28 Aralık 2008 Pazar

Siportifs

Binicilikti, pentatlondu derken bir olimpiyatı da böylece bitirdim, geriniyorum filan ama bu sopayla n'apılıyor onu da bilmiyorum, golf müydü bu, neydi? Acaba eşofmanı çıkarıp da mı oynasam! Daha çok ilgi çeker mi ki... Yok bu olimpiyatlarda da parlayamazsam "Yemekteyiz"e katılıcam başka çaresi kalmadı!

(Fotoğraflar Hürriyet'in internet sitesinden alınmıştır)

Siportifs


-Nihat'tan alsam, Enver'e versem... Olmaz Nihat'a da borç taktım geçen ay...
-Hocam...
-Kredi kartı borcu da var... onu da hanımın altınlarından...
-Hocam...
-SSK'ları da yatırmamış şerefsizler! Ulan şeytan diyo al başını git Brezilya'ya, Riyoydu karnavaldı, kalçalardı...
-Hocaaam!
-Ne var Sevil!
-Üstüme oturdunuz!
-Ha pardon...

Siportifs

-Çocuklar siz bana bakmayın, yarışın. Ben yengenizden kaçıyorum! Ebemi sittin kırk yıldır Nazmiye! Elvedaaaaa!

Siportifs


-Tam çıkıyorum müşteri geldi, namaza gidiyorum da diyemedim, çok oldu mu başlayalı? Brrrş
-Yok gel gel, hoca daha sala okuyo.

Siportifs

- Cemal! Puçççuk hehehe!
-Ulan havada bari el şakası yapmayın be kardeşim! Ne pis insanmışsınız siz ya! Bi daha gelmiycem lan sizinle halı saha beyzbolu oynamaya!

Sportifs

- Evet çok kalifiye bir atış yapıcak şimdi, kırılgan, naif fakat içten içe de güçlü (İç Ses: Şimdi o vuruşu yapınca o kase jöle gibi bıngıldamazsa ben de adam değilim)

Siportifs


- Ben sana dedim Mars'ta güreş tutmayalım diye! Yerçekimi bizimkine benzemez çeker dedim! Kafamı kaldıramıyorum götünden!
-Ne var ya! Türkler bir ilki gerçekleştirsin istedik! Fena mı ettik! Bu arada çok fena gaza geldim haberin olsun!
-Ne manada
-O manada...

Siportifs


-Lan oğlum ödiycem dedim lan! Borcumuz borç!
-Yeter lan! Bütün takımın iliğini kemiğini emdin sömürdün! Bu sana ders olsun bi dahaki sefere topuğuna sıktıracaz!
-Durun lan atmayın! Aaaaaa!

27 Aralık 2008 Cumartesi

Bir Takım Akışıklıklar

Eskiden seskenlerde babamgilin kullandığı bir takım cümleler, kelimeler vardı, onları kullananlar varsa hala bana haber versin lütfen. Zerre kadar hazzetmemek mesela ... bunların yanında bir takım cümleler de olurdu, zerre kadar hatırlamıyorum şu anda :) Ama olurdu işte, bizim nasıl şimdi kullandığımız ve yirmi sene sonra hatırlamayacağımız bir jargonumuz varsa onların da vardı o dönemde, sonra onlar da unuttular bu cümleleri, bizim cümlelerimize uyum sağladılar filan yani. Mesela bakın bu filanı büyük ihtimalle unutucaz bir süre sonra, ya da ne biliyim... "ne biliyim"i mesela. Eski kitapları okuyunuz, 60'ların 70'lerin kitaplarını, bu jargon meselesinin izini o dönemde sürersiniz. Vedat Türkali'nin dilinde bulunur mesela. Ama 80'lerin başında orta yaşlarını yaşayan, örgütlü solcu olmayan, yani edebiyata dahil olmaya değer bulunmayanların, yani bugün, bütün o süreçlerden çok uzakta, bambaşka bir hayatı yaşayanların ataları olanların dili kayıptır. Kimse onları yazmaya değer bulmamıştır ama. Bu adamlar gerçek halk çocuklarıdır halbuki, yapmanın düşünmekten daha kolay olduğu bir dönemi yaşamış, oradan düşünmenin yapmaktan daha kolay olduğu bir nesil büyütmüşlerdir. Benim annem ve babam Karaman'ın Çatak köyünde tanışmış mesela, birisi Mersin'den, birisi Afyondan gelmiş, ikisi de öğretmen. Annemin babası öğretmen, babamın babası terzi. Çatak, Karaman'dan en fazla yarım saat 40 dakika mesafede bir yer, ama o 75'te kardan yolu kapanabiliyor bir süreliğine. Dünyayla bağlantısı kesiliyor yani. Kendinizi koysanıza onların yerine mesela. Varoluş sorunları yaşamaya vaktinizin kalmayacağı bir yerde olmaktan bahsediyorum ezcümle. (bak bu da eskilerden mesela). Teyzemin ilk öğretmenlik yaptığı köyün yolu bile yokmuş. Köye ilk gittiğinde arabadan indikten sonra üç saat at üstünde gitmiş mesela. Kendisine ayrılan eve girdikten sonra hüngür hüngür ağlamış "ben burada ne yapacağım" diye. 17 yaşında bir kız... tanımadığı insanlar...

Babamın o Çatak köyünden İsviçre'ye kadar uzanıp sonra İzmir'e dönen bir hayat hikayesi var mesela. O yüzden bana düşünme, yap derdi. Yaptığım zaman da "lan! n'apıyorsun?!" demezdi. Bir eniştem vardı, Emmi dediğim, Başer enişte. Emmi'nin oğlunun sünnetinde babamla eniştem bir ara ortadan kayboluyorlar, sonra babamı bir odada eniştemin kıçına kına yakarken buluyorlar. Babam anlatmıştı bu hikayeyi, çok gülmüştüm. Gay bir durum yok ortada, bir iddiaya girmişler sanırım, ya da Emmi'nin ahdı varmış, oğlumun sünnetini görürsem kıçıma kına yakacam diye. Onu yapıyorlar yani. Nedenini asla bilemeyeceğim, ikisi de öldü çünkü. Ama böyle bir macera var hayatlarında adamların. Yapma üzerine kurulu. Bense düşünmekten geldim bu hale, kendimi, başkalarını, hayatı, dünyayı. Arada benim de küçük maceralarım oluyor tabi. Barcelona'ya gidip El Clasico seyretmek gibi mesela. Onun dışında günlük macera potansiyelim kızlarımı dolaştırmakla kısıtlı. Yapmıyorum, düşünüyorum, yazıyorum, başkaları oynuyor, başkalarının maceralarını izletiyoruz birilerine, olmayana bir takım insanların. Yapmak veya yazmak. Hayal ve gerçek.

Gene "Kızıla Boyalı Saçlar"ı okuyorum. Gene içim kalkıp kalkıp iniyor. Luis olmak aslında galiba derdim. Babam bağlanabilen bir adam değildi bir yanıyla, bir yanıyla da müthiş bağlıydı aslında. Bunu sadece ilişkiler anlamında söylemiyorum, hayatla bağları gevşekti, ama onu tutan teller sağlamdı aslında. O yüzden sonuna kadar kopamadı, ama sabit de duramadı hiç, bir o yana bir bu yana sallandı hep. Sanırım ben de onun çelişkisini yaşıyorum.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Son Gazi Öldü

Kurtuluş Savaşı'nda savaşan son adam da öldü. Son kahramanımız. Kahramanların en büyük özelliği kahraman olduklarının farkında olmamalarıdır. Band Of Brothers diye bir dizi vardır, Er Ryan'ı Kurtarmak filmi Şipilbörg ve Hanks'e yetmemiş, "baba biz burdan bir de dizi attırırız be ya!" diyerekten bu diziyi çekmişlerdir. İyi de yapmışlardır. Döner döner izlerim arasıra iyi iştir. Bu dizinin finalinde bir takım 2.Dünya Savaşı gazileri çıkar ve bir takım şeyler söylerler. Onca vıdı vıdının arasından bende kalan duygu bu yukarıdaki olmuştur. Kahraman olduğunun farkında olmadan kahraman olmak. Bize bir görev veriliyordu, biz de bir takım insanlardık, gidip onu yapıyorduk, onu yaparken kıçımızı kollamaya çalışıyorduk ama aramızdan bazıları ölüyordu her seferinde, ama birlikte bir şey yapıyorduk, bir hedefimiz vardı. Şu araziyi ele geçirin, geçiriyorduk, şu hattı dağıtın, dağıtıyorduk. Bu kadar. Bütün bunların toplamı, 2. Dünya Savaşı'nın büyük tarihini yarattı. Bu savaştan bu kadar çok film, kitap çıkması anormal değildir, bir anda dünyanın dört bir tarafı hikayelerle doldu çünkü bu savaş sırasında. Kahramanları, kahraman olduklarının farkında bile değildi. Bizim için Kurtuluş Savaşı böyledir işte. 2.Dünya savaşından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kapitalizm kendisini hepten dağıtacak hamleler yaptı. Sonunda bugünlere geldik. Polente'nin şu yazısındaki insanlar haline geldik hep birlikte. Bir şeyler yapıyoruz, "biri" olmaya çabalıyoruz. Öldüğümüzde hayatı değiştirdiğimize ufak da olsa bir iç huzurumuz olsun istiyoruz. "Boşu boşuna yaşamadım lan ben bu hayatı!" demek istiyoruz. Son gazi, devlet töreniyle uğurlandı. Bir şeyin sonu ya da ilki olmak iyidir. Son gazi yaşarken, Kurtuluş Savaşı'nda savaşırken "Allahım yaşasın bir şeyin parçası oldum ben!" demedi, kendisine verilen görevi yerine getirdi. (Sadece sakalık yapmış olsa bile bir şeydir bu) Biz de işte onun gibi olmak istiyoruz. Bir şey yapmış olmak. Ya herkesle birlikte tarihin parçası olmamızı sağlayacak bir şey. Ya da bizi biricik kılacak bir şey.
Bunun için yeterli eğitimimiz, harıl harıl çalışan bir beynimiz, entelektüel altyapımız var. Ama bir şey çıkmıyor. O biricik olmamızı sağlayacak şeyi bulamıyoruz bir türlü. Verili bilgiyle yaşadık hayatımızı, okuyacaksın, işe gireceksin, evleneceksin. Eh tamam yaptım bunları, peki ama benim biricikliğim nerde kaldı. Bunu kimse bilmese de olur. Ben bileyim yeter. Ben bir işe yaradım kardeşim! Şu demir parçasını kılıç haline getiren benim, şu atın nalını ben çaktım, şu tarladan oğullarıma kızlarıma ekmek çıkardım ben. Bunların yerine her gün işyeri adında bir yere gidiyorum, bir bilgisayarın karşısına oturuyorum, bir takım insanlarla toplantı yapıyorum, diğer bir takım insanlarla telefonda konuşuyorum. Günün sonunda elimde, gözümün önünde, başardığım, ürettiğim bir şey yok ama? "Ben bir işe yarıyorum ulan!" diyemiyorum ki. E peki o zaman bunca çaba niye? Yaşlanıyorum ama ben, her geçen gün beni ölüme daha fazla yaklaştırırken geçirdiğim bir tek anın bile anlamlı olduğuna dair bir tek kanıt bulamıyorum. O zaman niye böyle yaşıyorum ben "bu" anları "bu" şekilde? Ben biliyorum ki birisi Polente'ye "Kızım topla valizini Şili'nin kuş uçmaz, kervan geçmez yaylalarında sana çok ihtiyacımız var, orada canın çıkana kadar çalışacaksın, sadece üç saat uyuyabileceksin ama o uyku sana o kadar tatlı gelecek ki, çünkü 'bir şey gerçekleştirdim (elle tutulur, gözle görülür bir amaç doğrultusunda bir hedefe ulaşmak için gösterilen çabanın sonucunda duyulan kendinden memnun olma hali) ben bugün' diyebileceksin, var mısın?" dese, bir an bile burada durmaz. Bana söyleseler, ben de durmam.

Son gazi de öldü. Biz hala bir baltaya sap olabilmiş değiliz.

13 Kasım 2008 Perşembe

mim koyanlar utansın

Borsalino kişisinin mimini mimlemek amacıynan bugünlerde sinir olduğum on adet şey bulup yazıyorum.

  1. Bizim arabanın üstüne otoparkın çatlağından damlamak suretiyle tavanı bembeyaz yapan, oto yıkamacıların geçiremediği, beni arabayı pasta cila vs.ye vermek zorunda bırakacak olan beyaz lekeler
  2. Linççiler, bugün gene bir haber vardı, tacizciyi ütülemişler
  3. Linççilere halk kendini koruyor diyerek çanak tutan kişi ve onun partisi
  4. Ona senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu demeyen ana muhalif kişi ve onun oyuncağı
  5. Uykusuz'u açıp da Fırat'ı görememek
  6. Durum 3-1'ken Güiza'nın kaçırdığı gol. Hala mı? Evet hala. Ne güzel gidiyodu maç 6'ya 7'ye
  7. Havanın soğumaya başlaması. Kış diye bi şey geliyomuş ondan oluyomuş öyle dediler.
  8. Bir zamanlar gitti gidiyor'dan ne bok yemeye aldıysam aldığım iki adet kameranın bir kamera etmemesi
  9. Koltukta sızarak uyumak fakat yatakta da uyku tutmamak
  10. Hayatımın gene fena halde tekdüze hale gelmeye başlaması

Üper koklar

mana mou ellas

ta pseitika ta logia, ta megala
mu ta ’pes me to proto su to gala
ma tora pu xipnisane ta fidia
esi foras t’ archaia su stolidia
ke den dakrizis pote su, mana mu ellas
pu ta pedia su sklavus xepulas

ta pseitika ta logia ta megala
mu ta ’pes me to proto su to gala
ma tote pu sti moira mu milusa
eiches ntithei t’ archaia su ta lusa
ke sto pazari me pires, giftissa, maimu
ellada, ellada, mana tu kaimu

ta pseitika ta logia, ta megala
mu ta ’pes me to proto su to gala
ma tora pu i fotia funtoni pali
esi kitas t’ archaia su ta kalli
ke stis arenes tu kosmu, mana mu ellas
to idio psema panta kuvalas

----
yalancı sözlerini, o büyük (sözleri)
bana ilk sütünle beraber söyledin,
fakat şimdi yılanlar uyandığında,
sen eski süslerini giyiyorsun,
ve sen hiç ağlamıyorsun annem yunanistan,
çocuklarını esir satarken...

yalancı sözlerini, o büyük (sözleri)
bana ilk sütünle beraber söyledin,
fakat o zamanlar ben kaderimle konuşurken,
sen eski güzel kıyafetlerini giymiştin,
ve pazardan bana bir çingene maymun satın aldın,
yunanistan, yunanistan, kederlerin annesi...

yalancı sözlerini, o büyük (sözleri)
bana ilk sütünle beraber söyledin,
fakat şimdi ateş tekrar alevlenirken,
sen eski güzelliklerinle ilgileniyorsun,
ve dünyanın meydanlarında,
annem yunanistan,o aynı yalanı sürekli taşıyorsun...

Hadi bakalım, var mı bizim memlekette böyle bir şarkı. Onun yerine Türkiyem Türkiyem Cennetim. Yarışma açıyorum arkadaşlar, tanıdığım var, siz güfteyi yapın ben bestesini yaptıracam. Buyrun!

sabah sabah aklıma gelenler

Sabah kahvemi koydum, sigaramı yaktım, sonra bilgisayarın başına geçtim, sonra bilgisayarın kapağını kapattım -laptop da bilgisayar değil mi?- çünkü bir kaç haftadır günün sadece bana ait tek on dakkasını kendime ayırmak yerine gazetelere filan bakarak geçiriyordum. İnternette ne yapıyorum. Vikipedi diye bir müessese var mesela. Bildiğin ansiklopedi. Ben eskiden, yani çocukken hayat ansiklopedisi okurdum diğer çocuklar çocukça şeyler yaparken. O zamandan bu zamana biriktirdiğim binlerce şey var beynimde. Sonra yazı yazmaya başladım. Binlerce sayfa yazı yazdım bugüne kadar. Ama hiçbiri o binlerce şeyi beynimden atmama yarayacak yazılar değildi. Çok güzel fikirler buldum, iyi film hikayeleri, iyi öykü konuları, roman projeleri. Hepsi de beynimde birikenleri dışarı fırlatıp atabilmenin yollarıydı. Ama hepsi daha çekirdek halleriyle duruyorlar. Zamanım yok dönüp onları geliştirmeye. Bu da bende bir alışkanlığa sebep oldu. İyi fikirlerden, hikayelerden, sadece bulduğum ve ilk haliyle kağıda geçirene kadar heyecan duyuyorum. Çünkü biliyorum ki bir sonraki aşamaya geçemeyeceğim. Çünkü onu bir iş haline getirmek ve bitirmek benim harcayabileceğimden çok daha fazla emek ve zaman istiyor. Ama benim o zaman ve emeği şu anda karşılığında para aldığım için yaptığım işlere harcamam gerekiyor. O işleri bırakıp kendi işlerime dönemiyorum. Dönemedikçe şişiyorum. Bir yanda çocukluğumdan bu yana yanımda taşıdığım bir beyin dolusu bilgi, o bilginin kendi içimde yorumlanmış hali, diğer yanda o bilginin yarattığı hamurdan çıkardığım öyküler, sahneler vs. Her gün uyandığımda bu yüzden ağır uyanıyorum, bunları taşımak zorunda kaldığım için. Hiçbirini alıp ince ince dokuyup bitiremediğim, "bitenler" rafına bir türlü kaldıramadığım için.

