2 Ekim 2012 Salı

Uzun zaman boyunca uzun bir şeyler yazmayınca yeniden yazmaya alışmak, düşünce akışından çıkıp adam gibi cümleler kurmaya çalışmak baya bir zor oluyormuş. Bugünlerde kendimle ilgili söylemek istediğim şey budur. 

28 Ağustos 2012 Salı

7 Haziran 2012 Perşembe

HAZIR BAŞLAMIŞKEN BUNU DA DİNLEMEK LAZIM


BU ADAMI SEVMEYEN ÖLSÜN LAN!



BUNU SABAH AÇ KARNINA DİNLEMEYİNİZ ANACIM. ÇARPAR. GECE ÜÇ GİBİ EFKARLANMAK GİBİ BİR NİYETİNİZ VARSA VER GELSİN. 



Müşkülpesent Atlar 

Geçit boyunca, tepenin hemen yanında, sınırın çok dar olduğu yerde 
Kamçıyla atlarımı sürüyorum, daha güçlü darbelerle, kuvvet uygulayarak…
Soluyabileceğim hiç hava yok,-Rüzgârı içiyorum, yutuyorum sisi
Acıklı tutkuyla hissedebiliyorum ölüyor olduğumu, ölüyor olduğumu!

Yavaşlayın, atlar, hevesinizi yatıştırın!
Eski sıkı köseleyi dinlemeyin
Ama sahip olduğum atlar müşkülpesent
Ne adamakıllı yaşamaya ne şarkıyı söylemeye zaman oldu…

İçmelerine izin vereceğim ve bu mısrayı söyleyeceğim
Kısa bir süre daha uçurumun kenarında kalacağım…

Acımasız bir kasırga bir kar tanesi gibi beni zaferden sürükleyecek 
Sabah, kızağın yanında, karın üstünde, karın üzerinde yükselip batacağım 
Dörtnalızın hızını kesin, atlarım,-huzurlu ve sakin olmasını sağlayın
Ve yolculuğumu son ve kesin sığınağa kadar biraz uzatın

Yavaşlayın, atlar, hevesinizi yatıştırın!
Eski sıkı köseleyi dinlemeyin
Ama sahip olduğum atlar müşkülpesent
Ne adamakıllı yaşamaya ne şarkıyı söylemeye zaman oldu…

İçmelerine izin vereceğim ve bu mısrayı söyleyeceğim
Kısa bir süre daha uçurumun kenarında kalacağım…

Zamanında geldik, Tanrı’nın sarayında gecikme yok-
Neden melekler orada yüksek, sinirli sesleriyle şarkı söylüyor?
Ve belki de çandır kötülük ağlayan
Ben vahşi, asi atlarıma “Yavaşlayın!” diye bağırdığımda

Yavaşlayın atlarım, hevesinizi yatıştırın! 
Size yalvarıyorum, bu kadar güçlü hamle yapmayın! 
Ama sahip olduğum atlar müşkülpesent-
Yaşayacak zaman yok,-bu şarkıyı bitirmeme izin verin!

İçmelerine izin vereceğim ve bu mısrayı söyleyeceğim
Kısa bir süre daha uçurumun kenarında kalacağım… 





(Müge'nin nefis çevirisiyle) 

6 Haziran 2012 Çarşamba


Tarihe geçmiş bir fotoğraf bence. İki adet üstü çıplak zenci "köle"nin taşıdığı tahtın üstünde rahmetli Paşa. Artık böyle mizansenler kuran sanatçı kalmadı anasını satayım! Ne varsa 70'lerde vardı be! Beyaz Şov'daki Bülent Ersoy hanımefendinin bile eski tadı yok efenimmm! 

3 Haziran 2012 Pazar

bu bloga en çok yakışacak türkü budur. rahmetli kafa karışıklığının türküsünü yapmıştır. hep birlikte dinleyelim. 



