11 Temmuz 2009 Cumartesi

"Sıçtınız! İçime döndüm" Serisi-1

Twitter’a gerek yok benim blogum da aynı işlevi görüyor. Özellikle sabahları kafamda uçuşanları not almayı bir akıl edebilsem yetecek de artacak bile aslında.

Birkaç gün önce 35’e girdim. Yani artık 34 yaşındayım. İnanamıyorum. Aslında bu inanama süreci 30’dan beri devam ediyor. İnanamıyorum 30 oldum. İnanamıyorum 31… 32… Sanırım 40’a girdiğim zaman da şaka yapıyosunuz di mi ben 40 olmamışımdır dönemi yaşamaya başlayacağım. Öldüğümde de yüzümde şoke olmuş bir ifade olacak herhalde. Nasıl ya! Ben öldüm mü şimdi?!

Bu yaşla barışamama durumumun temelinde ne olduğunu biliyorum sanırım. Hiçbir zaman büyümek istemiyor olmam. Çünkü büyüdüm mü çok büyüyorum ben. Babam uzun bir süre için yurtdışına giderken bana yazdığı mektubunda “Artık evin erkeği sensin” dediğinde 9 yaşında filandım. Bir anda on yaş filan atmıştım. 9 yaşında zaten 19 oldun mu gerisi de pis geliyor. Tecrübeyle sabit. O zaman insanın içinde köşeye sıkışmış bir çocuk kalıyor, hiç büyümüyor ve sürekli dürtüyor. “Ne zaman oyun oynıycaz?” Garip bir tahterevallinin üstündeyim, bir yanda yaşlı halim bir yanda çocuk, kim ağır basarsa ben de o tarafa kayıyorum.

Ben neden bu işi yapıyorum? Aslında önemli bir nedeni de bu. Her gün çalışmak zorunda değilim sözde, ama 24 saat iş düşünebiliyorum. Uçan sinekten bile hikaye çıkarmaya uğraşırken buluyorum kendimi. Bazen kendi kendime “keşke mesaili bir işte çalışsaydım” diyorum. Çıkınca kontağı kapatıp kendi dünyana geçiyorsun. Ama bir yandan biliyorum ki ben orada da kontağı kolay kolay kapatamazdım. Ödev seviyorum çünkü ben. Çalışkanım, hırslıyım, sorumluluk sahibiyim ve zekiyim. Bütün bunlar bir araya gelince de ortaya kendini dibine kadar sömürtmeye hazır ve nazır bir adam çıkıyor. Ama bir gün o adamın da içinden Alien çıkar gibi Harley-Davidsonlu biri çıkacak. Ben buna yakın benzetmelerle yıllardır söylerim bu lafı. Neredeyse 10 yıldır. Ama o Harley’in motor seslerini, hiç bu kadar yakında duymamıştım. Babam ruhen köksüz, duygusal olarak serseriydi. İçimde bir yerlerden sesleniyor bana. Yap. Düşünme. Yap. Her şey çok güzel olacak.

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Sivas Katliamını Unutma

Ben Temmuz doğumluyum. Galiba en sevdiğim ay da Temmuzdur. Yılın her ayı Temmuz olsa bana koymaz. Ama bir saat mesafemde bir deniz parçası olacak elbette. Hasan Hüseyin’in şu dizelerini okuduktan sonra oğlum olursa adını Temmuz koymaya karar vermiştim. Yaşım daha 16 idi.