Kardeşim çocukken bana sorular sorup dururdu, hala da soruyor. Ekin de bana sorar sürekli, bu niye böyle, şu ülke kraliyet mi ve daha bir sürü sorular. Benim soru soracak kimsem yoktu büyürken o yüzden ben cevaplarımı kitaplardan, ansiklopedilerden aldım. Bir yerden sonra da kendim vermeye başladım. Ama çok pis bir alışkanlık bu, sabah kalkar kalkmaz beynimde dolaşan bir sürü serseri mayından birine çarpıveriyorum ve sorular doğuyor. Sonra o soruları cevaplamaya kalkarken kendi içimde bir zincirleme reaksiyon başlatıyorum ve sorular soruları, cevaplar cevapları izliyor.

Bu sabah neye takıldım mesela ilk olarak. Google analytics'ten gördüm ki birisi "mana mou hellas"ı ararken girmiş benim bloga. Rembetiko filminin unutulmaz şarkılarından biridir bu. "Yunanistan, benim anacığım" gibi çevrilebilir. Nefistir. Neden beni yerden yere vuruyorsun ben de senin çocuğun değil miyim diye ağlayan Rebetler yazmıştır bu şarkıyı. "Ana" vatanlarında dışlanan insanların haykırışıdır. Neden bu şarkıyı bu kadar çok seviyorum ben? Neden dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor? Neden bizim Türkiye'ye dair böyle bir şarkımız yok? Neden ben böyle bir şarkı yapmak istiyorum Türkiye hakkında? İşte ilk aklıma çarpıveren sorular bunlar? Neden tüylerim diken diken oluyor? Çünkü ben de kendimi bu ülkenin içinde bir Rebet gibi görüyorum, onlardan farklı olarak, ben nereden geldiğimi bilmiyorum ama onlarla aynı şekilde tam olarak iki taraftan da olmadığımı biliyorum. Ne Batılıyım ben tam olarak ne de Doğulu. Onlar da ne Yunanlıydı ne de Türk. Bu toplum, bu ülke benim ülkem değil. Ya da tam tersi ben bu toplumun, bu ülkenin bir parçası değilim. Ama "neden beni bu kadar yoruyorsun anacığım Türkiye?" diye bir şarkı bile çıkaramıyorum. Çünkü buralı olmamanın vicdan azabı beni o kadar eziyor ki sanki burası bana aitmiş gibi kızıyorum bu ülkenin adaletsizliğine, vahşiliğine. Dışarı gitmek istiyorum hepiniz gibi. Avustralya, Kanada, Fransa, Honolulu. Neresi olursa, buranın dışında bir yer. Ama biliyorum ki orada da yapamayacağım, siz de alttan alta biliyorsunuz aslında. O yüzden gidemiyoruz, kalamıyoruz da... Böyle ortada, böyle hareketsiz, böyle etliye sütlüye dokunmadan, eritip gidiyoruz kalan ömrümüzü. Kendimizi yiyoruz. Polente iş değiştiriyor, Borsalino sürekli gerçek bir şey yapmak isteyip yapamıyor, Müge desen onun kafası benden karışık, Virgilyus kadınlarına yem veriyor sabahları, Samsa blogunun biçimini değiştiriyor. Etrafımızı saran fanus o kadar yakınımızdaki ona değmeden şöyle rahat rahat, istediğimiz gibi bir gerinemiyoruz bile. Sonra Fergie ta İngiltere'den kalkıp geliyor, Saray diye bir yerin çocuk evini fotoğraflıyor, sonra Okmeydanı'nda motosikletli olduğu için otomatik olarak çocuk tacizcisi sayılan -Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık ya- bir gariban dövülerek öldürülüyor. Biz fanusun içinden bakıp tühleniyoruz bir an sonra gene kendi hayallerimize dönüyoruz. Çünkü hepimiz birer Küçük Prens olduk. Götiçi kadar bir gezegenimiz var.

On adımda tükeniyor.

12 Kasım 2008 Çarşamba

bunları biliyor muydunuz?

Malezya'da çok sevilen, baya ciddi ciddi stad konserleri veren ve hiç de fena olmayan bir melodik rock yapan "Fantasia Bulan Madu" (galiba adı bu) diye bir grup olduğunu biliyor muydunuz? Ben de yeni öğrendim. Benim de elimde bir Malezya Saykedelik Rock grubunun CD'si var mesela. Dünya ne kadar büyük ve ne kadar çok şey var bilmediğimiz, öyle değil mi sevgili dostlarım

Hürriyet'in İnternet Sayfası

Ayhan Sicimoğlu'nun deyimiyle "Hastasıyım"
Fatih Çekirge'nin girdiği yerde ot bitmezmiş. Sabah uyanıyorum memlekette dünyada neler olup bitmiş öğrenmek için. İlk sayfada şöyle bir haberle karşılaşabiliyor insan.

"Şok! Amerika'nın bir atom bombası kayıp!"

Anam n'oluyor! El Kaide filan mı kaçırdı acaba, dur hemen tıklayayım da bakayım ahvalimiz ne olacakmış! Tıklıyoruz ve ne çıkıyor karşımıza. Hadise 40 yıl önce Grönland'da olmuş. Ce-eeee.

Ya da misal şöyle bir haber. " Şok! Recep Tayyip Erdoğan'ın Ayağını Kaydırdılar!"

Anam darbe mi oldu! Açıyorsun haberi, Malatya Gezisinde Recep Tayyip yöresel ayak kaydırmaca oyununu oynadı. Ayağını kaydırdılar.

Bir de şu var. Ana sayfada üç cümlelik bir haber var mesela. Bıdı bıdı vıdı vıdı.... haberin devamını okumak için tıklayınız. Tıklıyorsun, yeni açılan sayfada aynı üç cümle ve altında bir tıklama yeri daha. Ulan ben bunu okudum ve tıkladım zaten! Beni neden bir kısır döngünün içine sokuyorsun ki. Bu yeni "tıklayınız"ın arkasından da açtığım sayfada, aynı haber, aynı üç cümle ve tıklayınız'la karşılaşmaktan korkuyorum sevgili Hürriyet'in internet sayfası!

Bir kaç ay önce şöyle bir haber çıkıyor ondan sonra. "Hürriyet'in internet sitesi Avrupa'nın en çok gezilen haber sitesi oldu, Bild'i bile geçtik a.q.!" İyi de güzelim sen böyle yaparsan herkeşleri geçersin kantitede, bu bana ne getiriyor sinirden başka.

Açarım anasını satıyim New York Times'inkini bakarım dünyada ne oluyor ne olmuyor. Çünkü zaten bizim gazetelere göre içinde Türk kelimesi geçmeyen hiçbir şey dünyada olmuyor.

"Türk Kızı Almanya'yı sarstı!" Nasıl? BBG evinde g.tünü göstererek. Valla. Gözümüzle gördük!
"Türk Oğlanı Amerika'yı sallıyor!" Nasıl? S.A.T.'de ilk ona girdi. Hocaları biz böyle öğrenci görmedik dediler.

Gerisi bizi ilgilendirmez, gerisi hava civa. Bu Hürriyet'e ben komple bayılıyorum aslında. Sadece internet sayfasıyla değil, komple, gazete, marka olarak.

11 Kasım 2008 Salı

hürniyetli okuyucu yorumları

Hürriyet, Milliyet ve bilumum gazetelerin internetteki sayfalarına yorum yapanlara bayılıyorum. Ben de bundan sonra blogumu bu niyetle kullanmaya karar verdim.

OBAMA BAŞKAN SEÇİLDİ:
Kendisine başarılar diliyorum
ÜMİT ÖZAT YOĞUN BAKIMA ALINDI:
Kendisine acil şifalar diliyorum
SON GAZİ DE ÖLDÜ:
Kendisine Allah'tan rahmet yakınlarına da başsağlığı diliyorum
KARIM BENİ DÖRT ERKEKLE ALDATTI:
Kendisine geçmiş olsun diyorum

8 Kasım 2008 Cumartesi

Fergie'nin bakımevi

Fergie uzun zamandan beri kendini bir köşeye atılmış hissediyordu. Üstelik artık bulvar gazetelerine götünü başını yakalatacak kadar da genç değildi, yakalandığında da zaten aynı gazeteler "Fergie'nin götü ne kadar büyümüş!" diye manşet atıyordu, şerefsizler! Kendisinden çok daha genç kadınlar Güney Afrika'yı filan kurtarmaya çalışıyorlardı. Oradaki yoksullukla ve açlıkla uğraşıyorlardı. Fergie'nin de bir yeri kurtarması gerekiyordu. Böylece bir halk kahramanı olarak hiçbir zaman sevilmediği ülkesinin sıradan fishandchips insanlarının gönlünde taht kurabilecekti. Haritayı önüne açtı ve gözleri kapalı, mini mini mayni mo oynayarak kendisine bir ülke seçti. Türkiye! Süperdi. Hemen Türkiye'ye gidecek ve oradaki açları doyuracak onlara Güney Afrikalılık bilinci aşılayacaktı. Ve fakat bir gazeteci alması gerekiyordu yanına. Yanına aldığı gazeteci bu amacı beğendi, fakat bir takım değişiklikler yapmasını söyledi ona. Bir kere Türkiyelilere Güney Afrikalılık bilinci aşılamak zor bir işti. Gerçi bir İngiliz'in yapamayacağı hiçbir şey olmadığını 19 ve 20 yüzyıllar dünya haritasında çiziktirilivermiş bir takım ülkelerden biliyorlardır. Sen Ürdünsün, sen Iraksın deyivermişti İngilizler, daha aşiretler birliğinden ileri gidememiş halkları bir anda üniter devlet yapmaya kalkmışlardı. Fergie bunları dinledikçe esniyor ve sadede gelmesini istiyordu gazeteciden. Gazeteci iki kelime söyledi: Midnight Express!

Fergie mesajı almıştı. O artık bir özgürlük ve insan hakları savaşçısıydı. Peruğunu taktı, başörtüsünü de başına örttü. Ne de olsa eski bir İngiliz kraliyet ailesi mensubu olarak Türkiye'nin her yerinde tanınma ihtimali vardı. Daha önce Bakırköy Akıl Hastanesi'ni basan Diana'nın hayaleti hemen yakalanmıştı ne de olsa.

Türkiye'ye gelmeden hemen önce bir telefon görüşmesi yaptı Fergie. Tanınmış bir araştırmacı-gazeteciyle. Ben nereyi dolaşsam da görüntü alsam manşet olurum diye sordu. Araştırmacı-gazeteci artık o işlerde bezi olmadığını, akşam haberlerini sunduğunu söyledi. Fakat onun için tozlu arşivlerine girecek bir bakacaktı. Sonuçta kıyak isteyen eski bir prensesti boru değil. Buldum diye aradı bir süre sonra: Çocukevleri. Kesin iş çıkardı oralardan.

Ve sonra olanlar oldu.

Peki biz bu sırada ne yapıyorduk? Saray'dan ya da Zeytinburnu'nda olanlardan haberimiz var mıydı? Tabi ki yoktu. Peki olsaydı hayatımızın ne kadarını kaplardı bu haber? On saniye? Bir dakika. Facebook'ta Saray ve Zeytinburnu'nda olanları lanetliyorum grubuna katılmaktan başka ne yapardık. Ne yaptık?

Biz niye böyle olduk? Biz bu blogu yazan adam ve okuyan kadın ve adamlar? Ta ilkokuldan beri sınavlarda birbirimizle yarıştırıldığımız, çevremizdeki bütün yaşıtlarımıza sadece bize göre nasıllar diye baktığımız için mi? Daha iyi, daha kötü, daha güzel, daha çirkin, daha akıllı, daha akılsız, daha çılgın, daha korkak... Benim annem ve babam Çatak köyü'nde öğretmenlik yaparken tanışmışlar. Onlar olmasa benim Çatak'ı bilmem mümkün müydü? Orada binlerce köy var uzakta, gitmiyoruz, görmüyoruz ama köyler bizim köylerimiz değil. Orada binlerce yetimhane var uzakta, gitmiyoruz, görmüyoruz umurumuzda da değil. Suçlamıyorum sadece bir durumu tespit etmeye çalışıyorum kendi içimde. Biz de demiyorum tamam. Ben diyorum. Ben nasıl böyle oldum ulan?

Fergie kirli bir bez parçasını aldı gitti. Bundan sonra bir bayrak gibi her yerde taşıyacakmış onu yanında. Benim aynı toprak parçasını birlikte paylaştığım o insancıklar hala orada. Bir zaman rahat yaşayacaklar İngiliz bacının sayesinde. Sonra ne olacak? Herşey eski haline dönecek.

Kriz durumuna geçtik ya, gene linç haberleri gelmeye başladı. Motosikletlileri linç edelim, Kürtleri linç edelim, çekik gözlüleri ve kumarbazları tüy ve katrana bulayalım sonra da yakalım.. İçimize kapanalım, bizden olmayanları yok sayalım ya da linç edelim.

Üzülüyorum, elimden ne gelebilir onu bulmaya çalışıyorum. En azından durumu çözümlemeye çalışıyorum. Devam edeceğim.

24 Ekim 2008 Cuma

Evdeki Huzur, Mutluluk Budur

Bu sabah erken kalktım. Kızları dolaştırdım, mamalarını verdim, bıcı bıcı yaptım. Şimdi ben bunları yazarken arkamdaki koltukta birbirlerini ısırma oyunu oynuyorlar. Oyun oynarken onları seyretmeyi seviyorum, bücür kızım ve onun yanında devanası gibi kalan Maya, kızım Maya'yı kulağından yakalamaya çalışıyor, Maya da sırf o yakalasın diye eğiliyor, sonra çekiyor kulağını filan. Böyle zamanlarda iyi ki almışız Maya'yı diyorum, önceden kızım koltuğun arkasından çıkmazdı. Şimdi de koltuğun arkasından çıkmadığı zamanlar oluyor, özellikle de ikisine aldığım kemikleri toplayıp oraya depoladığı zamanlarda. Ama onun dışında sürekli böyle bir oyun bir eğlence halinde. Maya, benim gibi götüyledağdeviren familyasından olmasına rağmen hala bebekliğindeki gibi sevimli olduğu için bütün hatalarını affettiriyor. Özellikle de başını dizime yaslayıp uyumaya başladığında.

Bugünlerde yaşadığım bütün kafa karışıklıklarına, negatif beklentilere rağmen, bu sabah erken ve pozitif uyandım. Hatunum içerde mışıl mışıl uyuyor, dün sabahtan itibaren alerjisi tuttu gene, akşamı zor etti, geldi çorbasını içti, televizyonun karşısında sızdı. Ben de onun yanında, tekli koltukta başladım uyku macerama, 12 saat kadar sonra uyandığımda yatakta yanımdaydı, burnundan düzenli nefes alıp verebiliyordu, demek ki geçti alerjisi. Güzel uyanacak, yanında olmayacağım uyandığında ama iyi uyandığını bileceğim.

Dışarıda, dünyada ortalık hallaç pamuğu gibi atılmakta. Evde huzur ve güven ortamı söz konusu. Ben de elimden geldiği sürece bu 12 Eylül sonrası ortamı devam ettirmeye çalışacağım. Dışarının dalgaları eve vurduğunda minimum zararı versin diye bütün uğraşım.

Bu evi ve bu evde nefes alıp veren bütün canlıları seviyorum. Belki mütemadiyen camlardan içeri akan gün ışığıdır beni bu denli pozitif yapan. Öyleyse de "sağolasın be güneş!" demekten başka yapacak bir şeyim yok.