31 Mayıs 2012 Perşembe

yazmak beni durulaştırıyor. basit bir tweet atmaktan ya da bir sayfalık bir blog yazısı yazmaktan bahsetmiyorum. uzun süren bir yazma işine giriştiğim zaman iki şey oluyor. birincisi daha fazla ve daha farklı şeyler yazmak istiyorum, bir amaç ya da hedef dahilinde değil her zaman... ama sadece yazmak. ikincisi kendimle ilgili her şeyi daha net görmeye başlıyorum. beynimin flusunda kalan cümleler ya da düşünceler, adını koyamadığım, bir anda netleşiveriyor. ben çok kalabalık bir adamım ve bununla gurur duyuyorum. ama bu kadar kalabalık olmak beynimin içinde çok fazla ses demek aynı zamanda. o yüzden aynı anda üç insanla konuşup üçüne de laf yetiştirebiliyorum. bu duruluk hali sabahları olur bende. uyanmamla ilk sigaramı içmem arasında geçen zamanda.  blog yazılarının fikirleri hep o dakikalarda çıkar mesela. bunlar kanılardır işte. yaratıcı fikirler değildir. duruluğun öne çıkardığı net cümlelerdir. şimdi, neredeyse iki haftadır durmadan yazdıktan sonra aynı duru görü haline ulaştığımı fark ediyorum. bazı cümleler taş gibi önüme düşüyor. başı sonu yok bu yazının böyle işte. Erkan Oğur "Mamoş"u söylüyor. ağlamak istiyorsanız birebirdir. ben ağlamak da istemiyorum, ağlamıyorum da an itibariyle. ama komik bir şey yazarken, göz yaşları birden hücum edebiliyor gözüme. kafam eskisi kadar karışık değil mi acaba? bilmiyorum.

bu arada neopren kumaşı Karaköy'deki zıpkın malzemesi satan dükkanlara sorun orada bulabilirsiniz. arayanlara diyorum size değil. 

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ha ha! Yenemezsin beni Blogger! Hatırladım!


Bugünkü Hürriyet'te haber var. Oyun atölyesinin Antonius ile Kleopatrası Londra'da oynandı ya, Guardian'da eleştiri çıkmış. Adam gibi eleştirinin nasıl olduğunu unutmuştum, İnciluz hatırlattı sağolsun. 

...Kemal Aydoğan’ın “canlı ve geleneksel bir prodüksiyona” imza attığı belirtilen yazıda, Tekindor’un dar beyaz elbisesi içinde, Hedy Lamarr’ın canlandırdığı Delilah karakterini hatırlattığı ifade edildi. Tekindor’un, Kleopatra’nın duygularındaki tüm iniş çıkışları yansıtması da aynı şekilde övüldü.
Bilginer’in ise Antonius’un çökmekte olan heybetine uygun görünümünü ve Aktium bozgununda öfkesini sergileyişini beğenen yazar, buna karşın onun Kleopatra’ya “fiziksel bağlılığını tam yansıtamadığını” savundu...

Peki haberin altındaki yorum? 

"Bir ingiliz bizim mimiklerimizden, jestlerimizden, vurgularımızdan ne kadar neyi anlayabilir ki ? Bir kere ikiyüz kelimelik ingilice (düzeltmedim: Gökhan), devasa Türkçe 'yi nasıl anlayabilir ?...Haluk Bilginer büyük sanatçı. Burada ingilizin yapmış olduğu, abesle iştigalden başka birşey değil. Herkes kendi işine baksın."

Herkes kendi işine baksın ne ya! Niye herkesin içine RTE kaçtı son yıllarda? Ayrıca adam eline sopayı alır, "gelir der ki benim dilimde yazan adamı niye oynuyo oyuncun o zaman kardeşim!" der. "Herkes kendi işine öyle bakmaz böyle bakar" der, verir sopayı verir sopayı, bir kişi de vatandaşımı dövüyorlar diye yetişmez. Misal ben yetişmem, uzaktan keyifle seyrederim. 

Bi de ne demiş "Bir kere ikiyüz kelimelik ingilice, devasa Türkçe 'yi nasıl anlayabilir ?..." Bak ya! Bak ya! 

Bu gidişatı beğenmiyorum ben. Tamam üç yüz yıllık aşağılık kompleksimizden kurtulalım ama normale dönelim lan! Niye yeniden uçmaya başlıyoruz amk! Niye İngiliz'e tiyatro, Arap'a demokrasi, Fransız'a kruvasan öğretmeye kalkıyoruz hemen lan! Bi dur halkım ya! Bi ortada dur! İki uçtan birini seçmek zorunda değilsin dengesiz! 