bir oğlum olacak adı temmuz

uykusuz

korkusuz

beter mi beter

ben beynimi satarak yaşıyorum

o benden proleter


1993 yılının Temmuz’unda üniversite sınavlarından çıkmış heyecanla sonuçların açıklanmasını bekliyordum. 18 yaşımın en büyük meselesi nereyi kazanacağım ve sevgilimle aynı şehirde okuyup okumayacağımdı. Ocak’ta Uğur Mumcu’yu öldürmüşlerdi. On binlerce insanla birlikte yürümüştüm Konak’tan Cumhuriyet Meydanı’na. Büyük bir hareketin başlayacağını düşünüyordum. Türk Solu artık silkinip yeniden toparlanacaktı. Mumcu boşuna ölmüş olmayacaktı. Etrafımızı gün geçtikçe daha fazla saran pislik bizi boğmadan birileri çıkacak “yeter” diyecekti. Birileri, hümanist birileri, adalete inanan birileri, eşitliğe değilse de devletin herkese eşit mesafede olması gerektiğine inanan birileri, her vatandaştan gelirine göre vergi isteyecek birileri, her vatandaşa eşit eğitim ve sağlık hizmeti götürecek birileri. Babayı aldım.

İzmirliydim. İzmir’deydim. Hava dayanılmaz sıcaktı. İnsanlar yazın kavga bile edemeyecek kadar gevşerlerdi İzmir’de. Korna çalmaya bile gitmezdi elleri, hala da gitmiyor. (Bu yaşıma geldim, 16 yıldır İstanbul’da yaşıyorum, hala yeşil yanar yanmaz başlayan korna seslerine alışabilmiş değilim.) Eve geldim, televizyonu açtım. Sivas’ı gördüm. Günlerden 2 Temmuz’du. Binlerce insan bir binanın önünde toplanmış “Ya allah bismillah, allahuekber” diye bağırıyordu. Korktum, yüzlerce kilometre öteden korktum. O otelin içinde, o kalabalığın böğürtüsünü, kırdıkları camların seslerini duyduğumu, içeri atılan kaldırım taşlarını, yükselmekte olan dumanı, ateşi düşündükçe daha da korktum. 20. Yüzyılın sonundaydık, gelişmekte olan bir ülkede yaşıyorduk. İzmir’de şoförlerin sıcaktan birbirleriyle kavga etmeye mecali yoktu ve Sivas’ta, ülkem dediğim toprak parçasının sınırları içinde binlerce insan 35 kişiyi bir otele kapatmış diri diri yakmaya çalışıyordu ve hiç unutmam, kalabalığın içinden bir takım gençler ve çocuklar, olayın görüntülerini çeken kameralara dönüp sırıtarak el sallıyordu. Tüylerim diken diken olarak seyrettim, elimden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu. Büyümüştüm. Bu ülkede sadece benim gibi insanların yaşamadığını anlamıştım. Uğur Mumcu’yu öldürenleri görmemiştim. Ama Madımak Oteli’ndeki insanları linç edenleri gördüm. Benim gibi insandılar. Benimle aynı dili konuşuyorlardı. “Kahrolsun laiklik!” diye bağırıyorlardı. “Sivas Aziz’e mezar olacak!” diye bağırıyorlardı, ne dediklerini anlıyordum. Metin Altıok içerde elinde bir fırça, olanca çaresizliğiyle oturuyordu. Ölmesi için bir sebep yoktu. Şairdi. Şiir okuyanından çok şairi olan bir ülkede gerçek bir şairdi, elinde sapı kırık bir fırçayla biraz sonra ölecek bir şairdi.



Sonbahar –ki acının değişmez dipnotudur-
Sesinin solgun göğünde,
Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur.
Savrulur her yana kavruk kelimelerle
Yüreğini acıyla buruşturur.
Bakışının pasıyla zırhlanan dünya
Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına.
Sonbahar -ki doyumsuz bir aşkın sonucudur-

Ülkeme dair ilk hayal kırıklığım bu oldu. İlk kez utandım bu ülkenin vatandaşı olmaktan. Sonra bu hayal kırıklıkları ve utanç anları çoğaldı, alıştım. Sadece ben değil, hepimiz alıştık. Anormal olan normal gelmeye başladı.