18 Eylül 2008 Perşembe

Marla Singer ya da post-modern Havva

Fight Club, finaliyle gönlümün orta yerinde taht kurmuş bir kaç filmden birisidir. Bundan yedi-sekiz sene önce girdiğim mağaradan çıkarken humanizma'yı içerde unutmuş, anarşinin A'sını yanıma almıştım. "Yakalım yıkalım amına koyim bu insan denen hayvan adam olmaz, vezir olur bundan ama adam olmaz" diye bağırıyordum içime içime. Sonra kendi anı galerimde dolaşırken buldum yeniden Fight Club filmini. Ben bu filmi çok sevdim evet. Ama Marla Singer'ı ayrı sevdim.

Özellikle de bahtsız bedevi'nin de kendisine profil fotosu olarak seçtiği bu pozdan sonra. Sinema tarihinde çok az kadın kahraman bırak kadını erkek kahramanı da bu kadar ağır ve afili bir giriş yapmıştır bir filme. Bütün boş vermişliği, daha doğrusu sikine takmazlığı, cool duruşu ve karizmasıyla girer Marla. Ağır çekim bir giriştir bu. Öyle bir hissiyat yaratır ki daha ilk anda alaşağı eder insanı. Sigaranın dumanı olayım dedirtir bu duruş. Yemişim Travis'ini, Taylır'ını ben seni istiyorum ulan dedirtir. Bırak onlar -ki "onlar" "o"dur aslında- yağ çalmaya, örgüt kurmaya, dünyayı yoketmeye filan uğraşsınlar. Çocuk onlar ve dünyayı kendi oyuncakları sanıyorlar, siktir et. Biz seninle kırlara koşalım Marlam, sen üstüme döktüğün viskiyi yala, sonra da çakmağı çak, beni yak kendini yak herşeyi yak dedirtir.
İlk karede bir leydi edasıyla karşımızda arz-ı endam eder Marla. Ama daha ikinci karede bir serseri olduğu hem de esaslı bir serseri olduğu ortaya çıkar. Evini yakmaya yıkmaya kalkmaz. Easy Rider da değildir ki kendini kırlara atıp huzur bulsun. Mekanı şehirdir, şehirde koparak yaşar, Matrix'te de görünür o aslında. Morfeus Neo'yla şehrin içine girer hani, bir sürü takım elbiselinin arasında kırmızı kıyafetli bir kadın görür Neo, işte o sırada Neo'nun arkasındaki çöpte bulduğu şapkayı kafasına takmaktadır Marla. Morfeus adamlarına bir işaret yapar ve yaka paça saklarlar onu. Marla'yı görse Matrix'e inanır mıydı hiç Neo?
Kendini acındırmaya çalışan bir bağımlı da değildir ayrıca. Kafasının sürekli iyi olmasını sebebi büyüklük illüzyonu da değildir. Bu dünyayı kaldırmıyor içim safsatalarına girmez. Doğrudan dener, sadece denemiş olmak için, iyi kafayı normal olmak olarak algılar. Bir çeşit Neanderthaldir aslında. Soyu tükenmiş ya da soyu yeni oluşmaya başlamış olan. Yerleşik kavramların hiçbirine sığmaz, "isyan"ın bile yerleşik bir kavram haline geldiği modern dünyada isyankar bile değildir o aslında. Dünyanın en tehlikeli balığıdır, zehirledi mi çok yaşatmaz ama lezzeti müthiş çekicidir bir yandan da.
Bizim oğlan modern dünyadan sıyrılabilmek için eline asit döken hayali bir arkadaş geliştirecek kadar şizofrenleşmek zorunda kalırken Marla'nın anasında sıyrılmış doğduğunu hisseder insan, öte yandan kadın olduğu için, sırf kadın olduğu için dünyanın geri kalanının anasını sikmeye çalışmakla da uğraşmaz. Çünkü bu erkeğe özgü bir korkudur her zaman, insanlığın bütün birikimini yok ederek, tarihi yok ederek de olsa tarihin bir parçası olmaya çalışmak. Sezar'ın, Napolyon'un, Hitler'in açtığı yoldan erkekler gitmeye çalışır. Bu uğurda ebelerini ortaya koyan erkekler olur. Bir isim bırakabilmenin uğrunda ne yediklerinden bir tat alırlar, ne aldıkları nefesten. Neymiş hatırlanacakmış! Sonunda da erkenden ölüverirler. Bu Fight Club'da bile böyleyken Marla kendi varoluşuyla bir mayın olarak dolaşır sokaklarda, her an birinin kucağına oturabilir, her an bir önce aldığı kararın tamamen zıddı bir karar alabilir, her an ortadan kaybolabilir. Ama ne yaparsa o an içinde yapar, o an için yapar, ileriyi düşünmez.
Adem elmayı yesem mi yemesem mi diye düşünürken Havva gelecek senenin yaprak modellerine kafa yormaktaydı. Taylır Dördün ayın dördünde bir sürü plan, bir sürü organizasyon yaparaktan finans merkezlerini havaya uçururken dünyayı yokettiğini düşünüyordu. Marla'nın gördüğü ise biraz fazla gürültülü bir havai fişek gösterisinden başka bir şey değildi. İşte sırf bu yüzden Marla Singer'dır Dövüş Kulübünün esas kahramanı.
Sonuç olarak, "Marla bizi maça götür, Marla bizi hacca götür, Marla bizi nereye götürürsen götür yeter ki sen götür!" demek istiyorum ben.

17 Eylül 2008 Çarşamba

kendime notlar-4

yenilenen tünel tramvayı. niye? illa yeni mi olacak herşey. elin oğlu eyfel'i yeniliyor mu? niye bu kadar korkuyoruz geçmişimizi hatırlamaktan. bir yerlerde bir tecavüze uğradık da hatırlamıyor muyuz?

fenerbahçem, arızalı sevgilim



Ben yazacaktım ama uğur meleke bu yazısıyla benden önce davrandı. ben gene de araştırmacı gazetecilik görevimi yerine getireyim.


Şimdi efendim bu Porto maçını seyrettikten sonra insanın kafasını duvardan duvara vurmaması mümkün değil. Roberto Carlos'un 25 milyon fenerbahçeliyle birlikte seyrettiği ortadan sonra yediğimiz ilk gol beni düşüncelere gark etti. Ne güzel sol bekte aslanlar gibi bir Carlosumuz var diye düşünürken geçen sene Sevilla maçından sonra Carlos'u bir daha göremez olduk. İçimize gömdük kuşkularımızı. Yaptığı hataları kalbimize gömdük. Ama Porto'nun ilk golüyle takke düştü, Carlos'tan başlayarak Fenerbahçe takımının komple takkesi düştü, keli göründü.

Carlos'un yedeği var mı? Yok. Uğur Boral'ın yedeği var mı? Sakat. Gökhan Gönül'ün yedeği var mı? Var ama o da Edu'nun yerinde oynuyor. Peki Edu nerde? Sakat. Volkan Demirel'in yedeği var mı? Var, onun da adı Volkan ama herkes sanki el bombası taşıyormuş gibi korkuyor ondan. Sonra n'oluyor Volkan müthiş yeteneklerinin zekayla birleşmediğini gösteren hareketler sonucunda kırmızı kart yiyor. Biz de el bombası tutan çocuğa kalıyoruz, Gençlerbirliği maçında o bomba patlamadı diye seviniyoruz. Şu halimize bak ya!


Topu Luganodan alıp al-verlerle Alex'e taşıyan bir Mehmedim vardı benim Orelyom. O nerde? Bir sebepten gitti. Yerinde kim var. Maldonado var, yan topçu, Josico var, bir maç oynadı sonra o da sakat, Selçuk diye bir arkadaş var nerede olduğunun farkında değil. Deniz diye bir kardeşimiz vardı önce sakat, sonra sinirli. Ha pardon ya biz Emre'yi aldık di mi bu sene? Emre futbolun sahanın dikine oynandığını unutmuş, habire enine oynuyor, onun oynadığı alanda kale yok ne gam. Alıyor topu anında veriyor Carlos'a, alıyor topu anında veriyor Maldonado'ya. Alex en sonunda dayanamıyor, verin lan şu topu allah belanızı versin diyerek ta kendi kalesinin önüne kadar geliyor. O zaman da Güiza'yla aralarında atmış metre oluyor.


Güiza'yı stadda seyretmek daha büyük acı. Çocuk çırpınıyor, deplase oluyor, çapraz koşu yapıyor ama onun boşalttığı alana hayaletler koşuyor sadece. Neden çünkü çift forvet oynamıyor takım, oynasa bile Semih sakat!


N'oluyor abicim bu takıma. Bu kadar sakat olunca ve bu sakatlar maç sırasında değil durup dururken sakatlanınca insan ister istemez soruyor. Nasıl bir yükleme yapıldı ki bu adamlara çöktüler! Dede "çok sakatım var" diye ağlayıp duruyor. Ben mi sakatladım dede onları! Ben sakatlamadıysam kim sakatladı! Sakat kelimesinden tiskindim genç yaşımda be!


Öyle bir Porto'nun karşısında oynuyoruz ki, bu Porto'yu yenmemek için özel uğraş gerekiyor. Biz de uğraşıyoruz anasını satayım! Bak gene delirdim gece gece.


Ben bunu anlamıyorum. Fenerbahçe Avrupa'nın en büyük takımlarından birisi haline gelmeye çalışıyor ya, bu "en büyük" takımlar her sene kadrolarına içerden dışarıdan bir takım takviyeler yaparlar. Bazıları göbekten alınan oyunculardır, banko oynayacak oyuncular, bazıları da yetenekli gençlerdir, parlar, kendilerini gösterirlerse takıma girerler. Biz ne yapıyoruz, "kadroyu koruyoruz" bu mudur yani? Bu mu bizim korunmuş kadromuz. Kim koruyorsa çok kötü koruyor, ortalık sakattan geçilmiyor. Herkesin yedeği sakat, takımda rekabet sıfıra inmiş durumda. Nasıl olsa s.ke s.ke beni oynatacak anasını satayım halinde herkes. Oh ne güzel!


Bu sene içeriden aldığımız kim var? Bir taktık Topuz Topuz. Bu ülkenin birinci liginde ya da ikinci ligindeki hiçbir oyuncu İlhan Parlak kadar bile gelecek vadetmiyor mu? Bi tane mi sol açık yok anasını satayım Uğur Boral'ı panikletecek. Vardır mutlaka. Ama alınmıyor. Neden? Çünkü biz kadromuzu koruyoruz.


Gençlerbirliği maçında kendimi dua ederken buluyorum. "Allam sen Alex'e zeval verme, sakatlık gösterme yarabbi." derken. Peki Alex gidince ne olacak? Hiç kimse düşünmek bile istemiyor bunu zaten. Paradigmayı değiştirmek gerekiyor acilen. Alexsiz bir Fenerbahçe'yi şimdiden düşünmek, ara sıra yarım saatliğine olsa da işleme koymak gerekiyor.
Dönelim Carlos'a. Madem bu adam ileriye gitmeyi bu kadar seviyor ve artık hızla dönemeyecek kadar ağırlaştı ve de onun açığını kimsecikler kapatmıyor, çek sol açığa Carlos'u, hem presini yapsın, hem hücuma gönlünce katkı. Gökhan Gönül'ü de aynı şekilde koy sağ açığa. Kazım gitsin dansetsin tribünde, hatta komple gitsin ocak ayında ayrılmak istiyormuş madem, hemen gitsin. Cesur bir takım hamleler yapmak gerekiyor. Ama Dede Uğur'u çıkarıyor alıyor Emre'yi-Semih'i, Kazım'ı çıkarıyor alıyor Burak'ı. Zico da yapıyordu zaten bunları, yirmi dakka geç yapıyordu ama yaptığı buydu, ha pardon bi de Kejo'yu çıkarıp Semih'i koyuyordu. Sistem değişmiyor sadece oyuncular değişiyor. Sen o sistemle açamamışsın zaten kilidi, oyuncuları değiştirince de açılmıyor ki.


Güiza'ya ofsayta düşmeden önce derinlemesine top atarsan süper tehlike, pres altındayken atarsan Kejo'dan tek farkı topu kaybettikten sonra geri almak için götünü yırtması. Ama sen kaç tane öyle top atıyorsun Güiza'ya? Toplasan beş. Bu takımın golünü kim atacak o zaman?


Bir karışıklık, bir oturmamışlık var bu çok net. Geçen sene tıkır tıkır top oynayan bir takımın bir tek Markus Orelyus'un gidişiyle bu hale geldiğine inanmak da mümkün değil. Bir arıza var acilen düzeltilmesi gereken, takım meme yapmış durumda. Ama Dede diyor ki 5-6 ay sonra toparlanırız. Bana de o zaman "bu seneyi kaybedilmiş sayın, gelecek sene taş gibi olucaz" ben de hesabımı ona göre yapayım


Bu arada bir cümle de aslan futbol yorumcusu abilere. Bu sene Fener yarı final oynamazsa başarılı sayılmaz, öyle diyorlar. Babam bu takım on senedir çeyrek final oynuyor da geçemiyor mu? Ben mi aynı Fener'i seyretmiyorum yoksa. Yoksa sizin futbolculuk kariyerinizde dört tane şampiyonlar ligi şampiyonluğu var da ben mi bilmiyorum. Bi durun da! Bi durun!


Herşeye rağmen seviyorum seni. Fenerbahçem, arızalı sevgilim.

kendime notlar 2

Marc Jacobs satın alınabilir bir sanat eseri midir

Tasarım, sanat ve kapitalizmin birleştiği yerde duran ayakkabılar. Afford edilebilir ve çabuk tüketilebilir sanat eseri olarak kadın ayakkabısı. ya da daha geniş olarak fashion business. birleşenlerini çöz. kadının toplayıcılık arzusu, geçicilik hissi yaratmak, statü göstergesi. Rönesans'ta resim sahibi olmak ve bugün ayakkabı sahibi olmak.

kendime notlar 1

bunlar hakkında yazmayı düşünüp de bir türlü oturamadığım meseleler. o yüzden buraya not alayım ki aklımda kalacağına burada kalsın ki ben bunları bir yazıya dönüştürebileyim.

Mohikanların sonuncusu Deniz Baykal. Sen ne zaman gideceksin ve CHP'nin temsiliyet sorunu.

16 Eylül 2008 Salı

Ver Örümceğimi, Al Batman'ini

Dark Knight’ı seyrettim. Beyenmedim. Evet beyenmedim. Örümceğin ilk iki filmi yeterince hayal kırıklığı yarattığı için sonuncusunu da seyretmedim. Önce Dark Knight hakkında birkaç kelime. O filmin Kara Şövalyesi kimdi arkadaş? Bence tek kelimeyle Joker’di, Heath Ledger denen rahmetliydi. Pis adam! O kadar fena oynanır mı yahu! Orada sadece Christian Bale dingili yok ki. Abilerin var senin orda (Gary Oldman), amcaların var hatta (Morgan Freeman, Michale Cane). Bir yavaş di mi canım kardeşim. Sanki öleceğini biliyormuş gibi oynanmaz ki bir Joker. Öyle bir haşmetle çıktı ki Joker sahneye, bir daha da inmedi. Batman’in kendisini yakalamayı başardığı yerlerde bütün set-up’ı Joker’in kurduğunu ve Batman’i göt ettiğini gösterirsen sen, o zaman ben Batman’e nasıl kahraman olarak bakabilirim ki sevgili Christopher Nolan? İstediği kadar duvardan duvara post-it etsin, bacaklarından ters assın filan. Sen madara ettin bir kere Batman’i bir daha toparlaman mümkün değil ki. Hikayenin, yani çizgi romanın gerçeğinde böyle bir “Joker yarasa adamın yavuklusunu öldürür” durumu olabilir ama sen bunu filmin en ince işlenmiş hikayesi haline getirip bir de tanrı yerine Joker’i koyarsan ben ona taparım bilader, yemişim Batman’i.


Bu arada Nolan biladerimizi Memento’dan biliriz, severiz, biraz karanlık ve fazlaca zekalı bir kardeşimiz olduğunu biliyorduk. Fekat sen sitidyo sisteminin içine girip de "karakterimi satmayacam kardeşim, ben buyum" dersen ortaya yarı sitidyonun istediği, yarı senin istediğin, göğsünden yukarısı karanlık ve soğuk öte yandan belden altı, yani kıçı taşağı bembeyaz ortada bir Batman çıkıyor ki zaten benim için sarsılmış olan Batman karizması iyice bir yere iniyor.

Bir de bu son iki filmdir yaptığın Batman’i insan gösterme derdi telaşı nedir. Eğer illa bir süper kahramanı insani boyutlarıyla işleyeceksen bas Örümcek Adam’ın setini, sopayla kovala Sam Raimi’yi, geç monitörün başına. Çünkü orada da benim zavalı Örümceğime ayrı işkence çektiriyorlar. Oraya gelecem daha dur.