Ulan allah belanı versin blogger ya! aklımda iki çift laf vardı buraya yazacak, girmeye çalışırken unuttum gitti. askeriyeye giriyoruz sanki amk! 

Beyaz Davşan

Hala daş gibi şarkı, hala güne başlamanın en iyi yöntemlerinden biri 



23 Mayıs 2012 Çarşamba

Eski İstanbul köşklerinden birinde
Kaytan bıyıklı bir çelebi hayaleti
Yağmur altında
yağlı bir urganla
Tam bininci kez kendini asıyordu
Gözlerinden dağılıyordu hayali yaşlar
Yere
Ve bıyıklarının ucundan
Bininci kez ölememenin
acısı sızıyordu.
                           12 Eylül 1993

Yaş 18. Vay be! 
İzmirdeyim... doğmasam da büyüdüğüm evde... bir sürü şey yaşadığım... bizim evin mutfak penceresinden cadde görünür... önünde de masa durur... yemek orada yenir... pencereden görünen caddeden arabalar geçer... eskiden ben burada yaşarken, caddenin ortasında demir parmaklıklar vardı... sanırım geçen seneye kadar da durdu o parmaklıklar yerinde... ama artık çıkmış... yolun ortasında ufak bir kaldırım var... dün fark ettim kahve içerken... bir özgürlük duygusu var caddenin resminde... normalde öndeki iki apartmanın arasından görünen bir resimdir ama farklı... sonra çözdüm... parmaklıklar yok... resimde basit bir oynama bile duyguyu değiştirebiliyor. E pezevenkler derdiniz neydi bizimle! Kafkaesk bir bunaltının içine hapsettiniz bizi 20 yıl! Bak sinirlendim durup dururken... 

15 Mayıs 2012 Salı



Fotoğrafın sağ alt kısmındaki taraftar-görevli-taraftar üçlüsündeki kompozisyona dikkatinizi çekmek isterim. Nefis! Goya bu fotoğrafı görse resmini çizmek isterdi bence. 

Milliyetin ana sayfasında bu şekilde yayınlanıyor haber. Çünkü tu kaka bir fotoğraf var altta. Şimdi fotoğrafın blurlanmamış halini görelim


Ben mi körüm, ben mi çok iyi niyetliyim? Bu fotoğrafta müstehcen ne var lan! 

26 Nisan 2012 Perşembe

Basın Bildirisi

Canlar, belirsiz bir tarihe kadar buraya yazmaya ara veriyorum sanırım. Ama dönene kadar isterseniz geçen sene yazdığım ve ne zaman yayınlacağını allahın bile bilmediği kipatımı tefrika halinde burada paylaşabilirim. Bu fikre olar diyenler elime mum diksin anasını satayım

11 Nisan 2012 Çarşamba

14 Mart 2012 Çarşamba

14.03.2012

Kaptanın seyir defteri yıldız tarihi 201212121212

Galaksinin bu bölgesi çok çorak. Hiç balık yapmıyor. Ve fakat geçmemiz de gerekiyor. Mürettbat olarak işi gücü bıraktık ayfonda oyun oynuyoz. Galaksinin bu bölgesine kaptan olma yetkimi kullanarak Sıkıntı Denizi adını veriyorum. Klingonlular gelse de iki lazer atışsak. Over and out