Metin Altıok’la birlikte 34 insan evladı daha öldü o gün. Hiçbir suçları yoktu. O katliamı gerçekleştirenlerin büyük kısmı hala yaşıyor. Hala aramızda yaşıyorlar. O kafa ölmedi, kolay kolay da ölmeyecek. Sivas’ı unutmayalım. Metin Altıok’un elindeki sapı kırık fırçayı unutmayalım. Anormal olanın hala buralarda olduğunu unutmayalım. Bu ülkeye İsveç, bu ülkenin insanlarına da İngiliz muamelesi yapmayalım. Faşizme, şiddete, linçe birkaç adım mesafede yaşadığımızı unutmayalım. Yoksa bir gün biz de kendimizi elimizde sapı kırık bir fırçayla hayatımızın son dakikalarını yaşarken bulabiliriz. Yaşam biçimimiz, asla yıkılmaz diye baktığımız iskambil kartlarından yapılma bir bina aslında. Temelleri çok zayıf, yapısı çok kırılgan. Elimizden geldiğince onu güçlendirmeye çalışalım. Ama her an o binanın üzerine “Madımak Oteli” tabelası asılabileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

Elin oğlu her yıl 11 Eylül’de 2001 yılında ölen binlerce insanın adını okuyor, biz de en azından bu 2 Temmuz’da Madımak’ta kaybettiğimiz insancıklarımızın adını okuyalım ve unutmayalım:


Onların yerinde biz de olabilirdik.

Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
Gülender Akça - 25 yaşında
Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
Ahmet Alan - 22 yaşında
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
Sehergül Ateş - 30 yaşında
Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
Belkıs Çakır - 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi
Murat Güneş,Murat Gündüz - 22 yaşında
Gülsüm Karababa -22 yaşında
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 17 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
Ahmet Öztürk - 21 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Özlem Şahin - 17 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
İnci Türk - 22 yaşında
Kenan Yılmaz - 21 yaşında

28 Haziran 2009 Pazar

Kredili Hayatlar

Olay zevcemin gittiği kuaför ya da ona benzer bir yerde geçiyor. Bu mekan İstanbul'un daha üst gelir gruplarına hitap eden bir alışveriş merkezinde. Orada çalışan bir kadın var. Hikayenin devamında bu kadının statüsünün önemi olduğu için belirtiyorum.

Adına Berrin diyelim. Berrin 40-45 yaşlarında, kocası ondan biraz daha büyük, bir yerlerden emekli olmuş, emekli maaşından başka geliri yok. Yani baktığınızda ortalama geliri olan bir aile. 20 yaşlarında bir kızları var. Onun adını da Aylin koyalım.

Aylin 20. yaş gününü arkadaşlarıyla birlikte bir yerlerde kutlamak ister. O "bir yerler" Reina gibi bir yerlerdir. Aylin annesinden Reina'da kendisi için bir loca rezerve ettirmesini ister. Mekanın gerçekten Reina olması gerekmez ama o ayarda bir yerden bahsediyorum. Berrin mekanı arar, ancak bir ay sonrasına rezervasyon yapabileceklerini söylerler. Ayrıca kadının bir aylık maaşından daha yüksektir söyledikleri rakam. Berrin müdürünün aracılığıyla Reina kıvamında ama daha az revaçta olan bir yerden rezervasyon yaptırabilme şansını bulur. Bu mekanın adına da Pearl diyelim mesela. Pearl'ün fiyatı Reina'nın fiyatıyla aşağı yukarı aynıdır ama. Kızına durumu anlatır. Aylin ortalığı ayağa kaldırır, arkadaşlarına rezil olmasını mı istemektedir annesi, Reina'da loca demiştir o olacaktır. Berrin'i delirtene kadar bağırır, çağırır, söylenir. Berrin yumruğunu masaya vurur. Eğer istiyorsa Pearl'e gidebileceğini yoksa evde oturacağını söyler. En sonunda Aylin arkadaşlarıyla birlikte Pearl'e gider, dönüşünde annesine çok teşekkür eder. O gece Reina'yı polis basmıştır çok doğru bir iş yapmıştır Pearl'de yer ayarlayarak vs. vs. vs.