Dönelim yarasa adamın insanileşmesi meselesine. Yarasa Adam Süperman’le Örümcek Adam arasında bir çizgide durur benim için. Süperman adı üstünde süperdir. Buralı değil, dışarlıklıdır, gavurdur, ne yapsa yeridir. Gavur olduğu için de Türklerin örf ve ananelerine, hayatlarına uyum sağlamakta güçlük çeker. Örümcek zaten benim. Ama Yarasa Adam Ömer Koç filan kıvamında bir emmidir zaten. Yani hem buralıdır, dünyalıdır, hem de çok zengindir, biz ölümlü fakirlerin çektiği bir çok derdi çekmez, öte yandan deli sikmiş gibi bir siyah kostüm geçirir üstüne ve adaleti sağlar. Şimdi sen, bakın yarasa marasa, zengin mengin ama o da acı çekiyor aslında ayağı çektin mi olmuyor Christopher. Zenginlerin acısı gösterilmez güzel kardeşim, ayrıca bir zengine o kıyafeti giydiriyorsan insani yönleri olduğunu göstermemen gerekir çünkü o zaman ben otomatikman “bu adam hafif şizofren herhalde, ne gam ne cassavettes (sağolasın M.Ü) niye bulaşıyosun kardeşim sen biz orta sınıf insanların işine, oturup puronu tüttürsene, V.S.O.P’unu yudumlasana, uşağına şarlasana” diyorum. Batman’in tanrısal bir yönü vardır. Adalet dağıtır. Bunu yaparken de insani bir içerik bulamazsın onda. Bu anlamda rolünü en iyi özümsemiş ve en başarılı iş çıkarmış Batman’in Michael Keaton olduğunu söyleyebiliriz. Çok cooldur, seyirciden uzaktır. Normal ve insani değildir, işerken hayal bile edemezsin Michael Keaton’u o rolde. Dolayısıyla da saygı duyarsın. Ama ben Christina Bale’i o rolde görünce, bir de üstüne insani özelliklerle filan görünce gözümün önüne uşağı Alfred’in kucağına başını dayamış, başparmağını emip “Annem beni doğru dürüst emzirmedi biliyo musun Alfred, o yüzden oral dönem alışkanlıklarımı bırakamıyorum” derken görüyorum ki o zaman da işte insanın gönlü ister istemez, öbür tarafta “skerim dünyayı, sıkıldım sizden yakıcam mına koyim ben buraları” diyen bir Joker’e kayıyor. Rahmetli ve de çizik yanaklarından öperem Heath.

Şimdi dönelim benim adamıma. Örümceğe. Ulan Amarika! Bir süper kahramanın iç çatışmasını derinlemesine inceleyeceksen ahan da orda Örümcek duruyor şerefsiz! Bütün zamanların en insan süper kahramanı duruyor. Çocuk kıvranıyor bir yandan okuluna devam etmek, bir yandan para kazanıp halasına destek olmak, bir yandan sevgilisine, bir yandan da babasını öldürmek zorunda kaldığı can kardeşine zaman ayırmak, bir de bunun üstüne her kendini bilmezin süper kötü adam kılığında tehlikeye attığı şehr-i ramazan New York’u korumaya çalışmak için. Bir de üstüne olaylar ilerledikçe kendisiyle uğraşmaya başlıyor. “Ulan bu süper kahramanlık işine girdik ama ne sigortası var ne geliri, bir de üstüne Altıncı caddenin çocukları ne zaman görseler başıma başıma salıyorlar taşı, ben şunu bir daha mı düşünsem” diyerekten kendisiyle uğraşmaya başlıyor. Şuna bak be abicim! Aslan kardeşimin başında süper kahraman olmaktan çok insan olmanın belaları var. Raskolnikof’tan sonra gelmiş geçmiş en derinlikli ve iç çatışmalı karakterlerden birisidir Örümcek Adam! Ama sen n’apıyorsun, veriyorsun kıyafeti, veriyorsun ağı, veriyorsun örümcek içgüdülerini çizgi romandakinden bile daha iki boyutlu bir tip çıkarıveriyorsun ortaya, bir de üstüne Tobey Maguire denen meymenetsiz, karaktersiz, karizmasız, beybi feys çocuğu veriyorsun başrole Örümcek Adam oluyor sana Cin Ali! Cin Ali’nin bile bir ısrarı vardır ulan bu hayatta “Ali topu at! Ali topu at” diye diye dilinde tüy biter de şerefsiz Ali atmaz o topu! “Al amına koyim! Ne topmuş, kafamı siktin yıllardır!” demez. Cin Ali’nin bile bir paradigması varken Örümcek mahallenin taşak oğlanı! Ulan kahramanımızdır, bir tanemizdir diye iki filmi de seyrettim, Digiturk’e düşsün, elbette üçüncüsünü de izleyecem ama insan biraz dikkat eder be kardeşim. Sanki Peter Parker’in dramını birinci elden sunmuyorsun seyirciye, arkadaş arası geyiğinde anlatıyorsun!

“Bizim bi arkadaş var genetik mühendisi geçen gün bunu örümcek ısırdı tamam mı. Seninki o günden sonra duvarlara tırmanmaya başladı. Hehehe!”
“Vay! Viyagra örümcek ha! Biz de ısırtalım kendimizi o örümceğe abi yaa!”

Yapma bunu! Yapma bunuuu!


12 Eylül 2008 Cuma

Martı Jonathan Bach ve Heykel


Martı Jonathan Bach: Kafana sıçıyim senin kafanaaa! Aldırmadın bana şu arsayı! Neymiş Marmara Ereğlisi'nde yazlıkmış! Yazın çocuklarla gidermişiz! Ulan almadığımız arsaya gökdelen kurdular gökdelen! Marmara Ereğlisi'ni alırdım ben sana o parayla kafasız karı!

Heykel: Jonathan iner misin lütfen kafamdan!

Martı Jonathan Bach: İnmiycem! Önce sıçacam ondan sonra inecem!

Heykel: İğrençsin tamam mı! İğ-renç-sin!

Martı Jonathan Bach: Şimdi iğrenç olduk di mi! Altımda inlerken öyle demiyodun ama n'aber!

bizim evin önünden geçen arabalar

bizim evin önünde dar ve tek yön ve de üstüne sola doğru kıvrılan bir yol var, bu yol dik bir yokuşun başlangıcıdır aynı zamanda. gece saat 1'den sonra bu yoldan bir takım arabalar geçer. bu arabaların özelliği gecenin biri-ikisi-üçü-dördü olmasına aldırmadan bangır bangır bir müzik çalmalarıdır. şaşırtıcı olan bu bangırdatan abilerin dinlediği müziklerin çeşitliliğidir. biraz önce "aynadaki yansıman benim" filan gibi bir slow türk hafif müzik parçası eşliğinde bir abi geçti mesela. hadi bu lümpen ve de normal, peki gecenin üçünde bana hayatta en nefret ettiğim seslerden birisi olan kemençe sesini dinleten taksicilerin derdi ne? ya da bağırtarak ilahi dinletenlerin? bu gavur mahalleyi imana mı getirmeye çalışıyorsunuz güzel kardeşim? bitti mi? hayır tabi! ayaklı diskolar, mehter marşıyla geçenler, kibariye bağırtanlar, ahmet kaya coşkusu yaşatanlar, türk sanat müziği bangırdatan bile oldu. bir derdiniz var anlıyorum ama bunu niye böyle ifade ediyorsunuz onu anlayabilmiş değilim. ben uyumuyorum sen de uyuma İstanbul durumu mu bu? o zaman maçan sıkıyorsa çık minareye, bağla teybi oradan yayın yap gecenin üçünde güzel kardeşim.

P.S. yalnız çok gaza geldim bir gece de ben rahmaninof çalarak geçecem bizim evin önünden.

Meseller-3

Ve İsa dedi ki

"Aranızdan günahsız olan kimse, ilk o atsın taşı"

Ve kalabalık bir anda duruldu. Ve İsa devam edecekken bir ses geldi

"Tamburacııı! Bıyığını sktimin Tamburacısııı!"

Ve İsa tiskinerek yüzünü buruşturdu bu sözü söyleyene ve dedi

"Ne pis bi insanmışsın sen ya!"

12 Eylül

yıllar önce bir abime Kenan Evren'i çocukken bir kahraman olarak gördüğümü söylediğimde çok şaşırmıştı. ama benim için öyleydi. anarşi diye bir şeyden bahsediyordu televizyon bu kötü bir şeydi (o kelimenin ne güzel ne tatlı ne mayhoş olduğunu ben yıllar sonra öğrendim o ayır) ve Kenan Evren de çıkıp onu bitirdiklerinden bahsediyordu. televizyonda habire onu görüyordum muhtelif askeri kıyafetler içinde, süpermen görseydim süpermeni kahraman bellerdim ben de. baskın oran bugün Taraf'ta gençler 12 Eylül'ü bilmiyorlar, bilen çıksın damarımı keserim filan demiş. yazının devamını bile okumadım, sadece bu başlık bile canımı sıkmaya yetti. hayır efendim biliyoruz. bir takım inlerden çıkarılan un çuvallarını biliyorum ben mesela. bir takım kötü adamların "kırsal"da elleri enselerinde birleşmiş bir şekilde bir yerlerden çıkarıldıklarını biliyorum. bir başka takım kötü adamların da şehirlerde aynı şekilde hapishanelere götürüldüklerini biliyorum. bunlar sadece işçi sınıfının çocukları değildi baskın amca, aralarında senin gibi insanlar da vardı. ben 12 eylül'ün ne büyük bir acıya sebep olduğunu kendi çabalarımla öğrendim. 83 doğumlu kardeşim ise bu konuda çok az şey biliyor ve bunun sorumlusu da o değil. insanlar yaşlandıkça boku gençlere atarlar ya bu durum tam da o. kardeşim bir şeylerden haberdar olmaya, etrafında olan biteni anlamaya başladığı yıllarda önceki kuşaklar olarak sen ona -ya da bana- bir kişisel tarih aktarımı yaptın mı? bak evladım biz büyük acılar yaşadık, şöyle şöyle oldu, böyle böyle oldu dedin mi? kardeşim ergenliğini yaşarken Turgut Özal bile hayatta değildi ve de Türkiye onun doğduğu senin de o acıları yaşadığın yıllardaki Türkiye'nin fersah fersah uzağındaydı! sen bu aktarımı yapma, sonra da 12 Eylül'ün sadece dolaylı etkilerini yaşayan bir kuşaktan 12 Eylül'ü öğrenmelerini, anlamalarını filan bekle.
sen zaten damarlarını çoktan kestin güzel abim. çok geç artık.
neden aktarmadık, neden çocuklarımıza anlatmadık diye sormak gerek önce. bunun cevabını kendi içinde delikanlıca verebiliyor olmak gerek. ihtiyarlık belirtileri bunlar. yalçın küçük'ü de böyle kaybetmiştik zaten.

ben benden çok sıkıldım

ben bu blogu sizin için açmadım kardeşim! kendim için açtım! ister yazarım ister yazmam! ben fena halde sorumluluk sahibi bir insanımdır, şu anda bile ünlemlerden sonra büyük harfle başlamamanın sorumluluğunu içimde hissederken, bu blogu açtığımda her seferinde bana melul melul bakan yan yatmış sureti görmek, üstüne bir de altında iki satır yazı görememek ne gibi hissiyatlara garkediyor beni biliyor musunuz!

ben bu blogu kendim için açtım. arada bir dandiriden şiyirler yazarım, bir şeyi unutmayayım diye buraya not ederim, her güne dair notlarımı alayım, nefret ettiğim, tiskindiğim insanlara öfkemi burdan kusayım istedim. günlük sandım ben burayı tamam mı! ama diyilmiş işte allah kahretsin diyilmiş! böhü!

zaten hayatımızın her alanında kendimizi kısıtlamak zorunda kaldığımız şu modern zamanlarda bir de aklıma eseni yazma özgürlüğüm olmayacaksa, bir takım yazılar planlayıp, kendimi muhtelif otosansürlerden geçirip, bir de üstüne edebi sanatlardan bir demet sunma gayreti ve de sıkıntısıyla uğraşacaksam ne skime yazıyorum lan ben bu blogu!

burası benim bekar evim kardeşim! donla bira içip geğirebildiğim yer. daha doğrusu öyle olmalı. ama siz bakarken ben eşofmanlarımla oturup şarap içermiş gibi yapıyorum.

hayır sevgili okur derdim seninle değil. aslında kendimle. madem bu blogu bunun için açtığımı hatırlatmaya çalışıyorum kendime. zaten bütün gün bir takım hikayeleri bir takım karakterlere yaşatıp onu de belli bir yapı içinde kurmaya çalışmak gibi kasıcı bir işim var benim. sınırlarım, engellerim zaten kat kat ve de çok fazla. bir de üstüne buraya gelip güzellik yarışmasında yarışmacı olma heyecanı yaşayamayacam hiç kusuruma bakmayın.

bundan sonra böyle.

4 Eylül 2008 Perşembe

Yazamıyorum

Çok garip bir dönemdeyim, elim kaleme ya da klavyeye gitmiyor. Oturup yazmaya kalksam bir sürü şey var aslında. Ama hiçbirini yazamıyorum, yazıyorum, olmuyor, aman ya boşver kim uğraşıcak diyorum ve daha bir sürü şey. Yazamıyorum

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Meseller-2

Ve İsa dedi ki

"Aranızda günahsız olan kimse, ilk o atsın golü"

Ve iki takımın oyuncuları da başlarını öne eğdiler utanç içinde

Ve İsa ekledi

"Kuponun son maçı sizinki, beraberlik yazdım, gol atanı çarmıha gererim haberiniz olsun"

Meseller

Ve İsa dedi ki

"Aranızdan günahsız olan kimse, ilk o atsın taşı"

Ve masadakiler sinir oldular ve kalktılar masadan

"Seninle de okey oynanmıyor be abicim aaa!"

14 Ağustos 2008 Perşembe

Kıskanç Ülkenin Çocukları

Sigarayı bırakmayı bıraktım ya kafa yeniden çalışmaya başladı anasını satayım!

Şimdi efenim öncelikle şu linke tıklayıp şu haberi hep birlikte okuyoruz

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/9655947.asp?gid=229&sz=70033

Okumaya üşenenler varsa ben kısaca özet geçeyim. Bu Maykıl Felps denen süper-çimici abinin çimmeye nasıl başladığını anlatan bir haber. Hiperaktifmiş bu, anasına demiş ki doktor "atın bunu havuza yorgunluktan geberene kadar yüzsün, oğlan o gün bugündür yüzüyormuş. Önemli olan o değil, önemli olan altındaki yorumlar. Aynen aktarıyorum:

"iste fark bizler neynen ugrasiyoruz elin oglu neyle,70 milyon turkun icinden bir tane yuzucumuz yokya yaziklar olsun bize bizde kapkac taciz dururken niye baska bir sey yapayimki turke spor deme ne dersen de ama sakin spor yap deme "

"Elin oğlunun amacı madalya almak. Bizimkilerin ise gezip tozmak. Milletin parasıyla sakat sakat oraya gidip sondan birinci oluyorlar. Bari sakatlığınızı söyleyin de geriden gelen yeteneklerin şansı olsun."

Bu çok fena
"Ben de Turk yuzucu sanip gurur duymustum. Ne zaman boyle yuzuculerimiz olacak ve olimpiyatlarda ne zaman hayal kirikliklarindan kurtulucaz yeter artik. "

Bunun alakası yok ama çok sevdim benim kafadan arkadaş:

"bu kadar insan açken bu adam bir ailenin yiyecegi kadar yemek yiyor yazık değilmi!! DİYE BİR YORUM TABİİKİDE YAPMİYCAM VEDE BÖYLE YORUMLARIN BAZEN NE KADAR SAÇMA VE GEREKSİZ OLDUĞUNU HATIRLATMAYA ÇALIŞICAM. "

Sonuç olarak çimici oğlanın ne yediğini anlatan bir yazı bu.

Şimdi bu nasıl bir haleti ruhiyedir ki, evine en yakın yüzme havuzunun nerde olduğunu bilmeyen yurdum insanı, bu emmi 5 tane altın madalyayı göğsüne takınca, bir anda ülkenin çimmesel ve daha da genel olarak sporsal sorunlarına diz döver hale gelir?

Bu nasıl bir geyik yapabilme potansiyelidir yüce yaradan ki, ülkenin en çok okunan gazetelerinden birisi süper-çimicinin sabah kahvaltısında ne yediğini haber yapar? Bu kadar mı çok seviyoruz anam biz boş konuşmayı, bu kadar, ama bu kadar mı çok ya!