15 Şubat 2012 Çarşamba

16.02.2012

Bu sabah çok erken kalktım. Çünkü çok erken yattım. Basit cümleler uzun bir hayat. Rüyamda bir cruyz gemisiyle Caponya kıyılarındaydım. Herkeşler denize giriyor. Ben de atacağım kendimi denize fekat dev bir karaltı görüyorum. Ananski rimski korsakof o ne! Katil Balinalar! Hemi de İspermeçet Balinası ebadındalar. Suyun üstüne yükseldi karaltı, havaya fırladı ve dabof diyerekten suya düştü. Sonra bir iki tane daha. Rüya görmek çok eylenceli bir şey. Allam yaşasın hayatımda ilk defa havaya fırlayan balina görüyom diyorsun ama aslında görmüyorsun ama yaşadığın heyecan sahici. Sonrası fena, katil balinalar katliam yaptı resmen, önlerine geleni yediler. Bir ara gerçek katil balina boyutlarında olan bir tanesi havaya fırladı, tam havadayken ispermeçet balinası ebadındaki yani çok büyük olan katil balinalardan biri suyun içinden bir anda çıkıp kaptı onu ve yuttu. Sanırım erken kalkmanın böyle avantajöz bir durumu var. Gördüğün rüyayı unutmuyosun. Bi de horoza seslenmek istiyorum. Yan komşunun horozuna... Geçen gün ben bu saatlerde yatarken sürekli öten... oha mesajımı aldı sanki eşoleşek ötmeye başladı! Geçen gün ben bu saatlerde yatarken sürekli öten horoz şimdi nerdesin yazacaktım ötmeye başladı lan! Oha! Korkuyom! 

30 Ocak 2012 Pazartesi

bilmiyom bir boka benzedi mi ama...


Herhangi Bir Türk Salonunun Hikayesi

Prelüd

O kapıyı kapat Gökhan!
Salonun kapısını kapat!
Kedi girmesin.
Girmesin anne,
Ben giremiyorsam o salona
Kedi hiç girmesin

Herhangi bir Türk salonu değil aslında,
bu bizimki.
Hangi Türk salonunda dev bir Möet-Şandon şişesi durur ki?
Babama bir boksör hediye etmiş. İsviçre’de taksi şoförü
Üstünde imzalı bir fotoğrafı
Burun dümdüz.

Burnu dümdüz olur boksör dediğinin
Kulağı kırık olur güreşçinin
Bilirim ben bunları

Peki ama neden eski boksör?
Neden İsviçre’de taksi şoförü?
Neden hala imzalı fotoğrafını taşıyor cebinde?
Peki neden İsviçre?
Bu soruları sormaya başladığımda küçüktüm daha
ama salon
zamanın başlangıcından beri duruyordu orda.

Girilmesi yasak bir Türk salonu…
Bayramdan bayrama gelecek misafirlerin
Ve hiç kullanılmayacak yemek takımlarının odası
Zamanın başladığı yerde kristalleşmiş vazo
Son nefesine kadar tozlanan plastik çiçek

Bak görüyo musun!
Siz olmadan da devam ettik yaşamaya!
Acı mıdır acaba hiçbir işe yaramamak?
Acıdır acıdır…  

Herhangi bir Türk salonu değil aslında
Dev bir Möet-Şandon şişesi duruyor duvar kenarında
Evde Formula1 vardı da ben mi bilmiyordum acaba?
­Sadece o da değil üstelik
Yetmiş iki küçük içki şişesi.
Sanki Güliverdim ve cüceler ülkesinde bara girmiş
gülüvermiştim.

Ne büyük hazineydi tanrım!
Yarısını ben içtim yarısını rüzgar.
Kardeşimin adı Rüzgar olsaydı
Ne yakışırdı işbu dize şiire
Ya da ben Tuğrul Hoca’dan önce yazmış olsaydım.

Onlarca küçük şişe ve hatta büyükleri
Hala en bakire halleriyle
Bekliyorlar müzik setinin yanında.
Müzik setinin kendisini bırak, adı bile tarihe karıştı
Ama bunu ona söylemeye asla cesaret edemedim.
Ne ona ne de 70 ekran tüplü televizyona…
Geldiğinde gelinlik kız gibiydi
Bir gece sessizce sokağa attığımda
Çok olmuştu öleli…

Herhangi bir Türk salonu da değil aslında
Hangi Türk salonunda durur
Koca bir Möet-Şandan
Şandon değil, evet Şandan
Kafiye öyle gerektiriyor ondan
Neler neler geçti o salondan

