17 Aralık 2011 Cumartesi

17.12.2011-2

Yıllar önce, bundan beş sene önce filan, Rakı Masası'na Münir Özkul'un o müthiş monologunu koymuştum. Sonra çıkardım. Adamlar http://www.bakbeyim.com/ diye sayfa kurmuşlar. Şimdi koysan taşak oğlanı yaparlar direk, "seyirci getirmek için yapılmış adi bir oyun" diye çakı çakıverirler. O zaman öyle değildi. O zaman filmi netten indirmiş, durdura durdura her repliği deşifre etmiştim. Sonra facebook çıktı ve her zaman olduğu gibi boku çıktı bir şeylerin. Münir Özkul'un ölmesini aportta bekliyor herkes. Arkasından "ne büyüktü" diye yazmak için. Kişilerin, durumların, olayların, tarihlerin ve buna benzer bir sürü şeyin içini ışık hızıyla boşaltıp yerine istediğimiz o biricik şeyi koymak gibi bir hastalık var artık bizde. Eskilerin yafta dedikleri... Halbuki bu linkte bahsi geçen ropörtajı veren adam da Münir Özkul. Hatta çok daha gerçek bir Münir Özkul. Ne fayda ki bu Münir Özkul kimseyi çok fazla ilgilendirmiyor.

Öte yandan beş yıl önce Rakı Masası'na o sahneyi alma niyetim senaryonun atmosferine, ortak duyguyu yakalama çabasına fena halde hizmet etmesinden kaynaklanmaktaydı. Şimdi görüyorum ki arayışımı doğru bir yerlerde sürdürmüşüm senaryoyu yazarken. Şu filmi bir çekip bitirsem de bir de o zaman görsem neler olup bittiğini. Nasıl bir tepki alacağını o kadar çok merak ediyorum ki...

17.12.2011

Doors dinliyorum fizi'den. Geçen gün de Erkin Koray'ın 45'liklerini dinledim yutub'dan. Sağolasın internet. Biraz sonra encıls in emerike'nin 5. bölümüne bakıcam çalışırken arada. o değil de emenike şu takımda olsaydı neler olurdu acaba be! sabahtan beri hamur işine vermiş durumdayım kendimi. metrodaki fornettiden bir takım milföy hamurişleri aldım onları tıklatıyorum. ve bol bol kahve. bugün kahve günümdeyim daha çok. bazen olur bana böyle. hiç kahve içmediğim ama bol bol çay içtiğim ya da tam tersi. çantamda esir şehrin mahpusu var. kemal tahir kadar kolay okunan ama aynı zamanda bir şeyler söyleyen az yazar vardır. bir de onun yaşadığı dönemde yaşayıp da cinselliği bu kadar kolay yazabilen. Romanın bir kısmında Maçka güzeli Meliha Hanım ve onu vuran Mehdi Bey'in hikayesi var ki tek başına film olur. Sanırım bi deniycem yazmayı. Evde üst katın tuvaletinde de Sessiz Ev duruyor. Daha önce okuduğum kitapları okuyorum bugünlerde. neden bilmiyorum ama öyle. söylediklerine önem verdiğim bir arkadaş "sorma" dedi. bazen sorma ve dur. illa kaşıma bok mu var. her haltı dibine kadar okuyacaksın da ne olacak. dur işte. sezon ortası kabuk değiştiriyorum. olmayacak şey. işleri bir kenara attım. bakalım nasıl para kazanılacak. kazanılacak para yetecek mi? hep birlikte göreceğiz. bir gün "bu satırları internet kafeden yazıyorum" dersem anla ki yetmiyormuş para.
Doors'un kafasına her zaman hayran olmuşumdur. bodler kafası. sarhoş olun amk! şiirle şarapla neyle olursa ama sarhoş olun bu dünya gerçekken çekilmiyor. 

13 Aralık 2011 Salı

Feedjit'ten İnciler-3


Kamuya malolmuş bir insan olarak ara sıra feedjit'ten kim niye gelmiş bu siteye araştırması yapıyorum. daha öncekilere etikete tıklayarak ulaşabilirsiniz. Daha öncekilere cevap vermiyciim, zaten onlara cevap vermiştim. Şimdi sıra yenilerin

Pattaya'da travestiler nerelere takılıyorlar? Hiçbir yere takılmıyorlar canım kardeşim. Onlar her yerdeler. O yüzden rahat ol. Sen onları bulamazsan bile onlar seni bulur.

Dubai'de sigara içilen yerler: Dubai'de hayvani büyük bir alışveriş merkezi olan The Dubai Mall haricinde hemen hemen her yerde sigara içilebiliyor. Ayrıca Türk Kahvesi de mevcut, gayet de iyi yapıyorlar.

Midilli'de lezbiyen otelleri: Sevgili lezbiyen, eğer bu soruyu sen soruyorsan Midilli'de bildiğim kadarıyla  bütün oteller GL dostu. Dolayısıyla çok aramaya gerek yok. Sevgili abaza eğer bu soruyu sen soruyorsan o senin düşündüğün lezbiyenlerden Midilli'de yok.

Beyrut Kızları: Bir kere öyle ahım şahım güzel değiller. Evet bazıları gerçekten güzel. Ama tavır, tarz giyiniş bizim kızlara benziyorlar. Kocaman gözleri var ona rağmen sürme çekiyorlar. Onun dışında Beyrut turist rehberlerinde özellikle dikkat etmeniz gereken şeyler arasında kızlarla iletişim kurmak var. Hristiyan ya da Müslüman fark etmiyor, abileri, amcaları, babaları ya da canı karışmak isteyen herhangi bir Beyrutlu erkek kızı rahatsız ettiğinizi görürse hayatınızda ilk ve son defa çok yakından Kalaşnikof görürsünüz.

İstanbul Belgrad tren kaç saat: Çok saat. Değmez. Yollarda bellerde ölürsünüz gömeniniz olmaz. Etmeyin bunu kendinize. Parasız ve maceracı üniversiteli de olsanız etmeyin. Otostop çekin. Ben harcadım kendimi siz harcamayın! Ama illa gidecem diyorsanız bu yazıyı okuyun

Casablanca Taksim: Eğer aradığın bir meyhaneyse canım kardeşim

Refik Saydam Cad. No: 15-A/17-A Tepebaşı
(Tepebaşı Flash Tv Karşısı)
Beyoğlu İstanbul
Tel : 0212–243 65 65




Çakma Tarih Yazıları-3


Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı Bizans’tan kalmadır evet. Fakat onun hakkında yıllardır bir takım yalan yanlış bilgiler ortaya atılmış, atılmakla kalmamış cahil halk kitleleri üzerinde baskı yapılarak onların bu yalan yanlış bilgilere inanmaları sağlanmıştır. Bunun en önemli sebebi aslında Yerebatan Sarnıcı’nın gerçekte ne şekilde kullanıldığının devletin ileri gelenleri tarafından bilinmesi ve bu kullanım şeklinin gayri ahlaki olduğuna kanaat getirilmesidir. Halbuki Yerebatan Sarnıcı da en az Topukhapı Sarayı kadar insani, insana ait olan, insansı yani hominid ve insancıl yani hümanist bir yapıdır. Çünkü,

Yerebatan Sarnıcı dünyanın en eski garsoniyerlerinden biridir!

Evet, uzun yıllardan beri süregelen etimolojik ve arkeolojik çalışmalarım sonucunda gönül rahatlığıyla bu gerçeği sizinle paylaşabilirim. Konuyla ilgili daha geniş bilgi edinmek isteyenler “Lamia Tarihi” (Beriken Yayınları 1998 sf.154) kitabına ve Berkant’ın “Bizans’ta Samanyolu: Erken Bizans Dönemi’nde Cinsellik” (Laylaylom Müzik, 1975) kırkbeşliğine bakabilirler. Berkant’ın ustalık dönemi çalışmalarından birisi olan bu eser maalesef bugün ancak sahaflarda ve bir takım kalburüstülerde bulunmaktadır.  (Modern zamanlarla birlikte arka sokaklara çekilen kalburüstücülüğün yaşatılması da ayrı bir yazının konusu olmayı hak ediyor)
Yerebatan Sarnıcı ile ilgili birbirinden yanlış iki teori vardır. Birincisi ne yazık ki, üzülerek söylüyorum ismin vermek istemediğim –ismini hepiniz biliyorsunuz zaten- bir akademisyenin derinlemesine araştırmadan ortaya attığı bir teori. İkincisi ise daha da fena, kulaktan dolma bilgilerle oluşturulmuş bir şehir efsanesi…

Birinci teoriye göre Yerebatan Sarnıcının adı köfteden gelir. Peki ama nasıl?

Eski Bizansça’da NIC nedir?

