyanacak, acıktı, gece sütünü emecek. Sonra kucağıma alıp uyutacağım onu, loş ışıkta onu seyrediyorum uyuturken, bazen hüngür hüngür ağlıyorum, bir bebeğin ne kadar günahsız ne kadar saf olduğunu öğreniyorum. Daha önce, baba olmadan önce bilmezdim bu duyguyu. O ölen gencecik çocuklar da birilerinin gözünün nuruydu, onlar da analarının babalarının kucağında uyudu, onlar da benim kızımı sevdiğim gibi katıksız bir sevgiyle sevildiler. Ama artık yoklar. Nasıl büyük bir acı olduğunu tahayyül etmeye kalbim yetmiyor, kalbim sıkışıyor, kafamdan atıyorum hemen o düşünceyi. O acıyı gerçekten yaşayanlara… cümleyi tamamlayamıyorum bile.



Çalışıyorum, kapatıyorum kontağı, o öyle olacak, şunu şöyle yapın, bi de şöyle düşünelim, akşam eve geliyorum, ölen çocukların yüzüne bakıyorum bir kere daha, içime taş oturuyor taş! TAŞ! Bu duyguyu ilk yaşadığım gün Uğur Mumcu’nun katledildiği gündü. O gün bugündür uçurumun kenarında oturup toprağın altımdan parça parça kayıp gidişini izliyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor. Hiçbir şey! Bu saçma sapan ülke hakkındaki hissiyatım budur. Ağzımda hiç azalmayan kötü bir tat gibisin, teşekkürler Türkiye!



Son olarak



Suruç’ta ölen anarşist Alper Sapan’ın arkadaşı Emre Kerabark’ın arkasından yazdıkları:





"Ulan Alper ,ağzında sürekli A Las Barricadas'ın ıslık versiyonu, penguen yürüyüşün, kiraları geciktirmen, kedinin boklarını temizlememen ile tam bir yavşaktın, gel gör ki canım gibi seviyormuşum seni, gitmeden önce de taşşağını geçmiştik, sen gider şimdi orada ölür kalırdın diye, yüzündeki sikik gülümseme ve zoraki ciddiyetliğinle ajitasyon çekmiştin bir de, politik göt, daha anasını sikecektik Eskişehir'in, sen bir pasifist olarak destek olacaktın biz Espark'ı bombalayacaktık, toplantı alacaktık, toplumsallaşacaktık, sen Polonya'ya gidecektin, II. Bakunin olup Avrupa'da devrimi örgütleyecektik, yine yaptın yapacağını, kara bayrak basın açıklamasında görünecek diye ön taraflara geçtin, evi boşaltırken elindeki kağıda insanlığın devrim sürecinde izleyeceği evreleri yazmıştın, 'Atma, çıkaracağın kitabında bu yoldan ilerlersin' diye taşşak geçmiştim de alınıp çöpe atmıştın, sokaklarda sosyalistlerin 'O ölümsüzdür', 'Bu ölümsüzdür' yazılarıyla taşak geçecez diye 'Alper Sapan Ölümlüdür' yazacaktık Eskişehir duvarlarına, sosyalist jargondan nasıl da tiksiniyorduk, sen bana bugün 'Alper Sapan Ölümsüzdür' diye slogan attırdın, aşk olsun orospu çocuğu, aşk olsun.."





Hayatımda bu kadar dolaysız, bu kadar içten ve bu kadar acıtan bir şey okumadım ben.



Alper Sapan Ölümlüdür!




11 Haziran 2015 Perşembe

Alçaklara Kar Yağıyor Üşümedin mi Sen Bu İşin Sonunu Düşünmedin mi ?