Ayrıca, bu nasıl bir kıskançlıktır, nasıl bir aşağılık kompleksidir ki dört gün önce adını bile bilmediğin Maykıl Felps'ten yola çıkarak ülkede sporun bittiğine dair yazılar yazıp NTV'de programlar yaparsın ey benim güzel ama yalnız ülkem? Spor ne zaman başlamıştı ki bitti bu ülkede allaşkına? NTV -ki çok severek izlediğimiz saygın bir kanaldır- Olimpiyatlar bittikten on gün sonra da aynı haberi takip etmeyecek, aynı sorunun üstüne gitmeyeceksen niye harcarsın yurdumun onca enerjisini, zamanını? Ne gerek var?

Nasıl olsa üç gün sonra dünyanın herhangi bir başka yerinde bambaşka bir başarı yakalayacak birileri ve biz ona dönüp "Vay anasını be! Elinoğlu yapıyor! Bizde olmaz tabi abicim böyle şeyler" diyeceğiz. Ha, bunu da dedikten iki gün sonra onu da unutacağız orası kesin. Bu nasıl bir ülkedir .mına koyim! Bu nasıl bir kıskançlıktır! Bi dur, kıskandığın onca şeyin arasından birinde bari sebat et, başar di mi? Ama yok, illa yeni kıskançlıklar, yeni eksiklikler...

Ergenliğe yeni girmiş genç kız ruhayilty'sinden[1] bi çık artık Türkiye! Bi yeter! Bi dur! Sıtkım sıyrıldı yemin ediyorum, illallah dedim yeter lan!



[1] (ruh hali'nin adını hatırlamadığım bir manken tarafından dönüştürülmüş hali, o gün bugündür kullanırım ayıla bayıla)

Sevgili Sevgilim Sigara

Seninle dokuz gün süren ayrılığımızın sebebi benim artık seni istemediğime olan inancım. Yeter artık bu bağımlık demem. Ben ve ekip arkadaşlarım hep birlikte seni bıraktığımızda, ötmeyen ciğerlere, kokmayan parmaklara, koku alan bir burna sahip olacağımıza inanarak çok sevindik. Fakat dokuz günün sonunda anladık ki sen aynı zamanda insanın konsantrasyonunu da sağlayan bir bokmuşsun. Bunca yıllık meslek hayatımda (dikkat! Gökhan ilk defa yazmaktan mesleği olarak bahsediyor!) bir çok kereler gavurun "Writer's Block" dediği şeyle karşılaştım. O yüzden bu dokuz günlük süre zarfında yaşadığımızın yazar tıkanması olmadığını bilecek kadar tecrübeliyim. Sana bu kadar göbekten bağlı olmanın acısını içimde taşırken bir yandan da sana geri dönmemin mantıklı açıklamasını yapmaya girişecek değilim. Şöyle diyebilirim mesela, (ki diyeceklerim yanlış değil ama bulunduğum noktada yani sana yenildiğimi hissederken bu söyleyeceklerimin hiçbir anlamı yok) Kendimizi acıtmak, aşağılamak bizim yazar olarak görevlerimizin başında gelir, ancak o zaman yani egomuzu yeterince hırpaladığımızda onu yeniden coşturmak için üretime geçeriz, sigara da bunun en kestirme yollarından birisidir. İçersin, önce dilin, sonra boğazın, sonra da ciğerlerin fiziksel olarak acır, sonra da sigaraya bağımlılığından dolayı kendini küçümser, bu bağımlılıktan kurtulmak için en ufak bir irade belirtisi gösteremediğin için kendine kızarsın bunun verdiği gazla da yaratırsın da yaratırsın. Evet bu dediğim gibi doğru ama benim yeniden sigara içmeye başladığım, üstüne üstlük 15 günden sonra ilk defa blog yazmaya döndüğüm gerçeğini değiştirmiyor. Maalesef içiyorum, maalesef yazıyorum. Gerçekten üzgünüm ama şu an için yapacak bir şeyim yok. Eğer yaptığımız her toplantı sonuçsuz kalıyor, millet sigara içmemenin fiziksel rahatlığını yaşarken bir bok çıkaramamanın ruhsal gerilimini yaşıyorsa yerim öyle sigarasız hayatı. Şu an itibariyle sigara içmemeyi bırakmış durumdayım.

Yaz, denizde değilim, serinleyemiyorum, her gün aynı ofise gidip üç tane herifin suratına bakarak kendimden ve onlardan nefret ediyorum, bir de üstüne sigara içmiyorum. Yok abicim o kadar da değil!

İçiyorum evet, allah kahretsin içiyorum

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Aklıma Takılanlar-2

Gittiğim her ülkede kumarhanelere uğrarım. Kumar tutkum olduğu için mi? Asla! Ama şehirlerin iç yüzünü çarşıları kadar kumarhanelerinin de gösterdiğine inanıyorum. Aklıma takılan soru ise şudur. Neden Türkler ve Araplar bir kumarhanenin olmazsa olmazıdır? İçinde bir Türk'e ya da Arap'a rastlamadığım kumarhane olmadı benim bugüne kadar. Kendi ülkelerinde yasak da ondan gibi bir cevapla gelmeyiniz çünkü bu Araplar ya da Türkler kumarhanenin olduğu ülkelerde ikamet ediyor genelde. Yani elin Fransızı Paris'te nerde Blackjack oynanacağını bilmezken elin Arap'ı neden o mekanı kendine mesken tutuyor mesela? Benim aklıma takılıyor kardeşim böyle şeyler!

Vi vi vi Vİyana

Son Heviz yazısını yazdığım günden beri Viyana’dayım. O kadar çok sevdim ki bu şehri her şeyi bırakıp yerleşmeye karar verdim. Hayatımın geri kalanını Viyana’da geçireceğim. Viyanalılar da beni çok sevdiler. Onlarla birlikte Müzeler Bölgesindeki sosyalist-anarşist-sendikalist gösterilere katılıyorum. Kaçak göçmenlere kucak açmamız gerektiğini, onları geldikleri koşullara göndermenin insanlıkdışı olacağını bağırıyorum var gücümle. Avusturya polisi beni sevmiyor biliyorum ama yapacak bir şey yok, birilerinin Avrupa’da devrime katkıda bulunması gerekiyor. Her gün yürüyüşlerden sonra onlarla birlikte parti merkezine gidiyor bir iki buğday birası içtikten sonra masaların üzerinde uyuyorum. Eski zamanlarda, yaşı yetenler hatırlar “Bağlantısızlar” diye bir toplaşma vardı dünya ülkelerinde, ne Doğu Bloğu’na ne Kapitalist Bloğa bağlıydı bunlar. Ben de öyleyim işte şu anda. Bağlantısızım, mutluyum.

Viyana’da da, Paris’te ve Barselona’daki gibi belediyenin ana arterlere bıraktığı bisikletlere saati bir Euro’ya binmek mümkün. Üstelik bunlar daha da gevşemiş, sadece kredi kartıyla bisikleti yerinden sökebiliyorsun. Barselona ve Paris’te belediyeye gidip abone filan olmak gerektiği için dışarlıklılar (Zeki Müren’in bir filminde kullandığı laftır bu. Adam sorar “Oğlum İstanbullu musun?” Zeki Müren cevap verir “Hayır efendim, dışarlıklıyım”) da rahatlıkla bisiklet kullanabiliyorlar. Zaten şehrin büyük caddelerinde otomobiller için ayrı bisikletler için ayrı yollar var, herkes vızır vızır bisiklete biniyor. Budapeşte’nin aksine bu şehrin düz kısmı o kadar kolay bitmiyor bisikletle, gidiyorsun gidiyorsun, hala gitsen de şehrin bitmeyeceğini görünce geri dönüyorsun.

Parti merkezinden bisikletle kaldığım otelin önüne kadar gelebiliyorum ben de. Bütün gün enternasyonel söyledikten sonra yorgunluğumu, çakmağımı sürekli kaybettiğim için genç Türk garsonun “Do you have a lighter?” soruma “kibrit senin köpeğin olsun abim” cevabını verdiği kahvede bir melanj içerek gideriyorum. Çok güzel kızlar geçiyor önümden, güzel kızlar geçiyor önümden, çirkin kızlar arkamdan geçtikleri için onları görmüyorum. Hava cıvıl cıvıl, arada sertçe esip geçen rüzgar sıcağı unutturuveriyor kısa bir süre için de olsa. Gecenin on birinde ahali evlerine çekildiği için bir ıssızlaşma söz konusu. Bir kere de gecenin köründe gezeceğim bisikletle.

Oteli çalıştıran süper tatlı eski Doğu Alman-hala gizli komünist Hans Ditrih Genşer, patronundan gizli bana ayırdığı odanın anahtarını uzatıyor. “Herr Gökhan, gene sabaha kadar mum ışığında teori çalışmaları yapmayın gözleriniz bozulacak bu genç yaşınızda, üzülüyorum sizin için, açın ışığı” diyor. Avusturya gizli polisinin karşı pencereye son derece teknolojik sistemler kurduğunu, ampul ışığında bütün yazılarımı okuyabildiklerini, mum ışığında ise babayı aldıklarını anlatamıyorum ona. Senin iyiliğin için gözlerimi bozuyorum sevgili Hans Ditrih diyemiyorum. Sonra en son 1970’lerde dekore edilmiş odama çıkıyorum. Odayı hiç tepeden tırnağa temizlemedikleri için halının üzerindeki maytlar gözler görünebilir derecede büyümüş durumda, tırnağımın kenarından kopardığım parçaları ortalarına atıyorum, çocuklar gibi seviniyorlar.

Sabah çıkınca otelin dış duvarında bir gülle görünce faşistlerin saldırısına uğradığımızı düşünerek içeri atıyorum kendimi, lobideki masaları, koltukları ters çevirip camın önüne yığmaya başlıyorum, Ditrih gülerek kaldırıyor beni yerden, üzerimdeki maytları temizlerken, “Sakin ol yoldaş, o gülle sizinkilerden kalma” diyor. Viyana kuşatmasından kalma bir gülleymiş. Çıkarmamışlar yerinden. Yarısına kadar duvarın içinde gömülü. Bir de yanına Viyana belediyesi kuşatmanın 300. yılında “Vay be! Bizimkiler neler atlatmış anasını satayım!” dercesine bir yazı kazıtmış.

Öğleden sonra bilinçlendirme çalışmaları yapmak için Tuna nehrinin kenarındaki kafelere iniyorum bisikletle. Her kafe kendisine ufak bir beach yapmış, şezlonglarda güneşlenen güzel Viyanalı kızları görünce yemişim bilinçlenmesini diyerek atıyorum elimdeki broşürleri nehre, balıklar bilinçlensin anasını satayım! Millet kendini Bodrum sahilinde zannediyor burada, şezlongların arasındaki sehpalarda elli beş ayrı çeşit bira duruyor. Sohbet muhabbet gırla, nehrin üstündeki mavnalardan birini havuza çevirmişler, nehrin üstündeki havuzda yüzen insanları görüyorum, içim gidiyor. Ablaların yanına oturup sosyalizm tartışması yapmanın bir manası yok, onlarla bira içip dili dile değdirerek Almanca öğrenmek lazım. Biraz ileride çınar ağacının altına konuşlanmış bir ayaküstüyemekçi var bisikletimi parkedip veriyorum kendimi patates kızartmasına, würz’e, biraya. Akşam da gidip şinitzel yiyorum bir köşe lokantasında. Gene güzel kızlar, hefe vayzen’in yani buğday birasının dibine vuruyorum kendimden geçerek. Sırf bu şnitzel denen yiyecek yüzünden benim ve diğer tüm turistlerin Viyana’nın merkezi olarak atadıkları Stephanplatz’da “Ben de Avusturyalıyııııım! Kahrolsun Çiğ Köfteaaaa! Yaşasın Şnitzel ulaaan!” diye bağırabilirim. Bir de üstüne peynirli strudel yiyorum ki, yanındaki çilek sosuyla birlikte of diyorum, of! Almanca fonetik olarak kaba bir dildir ya hani, nedense bu adamlar Almanca konuşmuyorlar, daha zarif bir dil konuşuyorlar, şnitzelleri bu kadar güzel olduğu için olabilir mi acaba?

Ahir ömrümde üç tane Klimt tablosu gördüm ya ölsem de gam yemem gayrı. Gerçi benim hasta olduklarım “Öpücük” ve “Judith” tablolarıdır, onlar yoktu ama olsun bu da yeter. Öte yandan bol bol Egon Şile (her nasıl yazılıyorsa ve yazdırılıyorsa) tetkik etmek fırsatı buluyorum Müzeler Bölgesinde ayağımın ağrısına rağmen girebildiğim adını unuttuğum müzede. Bir de üstüne bir Punk sergisi patlatıyorum. Vivian Westwood’un “Sex” adlı butikte satmak için hazırladığı tişörtleri tetkik ediyorum yakından. Punk’a sevgim artıyor. Aferin lan Punk diyorum, iyi ki sen bir dönem oldun, her ne kadar senin olduğun dönemde bizde fraksiyon çatışmaları nedeniyle bir “anarşi” yaşanmaktaysa da… Bak şimdi enteresan bir gözlem yaptım ben. Türkiye’de hep bizim 68’le Batı’da yaşanan 68 arasındaki 7 benzerlik ve 12 fark tartışılır ya, aslında bizim 78’le Batı’daki 78 arasında da 7 benzerlik ve 12 fark var kimsenin tartışmadığı.

Viyana Budapeşte’nin ablası gibi, çok isteyeni olmuş, çok yatıp kalktığı da olmuş ama ikisi de yaşlı, ikisi de sakin şehirler. Bu sakinliğin içinden Mozart nasıl çıkar gelir mesela, en ilk akla gelen örneğiyle? Hemen şu geliyor sonra insanın aklına, şehirler de insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. Viyana artık 50 yaşlarına varmış bir kadın gibi göründü gözüme. Ama onun da ergenlik çalkantıları, fırtınalı aşkları, hastalıkları olmuş. Ve bütün o büyük adamlar Viyana’nın o dönemlerinde vermişler o eserlerini, bugünkü Viyana’dan büyük adam çıkar mı? Bence çıkmaz, o kadar oturmuş, o kadar yerli yerindeki her şey. Çalkantısız, tıngır mıngır işliyor. Bugünün Paris’inden de çıkmıyor nitekim. Sular durulmuş. Vefa İstanbul’da bir semt, Mozart Viyana’da bir çikolata markası olmuş artık. Sokaklarda gezen onyedinci yüzyıl kıyafetli Türk ve Arap delikanlıları turistlere tur satmaya çalışıyorlar. Buralarda ortalık en son ikinci dünya savaşında dağılmış, öyle bir derleyip toplamışlar ki bir daha kimse dağıtmaya cesaret edememiş sanki.

Ama güzel mi? Çok güzel. Hem şehir. Hem kızlar. Ve tabi şnitzel...

10 Temmuz 2008 Perşembe

Viz viz viz Heviz-2

Bisiklet turu sırasında anayollardan sıkılıp toprak yollara dalıyoruz. Biraz ilerleyince beyaz, upuzun boynuzlu Macar mandaları çıkıyor karşımıza, hemen arkasından da zincirlerini kırmaya çalışarak havlayan köpekleri görünce daha da toprak yollara dalıveriyoruz. Ulan nereye gidiyoruz biz diye düşünüyorum bir yandan, bir yandan da burada kaybolsan ne yazar, sonuçta bütün yollar Heviz’e çıkar anasını satıyim.

Bir yerden sonra toprak yol toprak olmaktan çıkıp otlak yol halini alıyor. Uzun zamandır kimse geçmediği için yolu ot bürümüş. Yolun sonunda minik bir köprü, köprünün ucunda duran bir de motosiklet görüyoruz. Yakınlaşınca köprünün aynı zamanda, altındaki dereyi durduran minik bir baraj olduğunu görüyoruz. barajın diğer tarafında insan boyunda derinliği olan suyu müthiş berrak minik bir gölet var, içinde biraz önce gördüğümüz motosikletin sahibi yüzmekte. Maalesef erkek. Kısa bir süre için tip tip bakışıyoruz kendisiyle. Birbirini hiç tanımayan erkeklerin etrafta başka kimse yoksa yaptıkları bir şeydir bu. Sonra ben Heviz’e nasıl gideriz diye soruyorum. Sıfır İngilizce. Bende elimle göstererek “Heviz? Heviz?” diyorum. O da bize arkamızda kalan dereyi göstererek “Viz, viz, viz Heviz” diyor. Anlaşıldı mesele, dereyi akıntının tersine takip edersek Heviz’e çıkarız. Adamın yüzdüğü dereye atlamamak için kendimi zor tutuyorum. Kararlıyım, ertesi gün, mayomla buraya yeniden gelip yüzeceğim.