Bugün Sultanahmet Köftesi adıyla bildiğimiz, aslında ilk defa bin beş yüz yıl önce, bugün Belgrat Ormanları dediğimiz, o günlerde 2.Theodosius Eğitim ve Dinlenme Tesisleri adıyla anılan bölgede yapılan köfteden bahsetmiyorum. Onun Eski Bizansça’daki adı hepimizin de bildiği üzere NIC değil NIÇ.
Şimdi basit bir etimolojik hatanın nelere sebep olduğunu daha iyi anlamanız için 2.Theodosius Eğitim ve Dinlenme Tesisleri’nin Eski Bizansça’nın halk lehçesinde kısaltılmış söylenişine dikkatinizi çekmek istiyorum. İerebaitançar!

Bu zaman içinde neye dönüşüyor? Yerebatansar’a. Burada yapılan köftenin adı ne? Yerebatansar köftesi. Yani Yerebatansar NIÇ’ı. Ne oluyor size? Yerebatan Sarnıç’ı. Evet bugün hala bu köfteyi yiyoruz. Ama kimse de dönüp “Arkadaş! Sayın akademisyen! Belgrat Ormanları’nda yapılan köfteyle buranın ne alakası var?” demiyor. Olduğu gibi kabul ediyoruz. Sorgulamıyoruz. Yazık!

Halbuki Eski Bizansça’da NIÇ kelimesi “köfte” anlamına gelirken NIC kelimesi “köfte dudaklı sevgili” yani “metres” anlamına gelir. Bizanslılar o dönemde uzunluk ölçülerini henüz keşfetmedikleri için metres kelimesini kullanmalarını beklemek haliyle abesle iştigal olurdu.  O yüzden NIC yani köfte dudaklı sevgili metres kelimesi yerine cuk oturuyor. Yeri gelmişken Gesi Bağları’nda yaşayan yeşil başlı gövel ördeğin sol ayağının dördünü perdesinden alınan si notasıyla yapılan silikonun tarihte ilk defa Bizans’ta “köfte dudaklı sevgili”lerin dudaklarını köfteleştirmek için kullanıldığını da belirtmeden geçmemek gerekir.
Peki bugünkü garsoniyerin anlamı nedir? Metresin ya da sevgilinin sarıldığı yer değil mi?  Peki Nicosia yöresinden derlenen Erken Bizansça türkü ne diyor?

Basilicus Ephesos’a gitti oldu hacı
Unuttu o gün hemi tahtı hemi tacı
Unuttu imparatoriçeyi, karıyla kardeş bacı
Kurtulacak Bizans, Basilicus sarsa NIC’ı

Açıkça bir siyasi taşlama olan bu türküde de net bir şekilde görüldüğü üzere “NIC’ı sarmak”, “sevgiliyle sarılarak yatmak” anlamında kullanılan eski Bizansça’nın yaygın deyimlerinden biridir. Bizans’ta özellikle tekfurların İstanbul’un çeşitli yerlerine yaptırdıkları garsoniyerlerin yani SAR-NIC’ların adı işte buradan gelir. Yazın karıyı, çocukları Ağva’ya, Ayvalık’a, Erdek’e, Kumbağ’a ve Saros’a bırakan tekfurlar, “İmparator çağırdı” bahanesiyle İstanbul’a gelir ve fakir halktan sömürdükleri vergilerle yaptırdıkları SAR-NIC’larında dünyanın o dönem bilinen bütün kıtalarından gelen köfte dudaklı sevgililerle günlerini gün ederlerdi.
İşte Mavrikios döneminde Bahriye Nazırı olarak görev yapan ve dünyadaki ilk Marmaray’ın da mimarı olan Midilli doğumlu tekfur Piçiladis’in yaptırdığı garsoniyer bugün hepimizin Yerebatan Sarnıçı olarak bildiği binadır.

Erken Bizans döneminde Piçiladis SAR-NIC’ı olarak bilinen bu bina Piçiladis’in ölümünden sonra bir süre DSİ Genel Müdürlüğü olarak hizmet vermiş, geçen zaman zarfında Piçiladis’in adı unutulmuş, binaya uzun süre Bahriye Nazırı Sarnıcı denmiştir. Cumhuriyet dönemi ve dilde sadeleşme hareketiyle birlikte Bahriye Nazırı Sarnıcı yerini Denize Bakan Sarnıcı’na bırakmıştır. O dönemde tesadüfen deniz manzaralı da olan SAR-NIC, 1950’lerdeki şehirleşme hareketinden nasibini almış, önü tamamen binalarla kapanınca uzun bir süre unutulmuştur.

1970’lerin başlarında yeniden hatırlanan ve artık yanlış olarak “Sarnıç” olarak anılmaya başlanan SAR-NIC hakkında bölgenin yaşlılarından bilgi alınmaya çalışılmış, yaşlılar SAR-NIC’ın adını tam olarak hatırlayamadıkları için “valla bi yere bakıyordu ama nereye bakıyordu hatırlamıyoruz” demişler ve tarihi garsoniyer, kayıtlara “Bir Yere Bakan Sarnıcı” olarak geçmiştir. Zaman içinde önce “Bir” kelimesi düşmüş, sonra “Bakan” yerini “Batan”a bırakmış ve Piçiladis’in garsoniyer olarak kullandığı bu zevk ve sefa yuvası turistlerin görmek için birbirleriyle yarıştıkları bir para tuzağına dönüşmüştür. 

12 Aralık 2011 Pazartesi

09.12.2011

Ektedir kelimesini o kadar çok kullanıyorum ki yıllardır. X.Bölüm senaryosu ektedir kolay gelsin. Karakter analizleri ektedir kolay gelsin. Ebenin genel öyküsü ektedir kolay gelsin. Çok sıkıldım eklemekten. Bir süre eklememeye karar verdim.

Dün gece biraderle çok içtik. Gece güzeldi. Ama sonunda rahatsız bir sarhoşluk... Akşamdan kalkma uyandım zaten. Kesik kesik uyumayı sevmiyorum. Zaten uyku apnesi denen boktan var bende. Yorgun uyanmak çok sık rastladığım bir durum. Bir de üstüne alkol gelince iyice zırva oldu. Ancak akşama doğru kendime gelebildim.

Artık sadece bir işim var. Duyunca komik geliyor olabilir. İnsanların zaten genelde bir tek işleri olur ne de olsa. Ama benim genelde olmazdı. Bakalım önümüzdeki günler neler gösterecek.

1 Aralık 2011 Perşembe

01/12/2011

Doktora gittim. Berbere gitmişken yakındaki hastanede aradan çıkarıverdim KBB'ciyi. Köpeklere bir şey oldu mu soluğu veterinerde alıyorum. Kendime bir şey oldu mu iki hafta sonra anca. Bir de böyle araya sıkıştırma modeliyle... Ulan arkadaş berberi araya sıkıştırır di mi! Ama yok. Neyse... kulağım hala çınlıyor fakat azaldı. Burnumdan kaynaklanıyormuş. Böylece burun bandının da neden işe yaramadığını çözmüş olduk. Burnumun içi şişmiş. Bir takım virüsler yapıyormuş bunu. İlla nevazil olman gerekmiyor ama burnun zor nefes hale gelebiliyormuş bu virütikler yüzünden. Öte yandan bunun kulak çınlamasına sebep olmasının temelinde de östaki borusu denen halt. Bu isimde bir borunun vücutta olması yeteri kadar utanç sebebi değilmiş gibi bir de çınlamaya sebep olması...

Sonuç olarak 3 gibi yatıp 8 buçukta şakkadanak kalktım. Yaşasın burun bandı! Sen yokken ben ne acılar çekmişim meğer!

Filmle ilgili enteresan gelişmeler olmakta. Nuri Bilge montaj günlüğü şeyediyor ya ben de filme hazırlık günlüğü tutayım bari. Bir yapımcı ilgileniyor filmle. Bakalım neler diyecek. Öte yandan hayat beni enteresan bir abiyle karşılaştırdı. Uzun zamandır yakınlarımda olan ama hiç doğru dürüst konuşmadığım Hamdi Abi... Gayet aklı başında bir sohbetin sonunda birlikte yol almaya karar verdik. Ya da en azından şimdilik öyle görünüyor. Bakalım. Gelecek günler neler gösterecek. 

30 Kasım 2011 Çarşamba

30/11/2011

Boyun ağrısı ve kulak çınlamasıyla uyandım. Yorgunum. Burun bandı nedense bugünlerde işe yaramıyor. Dinlenmiş kalkamıyorum. Sanırım ilerleyen saatlerde biraz daha uyuyacağım. Nebula bir başağrısı sürekli peşimde bugünlerde. Ya dördüncü sigaradan sonra geliyor ya da akşama kadar boynumda saldırmaya hazır bir halde duruyor. Kulak çınlamasına çözüm doktor gitmek. Doktora gittiğim gün çınlamanın kesileceğini biliyorum. Vereceği ilaçları da o yüzden kullanmayacağım. O yüzden gitmiyorum. 

Saçlarım ve sakallarım gereksiz bir şekilde uzadı. En sonunda bugün berbere gitme şansım var. Umarım bu şansı iyi kullanırım. Kahvaltıda üç gün öncesinden kalma pastayı yedim. Bir şeyler hazırlamaya mecalim yok. Espressoyla birlike üçüncü sigara boğazımı yakıyor. Büyümenin en önemli avantajı özel günler haricinde de pasta yiyebiliyor olmak bence. 