Şimdi burada beni ilgilendiren şey başka. Berrin'in davranışı, kızının davranışı ve istekleri. Ve toplum olarak buraya nasıl geldiğimiz. Aylin nasıl olup da kendisini bir gecede 1500 lira harcayabileyecek ya da kendisi için bir gecede 1500 lira harcanabilecek bir insan olarak görmektedir? Aylin henüz 20 yaşında, büyük ihtimalle ailesinin yanında yaşayan, çalışmaya başlamamış bir insandır. Peki ya Berrin? O nasıl olur da, bir ay boyunca çalışarak kazandığı bu parayı bir gecede harcamaya cesaret eder?

Kredi kartlarının, bankaların verdiği kredilerin hayatımızı kolaylaştırdığı gerçek. Ama bunun arkasında yatan büyük bir illüzyon var. Her insanın bir ekonomik değeri vardır. Berrin ayda, diyelim ki iyi ihtimalle 1500 lira kazanmaktadır. Hadi kocası da emekli maaşlı olarak 1500 lira alıyor olsun. Bu insanlar kirada oturuyorlar, başka sabit giderleri de var, bir de hiçbir şey kazanmayan yani henüz ekonomik değeri olmayan bir kız çocuğunu büyütüyorlar.

Ama büyük ihtimalle Berrin'in limiti 1000'er liralık iki ya da üç tane kredi kartı var. Yani elinin altında her an harcanmaya hazır 3000 lira var. Ayrıca Berrin'in 5000 liraya yakın da bir kredibilitesi var. Yani istese, sıkışsa, bankadan 5000 liralık bir krediyi rahatlıkla çekebilir. Bu Berrin'de 1500 liralık değil aslında 8000 liralık bir insan olduğu illüzyonunu yaratıyor. Kocası da bir 8000 lira eder aşağı yukarı. Toplamda aslında 3000 liralık ekonomik değeri olan bir aile kendisini ayda 16000 lira harcayabilecek, dikkatinizi çekerim "kazanan" değil, "harcayabilecek" bir aile olarak görmeye başlıyor. Bunun bedeli ileriye yönelik, kısır döngüye dönüşen bir borç sarmalı aslında.

Berrin bir aylık gerçek ekonomik değeri olan 1500 lirayı bir gecede harcayabiliyor. Bunun sonucunda da sonraki aylara ait ekonomik değerinden borç alıyor. O ayları toparlayabilmek içinse daha da ileriki aylara ait değerinden borç alıyor. Bunu yatırım değeri de olan bir ürün için yapsa, yani bir gayrimenkul almaya kalksa sorun yok. Ama bu öyle bir harcama da değil. Aylık ekonomik değeri 50.000 liranın üstünde olan insanların özel bir gece için harcayabileceği parayı kızı için harcamış oluyor Berrin.

Aylin ise bu durumun farkında bile değil, daha da kötüsü bu durum Aylin'in umurunda bile değil. Aylin kendisini Reina'da bir loca kiralamaya layık görüyor. Kimse de Aylin'e "Güzel insan, senin etin ne budun ne?" diye sormuyor.

NY Times'da okuduğum bir yazıdan bahsetmiştim. Her Amerikalı'nın aylık gelirinin yüzde 112'sini harcadığına dair. Evet şu anda orada da işler istikrarlı gitmiyor ama geçtiğimiz 50 yıl boyunca genelde gitti. Amerikan rüyası ya da illüzyonu, müstakil bir ev, önünde anne ve baba için iki araba ve çocukların üniversite masraflarını karşılayabilmek üzerine kurulu. Orta sınıf sıradan bir Amerikalının hayattan beklentileri, mutluluk anlayışı bunun üzerine kurulu, bu kadar alçakgönüllü aslında. Bu bir çeşit ödüllendirme. Sistem "eğer iyi çalışırsan, isyan etmezsen, manyak değilsen sana bunları sağlarım" diyor, sağlıyor da. Karşılığında kişinin otuz yılına el koyuyor ama ödülünü de veriyor.