Ama ertesi gün havanın ibnelik yapacağı tutuyor, yağmurlu, pencereden bakıyoruz Arap kızları gibi, zaten burada kıza değilse de Arap’a en çok benzeyen bizleri. N’olacak bu dizi, ne bok yiyeceğiz diye pencerelerden bakıp iç geçirmekten, sıkım sıkım sıkılmaktan daral geliyor artık bana. Akşam çimlerin üstüne oturup durum değerlendirmesi yapıyoruz. Burada daha fazla kaç gün daha kalınmaya katlanılabilir. Kalınırsa bütün tatil köyünü yakmak için nasıl bir planlama içine girmek gerekir. Üç plan sunuyorum Yılmaz’ın önüne. Bir, atlayıp arabaya, Viyana’ya gidilebilir, iki, atlayıp arabaya Budapeşte’ye dönülebilir, üç, atlayıp uçağa İstanbul’a dönülebilir. Viyana’da karar kılıyoruz. Hemen otel rezervasyonunu çakıyorum. Ertesi sabah uyanır uyanmaz atlıyoruz arabaya. İki yüz küsur kilometrelik yeşillikler içinde bir yol. Geniş ovalar, yolun iki yanında ağaçlar. Pastoral manzaralar içinde yol alıyoruz, saatte maksimum doksan kilometreyle. Pazar sabahı televizyonu açtığımda folklör gösterisi seyretmeyeceğim bir ülkeye ulaşacağımı umuyorum. Yolun ortalarına doğru acıkıyoruz. Bir yol kenarı lokantası görüp duruyoruz. Macaristan’da yediğim hiçbir yemekten tad almadığımı söylersem acımasız davranmış olmayacağımı düşünüyorum. Burada yediğimden bir numara anlamıyorum. Neden böyle olduğunu da anlamıyorum, sıcaktan mı benden mi yoksa yemeklerden mi bilmiyorum. Yol üstünde sürekli müstakil evler görüyoruz, apartman yapmaya uğraşmamışlar, yer bol nasıl olsa. Şehir (daha doğrusu kasaba) içine girdiğimiz anda 50 km’yi gösteriyor GPS, zaten o göstermese de öndeki arabalar yavaşlayınca ben de yavaşlamak zorunda kalıyorum. Almanya yenik sayılınca hesabı. Kasabaların yol üstünde bir tane otobüs durakları var, bir gelişte bir gidişte yani, insanlar orada otobüs bekliyorlar. Yanlarından geçerken yüzlerine bakıyorum. Dalgınlar sanki, gülümseyen yok, kendi arasında konuşan hiç yok. Bekliyorlar. Macaristan’da üstüme üstüme gelen şeylerden bir tanesi bu oldu sanırım. Hedef yok sanki, amaç yok, kendinden ya da etrafından memnun olmama yok, kabulleniş var. İdealist, hayalperest, tutkulu, coşkun, öfkeli, aniden parlayan, deli… daha bir çok sıfat sayabilirim Macarlarda karşılığını bulamadığım.

Ve birdenbire Avusturya’ya giriyoruz. Burada da Fransa-İtalya sınırında olduğu gibi terkedilmiş gibi sınır kapısı var. Hayalet şehir gibi buralar. Eskiden arabaların yanaştığı, polislerin pasaport kontrolü yaptığı kutu-vezneler bomboş şimdi. Avrupa Birliği’ni en net olarak böyle yerlerde hissediyor insan. Sınır yok artık, istersen buradan geç, istersen tarlanın içinden, burası Avrupa Birliği. Avusturya’ya elimizi kolumuzu ve muhtelif yerlerimizi sallayarak giriyoruz. Karşımıza çıkan ilk kasaba Eisenstadt. Malatya’nın kayısısı, İzmit’in pişmaniyesi, İzmir’in kızları ünlüdür ya, Eisenstadt’ın da Haydn’ı ünlü. Temmuz’un ortasında bir Haydn festivali var. İnsanın kafası ister istemez karışıyor. Avusturya burası, dünyaca ünlü bir çok beyni çıkaran ülke. Ve sen ülkeye girer girmez kayısısıyla ünlü bir kasabadan değil, klasik müzik dehasıyla ünlü bir kasabadan geçiyorsun. Ben, Türkiye, üretmek, onlar, Avusturya, kayısı, klasik müzik, kasaba, nasıl, niçin, niye, nereye kadar? Viyana’ya gidene kadar aklımda bunlar dolanıp duruyor. Bir türlü işin içinden çıkamıyorum.

Ve sonunda Viyana'ya ulaşıyoruz.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Viz viz viz Heviz-1

Heviz, Balaton gölü yakınlarında bir kasaba. Kasabaya girişte solda küçük, sanırım insan yapısı bir göl, gölün üstüne kurulmuş çok güzel otel gibi bir yer var. Otel gibi diyorum çünkü içeride bir hayat belirtisi yok. Bisikletle etrafını dolaştık buranın, gölün etrafındaki çimlere atılmış şezlonglar var, saat dört-beş filan olmasına rağmen kimseler yok. Sanki geçen hafta tadilat için kapatılmış da daha işçiler çalışmaya girmemiş gibi. Sağda bir otopark, otoparkın etrafında bir iki mağaza ve restoran var. Akşam 7’den 10’a kadar filan burada bir restoranda canlı müzik yapıyor çingeneler. Macar ve Alman şarkıları çalıyorlar, gene bir takım yerli ve yabancı, kırkını aşmış çiftler dansedip bira içiyorlar. Çok eğlendikleri belli. Ben onları seyrederken nasıl bir yere geldiğimi sorgulamaktan başka bir şey yapamıyorum. Yaş ortalamasını düşürenler gençler değil on iki yaşından büyük olmayan çocuklar.

Heviz’in ana caddesi bir yokuş, sağlı sollu tek tük kafeler, restoranlar var. Bir yokuş. Ve Bu yokuş çok da uzak olmayan bir noktada bitiyor. Gece karanlığında orada arabayla dolaşırken Yılmaz’a bu yokuşun bir de inişi olacağını, o inişin de çevresinden dolaştığımız koca Balaton gölünün kıyısında biteceğini, gölün etrafında da barlar, publar, diskolar olacağını, Heviz ve çevresinde bir türlü görmeyi başaramadığımız genç insanların orada dağıttıklarını söylüyorum. Yokuştan aşağı inen yola giriyorum, beş dakika sonra karanlığın içindeyiz. Göl yok, bar, müzik, eğlence, içen sıçan insanlar… onlar hiç yok.

Burası bir sayfiye yeri, insanların kendi yazlık evleri filan var burada, ya da bizim kaldığımız gibi oteller. Her şeyin bir saati var. Benim uyuduğum saatlerde kahvaltı yapıyorlar. Benim kahvaltı yaptığım saatlerde güneşleniyorlar, benim çalıştığım saatlerde öğlen yemeği yiyorlar, benim öğlen yemeği yediğim saatlerde güneşleniyorlar, benim tekrar çalıştığım saatlerde akşam yemeği yiyorlar, benim akşam yemeği yediğim saatlerde uyuyorlar. Dün gece saat 11.00’de Heviz’e gittik bari bir dondurma yiyelim diye. Canlı müzik yapan barda üç kişi oturuyordu, geri kalan bütün restoranlar ve dükkanlar kapalıydı. Gündüz gördüğümüz, dondurma satan üç tane kafe vardı, onları da kapatıyorlardı. Peki dedik, Heviz küçük, on kilometre filan ötede Keszthely (Hadi bakıyim okuyun bunu) adında daha büyük bir kasaba var, gündüz dolaşırken oranın bir ana caddesi olduğunu görmüştük, insanlar, kalabalık, alışveriş yapanlar… Oraya gidelim. Gidiyoruz, saat 11.00 ve orada da her yer kapalı. Şimdi ben bunları yazdığım için Macar düşmanı oldum ya, Google’a “Keszthely, myspace” yazın, (ya da zorlamayın hayatı, direk kopyala-yapıştır yapın burdan) orada üçüncü sırada “barbi” kod adlı kızın başlığının altındaki satırları okuyun. Bakın bakalım ne diyor.

Heviz aslında Macar ve daha çok Alman-Avusturyalı tatil anlayışına uygun bir yer. Çevrede denize benzer tek yer hayvan gibi büyük Balaton gölü. Onun dışında kır. Çiçekler, böcekler, atlar, beyaz iri boynuzlu Macar mandaları, ağaçlar, ağaçlar arasına kurulmuş restoranlar (etterem). Şehrin keşmekeşinden sıkıldık kendimizi doğaya atalım durumu. Fakat keşmekeşinden sıkıldığın şehir 2 milyonluk Budapeşte. Ben gelmişim 13 milyonluk İstanbul’dan. Keşmekeş benim damarlarımda dolaşıyor, aksiyon istiyor bünye doğal olarak, ama bulamıyorsun ki.

Kaldığımız otel Macar köy evi nizamında, mimari farklı, dik çatıların üstünü kalın saz balyalarıyla örtmüşler, sanıyorum kışın çatının üstüne fazla kar yükü binmesin diye yapılmış. Fakat yazın güneş vurunca aslanlar gibi ısınıyor, ısıyı tutuyor, gece de sıcak tutuyor mekanı, bütün bunlara rağmen Macarlar daha klima kullanma alışkanlığına sahip olmamışlar. Klimanın gereksiz olduğunu mu düşünüyorlar, benim kadar terlemiyorlar mı bilmiyorum. Keszthely’de DVD kiralayan bir dükkan görmüştüm oraya gidiyorum bir gün. Sıkıntıdan bari film seyrederek kurtulayım diye düşünerek. Dükkanın kapısı kapalı. Yazın bir dükkanın kapısı sıkı sıkı kapalıysa içerde klima olduğunu düşünürüm ben doğal olarak. Ama yok, içeride, dışarıdakinden daha boğucu bir hava var, dört beş derece daha sıcak içerisi, girer girmez ter boşalıyor üstümden ama klima söz konusu değil. İşin garip yanı içeride çalışan kızlarda herhangi bir sıcaklama emaresi yok. Terlemiyorlar. Demek ki bu memleketin insanlarının bünye olarak sıcakla bir alıp veremedikleri yok.

Alman turist aile güruhları sabahın erken saatlerinden akşam güneş batana kadar otelin ortasındaki havuzun etrafından ayrılmıyorlar. Non-stop güneşlenme hali söz konusu. Hava bulutlu, biraz sonra yağmur yağacak olsa da güneşleniyorlar. Arada bin kişi halinde havuza giriyorlar. Çocuk çığlıkları, kahkahalar. Benim odam havuza daha yakın olduğu için çalışamıyorum doğal olarak. Yılmaz’ın odasında çalışmaya uğraşıyoruz ama nafile. Macar elleri bütün çalışma isteğimi alıp götürmüş durumda. Zaten ben de bahane arıyorum sanırım. Bırakıyorum çalışmaya çalışırken çalışamayıp vicdan azabı çekmeyi. Yeter. Olmuyorsa olmuyordur kardeşim, uzatmanın bir alemi yok ki.

Akşam aynı turist aile güruhları kendi apartlarına kapanıyorlar, yemekten sonra televizyon, bir kısım kitap okuyor. Dediğim gibi, Heviz’de gece canlı müzik yapan bir tek yer var, bir çingene org çalıyor, diğer çingene keman, ortada polka yapan iki çift… Biri vursun bunları. Alman olmanın da en azından Macar olmak kadar dayanılmaz bir şey olduğuna karar veriyorum. En azından bu Almanlardan biri olmanın. Hayatımda ilk defa, yabancı bir ülkede Türk olmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Akdenizliliğimle gurur duyuyorum. İtalyan kardeşlerime, Yunan kardeşlerime, İspanyol kardeşlerime hatta Akdeniz kıyısında yaşayan Fransız kardeşlerime bile kucak dolusu selamlar gönderiyorum Macar ellerinden.

Heviz ve Keszthely’de dolaşılabilecek yerler yok mu? Elbette var. Keszthely’nin bir şatosu var mesela, yeşillikler içinde, bir sürü müze var, oyuncak bebek müzesi, işkence müzesi, bir sürü küçük müze. Ama hiçbirini gezesim yok açıkçası.

Otelden bisiklet kiralayıp etrafı dolaşmaya başlıyoruz. En güzel yanı otomobil yollarının kenarında ayrı bisiklet yolları yapılmış olması. Bir iki yerde ana trafiğe karşıyoruz, onun dışında hep kenardan kenardan, tıngır mıngır gidebiliyoruz. Bir yerde kiraz ağacının bahçeden yola taşan dalından kiraz koparıyorum bir tane. Önce vişne sanıyorum çünkü daha çok vişneye benziyor, ekşi meşki ağzım tatlanır diyip atıyorum ağzıma, nefis tatlı bir kiraz çıkıveriyor. Kirazı kopardığım dala bir altın asıp yoluma devam ediyorum (Ne de olsa Osmanlı torunuyum ya ben J)

Bir mezarlık var yol kenarında. İçeri bisikletle girenler olduğunu görünce biz de dalıyoruz mezarlığa. Ölülere ve yakınlarına saygısızlık etmeden dolaşıyoruz mezarlığı. Hayatımda gördüğüm en güzel mezarlık. Çok fazla mezarlık görmedim ama burası gördüklerim arasında en güzeli. Bir takım abiler ve ablalar bir takım kabirlerin başındalar. Çiçek bahçesi gibi kabirlerin üzeri. En güzel renkte çiçeklerle donatmışlar, müthiş bakımlı. Mezar taşları granitten asimetrik kesim. Yani iki köşesi bir dikdörtgen gibi düzgün kesilmiş, geri kalan iki köşeyi tırtıklı ve yere doğru eğimli bırakmışlar. Granitler genelde siyah ve parıldıyor, kabirlerin üstü tertemiz, en ufak bir yabani ot yok etraflarında. İnsana garip bir ferahlık veriyor bu mezarlar. Bir de küllerin konulduğu küçük anıtlar var hemen mezarlığın yanındaki kilisenin etrafında. Kilise gene buranın mimarisine uygun dik ve ahşap çatılı. Anladığım kadarıyla son ayinler için kullanılıyor burası sadece. Yakılmak için Macaristan’a gelinebilir tekrar, ya da yakılmak için Macaristan’da ölünebilir. Bu konuyu daha sonra değerlendirmek üzere beynimin bir kenarına not ediyorum.

6 Temmuz 2008 Pazar

Leyleği havada gördüm ben

Ukalalık olsun diye değil ama yıllardır hayalini kurduğum bir şey olduğu için yazıyorum bunu, kendime not olarak.
Dün sabah Viyana'da uyandım. Öğlen Güney Macaristan'da Heviz'deydim, akşam Budapeşte'deydim, gece İstanbul'daydım. Bugün sabah İzmir'deydim, şimdi Sakız Adası'nda önümdeki Kordonboyu'ndan geçen insanları seyrediyorum. Ben böyle yaşamayacaksam öleyim daha iyi zaten.
Viyana hakkındaki izlenimlerimi önümüzdeki günlerde yazacağım. Bir tek şey söyleyebilirim şimdilik. Viyana'ya gidiniz. Mutlaka gidiniz. Üzgünüm Polente :)

30 Haziran 2008 Pazartesi

Budaaa Peşteee Budaaa Peşteee Alışmalısın Alışmalısın Alışmalısıın

Yazının başlığındaki söz oyununu anlayan arkadaşları tebrik ediyorum. Çok yorgun olduğum zamanlarda çağrışımlar uçuşuyor beynimde. Son bir haftadır farkettim ki bu sadece beynimi yormakla alakalı değil, fiziksel yorgunluk da aynı etkiyi yapıyor bende. Geçen gün Anıl'a bir mail attım "Anıl şunu şunu ediver" şeklinde sonra da arkasına "ya da Halide Edip Adıvar nihahahaé!" yazmışım. O derece fena olabiliyorum. Gene geçen gün Ekin eski sokağımızdan köpeklerimize atlayan ve bizi üç buçuk attıran keneleri hatırladı ve "Gökhan kene var mı?" diye sordu. Ben de boş bulunup "Yok ama istersen getirtebilirim" dedim ve yere düşüp bir saat kadar güldüm. Ekin nefret etti benden ama n'apıyim o anda acayip komik gelmişti ve itiraf ediyorum hala da çok komik geliyor. Anlatılmaz yaşanır.