Bir 365 Magnum geçti
Bir kalp spazmı, sinir krizleri,
Pasta savaşları, gözyaşları
Gökhan’ın beline kadar inen saçları
Musa Eroğlu dinleyip ağlarken ütü yapan babam  
Yonan televizyonundan bir Polonya filmi
Sigarayı ilk defa içine çeken iki adet akciğer
Acıdan sarhoş olmak
Ve sevgilimin uylukları
Canım uylukları sevgilimin
Eteğinin altından okşardım ders çalışırken
O ses çıkarmadan ıslanırdı
Ben ses çıkarmadan sertleşirdim
Ses çıkarmadan izlerdi ders

Ne büyük hazineydi tanrım
Zamanda ve mekanda sıkışarak sevişmek
Ve sıcak
Çok sıcak
Daha da sıcak olacak
Dışarıda kar yağmasaydı
Ne yakışırdı işbu dize şiire
Ya da ben Ortaçgil’den önce yazmış olsaydım.

Herhangi bir kedi aslında
Bütün kediler gibi haşhaşin
Ve bütün kediler gibi hain
Ve elbette bütün kediler kadar kayıtsız
Şampanyanın ne olduğuna
Kariyerinde bir zıplama tahtası olarak görmüş şişeyi.
Ama şişe dayanamamış böyle kullanılmaya
Dayanamamış ve patlamış
“Ben” demiş…
Şaka şaka
Hiçbir şey dememiş.
Deli mi ki işbu şişe
Konuşsun.

Herhangi bir Türk salonunun ortasında patlayınca bir şişe şampanya
Ya yılbaşı gelir ya düğün
İnsanın aklına
Kedi gelmez.

Şampanyanın ölümü
Yurtta ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde
Hiçbir etki yaratmadı

Ama babanın ölümü
Salonu dağıttı.

Kristal vazo ve Gökhan’ın uzun saçları ve müzik seti
Ve küçük büyük bütün içkiler
Öksüz kaldılar

Bizim salon
Herhangi bir Türk salonu bile değil artık
Boşluk
...

Epilüd

O kapıyı kapat Gökhan!
Salonun kapısını kapat!
Kedi girmesin.
Kedi gitti anne
Kedi gideli çok oldu… 

28 Ocak 2012 Cumartesi

28/01/2012

Yazacak çok fazla bir şey yok. Kafa karışıklığı devam. Heyecan için banka mı soysam?

20 Ocak 2012 Cuma

20.01.2012

Kafa karışıklığı çok enteresan bir şey. Bazen işe yarıyor ama bazen de çok engelleyici oluyor. Orayı burayı temizleyip toparlıyorum sabahtan beri. Perdeleri yıkamak için banyoya girip dişimi fırçalayarak çıkıyorum. Sonra bilgisayarın başına oturunca "ben n'apıcaktım ya..." diye düşünmeye başlıyorum. Bitmemiş ya proce, yarım kalmış ya o yüzden kafaya takılıp kalıyor. Bir saat sonra kahve yapmaya gidip -onu da unutup- bulaşıkları makineye dizerken aklıma geliyor, "ben perdeleri yıkıycaktım". Bu sefer de perdeleri yıkamaya gidip kurutma makinesindeki kuruları alıp çıkıyorum elbette. Aynı durum iş için de geçerli oluyor. Bir yandan sıralama yaparken diğer taraftan bir önceki bölümün sahnesini değiştirip aynı zamanda başka bir iş için okuma yaparken düşündüğüm başka bir proje için belgesel seyrediyorum.

Allah benim belamı versin.

17 Ocak 2012 Salı

Selanik'ten Sevgiler

Bir ülkede olmamak o ülkede olmadığın anlamına gelmiyor. Hrant Dink davasının sonuçlanması... Gün içinde twitterda Hrant Dink hakkında yazan canım faşist kardeşlerim... sanki bu ülke, bu topraklar hiç başkalarının olmadı... Hep türkler vardı burda bundan sonra da hep olacak... bugünlerde sık sık Selanik'e gelip gidiyorum. gittikçe daha fazla kalmak istiyorum, dönesim yok... dönmek istemiyorum evet... ya da turist gibi gideyim bir kaç gün kalayım istiyorum... burda kriz var, ülke tarihinin en büyük krizi yaşanıyor... insanlar sokaklarda, yerim krizini modunda dolaşıyorlar. komünistler ve anarşistler yürüyor, polisle çatışıyorlar, sonra barlara gidip içip muhabbet ediyorlar... parası olan olmayana ısmarlıyor... her gününe bir patlama, bir baskın, bir suikast, bir saldırı, bir tecavüz çarpmıyor bu ülkenin... her şey bu kadar kolay unutulmuyor, her şey bu kadar çok büyütülmüyor, gerçekten büyütülmesi gereken şeyler de kolay kolay gündemden düşmüyor... hrant dink öleli beş yıl olmuş... uğur mumcu öldüğünde ben lisedeydim... ne fark etti?