Peki Aylin'in şizoid illüzyonu nereden kaynaklanıyor? Aylin neden kendisini bir gecede 1500 lira harcayabilecek biri olarak görüyor? Neden mağazada tezgahtarlık yapan kızın ya da minibüs şöförünün elinde I-phone olabiliyor? Bunun sebebi "yırtma ekonomisi". Minibüs şoförü yanından geçen son model dev cipte, tip, davranış kalıbı ve daha bir sürü yönden kendisine çok benzeyen "yırtmış" adamı görüyor. Mağazada tezgahtarlık yapan kız kendisine gene aynı şekilde çok benzeyen "yırtmış" kadının bir ayakkabıya 1000 lirayı verebildiğini görüyor. Aylin daha önce gittiği Reina'da loca tutan "yırtmış" kızdan ve arkadaşlarından bir farkı olmadığını düşünüyor. Minibüs şoförünün, tezgahtarın ya da Aylin'in onlardan tek farkı henüz "yırtamamış" olmaları. "Cip alamıyor olabilirim, ama I-phone alabilirim". Çünkü banka bana aslında 3000 liralık bir adam olduğumu söylüyor.

İnsanlar gittikçe artan bir şekilde lüks tüketim üzerinden kendini iyi hissetmeye başlıyor, bu bir tür bağımlılık haline geliyor, hep daha fazlası, hep daha fazlası, hep ben, hep ben. Gittikçe daha fazla başkalarının haklarını gasp etmeye başlıyorlar, sıraya aradan sızmak, yolda makas atmak, yere çöp atmak, herkese ait olan deniz kıyılarını gasp etmek... hepsi sıradanlaşıyor. Ben doyana kadar durmak yok, ama sorun şu ki "ben" bu şekilde doymuyor. "Ben" doymadıkça hayat daha da çekilmez olmaya başlıyor. Kişiliği oluşturacak birikimleri yapmıyor kimse, kişiliğini üstüne oturtacak kaideyi es geçiyor. -de'yi, -ki'yi ayrı yazmıyor

Yaşlılar az çok oluşturdukları kaideyi kaybediyor, gençler kendilerine bir kaide inşa edemiyorlar. Hep daha fazla alarak, hep daha iyisi için borçlanarak hayatlarını harcıyorlar. Büyüklük, üstünlük illüzyonu her yerine nüksediyor hayatın, hiç bir şeyi beğenmemeye, kimseyi kendilerine layık görmemeye başlıyorlar. "Öööyle takılıyoruz işte" oluyor ondan sonra, ciddiyetten olabildiğince uzaklaşılıyor.

Ufak bir beceri ya da başarı bile aşırı büyütülüyor. Liseye giriş sınavında birinci olan çocukların fotoğrafları tam sayfa ilanlara basılıyor. Daha iyisini yapmak için çabalamaya gerek yok, herkes eleştirmen, herkes üstat. Elle tutulur, gerçek dünyada da kabul gören bir şey yapan kişi sayısı beşi geçmiyor.

Bu yüzden körler ve sağırlar olarak birbirimizi ağırlıyoruz, dışarda çok fena dayak yiyeceğimizi, dışarda bu illüzyonu yaşayamayacağımızı bildiğimiz için evimizde oturup doktorculuk oynuyoruz, işini kötüsü o kadar uzun zamandan beri yapıyoruz ki bunu, artık oynadığımızı unuttuk, gerçekten doktor olduğumuza inanıyoruz.

Aylin de sadece Aylin olduğu halde, Reina'da bir locayı hak ettiğini düşünüyor.