Pazar gününden beri sürekli kafamda bu şarkı. Allam sen yüzümüzü tekrar yere baktırma yaleppi! (Baktırdı)

14 Mayıs 2015 Perşembe

Kafamdan Ortaya Karışık

Dün gece çok geç yenilen bir akşam yemeğinin arkasından uyumamak için kendimi Vincent Gallo'nun başrolünü oynadığı Essential Killing filmini seyrederken buldum. Uzun zamandır beni teğet geçen, başına oturmaya üşendiğim filmlerden biriydi. Film digiturk muvistarmtarprömiyer kanallarından birinde oynuyordu.
Film Afganistan'da yakalanan ve -sanırım- Polonya'daki koalisyon hapisanesine götürülürken içinde bulunduğu minibüsün şarampole yuvarlanması sonucu serbest kalan ve allah ne verdiyse kaçmaya başlayan bir taliban töroristinin "Polonya Dağları toz ile duman" türküsü eşliğinde önüne gelen insan türünden bütün canlıları öldürmesi üzerine kurulu. (Kendime not: Bi daha bu kadar uzun cümle yazma sıçma ihtimalini de göz önünde bulundur) Şimdi google'dan bakanda filmin Venedik'te en iyi film aldığını gördüm, evropalının aklına bir kere daha tüküresim geldi. Çünkü Gallo bir Taliban'ı oynayan bir oyuncuyu çok iyi oynamış aslında. Bir de üstüne böyle bir adam Polonya dağlarında tek başına kalırsa ne olur sorusunun akla gelen ilk cevabıyla bitiyor film. Spoylırını yerim, herif ölüyor! Sonunda "E amk neden seyrettim o zaman ben bu filmi!" dersin yani rahatlıkla. 

Şimdi bütün bunları geçiyorum, antreyi yaptım, ara sıcaklarda sıra

Filmin başından sonuna kadar bir sürü insan öldüren bu taliban biraderimiz filmin sonlarına yakın bir yerlerde yola yakın bir yere sotalanmışken bisikletini buzlu yolda sürmekte zorlanan şişman bir kadın görür. Onu izlemeye başlar. Kadın sallanır eder ve en sonunda bisikletten yolun kenarına düşüverir. Karların arasına oturur, pardösüsünü açar ve aslında düşündüğümüz kadar şişman olmadığını kucağında bir yaşını doldurmamış bir çocuk olduğunu anlarız. Kadın oracıkta memesini çıkarır ve çocuğunu emzirmeye başlar. Gallo tabancasını çıkarır ve kadına doğru hareketlenir. Buraya kadar bir sorun yok. 

Sorun bundan sonra başlıyor. 

Bir anda plan atlar ve kadına ne yaptığını biz anlayamadan Gallo'yu tekrar görürüz. Bir ağacın arkasına saklanır ve sesleri duyarız. Birileri kadına "galiba" araba çarptığına dair fikir yürütmektedir. Bebeğin nerede olduğuna dair ise herhangi bir bilgi yoktur çünkü AMK DİGİTURK'U FİLMİ ORTA YERİNDEN CART DİYE KESMİŞTİR! BE AMK ÇOCUKLARI BENDEN HER AY SİNEMA BEDELİ OLARAK BİLMEM KAÇ LİRA ALMAYI BİLİYORSUNUZ! İKİ TANE AVUKAT TUTUP ŞU RTÜK SANSÜRÜNDEN KURTULMANIN YOLUNU NİYE BULAMIYORSUNUZ ACABA! DİGİTURK'UN O KANALLARININ HİÇBİRİ ULUSAL KANAL DEĞİL HEPSİ ABONELİK SİSTEMİYLE ÇALIŞIYOR. YANİ BEN O KANALDA O FİLMİ SEYRETMEK İÇİN PARA VERİYORUM LAN! SEN NE HAKLA BENİM PARA VEREREK İZLEDİĞİM FİLMİ KESİYOSUN LAN! SADECE BU DA DEĞİL! EN UFAK BİR SİGARALI PLANI BİLE FİLMİN YARISINI BLURLAYARAK PİÇ EDİYORSUNUZ, KADIN KADINA ÖPÜŞME SAHNELERİNİ ACIMADAN KESİYORSUNUZ BE DALYARAKLAR! BE SİK KAFALI JAPON ASKERLERİ! 