Bir yandan taşınma dertleriyle uğraşırken bir yandan da Macaristan’da yapacağımız kamp için hazırlık çalışmaları yapıyordum pazartesi günü. Şeytanın dürtesi geldi beni. İstanbul’da yola çıkacağız. 1200 kilometre yapıp Belgrad’a ulaşacağız. Orada bir gece kalıp oradan Macaristan’da kalacağımız Heviz şehrine kadar bir 400 kilometremiz daha var. Bulgaristan, Sırbistan ve Hırvatistan, Macaristan ellerine girmeden önce geçeceğimiz ülkeler. Daha önce defalarca vizeyi aldığım salak Sevtap’a Sırbistan ve Hırvatistan’ın transit geçiş için vize isteyip istemediğini sordum ve her seferinde hayır cevabı aldım. Bununla da yetinmedim Sırbistan Başkonsolosluğunu aradım, Ankara’yı. Oradaki amca da bana transit vize gerekmediğini söyledi. Peki ben niye bir kere daha aradım ki Ankara’yı pazartesi günü? Bilmiyorum, dedim ya şeytan dürttü. Bu sefer çıkan amca transit vizenin gerektiğini söyledi. Ben de açtım Zevtap’a “Zevtap Sırbistan transit vize istiyormuş” dedim. O da olabilecek en pişkin haliyle “Aaa evet siz arabayla gidiceksiniz, istiyor” dedi. E güzel, sıçtık o zaman… Ekin uçağa binemiyor. Sırbistan’dan giremeyeceksek, Romanya’dan girelim. Arıyorum Romen Başkonsolosluğunu, onlar da transit vize istiyorlar. Bizim Cuma günü yola çıkmamız gerekiyor. Transit vize için gerekli malzemeleri toplamamız en az bir gün, Salı vize başvurusunda bulunsak yüzde seksen ihtimal çıkarmış, öyle buyurdu Zevtap salağı.
-Ya çıkmazsa?
-O zaman pazartesi kesin çıkar.
-Ulan salak, zaten bizim orda kalacağımız yedi gün, dördünü çıkardın mı geriye bir şey kalmıyor ki.
-Yorum yok.

En çok da Ekin’e üzüldüm. Budapeşte ve Viyana’nın Lonely Planet’larını daha bir ay öncesinden İstanbul’un muhtelif kitabevlerinde aramaya başlamış. Robinson Crusoe’da da bulamayınca sipariş vermiş, onların dışarıdan getirttikleri kitaplar listesine bunları da ekletmiş, sonra kitaplar gelince büyük bir heyecan içinde açıp incelemeye başlamış. Gitmemiz gereken yerleri, nerde ne yenmesi gerektiğini vb. teker teker bana anlatmaya başlamıştı. Ama şu Macar ellerinde geçirdiğim iki günden sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki Allah’ın sevgili bir kuluymuş, iyi ki de gelmemiş! En azından bu seferimize.

Ben bugüne kadar yaptığım hiçbir yolculukta arka arkaya bu kadar çok terslikle karşılaştığımı hatırlamıyorum.

Budapeşte’nin Ferhayeyaşaö (Adını hatırlamıyorum, aşağı yukarı böyle bir şeydi, buradaki isimleri okumak çok zor, akılda tutmak zaten imkansız) havaalanına indiğimiz andan itibaren her şey ters gitmeye başladı. Atatürk, bir Havaalanı değil, Hava Limanı, buradakine havaalanı bile denemez en fazla havalimancığı ya da havakoyu denebilir. Küçük, dandik bir yer. Konya Havaalanı kadar en fazla. Meydanda dört beş tane uçak duruyor sadece. Uçaktan iniyoruz, bizi götürecek olan otobüse biniyoruz. Otobüs yola çıkıyor, iki dakika sonra bir yerde duruyor, binaya gireceğimiz kapıyı görüyorum pencereden, ama otobüs kapılarını açmıyor, birkaç saniye sonra yeniden hareketleniyor, meğersem bizi yanlış kapıya getirmiş, bir U dönüşü yapıyor, iki dakika daha gidiyoruz, başka bir kapıya geliyoruz. “Heh heh salak şoför, kapıları karıştırdı” diye düşünüyorum ama aslında Macaristan Laneti’nin başladığı anın bu olduğunu anlayamıyorum. Pasaport kontrolüne giriyoruz. Aaaa süper, sıra filan yok. Polis teyze pasaportumu iyice inceliyor, eviriyor çeviriyor, bu sırada yan bankoda Kuzey Afrikalı olduğunu tahmin ettiğim benden uzun başı örtülü bir bacı, yanında iki tane (bir kız bir oğlan) dünya tatlısı, sessiz çocuğuyla beklemekte. Ben geçiyorum, arkamdan Yılmaz veriyor pasaportunu, bir dakika filan sonra da onun geçeceğini tahmin ediyorum ya ben, öyle olmuyor. Polis teyze uzun uzun bakıyor Yılmaz’ın pasaportuna, önündeki büyütecin altına tutuyor, mor ışığın altına tutuyor, bakıyor da bakıyor. Bu arada valizler inmeye başlıyor. Yılmaz ve zenci aile hala içeri girebilmiş değiller. En sonunda dayanamayıp Yılmaz’ın yanına gidiyorum. Polisler pasaportları kendi aralarında dolaştırıyorlar. Yılmaz’ın pasaportu önce sağ bankodaki polise sonra sol bankodaki polise gidiyor. Zenci bacı ve çocukların pasaportu bizim polis teyzenin elinde. Sinirlenmeye başlıyorum doğal olarak. Ulan altı üstü Macaristan’a girmeye çalışıyoruz be ablacım uzatmayın ya!

Ama uzatıyorlar. Bir onbeş-yirmi dakika sonra sanırım evirip çevirmekten sıkıldıkları için, Yılmaz’ın pasaportuna damgayı basıyorlar. Ama Zenci bacınınkine basmıyorlar. Onu ve çocuklarını içeri alıyorlar, bir köşede bekletmeye başlıyorlar. İkimizin de aklına takılıyor bu konu. Neyse, bagajların indiği dönen zamazingonun yanına geliyoruz. Acayip susamış ve sigarasamış durumdayım, benim valiz gelince, biraz daha bekliyorum, bu arada topuklarım ağrımaya başlıyor, nasıl olsa modern bir ülke burası beş dakika sonra Yılmaz’ınki de gelir diyerek valizimi alıp dışarı çıkıyorum, solda bir kafe var, gidip iki küçük şişe su alıyorum, 6 Euro’yu bayılıyorum suya ama umurumda değil, dikiyorum hemen. Sonra dışarı çıkıp bir sigara tellendiriyorum, sonra içeri girip araba kiralama şirketlerinden fiyat listesi alıyorum, sonra gazete bayine gidip öylece bakıyorum bir süre. Bu arada Yılmaz hala çıkmış değil. Ulan altı üstü bir valiz lan! Hadi! Arıyorum Yılmaz’ı hala bekliyoruz diyor. Bu arada etrafta dolanan bir Arap-zenci amca görüyorum, Amerikalı sanırım. Danışmaya bir şeyler soruyor filan, gözümden kaçmıyor. O sırada bir Türk yanaşıyor yanıma, ailesi içerdeymiş, valizlerin hala çıkmadığını beklediklerini söylüyorum. Beni başka bir bankoya çekip taksiye boşu boşuna fazla para vermememizi, bizim merkeze, otelimize kadar götürebilecek minibüsler olduğunu söylüyor. İyi onlarla gidelim, minibüs için bilet almama yardım ediyor sağolsun iki kişi 19,5 Euro, bu arada Yılmaz tekrar arıyor. İçerdeki kayıp eşya bankosuna gitmişler, teyze biraz sonra gelecek filan diyor İngilizce, dinleyip Yılmaz’a çeviriyorum, “hay Allah keşke çocuğu içerde bırakmasaydım tek başına, ilk defa yurtdışına çıkıyor, üstelik İngilizcesi de çok yok, başına bir şey gelirse sıçtık diyorum” kendi kendime. Ben bunları düşünürken Yılmaz geliyor, en sonunda valizleri gelmiş, birlikte çıkıp birer sigara içiyoruz. Çıkış kapısının önündeki minibüsü görüyorum, ona bineceğiz, içerideki araba kiralama şirketlerinden aldığım listelerden en uygun arabayı bulmaya çalışıyoruz. Yılmaz kapıdan çıkarken Arap-Zenci amcanın kendisine bir şeyler söylediğini ama anlamadığını, içerde bekleşen zavallı kadının kocası olabileceğini söylüyor, içeri girip adamın yanına geliyorum. Eşini bekleyip beklemediğini soruyorum. Adam gözleri parlayarak “Yes!” diyor. Durumu anlatıyorum. Çok teşekkür ediyor, yeniden dışarı çıkıyoruz. Bineceğimiz minibüs ortada yok. Meğersem 17.40 itibariyle kalkmış. 17.50’de yeni bir minibüs geliyor. O arada sol tarafta bir taksi servisi olduğunu görüyorum. Havaalanından şehre 21 Euro fiks fiyat. Ulan! Ulan! Yeni bir minibüs geliyor o sırada şoförüne elimdeki kağıdı gösteriyorum, buraya gidecez biz diye, şoför ben o tarafa gitmiyorum diyor. Ulan! Ulan! Aklıma yardımsever şerefsiz Türk arkadaş geliyor. Daha ucuza gidersiniz minibüsle demişti ya hani. 1,5 Euro daha ucuza gitmek için mi aldım ben bu biletleri yani! Zenginim lan ben! Bana 1,5 Euro mu koyacak! En sonunda dayanamıyoruz, gidiyoruz taksilerin oraya, veriyoruz 21 Euro’muzu paşa paşa. 21’e gideceğimiz yere Türk arkadaşın aklına uyduğumuz için 40 Euro’ya gidiyoruz böylece. Sen niye uyuyorsun Türk’ün aklına kardeşim zaten!

Neyse taksi geliyor, şoför mahalinden Nigar Ulumemeler, Adile Naşit karışımı bir abla iniyor, bagajı açıyor, valizlerimizi yallah ediyor, ulan ağır, dur yardım edeyim, centilmenim ya, sırt çantamı alıp bagaja atacak oluyorum, kadın “bekle!” diyerek beni haşlıyor. Tamam .mına koyim sana yardım etmeye kalkanda kabahat! Zaten bir saatten fazla süredir havaalanından çıkmaya uğraşıyorum hafakanlar basmaya başlamış, bir de üstüne abladan azar işitiyorum. Manyak karı! O sırada Arap-Zenci amcanın karısı ve çocukları yanında olduğu halde önümüzden geçiyor. Elimi sıkıyor şevkle, teşekkür ediyor, ne demek diyorum. Yeter ki senin bu küçük hikayen güzel bitsin.

Atlıyoruz taksiye, çıkıyoruz yola, abla daha biner binmez çingene pembesi telefonuna sarılıyor, sonra onu kapatıp gri telefonunu açıyor, araba otomatik vites değil, bir yandan sürüyor, bir yandan telefonla konuşuyor bir yandan vites değiştiriyor, bir yandan da tam bir Türk taksi şoförü gibi ani manevralarla sıkışık yerlerden yırtıyor. Keşke şoför mahalinin fotoğrafını çekebilseydim. Arabanın anahtarlığından pembe bir tavşan sarkıyor, havalandırmanın üstüne ablanın doğurduğunu tahmin ettiğim bir bebek fotoğrafı, vites kutusunun hemen arkasındaki boş bölmede fondöten, fırça ve bilumum makyaj malzemesi durmakta, dikiz aynasından aşağı çok küçük sahte incilerden yapılmış bir halat sarkıyor. Tam bir kadın yani.

Bu arada inceden Budapeşte’ye giriyoruz, sokaklar, caddeler geniş, ama trafik sıkışıklığı söz konusu. Herkes medeni bir şekilde tek şerit ilerliyor, bizim abla solda bulduğu boşluktan yardırıyor, olmadı kaldırıma çıkıyor, arkasında kalan arabanın yolunu kesiyor. Allahım ben İstanbul’dan çıkmadım mı? Burası hala İstanbul olabilir mi? Ya da bu kadın Türk olabilir mi?

Geniş bir caddede 300 metre kadar ileride trafik ışıkları, yeşil yanıyor, yol sola doğru kıvrılıyor. Şoför Melahat bir asılıyor gaza koltuklarımıza yapışıyoruz, ulan 300 metre sonra sola döneceksin, bu hızla nasıl döneceksin? Gittikçe hızlanıyoruz, kadranda 100’ü görüyorum ve çarpmaya 100 metre, 50 metre, 20 metre, sonra ani bir fren ve sola doğru cart diye kıvrılıyoruz kırmızı yanmadan, kenara çektirip madalyasını takıyorum Nebahat’in, sonra yolumuza devam ediyoruz.

Tuna’yı aşan köprüye gelince Budapeşte’nin genel görünümü çıkıyor önümüze, evet bir şehir işte. Baya bildiğin… Ne biliyim, yıkılmadım kısacası ben Budapeşte’yi görünce. Şehrin düz kısmını, sanırım Buda dedikleri kısmı yani, bir günlük bisiklet turuyla rahatlıkla dolaşabiliyorsun. Nehrin bir tarafı ne kadar düzse diğer tarafı da o kadar tepelik, garip bir asimetri var yani nehrin iki tarafında. Ben bunları düşünürken otelimize geliyoruz. Gellert otel, nehrin kenarında bir 19 y.y. binası. Dışarıdan çok güzel, içerden de fena sayılmaz. Resepsiyona geliyoruz. Rezervasyonlarımız var Gökhan ve Yılmaz. Resepsiyonist amca “hayır yok” diyor. Ne demek yok? Nasıl olur? Ta ta ta taaam! Macaristan Laneti Bölüm İki!

İnternette her zaman kullandığım Venere.com diye bir site var, rezervasyonlarımı hep ordan yaptırırım bugüne kadar da hiç beni üzmemişti. Ama bu sefer üzüyor. Ya da ben taşınma yorgunluğu yüzünden bir şeyleri eksik yaptım o yüzden rezervasyon tırtladı. Peki olabilir, boş oda var mı? Allahtan o var. İki tane oda istiyoruz. Odalarımıza çıkıyoruz, otelin arkasında, nehri filan görmeyen iki dandik oda. Dandik dediğim temel ihtiyaç maddelerinin hepsi var ama… Kısaca bana o odadan geçen ve Macaristan’ın her yerine uygulayabileceğimi düşündüren şu duygu geçti. Bu adamlar 2008 itibariyle Avrupa Birliği’ne girdiler ama kafaları hala komünist dönemdeki gibi çalışıyor. Hava sıcak ve üstüne leş gibi nemli olmasına rağmen odada klima yok mesela. Hiçbir yerde klima yok. Dükkanlarda, restoranlarda filan da yok yani. Hala azla yetinmeyi biliyorlar, tüketim çılgınlığı had safhada değil, hatta henüz gelmemiş bile buralara.

Gellert otele tav olmamı sağlayan şey hemen önündeki güzel bir demir işçiliğiyle yapılmış Özgürlük Köprüsü’nün gece çekilmiş fotoğrafıydı fakat benim odam arka solda kalan sokağı, Yılmaz’ınki daha da fenası çatıyı görüyor. Ha, Özgürlük Köprüsü’nü görsek ne olacaktı? İnşaat işçileriyle kesişecektik, çünkü köprü tadilatta! Her yerinden bir şeyler sarkıyor. Toz toprak, sadece iki kişinin yan yana geçebileceği kadar bir yaya yolu bırakmışlar, gerisi inşaat. O yaya yolundan da teker teker yürüyebiliyorsun çünkü doğal olarak karşıdan da birileri geliyor. Otelden çıkıp, köprüyü geçiyoruz, şehrin yaşam merkezine doğru ilerliyoruz, açız, bir şeyler yiyeceğiz, restoranların önünde Bodrum, Marmaris gibi yerlerdeki ayakçılar çıkıyor hemen önümüze. “Buyurun abicim” hesabı. En sevmediğim şey. Adamlarıma söylüyorum, hepsini ayaklarından vuruyorlar. Bu arada biz güzel, şık bir restoran görüyoruz, ayakçısız, “Gel abim!” yapmayan diğerleri gibi sokağa masa atmışlar, oturuyoruz. Yemeğimizi yiyoruz, yemek yerken yan masadaki İtalyan çifte sarkıyorum, muhabbet etmeye başlıyoruz. Açılış cümlem, elbette ki İtalyanca (Lütfen!) “Pardon, siz Romalı mısınız?” oluyor. “Evet” diyorlar. “Aksandan anladım” diyorum ukalaca. Adam “Ama ben Sicilyalıyım, yengen de Floransalı be gülüm” diyor. Konuyu hemen başka bir yere akıtarak yırtıyorum meseleden. Nihayetinde Sicilyalı amcayla hemşeri çıkıyoruz. Ben onun sayesinde köken olarak Sicilyalı olduğumu öğrenemiyorum maalesef, öyle bir şey olsa hemen soluğu İtalya’da alırım zaten, “beni de alın laaaan!” diye. Amca Rum kökenli çıkıyor. Ailesi üç yüz yıl filan İzmir’de yaşamış. Ninesi İzmir Rum’u. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sicilya’ya göç etmişler. Baklava, kadayıf, cacık filan derken bir rakı açtırtıyoruz garsona, lakerdaydı, favaydı filan derken iki büyüğü bitirmişiz. Bunlar olmadı tabi ama Macaristan’da geçirdiğim şu üç günde rakı içmek istediğim çok zaman oldu.