Kızlar gözümün içine bakıyor onları dolaştırayım diye. Dolaştıracağım evet! Bugün vaktim var. Hafta için 10 toplantıları yapıyorum bir zamandır. Bu toplantılar yaktı zaten beni. 9 buçukta kalkıp yardırarak o toplantılara gitmeye çalışırken kızları dolaştırmayı atlamak zorunda kalıyorum. Gece de 11 gibi bitmiş bir halde dönüyorum eve. Onlar gözlerimin içine bakıyor, ben havalara bakıyorum. 

Dördüncü sigara ve kahvenin sonu. Yapılacaklar listesi kafamda. İki önemli iş var. Dünkü toplantıdan sonuçlara göre akışı yeniden düzenlemem lazım. Bir de diğer işin genel hikayesini yazıyor Ataşok, onun üstünden geçmeliyim. Kulağım hala çınlıyor. 

Bahçedeki yaprakları bir araya topladım geçen gün. Ama çöp poşetine koymaya mecalim kalmadı. Dün gece onu yapmaya gittiğimde bahçeyi yeni düşen yapraklarla bezenmiş buldum. Jumbo çöp torbası almalıyım. Yoksa sığmayacaklar. Nafile bir çaba gibi görünüyor. Çünkü cevizin de incirin de tepesinde inmeyi bekleyen yüzlerce yaprak var hala... Olsun, onlar dökülecekler ben toplayacağım. Yoksa altta kalan çimlere hava ve ışık gitmez. 

Beşinci sigara. Uzun bir gün olacak. 

12 Kasım 2011 Cumartesi

bundan sonra bir süre böyle

bir süre seni günlük gibi kullanacağım ey okur. özel günlerden geçtiğimi düşünüyorum son zamanlarda çünkü. bu blog bir süre içe içe yazılacak sanırım. şimdiden uyarıyorum sıkılabilirsin. noktalama işaretlerini ya da büyük harf ayrımlarını atlayabilirim. bir daldan öbürüne atlayabilirim. bilinç akışı ya da bilin çakışı çok fena bugünlerde. sürekli temiz saçmalıyorum. en son attığım twit polonyadan ithal edilen polonyalı mendiller üzerineydi gerisini sen düşün. madem ki yazmak kendini bir çeşit ifşa etme mekanizması, madem ki ben bugünlerde içimdeki trafiği anlamakta zorlanıyorum, o zaman gönder gelsin, ver gelsin.

aklımdan sürekli açılış cümleleri geçiyor.

"Soyunmaya küpelerinden başlamıştı. Yatağın kenarına kıçımın kenarını kondurmuş, rahatsız, gergin ve tedirgin bir halde onu izliyordum. çok garip bir meslek bu. çapa yapan köylü kadının alışkın hareketleri sinmiş soyunmasına. o farkında değil ama ben farkındayım. onun farkında olmaması normal. çünkü onun işinin bir kısmı da soyunmak. benim farkında olmam da normal çünkü hiç tanımadığım bir kadın karşımda soyunuyor.

bazen film kopsun istersin ya... ama kendisi kopsun. sen bir şey yapmadan kopsun. ama kopmaz itoğlu it. kopmadı. ben kopardım. daha doğrusu kopardığıma inanıyorum. yok lan kopardım gerçekten. yoksa mesai saatleri içinde para karşılığı seks yapmaya kalkmazdım. evet eminim. ben kopardım o filmi. bu ilk aşama. buradan çıkınca devamını getiricem. eve gidip karıma bir orospuyla yattığımı ve çok da hoşuma gittiğini anlatıcam. o da beni terk edecek.

şimdi burda iki soru var. an itibariyle zevk alıp almayacağımdan o kadar da emin değilim. sütyeni krem rengi ve ucuz saten çakması. teyze sütyeni. gittikçe küçülüyorum yatağın kenarında. zevk almasam bile yattım derim. yatamasam bile yattım derim anasını satayım. önemli olan düşünce. bu ülkede hala düşüncelerini söyledikleri, yazdıkları için cezalandırılan insanlar yok mu? var. ben de cezalandırılmak istiyorum işte. kes cezamı sevgili karım. terk et beni. malda mülkte de gözüm yok. sadece arabayı bırak o bana yeter...

ya arabayı da bırakmazsa..."

açılış cümlesinden fazlasıymış lan!... 

9 Kasım 2011 Çarşamba

anlamsız diyaloglar

Tayfun: Alo Serap nasılsın canım...
Serap: İyiyim hayatım sen nasılsın?
Tayfun: İyi benden de... karakoldayım işte...
Serap: Hii! Ne işin var karakolda Tayfun! Bak doğruyu söyle kavga mı ettin biriyle! Yok yok! Kaza! Kesin kaza! Belediye otobüsü mü? Tayfun belediye otobüsüyse hiç uğraşma, şikayetçi filan olma, astarı yüzünden pahalıya geliyomuş... Aman Allahım! Hayır! Sen birine çarptın! Çarptın sonra da kavga çıktı! Bıçakladın di mi adamı! Kendimi savundum de! Anama karıma küfretti dayanamadım vurdum de Tayfun! Ay deliricem söylesene ne işin var karakolda!
Tayfun: Salak karım benim! Polisim ben! 

4 Kasım 2011 Cuma

Geliyorum! Geliyorum! Geldim!

Yaz gene bitti. Gene kış geliyor. Dengeli bir sonbahar yaşanmakta. Ne güzel yağmurlar yağdı. Şehrin biraz olsun bulut görebildiğimiz bir yerine taşındık. Sabahları pencereden dışarı bakıp ne kadar ince/kalın giyineceğime karar verebiliyorum bu sayede. Bir de bahçemiz var. İncir önce yemişlerini döktü, şimdi yavaş yavaş yapraklarına geçmiş durumda. Ceviz daha önce meyvelerini  dökmüştü, yaprakları bitmek üzere... Pastırma yazında güller bir kere daha açmaya cesaret ediyorlarmış bunu öğrendim. "Güz gülleri gibiyim hiç bahar yaşamadım" anlamlı bir şarkı sözü oldu artık benim için.

Eylül'de başlayan bir çalışma sezonu olunca insanın, yıl sonu muhasebesini de bugünlerde yapıyor. Bir kitap bir de film senaryosu sıkıştırdım bu yıla. Kitap basılmadı, film çekilmedi ama olsun. Artık eskisi kadar sabırsız değilim sanırım. Madem bu sezonun reklamını erotik temayla yaptık devamın getirelim. Eskiden ön sevişmeyi filan siktiredip direk içine girmeye çalışırdım hayatın, acemi bir sevişgen gibi... Fakat izin vermedi hayat buna, ön sevişmesiz olmaz dedi. Daha doğrusu uzun zamandan beri diyordu da ben yeni yeni anlıyorum. Üstelik ön sevişmenin sevişmenin kendisi olduğuna inanan bir insanımdır ben. Penetrasyon sekstir. Sevişme dediğimiz halt zaten o önde olan.

Ve fakat ön sevişmeden zevk alması gerekir tarafların. Burada biraz da benim hatam var tabi. O kadar hedef odaklı bakınca insan zevk alabileceği anları da kaçırıyor. Bu sene saldım, gergin değilim, çok fazla küçük zevk anı yaşayabildiğimi söyleyemem henüz. Ama ufak ufak hissetmeye başladım sanırım.

Bu arada içine paralel evrenler, senaryo yazımı ve evrim teorisini alan garip bir şeyin üstünde düşünüyorum. Quantum fiziği üstüne kahve geyiği yapabilecek kadar bilgi edinmiş durumdayım. Beni kimse tutamaz.

Geçenlerde gecenin bir köründe bahçedeki yaprakları topladım, çimleri biçtim ve düşündüm. Ne için yaşıyoruz ki biz aslında? Gerçekten ne için? Neyin sıkıntısını çekiyoruz?

Garip bir ego yükselmesi yaşıyorum bugünlerde. Bundan yedi sekiz yıl önce bir kere daha gelmişti böyle bir dalga. Çok daha güçlüsü ama... bu seferki daha sakin. Daha kendinden emin ve yavaş. Kalıcı sanırım... Artık daha az sızlanıyorum. Daha çok yapıyorum. Eskiden de sözümü dinletirdim. Ama artık bunu yapmak için ekstra bir çaba harcamam gerekmiyor. Doğallaştı.

Şimdi biraz kendime zaman ayırabilmem gerekiyor. Bir şeyler geçiyor aklımdan. Tam yazmalık. Blog değil. Bir kitap. Her zaman planlar yaparak, krokiler çizerek yazardım, bu sefer sadece bir cümleye tutunarak yazmaya başlayacağım. Bakalım nereye gidecek.