Şimdi birazcık sinirimi attıktan sonra devam edeyim. Bu kodumun memleketinin insanlarında baskıya biat etmek DNA kodlarında yazılı. "Aman canım n'olucak bu kadarcık şeyden, yapıverelim/susalım/görmezden gelelim" diyen başımızağrımasıncılık, akşamakşamsinirimizibozmayanegerekvarcılık, ahmetpencereninkenarındançekilcilik, amansenkarışmabaşkasıayırsıncılık ve daha niceleri. Böyle yapa yapa, yapa yapa alanımızı daraltıp duruyoruz, sonra da ne kadar dar bir yaşam alanımız kaldığını fark edip "ben buraya ne ara sıkıştım lan!" diyoruz. Bazen onu bile demiyoruz "içimde bir sıkıntı var nedenini anlayamadığım" diyoruz. 

Cumhuriyetin devlet aygıtı, cumhuriyet rüştünü ispatladıktan sonra dinamizmini kaybedip çökelek gibi dibe çökerken muhafazakarlaştı ve ağırlaştı -bütün devrimlerin iç dinamiğinde bu bok vardır o yüzden yaşasın anarşi- döndü bir etrafına baktı ve Osmanlı'nın devlet aygıtını gördü, oradan bürokratları kendi içine yerleştirdi ve böylece devamlılığını sağladı. Ha n'oldu, oradan gelen Türk-İslam-Ortadoğusal bir gerzek baskı mekanizmasını da devralmış oldu böylece. Şimdi Türkiye'de ikinci bir devrim gerçekleşiyor. -1)bu devrimin karşı tarafında olmamız bunun bir devrim olduğu gerçeğini değiştirmez. 2) Devrim bize bozitif bir kelime gibi gelir hep o yüzden de son 12 yıldır Türkiye'de olan bitene devrim demek istemeyiz ama aslında olan budur- Bu devrim fena halde lumpen, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi fena halde taşralı ve açık söyleyeyim bana göre 10 yıl içinde Türkiye'yi hiçbirimizi nefes bile alamayacağı bir hale getirecek olan bir devrim. Bugüne kadar cumhuriyetin devlet aygıtından fena halde baskı yediğini iddia eden bir kesimin -öyledir değildir çok da bi tarafımda değil açıkçası- devrimi. Son aşamasına gelindi, herkesin yeri sağlamlaştırıldı ve devlet aygıtını tamamen ele geçirdi bu adamlar artık. 

İmdi gücü ele geçiren ve enerjisini kaybetmeye ve çökelekleşmeye başlayan bu gücün kendini korumak ve devamlılığını sağlamak için yapabileceği bir tek şey var, bir önceki baskı mekanizmalarını, güncelleyerek, yenileyerek devralmak. Bu heriflerin eskilerden çok önemli bir tek farkları var o da mikrofaşizm, mikrootoriteryanizm ve mikrosansürü kesinlikle küçük görmemeleri. Toplum mühendisliğinin çok önemli bir mekanizması olarak kullanıyorlar bunları

Sonra da işte benim gibi gerizekalılar kendilerini digiturk'e küfrederken buluyor. RTÜK'ün ceza sisteminin nasıl çalıştığını da biliyorum üstelik. Ama bir üste kızamıyorum, onun uygulamalarına ses çıkaramayan kar amaçlı bir işletmeye kızıyorum. 

Allah da beni kahretsin. 

Ha on yıl sonra digiturk de benimle birlikte göte geldiğini anlayacak ama o zamana zaten birileri çoktan "bu milletin amına koymuş olacak"

Çaren çözümün var mı caput diyenler olacaktır. Yok annem. Bir tane acil durum butonum var o da valizleri toplamak. 

Öperim