acı olan hrant dink'in öldürülmesinden hemen önceki günlerde benim "artık geliştik canıım... bu ülkede artık siyasi cinayet filan olmaz" diye düşünmüş olmam...

eskiden severdim ülkemi... çok severdim hem de... içinde bulunduğu kötü duruma üzülürdüm... insanlarının cahilliğine... ne kadar kolay sürüklenebildiklerine... eğer birazcık eğitim almış olsalar... dünyaya biraz farklı gözlerle bakmayı öğrenebilseler... hadi lan ordan! yok öyle bir şey! hiçbir zaman olmadı, bundan sonra da olmayacak! bir kaç iyi adam olarak yaşıyoruz biz bu ülkede... bizi susturdular. sadece çocuklarımıza örnek olabileceğiz artık. onların da bir an önce yurtdışına kapağı atmaları için elimizden geleni yapacağız.

türkiye özal'la birlikte zincirlerinden kurtuldu, erdoğan'la birlikte kudurdu. artık türkiye'yi kimse tutamaz. hep birlikte fareler gibi uçuruma doğru koşuyoruz. çok da uzun olmayan bir süre sonra ortalıktaki duman kalktığında geride kalanlar "ananı avradını! biz ne yaptık lan bu ülkeye!" diyecekler. ama artık çok geç olacak.

ben o gün orada olmayacağım

11 Ocak 2012 Çarşamba

bir şiiri çıkaramamak

dolanır, imgeleri not edersin, bir tur yazarsın, yazarken soğursun kendinden, ne müziği tuttu ne içinin kıyması. beklemeye alırsın... gelecektir elbette... ilk yazımını bir kenarda tutarsın... döner döner bakarsın... yok olmamış çok belli... halbuki ilk geldiği anda, dizeler değilse de ilk imgeleri... tamamdı... çok güzel olacaktı lan bu bok! sonra kafiyeye takıldın dağıldı şiir... hep çiş gibi mi olacak ille ki... eskiden kolay yazardın... şimdi kafa bi dağınık... karışık demiyorum dağınık... skicem olm! odaklan! odaklan!
odaklan demeklen olmuyor beyim bu. beyninde bir kas yok ki sıkasın aksın... ama olacak. inanıyorum ben... büyük ihtimalle yolda gelecek araba kullanırken hissediyorum...
hadi ordan hadi! bi bok hissettiğin yok kendini kandırıyosun bari elalemi kandırma... 

Pliiz pliiz pliiiz



Gerçekten enteresan bir görsel hafızam var. Bu şovu yıllar yıllar önce seyretmiştim ve James Brown'a hayranlığım bir kat daha artmıştı. O zamanlar youtube yoğudu.Tabi sadece bir versiyonunu.  Burada çeşitli versiyonların montajlanmış hali var. Baba muhteşem bir sahne şovu örneği veriyor. Seyirci kendinden geçiyor. Ruhun şad olsun Kriminal Jim 