Sigarayı bırakmaya çalışıyorum ikinci kez. İlki gaz müessesesi dahilinde yapılmıştı. Bu ikincide bilimadamı soğukkanlılığıyla seyrediyorum sigara bırakan bünyemi. Ve şaşkınlıkla görüyorum ne kadar büyük bir bağımlılıkla uğraştığımı... Başkalarının nasıl bıraktığı beni ilgilendirmiyor. Kendime bakıyorum ve sadece fiziksel olarak bile beni ne kadar çok etkilediğini şaşkınlıkla seyrediyorum sigarasızlığın.

Aslında aklımda çok şey var biriken. Ama bunlar yazıya dökülecek/dökülebilecek şeyler mi onu bilmiyorum. Gülücük işareti...

Şimdi yazarken farkettim. Uzun zamandan beri ağlamıyorum ben. Bir gariplik var...

Gecenin şarkısı Erkin Koray'dan geliyor. Yağmur'un Sesine Bak...

Biraz karışık oldu ama... ben de hiç bir zaman aksini iddia etmedim zaten. 

11 Ekim 2011 Salı

Boşalmadan bir tık öncesi gibi...

yaz bitti, havalar soğudu, beyne kan gitmeye başladı tekrar, sabahları ilk kahveyi içerken, enteresan düşünceler dolmaya başladı gene bünyeye, geliyor, hissediyorum, kafam çok karışık yeni sezonuyla yakında burada. karar verdim, rahmetli POV biraderim gibi "laayn gene aynı şeyleri yazmışım, kendimi kendimi tekrar tekrar etmişim etmişim" ruhaylitisine gelsem bile devam edeceğim yazmaya. sonuçta kişioğlu evrilen ve devrilen bir yaratık, elbet bir yerde değişip dönüşeceğimdir, o zamana kadar beyninizi mıncıklamaya devam etmek niyetindeyim.

yakında, hissediyorum. Boşalmadan bir tık öncesi gibi... geliyorum

5 Eylül 2011 Pazartesi

Merküri'nin doğumgünü





seyrettiğim ilk klip... dokuz yaşındayım, on belki ama on bir değil yani. ulan şarkıyı çok sevdim de bu erkekler niye böyle giyinmiş? ama eylenceli de bi şeymiş bu (daha klibin ne olduğunu bilmiyorum, daha doğrusu klip diye bir konsept olduğundan bihaberim). şarkı bitti, kasedi geri aldım bi daha seyrettim, ingilizce filan yok, uydurma bir dille katılıyorum bıyıklı gadına. sonra iflah olmadım zaten, sonra da biz büyüdük ve kirlendi dünya :)

Farsi ve Güney Azeri kökenli bir ailenin (Bomi(Baami) ve Jer(Cəl) Bulsara(Bülsarə)) çocuğu olarak, zamanın İngiliz kolonisi olan Zanzibar adasında (şimdiki Tanzanya'nın bir parçası) doğmuştur.[3] Kashmira adında bir kızkardeşi vardır.
Mercury, Bombay'daki (Hindistan) St. Peter yatılı okuluna geri gönderildi. Bu okulda piyano çalmayı öğrendi ve ilk grubu The Hectics'e katıldı. Çocukluğunun büyük kısmını Hindistan'da büyük annesi ve teyzesi ile geçirdi. Zanzibar'a dönmeden önce St. Mary's Lisesi'nde eğitimini tamamladı. Zanzibar'daki 1964 devrimi nedeniyle, 17 yaşında iken ailesi ile birlikteİngiltere'ye taşındılar.[4] İngiltere'de Sanat ve Grafik Tasarım alanında diploma aldı (Ealing Art College).. (kaynak:vikipedi)

böyle bir başlangıç yapan adamdan sıradan bir adam olmasını nasıl bekleyebilirsin ki

Hepi Börtdey Merkuri

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Tuvalu'nun Gururu!


Yaz nedeniyle hafif haberlerle geçiştiriyorum, havalar soğusun, hepimiz biraz depresifleşelim ondan sonra girişicem yazmaya

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Mutluluğun Resmi ve Bir Takım Sazanlar

Şu yazımda geçen ünlü resim bir genç çiftin daha dünyasını kararttı. Nikah davetiyesine koydukları bu dingil resmin altına bir de Abidin Dino'nun ve Nazım Hikmet'in  isimlerini yazarak farkında olmadan yiyemeyecekleri mamaların altına yattılar. Ama daha da fenası, susup utanacakları yerde bir de Abidin Dino'dan özür dilemişler. Abidin Dino ben 18 yaşındayken öldü gençler. Susun artık n'olur.

Bu arada bu resmi yapan sanatçının adı da "Dianne Dengel"miş gazetelerin yazdığına göre. Onun da allah belasını versin diyorum! Hayır demiyorum. "Nazım Hikmet Abidin Dino'ya mutluluğun resmini yapabilir misin demiş, Abidin Dino da bu resmi yapmış" saçmalığını çıkaran kişi, senin allah bin bir türlü belanı versin.

Hayatla ilgili tek derdi üremek, huzur, mutluluk, pembişlik olan mallar, sizin de, -bu şarkı grup Anemi'den sizlere geliyor- ta amınıza koyayım!


YASTAYIM


21 Haziran 2011 Salı

Kültür Hizmeti


Ziad Rahbani Lübnanlı büyük bir müzik adamı. Ben babanın sesini ve tavrını çok sevdim. Sizin de hayatınıza yeni bir renk getirsin işallah yaleppim amin.

Bu şarkı da dini kendisine taraftar toplamak için kullanan politik ya da dini liderlere sesleniyor. Bizimkilere gelsin anasını satayım!

"Ben Kafir Değilim"



I'm not a heathen, but hunger is heathen
I'm not a heathen, but disease is heathen
I'm not a heathen, but poverty is heathen
And humiliation is heathen

I'm not a heathen, but what do you want me to do for you
When, all things heathen combine within me
I'm not a heathen

Those who pray on Sunday
And those who pray on Friday
Keep plowing us throughout the week

Just imagine he's the one who said he's religious and I'm the heathen
Take another look at the holy books
Take another look at the word of God
I'm not a heathen

I'm not a heathen, but the country is heathen
I'm stuck in my home and unable to get out
You're eating my food right out my mouth while your food is right in front of you man
And if I'm ungrateful you say I'm heathen

I'm announcing to all the Western countries and notifying all police stations
I'm not a heathen
I'm not a heathen, you're the heathen
I'm not a heathen, so long as you're the heathen
I'm not a heathen, we've said who's the heathen
And they know who's the heathen

I'm not a heathen, just as I'm telling you
You're putting it on me, your being the Sheikh of the heathens
Amen

16 Haziran 2011 Perşembe

Tayland ve Kamboçya üstüne, bir buçuk yılı aşkın zamandan sonra

Müge Vorçistırşayrın şu yazısından sonra hatırladım, Tayland ve Kamboçya üzerine yazdıklarıma baktım tekrardan şu, şu ve şu yazıları yazmışım da şu fotoğrafı koymamışım. Ben bunu Tayland'da sabah kahvaltısı olarak yedim. Nasıl ki Barcelona'ya gitmek ve Gaudi görmek insanın kafasını farklı çalıştırmasını sağlıyorsa, Tayland'a gitmek ve sabah kahvaltısında kiremit rengi sıcak soya sütüyle tapyoka pudingli sandviç yemek de o kafayı aynı derecede farklı çalıştırıyor. Özledim be!

11 Haziran 2011 Cumartesi

Yerli Ejderha


Kızımın Maceraları


Mahur Beste






Fizy'den Mahur Beste'yi dinlerken aklıma geldi de, benim hiç Müjgan diye arkadaşım olmadı. İçinde J harfi olan isimlere ayrı bir sevgim, saygım vardır zaten ama Müjgan'ın yeri ayrı. Aranızda hiç Müjgan var mı? Arkadaş olsak onunla. Mahur beste çalınca ağlaşsak karşılıklı? İçinde J geçen başka hangi isimler var bu arada? Jale, Jülide, Müjde (Janset Jülyet onları saymıyorum) Nejat var erkeklerden. Başka aklıma gelmedi, var mı bilen hatırlayan?

edit: Burju SıdqıSıyrıque'dan Tijen ve Nejdet geldiler efenim
Ojuz'da Ojuz'un nesi kötü annamıyorum ki diyerek katıldılar :)

edit 2: Baskıyı durdurun! Ceren'den çok önemli bir ekleme geldi! Ajda! Bu nasıl unutulur, nasıl ilk akla gelenlerden olmaz! Halbuki en çok duyduğumuz J'li isimdir herhalde kendileri. Bravo Ceren.

edit 3: Akşam baskısına girin! JoA'dan Tanju geldi. Var mı başka arttıran?

edit 4: İhale JoA'da kalmak üzere. Tanju, Ejder ve Ajdar'la fırtına gibi bir giriş yaptı JoA. Jidden amma da çok isim varmış J'li yahu!

Peki benim anaokul öğretmenimin değil yan sınıfın öğretmeni olan Müjgan'ın adını hatırlamam? Peki anaokul öğretmenimin tıpkısının aynısını Fırt'ın Yavrunuzun Sayfası'nda görüp dumur olmam ve "örtmenimiz çıplak fotoğraf  çektirmiş olabilir mi?" diye günlerce düşünmem?