Zevcemden İnciler

Maya Zevce'me hırlıyor, üstüne atlamaya çalışıyor, oyun istiyor belli ki.
Zevcem: Manyak mısın sen!
Maya: Hırrrrr!
Zevcem: Rica ederim başlama (Köpeğe? Rica ederim?...)
Maya: Hırrr! Hav! Hav!
Zevcem: Ben senden daha akıllıyım Maya! Bazen karıştırıyorsun ama bu böyle...
Maya: Hırrr! Hav! Havvv! Havvv!
Zevcem: Maya sana bir beddua ederim görürsün gününü
Maya: Hırrr! Hav! Hav!
Zevcem: (Bana) Yaz yaz sen de bunları yaz! Anane gibi olduk anasını satıyim. Ananesinin saçmalıklarını yazan torunlar vardır ya! Bundan sonra ağzımı açarsam...

Ben... yerdeyim tabi o sırada.

Cep'imden çıkanlar

Cep telefonuna aldığım bir takım notlar var, telefonun not hafızası doldukça buraya aktarmaya karar verdim, sizinle alakası yoktur bildiririm.

Maddenin üç hali: Katı, kederli, keyifli.

Barok müzik eşliğinde İnegöl köfte, Hendrix eşliğinde demli çay içmek istiyorsanız Kadıköy Çarşısı’na gidiniz.

İstanbul: Bu nefis şehrin üstüne kurulan yeni şehir yaranın üstündeki kirli ve çirkin kabuk gibi duruyor.

Dünyanın en seksi bisikletli kızı New York’ta yaşıyor, gördüm.

Zenginler spor olsun diye koşar, fakirler işe geç kaldıkları için.

Midilli’de o kadar çok balık yedim ki fosfor sıçtım geceleri.

Hayat üst kattan atılan ceketi tutmak gibi küçük maceralarla doludur..

Folk Şarkısı Denemesi

ANANI DA AL GİT

Ananı da al git bebeğim
Burası senin değil benim.
Ananı da al git bebeğim
Senin sözün geçmiyor sadece benim.

Ananı da al git bebeğim,
Halk benim arkamda.
Aslında halk sensin
Ama kimin umrunda.

Ananı da al git bebeğim.
Sana buradan git dedim.
Siktir git lan
Yoksa sana dünyayı zindan ederim

Ananı da al git bebek,
Kime diyorum alo
Ananı da alıp gitmeni istiyorum.
Duydun mu beni? Bak hala duruyo

Ananı da al git bebek, oh!
Ananı da al git yeah.

19 Haziran 2009 Cuma

Tesla'nın Torunu

Kendimi kadri bilinmemiş büyük Sırp bilimadamı Nikolay Tesla gibi hissediyorum. Hakkındaki rivayet Edison ve gelişmekte olan elektrik sanayisi tarafından sürekli dürtüklenerek tarihin derinliklerine gömüldüğü şeklindedir. Çok basit olarak Tesla'nın elektrik üretme biçimini geliştirmeye çalışsaydık bugün kolay elde edilen, güçlü, sürdürülebilir, ucuz, hatta bedava bir enerji sistemimiz olacaktı. Ama o zaman dünyadaki en önemli ürünlerden birisi üzerinde kim hak iddia edecek, kim onu satıp kaymağını yiyecekti.

Bu müthiş fikir aklıma geldiğinden beri atomcular da benim peşimde dolaşıyor. O yüzden bu yazıyı başıma bir şey gelmeden yazma ihtiyacı duydum. Eğer bana bir şey olursa lütfen bu projeyi daha da ileriye götürünüz arkadaşlar. Türkiye'nin bir dünya devi olması bu projeye bağlı.

Yapacağımız şey aslında çok basit. Arı kovanının odacıkları gibi bir odacıklar sistemi kuruyoruz. Her odacığa iki ya da daha fazla kadın koyuyoruz. Bu kadınlar sınıfsal özelliklerine göre eşleştirilmiş olacak.