8 Ocak 2012 Pazar

08.01.2012

Vay be! 2012!
Yok ne kadar uğraşsam da heyecanlanamıyorum. Eskiden özellikle 20'li yaşlardayken sanırım böyle bir yıl heyecanı vardı... şimdi olmuyo... işin enteresan tarafı yaptıklarımız ve yapamadıklarımız muhasebesi ve sonrasında pişmanlıklar ve kararlılıklar da yok bir zamandır bende... geliyo gidiyo... ben yılları hatırlamıyorum... ne oldu ne bitti... babam öldüğünden beri çok büyük, hatırlanması gereken ne oldu hayatımda bilmiyorum... ki onun da üstünden beş sene geçti... hatta daha fazla... üretmeliyim çılgınca üretmeliyim kaygısı filan da yok... bir sakinlik var üstümde... hedefe yönelmişim de onun soğukkanlı adımlarını attığım için böyleymişim... bu da yok... herhangi bir konuda uzmanlık desen... sadece işimle ilgili sanırım... biraz da tarih bilirim... geçen sene Ankara'ya gitmiştik o zamanki yapımcımla... TRT'yle konuşmaya... en üstteki abilerden biriyle konuşmak için beklerken bir AVM'ye girdik... saatlere filan baktık... adamın saatlere ilgisi varmış meğersem... markaları filan iyi biliyor yani... fiyat ortalamalarını... bende de son zamanlarda başlayan bir ilgi bu... bir iki tane güzel saatim var, onun hakkında konuştuk. sadece bu konuşma bile karakteri hakkında yeni şeyler öğrenmemi sağlamıştı... dikkat, merak ve ilgi... ilgisini çeken konularda analiz yapabilme özelliği... bende var mı bunlardan? bilmiyorum...
sanırım dikey büyümeyle ilgili sorunlarım var. her boktan biraz yazasım oluyor çünkü benim. çabuk sıkılıyorum.  hemen elim kaçıyor. geçen bir yayınevinin başındaki bir arkadaşla konuştuk bu konuyu. yalnız tabi orda da sorun var. o kadar yüksek perdeden bir aurayla konuşmaya çalışıyor ve seni alt etmeye çalışıyor ki... o auranın seni sarıp sarmalamasına izin vermediğin zaman da sinirleniyor bu kişi. ama neyse bunlar önemli değil, dedi ki arkadaş yazmada da bir tek meselede uzmanlaşmak ve onun üstüne gitmek gerek. doğru! sapına kadar doğru. komedi yazacaksan mesela komedi yaz, marka olmak böyle bir şey. iyi de marka olmak istiyor muyuz? istemek zorundayız maalesef. okunmak istiyorsak, çok okunmak istiyorsak, çok seyredilmek istiyorsak bunu yapmak zorundayız. buna teslim oldum. yeni çağ, yapacak bir şey yok. ha ama bu uzmanlık ne? onu ben de bilmiyorum maalesef. kişilik bölünmesi mi yaşasam diye düşünmüyor değilim. bir kitap yazdım mesela ben, o kitabın Rakı Masası'yla alakası yok. Yani insan filmde başka kitapta başka olmamalı. kafa karışıklığı yaratmamalı. tamam senin kafan karışık olabilir. blogunun adı da bu olabilir ama seni okumasını beklediğin, izlemesini beklediklerine o kafa karışıklığıyla gelmemelisin. Öte yandan Fikret Kızılok'u hatırlıyorum. Benim Fikret Kızılok'la tanışmam "Why High One Why" ile olmuştu. Şarkıyı duydum, çok hoşuma gitti, yana yakıla kasedini aradım, buldum. İlk şarkıyı dinledim. Yok la romantik! kasedi sona sardım. A yüzünün son şarkısıydı hiç unutmam, arka arkaya defalarca dinledim "Why High One Why"ı sonra doydum. Dur bakalım başka ne şarkılar varmış diye kasedin gerisini dinledim. O günden beri bir kere bile "Why High One Why"ı dinlemişliğim yoktur. Ama diğer Kızılok şarkılarını ezbere bilirim ve hala çok severim.

Demem o ki hedef tanımlı olmak güzel, hedef tanımlı olmak yahşi, şuraya yürüyoruz abi durumu guud. O hedefe emin adımlarla yürümeye de varım. Ama ben o yolda hedefimin o olmadığını fark edersem, ki bana çok oldu bu profesyonel hayatım boyunca, o zaman ne yapacak, çünkü sanıram artık dönmek için geç oluyor. bir kere daha kıvırmamak lazım. yoksa zengin olamıycam, yoksa hd televizyon alamıycam. xbox kinetik diye bi şey çıkmış hastası oldum, ondan alamıycam, bmw x5'i dışarı park edemiycem. olmaz.