Yassah

DİKKAT DİKKAT!
DİŞ YA DA DIŞ KELİMELERİNİ DÜŞE ÇEVİREREK YAPILAN HER TÜRLÜ KELİME OYUNU İKİNCİ BİR EMRE KADAR YASAKLANMIŞTIR. DÜŞİŞLERİ BAKANLIĞI, DÜŞ HEKİMİ GİBİ HEDE HÖDÖLERİ LÜTFEN NAFTALİNLEYİP POŞETLEYİP TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNE ATINIZ. SABAH ALTIDAN SONRA ATILAN ÇÖPLER İÇİN CEZA KESİLECEKTİR. 
BİZ TAŞAK KELİMESİNİN YERİNE AŞK KOYUP KELİME OYUNU YAPIYOR MUYUZ? AŞK OĞLANI YA DA AYLAK BAKKAL AŞK TARTAR FİLAN GİBİ? YAPMIYORUZ. O ZAMAN SİZ DE YAPMAYIN ANNEM. BIRAKIN BUNLARI. 

6 Haziran 2011 Pazartesi

Pis Dalan


Ya valde çaktı
Ya da peder
Bize yalnızlığın ilk mührünü
Mahalle maçında topu ıskalamaktı
İkinci sıçışımız
Darbeden sonra büyüdük
Hiç günahımız yokken
Öpemediğimiz kızları hep başkaları öptü
İşin kötüsü
Öptüğümüz kızlardan yedik
Son tekmeyi

İnsan yalnızlığa alışmamalı
Götünde yer ediyor adamın
Akraba kabilinden, sürekli ev arkadaşı
Evlensen de orda
Boşansan da
Boşalsan da

Üstelik kira da ödemez itoğlu it
Üstelik bütün rakıyı o içer
Üstelik senin gözyaşını o döker
Üstelik en şerefsiz şarkıyı o bulur getirir.
Hiç gerek yokken üstelik
Yapılacak onca iş
Yazılacak onca yazı varken
Hem Mudi Bluz’dan bulur getirir
Hem dalar derinlerine adamın ordan getirir.
İyi dalar bir de pis!
Dipte, balçıkta ne kadar paslı çivi varsa çıkarır
Hiç kimse yokken etrafta
Ellerinin ayasına çakı çakıverir

Bir çözümü yok mu bokun
Uyuyor mu
İsviçreli bilim adamları
Ve Norveçli balıkçılar?

Sen
İsviçreli bilim adamları
Ve Norveçli balıkçılar
Yalnız değil mi sanıyorsun?


3 Haziran 2011 Cuma

Yakışıklı


Türk şiirinin yakışıklısı 48 yıl önce bugün öldü. Onu ilk defa ne zaman, nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Ama çok okudum. Şiirlerinden bazıları hala ezberimdedir. Bazen çalışırken, yorulmuşken üstelik, derin bir nefes verip "Sevdalınız komünisttir, on yıldan beri hapistir, yatar Bursa kalesinde" derim hiç nedensiz.

Türkçe kadar zor bir dilden böylesine büyük bir şiir çıkarabilmiş az şair var. Bazen hayat büyük bir yeteneği büyük bir amaç ve büyük bir dramla birleştiriyor. İşte o zaman ortaya böyle yakışıklı adamlar çıkıyor.

Türkçe bildiğime, anadilimin Türkçe olmasına şükretmeme sebep olan adamların başında gelen yakışıklının önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor ve yirmi küsur yıl önce ilk okuduğumda da tüylerimi diken diken eden bir şiiriyle sizleri baş başa bırakıyorum sayın TRT izleyicileri.


Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
                                 olgun ve ıslak
                                        geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...

Narin Gülle


uzaktan pütürlü demir
yakından muhallebi çocuğu,
narin gülle

muhallebi çocuğu bile değil.
zerde.

tefe konmaktan korkmaz
topa konmaktan korktuğu kadar

baruttan bir iz
üflesen dağılır
ama iz işte.
kaldı mı kalır.

yunaytıd kalır
mençıstır kalır
narin gülle gider.

barudun davudi sesiyle havada üç takla
sonra en yumuşak haliyle
kale kapısına yapışır.

diyeceksin patladı mı hiç?
duyduk mu Ramazan’da filan?
yok!
ne zarar verdi ki başkasına...

halbuki çok çalıştı bu mevzuda
(mevzu olsa mevzu da)
sık kendini lan, güllesin sen!
alem korksun şehvetinin gücünden!
ama nerdee…

gün batarken aynada
defalarca nefret etti kendinden
sen var ya sen!
narin bir güllesin!
hızlı yaşamadın genç öl
bari 
olsun
narin bir gül, 
leşin

26 Mayıs 2011 Perşembe

yorumsuz


Bu video kullanıcısı tarafından kaldırılmış. Reklamda bir Amerikalı, bir İngiliz bir Japon ve bir Türk oturuyorlar. Amerikalı laptopu, İngiliz LCD'yi Japon da kamerayı (ürünlerin sıralamasını attım böyle olmayabilir) icat ettiklerini söylüyor. Türk de böbürlenerek üç saniyede bir onu reklamı yapılan mağazada sattıklarını söylüyor. Olayımız bu zaten bizim. Reklamı internetten bulursam bu yazıyı silip yerine görüntüyü koyacağım. 

yorumsuz

22 Mayıs 2011 Pazar

Özür Mektubu

Şu yazıda kendisine temiz bok atmıştım. O zamanlar Blek Sıvan Aronofksi'nin kafasında vitamindi büyük ihtimalle. Ama sonra gerçek oldu. Beni de göt etti çok afedersin. O ne biçim bir performanstı öyle be! Helal olsun sana Natalya Portmanto!




Not: Gerçi Skarlet mi Natali mi dersen "Ölene kadar Skarlet ulan!" derim ama o ayrı bu ayrı. 

Üstadın Çırağı


Rambo'nun Asistanı


Test

Aşağıdakilerden hangisi bir seks objesi değildir:
a) Damacana
b) Rulman
c) Eşek
d) Üç buçuk aylık bebek
e) Öz ya da üvey kızın ya da oğlun ya
f) Köpek
g) Sokakta gördüğün herhangi bir kadın
ğ) Turist
h) Gelinlik giyerek otostop yapan İtalyan sanatçı
ı) Arkadaşının/akrabanın daha ergenliğe bile girmemiş kızı ya da oğlu
i) bitmiyo ki anasını satayım! bitmiyo ki!

7 Mayıs 2011 Cumartesi

bu arada 40 bini geçmemi sağlayan bütün kahve falında mevlana arayıcılarına ve siz sevgili takibatçılarıma teşekkürü bir borç bilirim.

Ugh!
Bugünlerde buraya bir şey yazmıyorum. Farkındayım. Bugünlerde çok fazla şey yazıyorum. Çok fazla şeyi bir arada düşünüyorum ondan buraya ne vakit ne de güç kalıyor. Bir de şu var tabi, her yerde, her alanda olduğu gibi burada da bir rolü oynamak zorunda olduğumu farkettim. Burada da bir maskem var ve bugünlerde o maskeyi takasım yok. Olanlardan sadece kendim sorumluyum. Devlet büyüklerimin affını dilerim.

Ama biraz önce tuvalette aklıma gelen bir mesel var onu da paylaşmadan etmeyeyim

Üzerinde Yeşil Dev Hulk'un yüzü olan bir donum var. H&M'in biz götü çocuk kalmış erkeklere müthiş bir hizmeti bu çizgi roman karakterli donlar. Bu donu Budapeşte H&M'den almıştım. Biraz önce etiketine baktım "Made in China" yazıyordu. Hulk'un ağır takipçisi değilimdir ama süper kahramanlık kariyerinin bir yerinde kızıl Çinlilerle karşı karşıya gelmiş olması ihtimali yüksek. Şimdiyse üzerinde onun resmi olan bir iç çamaşırı Çin'de üretilip Macaristan'da satılıyor. Globalleşme mi bunun adı, post-modernizm mi bilmiyorum. Bir tek şeyi biliyorum. Hulk'un savaşacak düşmanı kalmadı artık. Afganistan tepelerinde Taliban'a karşı mı savaşacak? Ya da Süpermen gibi özgür bir İran için Amerikan vatandaşlığından mı çıkacak? Kim yendi? Kim yenildi? Arada güme giden kim oldu?

Sonuç olarak, götü çocuk kalmış erkeklere tavsiye ediyorum bu seriyi. Bende Örümcek Adam, Süpermen ve Kaptan Amerikalısı var. 

24 Nisan 2011 Pazar

15 Nisan 2011 Cuma

Robinson Crusoe'nun Günlüğü-3

Sevgili ülkem, pardon günlük

Ülkemden ayrı geçen günler kendimi kaybetmeme sebep oldu artık. Sabah kalkıyorum, yastık niyetine kullandığım ağaç kütüğüne "Günaydın sevgili ülkem, nasıl iyi uyudun mu dün gece?" diyorum. Çişimi yapmak için denize giriyorum, balıklar toplaşıyor, "Günaydın sevgili ülkelerim, ne yediniz bakalım kahvaltıda" diyorum. Bu artık özlemenin ötesine geçti, kara sevda oldu artık bu... 