Yemekten sonra bir yürüyüş eyliyoruz akıntıya kapılıp, karşımıza güzel bir meydan çıkıyor, meydanın solundaki sokakta da casinolar. Benim elimde marketten alınmış diş fırçası, macunu, su filan var. Aldırmayıp giriyoruz içeri, mini etekli abla alıyor elimden çantayı, giriyoruz içeri, bir sürü makine, uzatmayayım, üç saat kadar sonra 400.000 Euro kazanmış olarak çıkıyoruz. Bir de kumarhanenin verdiği Porsche var, onu da kazanmışız farkında olmadan. Alıyoruz onu da otele dönüyoruz. Yorgunluktan gebermiş olduğum için euroları saymadan uyuyorum

Ertesi sabah açık büfe kahvaltı Türklerin gelişine şahit oluyor. Herkes bir dilim karpuzdu yok müsliydi filan dandiri kahvaltılar yaparken, kahvaltının günün en önemli öğünü olduğuna inanan biz Türkler, özellikle de ben masayı donatıyorum, peyniri, yumurtası, jambonu, meyve konservesi, reçeli, balı, poğaçası boku püsürü. Turistler ve garsonlar korku içinde bakıyorlar. Acaba onların hepsini yiyecekler mi diye. Elbette yiyoruz.

Kahvaltıdan sonra birer sigara tellendirip soluğu araba kiralama şirketinin şehrin merkezindeki ofisinde alıyoruz. Hertz’deki abla bize arabalarının kalmadığını söylüyor. Hiç mi yok? “Bir tane yedek lastik var onu veriyim isterseniz” der gibi bakıyor abla. Peki o zaman Avis nerde? Veriyor adresi, her zamanki üstün harita okuma bilgimle şak diye çıkarıyorum Avis’i. Ama o da ne! Avis’te de araba yok. Peki Europcar? Orası zaten yok. Bana tarif edilen alan dahilinde Europcar’a benzeyen en ufak bir tabela yok. Neyse giriyoruz bir apartmanın iç avlusuna, çünkü ben “rent a car” yazısı görmüşüm, oradaki minik büroda şirin, salak, kekeme Macar kızı elimize tutuşturuyor Avalon diye bir Macar şirketin broşürünü, fiyatlar da uygun. Hemen kiralayalım o zaman biz, getirsinler buraya şimdicik. Kız arıyor şirketi, bildiğim herhangi bir dile benzemeyen Macarca konuşuyor amcalarla, bize dönüyor ve beşten önce alamayacağımızı söylüyor. Aksilik bitmiyor bitmiyor bitmiyor. “Tamam anasını satayım” diyorum. “Beşse beş, yeter ki siktirolup gidelim şu uğursuz Budapeşte’den!”, ofisten çıkıyoruz, hemen yan tarafta bisiklet kiralayan bir yer, zaten topuklarım ağrım ağrım ağrıyor. Yılmaz’ın teklifine hemen atlıyorum. Alıyoruz bisikletleri. Atlıyoruz atımızın terkisine, çok uzun zamandan beri sürmediğimiz kadar bisiklet sürüyoruz. Şehrin düz kısmının altını üstüne getiriyoruz herkes kaçıyor biz çılgın bisikletçilerden çünkü acımasızca üstlerine sürüyoruz bisikletlerimizi, bir iki kişi altımızda kalıyor bu arada ama umurumuzda değil!

Pedallara yüklenerek otele gidiyoruz önce check-out yaptırmak için. Otele geliyoruz, resepsiyondaki abi bize Kazım Kazım diye sesleniyor. Hakan Şükür’ün bu milli takımda neden olmadığını soruyor, müthiş oynadığımızı, üç defa fantastik bir geri dönüş yaptığımızı konuşuyoruz. Keşke Almanlara da yapabilseydiniz diyor. Gerçekten de dünya Türklerden bahsediyormuş yahu! Neyse efendim, atlıyoruz yeniden bisikletlere, demir-inşat halinde-Özgürlük Köprüsü’nden geçiyoruz. Burada güzel kızlara -ki onlardan çok fazla yok- küçük öpücükler göndererek laf atıyor inşaat işçileri, kanarya sever gibi. Köprüden geçince tam karşımıza çıkan çelik konstrüksiyonlu yapının kapısından içeri bakıyorum. Feneryolu sabit pazarı’nın ikibin metre karelik olanını düşünün, gene bir ondokuzuncu yüzyıl yapısı içinde. Barcelona’daki Mercatlar gibi. Kapıda Yılmaz’ın telefon konuşmasını bitirirken yaşlı bir amcanın yanındaki turist kıza bir şeyler anlatmaya çalıştığını görüyorum. Amca oldukça yaşlı, tekerlekli bir pazar çantasını çekiştiriyor zorlukla. Turist abla ne söylediğini anlamadığı için özür dileyip uzaklaşıyor yanından. Sonra abi yaşlı amca direk benim üstüme geliyor. Bu niye hep öyle olur bilmiyorum. Fazla mı temiz yüzlüyüm neyim ben? Amcanın olmayan İngilizcesiyle benim olmayan Almancam birleşiyor ve tek isteğinin aslında karşıdaki otobüs durağına geçmek olduğunu anlıyorum. Takıyorum amcayı koluma, bir yandan Türkiye’yle Macaristan’ın kardeş/yoldaş ülkeler olduğundan bahsediyoruz (Amca benim yaşımdayken Macaristan komünistti çünkü) bir yandan yayalara kırmızı yandığı halde bizim geçmemize izin veren kamyonun şoförüne teşekkür ediyoruz, en sonunda karşıya otobüs durağına geçiyoruz. Amcayı orda bırakırken kendi kendime düşünüyorum en Casablanca halimle “Dünyada onca Macar, onca genç varken, neden ben?”

Budapeşte’nin arka sokaklarında dolaşıyoruz, cumartesi olmasına rağmen bomboş her yer, apartmanların pencereleri sıkı sıkı kapalı, içinde kimse oturmuyor sanki ama apartman kapılarından giren çıkan bir sürü insan da görüyoruz. Yanmıyor mu bu insanlar sıcaktan? Niye pencerelerini açmıyorlar?

Bir de sarhoşlar, göze çarpacak miktarda evsiz ve alkolik var sokaklarda, içiyorlar, çöpten bir şeyler topluyorlar, banklarda sızıyorlar. Kimse karışmıyor, kimse görmüyor. Eski şehrin bitmeye başladığı yerlerde, nehir kıyısına yeni, şık binalar kondurmaya başlamışlar, nehir manzaralı, yeni zenginler oturuyor sanırım buralarda, fakat bu yeni ve geniş, upuzun balkonlu apartmanların her yerine uydu antenleri monte edilmiş durumda, bu çirkin görüntü rahatsız ediyor gözlerimizi, yıktırıyoruz hemen iki üç binayı, biz dönene kadar yeniden yapsınlar!

Otele gelince araba kiralama şirketinin görevlisinin bizi orda beklediğini görüyorum. Yanına gidiyorum, evraklarımızı hazırlıyor hemen. Her şey çok güzel, sorunsuz… derken kredi kartımı istiyor. Ne yapacaksın kredi kartımla? Hiç canım, basit bir şey. 1500 Euroluk bloke koydurucam. Nasıl yani! Kredi kartınıza 1500 Euroluk bir bloke koydurucam, döndüğünüzde bloke kalkacak. Arkadaşım ben yeni taşındım, eşya aldım, karımla ilk defa “öğrenci evi”nden “evli evi”ne geçiş yaptık, sence benim kredi kartlarımda 1500 Euro limit kalmış olabilir mi? Sen manyak mısın? Bütün Macaristan mı manyak? Neden sürekli önüme sorun çıkartıp duruyorsunuz lan siz benim! Oysa ki benim atalarım sizin üzüm bağlarınızdan geçerken yedikleri üzümlerin yerine altın astılar. Sülalenizi sikmedik, hepinizi zorla Müslüman yapmadık, bu bereketli topraklardan sürüp Şırnağa, Hakkari’ye göndermedik diye mi oluyor lan bunlar! Yeter lan! Bir kere de sorun çıkarmayın lan benim başıma yeter!

Cebimdeki bütün Euroları, hiç kullanmadığım bir kredi kartının tüm limitini de verdikten sonra en sonunda arabayı alabiliyorum. Arabaya umutsuzca ihtiyacımız var çünkü Macaristan’ın güneybatısında bulunan Heviz diye bir kente gideceğiz. Otelimiz orada, kamp yapacağız, parası bir ay öncesinden ödendi. Yoksa zaten ben bu karşımda duran sarkık dudaklı 20 yaşından yeni gün almış, meçli saçlı hımbıla bir Osmanlı tokadı aşkederdim ki!

En sonunda yoldayız, en sonunda ve her şeye rağmen dandik Opel Agilamızla yola çıktık. Siktirolup gidiyorum Budapeşte, memnun musun! Yeter artık! Bu lanet Macar laneti olmasın, Budapeşte laneti olsun! Saat altıda yola çıkıyoruz, Heviz iki saat mesafede. GPS’imiz Türkçe konuşuyor, düz git, sağa dön, sola dön. Bu GPS’ten geçen yaz çok çekmiştim, özellikle de İtalya’nın yollarında. Sinyali geç aldı mı otoyolda, dönmen gereken yeri yüz metre geçtikten sonra “şimdi sağa dön” der bu kahpe! Otoyol lan bu! Öyle her canının istediğinde şimdi sağa dönemezsin ki! Tabi ki Macaristan’da da ıskalamadı. Önce otoyoldan çıkmamız gereken sapağı ıskaladı, sonra da geleceğimiz oteli. Üç buçuk saatin sonunda otele vardığımızda makineyi kırmak üzereydim. Çünkü öncesinde bizi Club Dobogomajor diye ineklerin otladığı yeşillik bir alan getirdi. Güzel kardeşim bilmiyorsan bilmiyorum de lan! Şimdi sağa sonra sola tekrar sağa, sola sola, u dön buradan, geçtin geçtin deme! Abi ben karşının GPS’iyim buraları çok iyi bilmiyorum sen tarif edersen gideriz de ben tarif ederim! Benim ömrümün bir kısmı Macar salamı olarak Heviz’de geçti zaten!

Saat on buçuk, bir saat odalarımızda takıldıktan sonra iki lokma bir şey yemek için otelden çıkıyoruz, atlıyoruz arabamıza merkeze gidiyoruz. O da ne! Saat on buçuk ve yemek servisi kapanmış! Nasıl yani? Yemek yok diyor garson, kusura bakmayın. Peki bakmayalım, biz ne yiycez peki? Şimdi bu noktada küreselleşmenin faydalarından bahsetmek istiyorum. Bundan elli sene önce Amerikan kırsalında kurulmuş bir hamburgerci varmış, bu hamburgerci elli sene sonra Macar kırsalına bir dükkan açmış, bu dükkan 24 saat boyunca çalışırmış, kodumun Macarlarından ya da Heviz’i dolduran Alman işçi sınıfından değilsen, yani hayatını onların yaşadığı saatler dahilinde yaşamıyorsan Mc Donald’sa gidip ne zaman istersen karnını doyurabiliyormuşsun.

Ertesi sabah kahvaltı konusunda da aynı durumu yaşadık. Saat 10.30 ve kahvaltı adına bulabildiğimiz sadece iki kruvasan ve mozarellalı sandviç. Etrafa şöyle bir bakıyorum, Alanya’yı ya da Didim’i çok güzel bir kır manzarasının içine oturt, diskoları, barları, klüpleri ve genç insanları kaldır. Heviz orası işte. Orta Avrupa’nın huzurevi. Gele gele bir huzurevine gelmiş olduğumuza inanmak mümkün değil ama gerçek bu.

Allahtan odalarımız apart, mutfağımız, kahve makinemiz, buzdolabımız filan var. Etrafta da bir sürü hipermarket var, giriyoruz birine tıklım tıklım dolduruyoruz alışveriş arabasını. İki kişi bir haftalık nevalemizi alıyoruz. Toplam 320 milyon civarı tutuyor. Oha diyoruz, çüş diyoruz, yuh diyoruz. Ama gerçek bu. Üstelik bunları taşıma için sapı bile olmayan dandirikten poşetler tutuşturuyorlar elimize, manyak mısınız lan! Spar’da poşet olmaz mı? Ben bu işi çözerim, elbette çözüyorum da, kasaların altında gizlenmiş olan saplı torbaları görüyorum. Macarca bilmediğim için mi bana eziyet ediyorsun suratsız kasiyer teyze, versene o torbalardan! Evet torbalar parayla satılıyor olabilir ama sen bana torbayı gösterip para işareti yapmazsan ben onu hissikablel vukuyla mı anlıycam!

İnsanları ortadan kaldırsan burası yemyeşil, çok güzel bir yer aslında. Bir bisiklet turu da burada yaptık dün, iki saat kadar, ana yollardan çıkıp ara yollara, onlardan da çıkıp eskiden yol olan ama artık sadece otlak olan yerlere daldık, sırılsıklam olduk terden, sinekler ağzımıza, yüzümüze, gözümüze doluştu. Öte yandan “ve güneş tatlı tatlı yüzümü yakıyorduuuu…” Bir derenin kenarını takip ettik, nilüfer çiçeklerinin fotoğrafını çektik, otlayan dev boynuzlu öküzleri ve atları izledik. Köpeklerden kaçtık son sürat. Minik bir gölet bulduk, amcanın biri orda yüzüyordu, hava kapalı olmasa bugün ben de aynısını yapacaktım. Kısmet yarına.

Garip bir yer burası, yani Macaristan genel olarak, insanlar bir yandan güleryüzlü, ama bir yandan da içine kapanık sanki. Fazla uzun bir süre izole kalmışlar, bu yüzden hala değişime ayak uyduramamışlar gibi. Bu ülkede zaman daha yavaş akıyor, kesinlikle pratik değiller. Her şeyin kuralı var. “Ben size onu ayarlıycam abi” diyen garson pratikliği sadece Türkiye’ye özgü değildir sanıyorum. Budapeşte’deki Gellert otelin odasında, ki dört yıldızlı bir otel burası, klima yok mesela, halbuki hava oldukça sıcak. Klimaya taktığım için yazmıyorum bunu bir gösterge olduğunu düşündüğüm için yazıyorum. Bizde artık olmazsa olmaz bir şeydir ya klima burada lükse giriyor sanki. Bir Özal’ı olmamış bu ülkenin henüz. İnsanlar “ben daha iyisine layığım lan!” demiyor, sokakta cep telefonuyla konuşan çok az insan var. Turistik eşya olarak hala folklor kıyafetleri, örmeler, şapkalar filan satıyorlar. Tamam küreler, dandik futbolcu formaları filan da var ama folklör kıyafetleri de var. Tam açılamamışlar daha. Kim sker yeni dünyada Macar Folklörünü güzel kardeşim? Öte yandan tam açılamadıkları halde Avrupa Birliği’ne üye oldular. Her yerde EU bayrakları görülüyor ama bayrak var sadece burası benim bildiğim, gördüğüm Avrupa’ya çok benzemiyor. Doğru dürüst sinema görmedim mesela, belli başlı uluslararası markalar var. Shell, Agip, Vodafone, Spar, Suzuki, Mc Donalds filan var ama gerisi henüz gelmeye çekiniyor sanırım. Ya da gelseler de buradan çok kar edemeyeceklerinin farkındalar. Genellikle sade, tutumlu, enerjisi düşük bir hayat yaşıyor Macarlar sanki. Havaalanında check-in sırası beklerken yan taraftaki Odessa uçağının check-in kuyruğuna baktım şöyle bir. Kırkını aşmış boyalı sarışın teyzeler üzerlerinde sarı transparan bluzlar, altlarında uyumsuz sütyenler, şıpıdık terliklerle filan sıra bekliyorlardı. Bu düpedüz kiç evet, ama bir rengi var. Burada o renk de yok. Ben Macar olsam kesin intihar ederdim sanırım. Bu hayata Macar olarak gelmenin bir dramı yok. Bu Macaristan fena halde Nuri Bilge Ceylan. Bu filmin adı kesinlikle Macar Sıkıntısı.

Şimdilik bu kadar. Arkası yarın olur mu bilmiyorum.