Mesela üniversite mezunu beyaz yakalı kadınları, lise mezunu memur olarak çalışan kadınları, okuma fırsatı bulamamış ev kadınlarını eşleştirerek odalara kapatıyoruz. Beyaz yakalı ablaların önüne Hello, Alem tarzında dergiler konur, memlekette ünlü olmuş bir yerlere gelmiş kadınların çektirdiği muhtelif fotoğralar monitörden gösteriyoruz. Memur kadınların odasına, erkek müdürle kırıştıran bir kadın, ev kadınlarının önüne ise sadece çay, kuru pasta ve börek koymamız yeterli.

Kadınlar iki hoşbeşten sonra mesailerine başlarlar. Görevleri aslında görev bile değildir. İçgüdüsel olarak her gün yaptıkları şeyi yapacaklar aslında. Önlerindeki dergide, etraflarında ya da kendi hayatlarındaki kadınları çekiştirmeye başlarlar. Çekiştirilen objenin selülitinden herkese vermesine, hiç kimseye vermemesinden berbat giyinmesine kadar geniş bir skalada çekiştirme hareketi başlar. Ayrıca nokta objeler de vardır. Gelinler, kaynanalar, eltiler, kuzenler, kızkardeşler... Yelpaze Halide Edip Adıvar'a kadar genişleyebilmektedir. Bir yerden sonra objelerin üstünde oluşan negatif enerji odayı doldurmaya başlar. İşte tam bu noktada odanın tavanında bulunan dinamolar, negatif enerjinin itici gücüne dayanamayarak dönmeye başlarlar. Önce yavaş yavaş dönen dinamolar, kadınları gözlemleyen erkek bilimadamlarının "Ulan ne çekiştirdiler be! Ben o kadının yerinde olsam nazar boncuğuyla dolaşırdım anasını satıyim!" dedikleri noktaya kadar serbest bırakılır. Bu aşamaya gelişin çok dikkatle izlenmesi gerekmektedir. Çünkü eğer bu aşama dalgınlıkla unutulursa çekirdekte kritik çizginin geçilmesine sebep olur. Kadınlar susup iç sesleriyle odada bulunan diğerini çekiştirmeye başlarlar ki bu da radyoaktif dalgaların yayılımı başlar. Reaktörü patlatmamak için kadınların sürekli gözlem altında tutulması gerekmektedir.

Eğer bahsi edilen obje kadının nitelikleri çekiştirme sürecinin tamamlanmasına yetecek miktarda değilse bilimadamları hemen duruma müdahale eder ve çekiştirici kadınların önüne yeni bir konu atar. Erkekler. Erkek arkadaşlar, kocalar, başkalarının erkek arkadaşları, başkalarının kocaları. Zaten bu o gün için gerekli enerji ihtiyacını fazlasıyla sağlayacaktır.

Her şehre bu santrallerden bir tane kursak, ayda bir gün oraya birer çift kadın oturtsak zaten bir aylık enerji ihtiyacımızı karşılamış oluruz. Hem kadınlarımız mutlu olur, hem sanayimiz gelişir. Bu enerji ülkemize sadece özgü bir enerji biçimi olmayıp bölge ülkelerine Yunanistan'a, İran'a, Mısır'a, Azerbaycan'a, Suriye'ye ve İsrail'e rahatlıkla satılabilir. Daha kuzeyde işe yarayacağını sanmıyorum.

İşte böyle sevgili okur. Ben ölürsem birisi lütfen yetkilileri yüzyıllardır atıl duran bu müthiş enerji kaynağı hakkında uyarsın, ülkemiz kalkınsın, kadınlarımız bütün gün birilerini çekiştirmiş olmanın rahatlığıyla evlerine mutlu gitsin, rahat bir uyku çeksin.

Bir kadın çekiştirir, bir ülke kurtulur!