Kahvaltı demişken hindistan cevizi sütünden tulum peyniri çalışmaları iyi gitmiyor. Ne yaparsam yapayım o kahrolası hindistan cevizi tadını ayıramıyorum sütten. Paskal adanın derinliklerinde keçiler gördüğünü söyledi. Ama çok inanamıyorsun ki bu herife. Geçen gün de adanın derinliklerinde iki kutup ayısını çiftleşirken gördüğünü iddia ediyordu. Ondan önce de "Adanın derinliklerinde sığınak gibi bir herif var, İskoç aksanıyla konuşuyor. Üç saatte bir bir kod giriyor makinaya." diyordu. Şimdi ben nasıl inanayım ki buna. Her ne kadar ülkemi çok sevse de -benim kadar değil sevgili günlük, mümkün değil benim kadar sevmesi- ne de olsa elin oğlu. Hayır Derya gelse, dese keçi var, dalacam ormanın derinliklerine kapıp getirecem ama o dingil de yunus balığı gibi suyun içinden çıkmıyor! Arkadaş ne su severmişsin ben anlamadım ki! Madem bu kadar seviyorsun bu suyu git yüzücü ol di mi!

12 Nisan 2011 Salı

Robinson Crusoe'nun Günlüğü-2

Sevgili günlük
Bugün gene gözyaşları içinde uyandım. Seçim geldi aklıma, ülkem seçime gidecek. Peki ben orada olacak mıyım? Ülkemin geleceğine katkıda bulunabilecek miyim? Gerçi gelmeden evde bizim yeğenin boya kalemleriyle hazırladım oy pusulamı, en sevdiğim partime vurdum mührümü, zarfı yaladım yuttum, sonra çıkardım verdim anama. “Anam!” dedim “Garip anam, yiğit anam, çilekeş anam! Olur da o günden önce ölürsem ya da elenemezsem o kutsal günden önce, dönemezsem ülkeme, beyaz gelinlik giydir ülkeme, kırmızı kuşağını bağla beline. Ne de olsa düğün günüdür ülkemin o gün! Sandıklarca çeyizi olacak o gün ülkemin. Deste deste oy çıkacak bizim damada! Ha bu arada benim zarfı da unutma, araya sıkıştırıver canım annem!” Paskal geldi o sırada “Libadiye neresi?”diye sordu. “Neden?” dedim. Orada oy kullanacakmış Paskal. Kolay gidiliyor muymuş? Zorsa gitmeyecekmiş. Sert çıktım, tavır yaptım. “Değil Libadiye Fizan’da olsa kullanılacak o oy Paskal efendi!” dedim. Boynunu eğip bir af dilemesi vardı ki sevgili günlük… O an Paskal’da ülkemi gördüm, oturdum ağlamaya başladım. Sonra silkindim, erkek adam bu kadar ağlamamalı. Burda her şey gerçek beyler!

11 Nisan 2011 Pazartesi

Robinson Crusoe'nun Günlüğü


Sevgili günlük,

Ülkemden ayrı geçirdiğim bu ilk günün yalnızlığını seninle paylaşmak istedim. Çok acı günlük. Çok acıııııı! Havaalanında pasaport kontrolünden geçerken arkamdan el sallıyordu. Bir kova su döktü arkamdan, gözyaşları kovaya damladı, gördüm. “Ağlama” dedim. “Ağlam ülkem! Bu ayrılık bir son değil. Geri döneceğim, birlikte el ele kırlara koşacağız seninle! Dönmezsem! Dönmezsem eğer! Bir gün sana dönmeden ölürsem! Gözlerim açık gider canım ülkem!” dedim. Akşam Paskal’a anlattım ülkeme olan özlemimi. Paskal’ın da gözleri doldu inanır mısın? “Hadi senin bir ülken var, ben ne yapayım? Epinay-sur-Seine diye bir yerde doğmuşum, daha adını doğru dürüst telafuz edemiyorum. Ben ne yapayım!” diyerek iyice sarstı beni. Bir ara gene eli şortun içine sokacak diye korkmadım değil. Ama ağlayarak uzaklaşırken “Rakı yok mu ulan bu adada!” diye bağırışını görünce rahatladım. Paskal bizden, Paskal can, Paskal yiğit, Paskal ya

31 Mart 2011 Perşembe

MASAYA BAK .MINA KOYİM!


BU NE PİÇİM MASA ULAN BÖYLE! ŞİPİLBÖRG, SKORSESE, DE PALMA, LUKAS, VE KOPOLA! RAKI İÇİLİR O MASADA RAKIII! AMA SİZ NERDEN BİLECEKSİNİZ! HIH! MUNDAR!

28 Mart 2011 Pazartesi

Beyrut Notları

Kaçmak ve rahatlamak için geldim ama bu sefer ne kaçabildim ne rahatladım

Beyrut kafası çok karışık bir şehir. O yüzden seviyorum burayı

Alışveriş merkezinde babası Mardinli Abdulhamit’le turkce konutsum. Askerliğini Kirklareli’de yapmış buyurun bakalım...

Hamra kafedeki garsonum Mahmud’un ataları Türk cıktı, defterdar ve bayraktarmışlar.

Ayrıca nargile kömürcüsü Suriyeli Hasan da Kamışlı’dan Nusaybin’e geçermiş eskiden

Aşrafiye’deki Abc alışveriş merkezinin çatısında yemek yerken yandaki küf tutmuş apartmanın dairelerinden birisindeymiş gibi hissedebiliyorsunuz kendinizi

Suriyeli bir kelime İngilizce bilen taksiciye Türk olduğumu söyleyince ilk söylediği “Polat Alemdar” oldu yıkıldım

Kafe Hamra’da özel Kafe Hamra aromalı nargile içiniz, ben ki nargile sevmem müptelası oldum, bir de hakkini vererek nargile içmenin meditatif bir yani var, yalnız olacaksın, iki saat boyunca nargileyi somuracaksın başka bir âleme gidip dönüyor insan

Caddeden gecen on arabadan birinde mutlaka çok yüksek sesle müzik dinleniyor, hem de sadece hafta sonu değil her gün hele bir tanesinden İbo döküldü ki -bir kulunu çok sevdim o beni hiç sevmiyor- bir sure mavi ekran verdim...

Beyrut’un kızları çok güzel. Her üç kadından biri diyeyim o derece. Fekat genel olarak kötü giyiniyorlar. Bir yandan göstermeye bir yandan da kapatmaya çalışmanın dayanılmaz kafa karışıklığı... Sanırım erkekler de fena değil. Yalnız onlar kadınlardan da kotu giyiniyorlar ve imaj berbat…

Temizlikçiler Sudan-Bangladeş ve Filipinli. Pazar günleri Filipinli bakıcıların tatil günü ve Beyrut bir Filipin şehri haline geliveriyor

Yıllar sonra ilk defa dönme dolaba bindim. Deniz kenarında, paslı bir dönme dolap, yükseldi ve beni seksenlere götürüverdi bir anda. Şiddetli rüzgar yüzünden biraz tırsmadım değil, ama sonra “koy götüne” dedim, ölürsem de hem çok salakça hem de çok şairane bir ölümüm olacak

Ölüm demişken, Ali Teoman öldü ben buradayken, hiç okumamıştım ama dönünce okuyacağım, hele ki 7 temmuz doğumlu olduğunu duyunca... Benim de doğum günüm. 42 yasında... Çok fena... Yusuuuuf yusufff…

Kurşun ve rpgden delik deşik olmuş binalar, boşaltılmış ve çürümeye başlamış binalar, 70lerin 80lerin 90larin ve 2010un mimarisi bir arada... Hamra biraz İstiklal Caddesi gibi, binaların giriş katlarında mağazalar var, üst katlarına yirmi yıldır insan uğramamış...

Bu şehrin King Kong büyüklüğünde bir temizlikçiye ihtiyacı var. Toz iz evriver, evriver iz toz

22 Şubat 2011 Salı

moralim bozuldu

ben muz etiketi kolleksiyonu yapıyorum. muzların üstünde bulunan etiketleri itinayla söküp lisede kütüphaneden çaldığım bir şiir kitabının ön sayfasına yapıştırıyorum. bugüne kadar 50 kadar farklı muz etiketi biriktirmiştim. fakat zevcem sabah bu linki gönderdi bana

kadın 10.000'in üzerinde muz etiketi biriktirmiş...

çok moralim bozukh...

biğ de limki koysaymışım iyi olacakmış tabi :) şimdi koydum

16 Şubat 2011 Çarşamba

YİMMİBİR

20. yüzyılı bitiriyor olmak: Bir Jules Verne romanının son sayfalarını okumak.
Ve 21’e ait bir manşet: Paris’te bir tavan arasında Jules Verne’in hiç yayımlanmamış bir romanının elyazmaları bulundu…
20. yüzyılı bitiriyor olmak: Galaksinin anlamsız bir yerinde kendini tüketen yıldızın, yirmi yüzyıl önce saldığı ışığın, yirmi yüzyıl sonra gözlerine değdiğini bilmek. Evrenin bokböcüğü dünyanın içindeki altı milyar küsur hücreden biri olmak ve “Üniversite mezunu, İngilizce, Fransızca, Almanca dillerinden en az birine vakıf, (baylar için) askerlikle ilişiği olmayan, insan ilişkilerinde uyumlu, tuttuğunu koparan, ani sorunlara pratik çözümler üretebilen, tercihen Windows ve Excel kullanabilen yönetici adayları” olmak demek…
20. yüzyılı bitiriyor olmak: Atomu star yapmak ve “Starların özel yaşamı yoktur” ilkesini uygulamak. Aperatif olarak Molotof Kokteylimizi tavsiye ederim. Ara sıcaklarımızdan Hardal Gazı baştan çıkarıcı kokusuyla mükemmeldir. Son olarak Uranyum çekirdeklerimizden çıtlatırsanız dostlarınızın bizi tavsiye etmekte ne kadar haklı olduklarını anlayacaksınız. Tatlı servisimiz 21’de başlayacaktır. Afiyet olsun.
20. yüzyılı bitiriyor: Saraybosna’da 1909’da yapılan çocuk bahçesinin, üç kere patates tarlasına dönüştürüldüğünü öğrenmek. Vietnamlı bir ailenin üç nesil boyu üç ayrı işgalciye karşı ülkesini savunduğunu ve işportacının sattığı kol saatinin “Made in Vietnam” olduğunu bilmek. Baylar şirketimizin Yimmibirinci yüzyıl için geliştirdiği üretim stratejisini açıklamak istiyorum. “Crear uno, dos, tres, muchos Vietnam…”
20. yüzyılı bitiriyor olmak: Rüyamıza giren ak saçlı, aksakallı Alman dedenin verdiği rakamlarla oynadığımız sayısal lotoyu, pos bıyıklı, Gürcü kapıcıya teslim edip, babayı almak demek. Yimmibir’de kapıcılara güvenmemek gerek.

SİS GÜNLERİNDE İSTANBUL

Sis günlerinde İstanbul iki ayrı adaya döner. Bilinmeze varlığından yorgun vapurlar gider ve pantolonunun paçalarını çoraplarına sokmuş çöpçüler bile sisi süpüremezler.
Sis günlerinde İstanbul dededen kalma biz Bizans lahitine benzer. İçinde yağmalanmış bir mübaşir gölgesinin uyuduğu kâgir ve küflü bir lahit.
Sis günlerinde İstanbul’un camileri ve kışlaları ve konaklarında kaytan bıyıklı bir ittihatçı adaleti kol gezer. Ve cazbandın sesini beyaz memeli Beyaz Rus kadınların hüznü tütsüler.
Sis günlerinde İstanbul’a Marmara’dan işgal gemileri girer. “Torpidoları, kruvazörleri ve dretnotlarıyla yirmi iki İngiliz, on iki Fransız, on yedi İtalyan, dört Yunan gemisi” korkunç ve karanlık köpekbalıkları gibi boğazın böğrüne demirler.
Sis günlerinde İstanbul kimsenin dinlemediğini bile bile İstanbul’a anlatır meramını.
Sis günlerinde İstanbul deyip de Tevfik Fikret dememek olmaz: Tevfik Fikret.

SAHİBİNDEN SATILIK İLAN-I AŞK

Çınar yaprakları martı sesleri çıkararak ebedi pikelerini yaparken sarattıkları toprağa doğru,
Yağmur eğimin çekimine kaptırıp kendini iniyordu Dolmabahçe’ye; Yankiler’i kovmaya koşan 68’lilerin ayak izlerinde.
Ben ağzımda bir Yahudi ezgisi, uçar adım seni çiziyordum beynimin karakalemiyle el yapımı kırkbeşlik bir mahşere
En yaman körükleri, eritirken en büyük Ergenekon’unu benliğimin, bir olmaz’dan daha –maz düşüyordu.
Çinekop akınını ve yatsı namazını müteakip, Bastille’in alınışı gibi –ne garip-
Ben sana ilk defa âşık oluyordum.
Sen kıvırcık ve mazili, üşüyüp durdukça boğaza nazır; sanki ömrümün ilk Ortaköyüymüş gibi çarpılıyor; Dolunay’dan Dulcinea manzaraları kazanıyordum.
Bitmiş bir aşkı anlatırken dilim ezberden, parmaklarından çekemeden Orta Asya’lı gözlerimi –ne garip-
Ben sana ilk defa âşık oluyordum.
“Flaubert” diyordun. “Mevlana”, ve “Tandır Ekmeği” ve hatta “Kızılırmak”
Ağzına en çok yakışan kelimeydi “Küstahlaşmak”.
Olgun bir elmanın yere değişiydi sesin. Ve sen sevdadan konuşmaya başlayınca tek hücreli hayat başlıyordu benim durgun sularımda. Yeni bir yaratılışa tanık oluyordum.
İğdiş edip içimdeki sütten ağzı yanmış korkuyu, çarmıha kadar yolu var anasını satayım deyip –ne garip-
Ben sana ilk defa âşık oluyordum.
Ne garip; iliklerime kadar iliklemiştim kendimi.
Sürer diyordum benim maceram yanana kadar Kerem gibi.
Lanetlemişken bir zamanlar tüm aşkları, tüm şairleri
Şimdi üstümü başımı, tenimi, bendimi yırtıyorum.
Gene gebere gebere, gene gümbür gümbür, gene çırpınarak…
Ben sana ilk defa aşık oluyorum.

MEKTUP

Burada olsaydın yumurta kırardım sana. Yemek olsun diye değil de, işte… Telaşımı seyrederdin; ondan. Bir de yumurtayı yanlış söylememe gülersin. Gülüşünü görürdüm belki.
Bir şişe beyaz şarap saklıyorum yıllardır, onu açardım. Mantarına günün anlam ve önemini yazardım. Sofrayı hazırlardım heyecandan parmaklarım bükülerek. Salatayı yaparken, zeytinyağına bir damla alçak gözyaşı sarkıtırdım, kendimi tutamayıp. Sen görmezdin. Ellerini yıkamaya gitmiş olurdun çünkü o sıra. Temiz kadınsındır neme lazım.
Mutfaktan çıkınca sen, bir an dünyada yapayalnız kaldığımı sanırdım. Sonra gelir, salatayı alır, masaya koyardın. Ardından bakakalırdım, gölgenin uzayıp ayaklarıma değişini seyrederdim. Bildiğim tüm aşk mısralarını dizerdim gölgene. Artık kimseye söyleyemediğim mısraları… Ve sen yokken biriktirdiklerimi. Sonra karşılıklı otururduk masaya. Benim yumurta demeye bile mecalim kalmazdı.
Susardık birlikte. Salatanın zeytinleriyle oynaştırırdık çatallarımızı. Ve birbirimize bakamadan yudumlardık şaraplarımızı. Benim yine midem yanardı şaraptan, ses çıkarmazdım.
Sonra birden, bir zengin düğününde havai fişekler patlardı. Ben balkona gider, bir sigara yakardım. Yüzümde patlardı havai fişekler, alışıktım. Böyle havai gecelerde aklıma gayri ihtiyari sen gelirken, bu sefer sen gerçekten Etinle kemiğinle gelirdin, usulca gelirdin.
Şaşırırdım; hayal ve gerçek karışırdı beynimde. Yanıma gelirdin. Duvara yaslanır bir sigara yakardın. Birlikte efkârlı dumanlar salardık korkunç patlamalarla sarsılan gökyüzüne. Gözlerimi kapatıp Beyrut’u düşünürdüm… Saraybosna’yı, Ho Şi Minh’i, müttefik bombardımanı altında Berlin’i ve daha nicelerini… Ben bu şehirlerden herhangi birinde, seninle yaşamaya veya ölmeye hazırdım.
Bir an sessizliğe bürününce etraf, şaşırıp açardım gözlerimi ve bana baktığını fark ederdim. Göz ucuyla fark ederdim. Anlardın sana bakmadan seni gördüğümü, gülerdin. Dolunay çözülürdü dumanların arasından. Ve biz gömerdik gözlerimizi Galile Denizi’ne. Sana bakardım sonra, dolunayın yüzündeki yansımasına bakardım, dolunayın yüzündeki ışığına bakardım, dolunayın yüzündeki ışığını öperdim. Alnında öperdim önce, ay gibi beyaz alnında. Sonra gözkapaklarında, burnunla yanaklarını ayıran iki ince çizgide, dudağının kenarını öperdim, dişlerinde öperdim...
Koklardım uzun uzun. Derinlerden nefessiz gelip de suyun üstüne fırlayan sünger avcısının yaşam nefesi gibi çekerdim seni içime. Boğulmak üzere olan şehzadenin son nefesi gibi çekerdim. Ama… Artık kokunun bile bana ait olmadığını fark edince… Ağlardım fasılasız, hıçkırıksız, gözyaşlarım yanaklarımı eritene kadar ağlardım.
Biliyor musun? Ben her dolunay gecesi aya bakıp ölmeye çalışıyorum ve ölmenin de yaşamak kadar zor olduğunu öğreniyorum.

MABEDİN MERDİVENLERİNDE

Hangi üç harf aşk kadar çok şey anlatır?
Mahpustakine gök,
Aça çöp,
Rapunzel’e saç,
Köre ses,
Bektaşi’ye mey,
Mevlevi’ye ney,
Eşkıyaya dağ,
Ağaca kök,
Katile kan,
Tutkuna ten,
Bana sen.
Senin tenine tutkun bir adamım ben.

GECENİN SON OTOBÜSÜ

Gecenin son otobüsü on iki gibi kalkar ve evime götürür beni. Bezgin bir şöför “Ölsem de kurtulsam” der gibi keskin bir hızla kat eder mesafeleri. Sarsıntılı frenlerle belirlenir duraklar. Sarhoşlar ön koltuğun tutunma demirlerine çarparak uyanır.
Bütün akşam ev taşımış hamallar ağır ter kokularını bindirir otobüse. Azgelişmiş yaşamımızın bir isimsiz tanrıları… Güneşli zamanların, altın tenli, mağrur, az bulunur Hint Prensleri; soğuk ve ıslak günlerin, yer altı kahvelerinde sigara, çay ve zaman tüketen unutulmuş Yunan heykelleri…
Bir mekandan bir başkasına, ince bedenlerinin korkunç gücüyle taşırlar küçük dünyalarımızı: Koltuk takımları, gardolaplar, etajerler, berjerler, zigonlar, tuvalet masaları ve ilkel kabilelerin dillerinden Türkçe’ye girdiğini düşündüğüm daha bir sürü acayip isimli anlamsız nesne, ve tabi üstlerine örtülecek tozlu dantel işleri…
Boş koltuklara oturup tam karşılarındaki genç kızların çırpı bacaklarına bakarlar çaktırmadan. Kızlar bazen acımasız bakışlarıyla silerler bu yorgun adamların gözlerini, bazense kıyak geçip biraz daha açarlar çırpı bacaklarını.
Gecenin son otobüsüdür ışık hızıyla uykuya dalanların otobüsüdür. Ben uyuyamam otobüslerde. Bir zamanlar buna tıpatıp benzeyen bir otobüsün kuştüyü koltuklarında gördüğüm bir rüya açık tutar gözlerimi. Rüyamda uyandığımı görmüştüm. Çok huzursuz olmuştum. Benden başka bütün yolcular uyuyordu. Boğaz köprüsünü geçiyorduk. Ama ben karşıya giden otobüse binmemiştim. Aşağıya bakınca Boğaz’ın kıyılardan gelen tüm ışığı emen kapkaranlık sularını gördüm. Ve kıldan ince bir köprüde gittiğimizi fark ettim. Ve direksiyonda onu gördüm. Mavi kısa kollu şoför gömleği ve omzunda ter mendiliyle Azrail bıkkın gözleriyle bana bakıyordu. Köprünün bitiminde “WELCOME TO ARAFAT” yazısını görünce sıçrayarak uyanmıştım. O günden beri imrenerek bakarım uyuyanlara. Ve garip bir gururla dolar içim. Siz uyuyun, ben sizi beklerim.
Son duraktan epey önce inerim beni evime getiren otobüsten. Karanlık bir sokaktan tanıdık seslerin yardımıyla geçerim. Dayak yiyen kızın kırılgan yalvarışları ve hala radyodan ajans dinleyen yaşlı kadının durgun alışkanlığı gösterir yolumu. “Evim Güzel Evim” birkaç metre uzaktayken, girip bakkala bir sigara alırım, biraz beyaz peynir, bir de ufak rakı siyah torbada. Beni hiç kimsenin beklemediği bir yere ev demenin burukluğunu katarım siyah torbama. Anahtar döner, kapımı açarım, zamanın durduğu yere ilk adımı atarım. Ve son bir kez aklımdan geçiririm gecenin son otobüsünü, karanlığa doğru okkalı bir küfür sallarım.

DEPRESİF KARAKTERLİ BİR İÇ DÖKME-2

Sen onurlu bir ölümü düşünürken ve kendi heykellerini dikerken boş meydanlara, biz dağdeviren tabancalarla dağlıyorduk artık hiçbir şeyi kaldırmayan beynimizi bok çukurlarında.
Sen acısız bir ölümü düşünürken ve ecza ilmini hatmederken, biz kim bilir kaçıncı kere veriyorduk boynumuzu emektar İngiliz sicimine, boş otel odalarının küf kokan karanlığında.
Sen sade bir ölümü düşünürken ve yas çiçekleriyle süslerken cenazeni, biz çevirip gözlerimizi dolunaya salıveriyorduk kendimizi betonla sonlana kısacık bir boşluğa.
Sen “Alaska’da yanarak ölmek!” diye sayıklarken ve alevlere kimlik sorarken, biz hiç yaşamamış adamlara yazıyorduk son mektubumuzu, kanımızla.
Sen destansı bir ölümü düşünürken ve televizyonlarla naklen yayın anlaşmaları yaparken, biz kimyevi naralar atarak yiyorduk bir boka benzemeyen başyapıtımızın peliküllerini.
Sen “en azından son bir kez sevişmeli ölmeden önce” diye düşünürken, biz kendimizi yakmaya çalışıyorduk, bilmem kaç yüzüncü otuzbirimizle.
Sen geride bıraktıklarının ağırlığına dayanamayıp vazgeçerken, biz geride kimse bırakmamacasına vurup indiriyorduk gözümüze görüneni.
Ve nihayet sen “yaşamak ne güzel!” diyerek kaçarken olay mahallinden, seni kimsenin hatırlamayacağını düşünüyordun hüzünle, bizimse hatırlanmak sikimizde bile değildi, neşeli ölülerdik.

DÜŞÜK NABIZ

İstanbul’dan İzmir’e gelirken yolda
fırtınada elektrik tellerine takılıp kalan serçeler gibi
sorular takıldı aklıma…
Yağmur dumanı ıslatır mı acaba?
Plastik yokken daha dünyada neyle yaparlardı emzikleri?
İlk Homo Sapiens adının Adem konduğunu öğrense ne yapardı?
Asma yaprağının içine pirinç koymayı ilk akıl edeni alnında öpen oldu mu hiç?
Ya da yağ çıkaranı zeytinden?
Neden üç hecelidir çoğu çiçek isimleri?
Ya da aynı tadı mı verir kurşunun tene değmesiyle dudağın dudağa değmesi?
Neden her yeri buruşurken kulakları dimdik kalabildi Mistır Spak’ın?
Niye kırık dökük sevdalara kaldı bu dünya?
Peki ben nasıl sevebiliyorum dört başı mamur hala?
Ve sen nasıl bunca güzel geliyorsun dünyanın dört bir yanından bana?
Sonra yine, yağmur dumanı ıslatır mı acaba?
Plastik yokken daha dünyada…
Bir daha…
Bir daha…
Bir daha…

Eskiden Ben Yağmuru

Yine yeni yeniden. Son kez. Başka eskiden ben kalmadı

6 Şubat 2011 Pazar

Big Brother İs Watching Us


Dikkat dikkat! O artık buralarda da dolaşıyor. Lütfen kendinize çeki düzen veriniz. Sakal traşı gelenler lütfen gecikmeden traş olsunlar. Hanımlar, dişlerimizi fırçalamadan bloga gelmeyelim lütfen. Her an her şey olabilir hazırlıklı olmak lazım. Ani bir baskın durumunda hiçbirinizi tanımıyorum ama burada yazılanların hepsini bana siz yazdırdınız. Anında satarım haberiniz olsun.

27 Ocak 2011 Perşembe

Pek Acayip Bir Rüya Gördüm Ben

Allaşkına rüya yorumlamasını bilen biri varsa, batıni de olur zahiri de olur, Freud'dan da olur, gönlünüzden de şuna bir el atsın ben hayatımda bu kadar garip bir rüya görmedim.

Bir yerde açık hava esnaflığı yapmaya başlamışım benim kuzenle. O müşteri çekiyor, ben bir duvarın önünde fotoğraflarını çekiyorum insanların. Kuzen daha patron ben daha işçi gibiyim. Paraları o topluyor, müşterileri sıraya diziyor, bana emirler veriyor filan. Nerde olduğumuzu tam bilmiyorum ama Anadolu'da bir yer sanırım. Benim fotoğraf çektiğim duvarda, adamları oturttuğum yerin hemen yanında kadra sokmadığım bir Osmanlı arması duruyor. Biz asmışız onu oraya. Hani vardır ya yeşil ve kırmızı ya da niye anlatıyorum lan, aşağıdaki gibi


Bu kadar karışık değil benim rüyamdaki duvarda asılı olan ama mantık bu. Çapraz asılmış yeşil ve kırmızı bayraklar ve gene X yapacak şekilde dış çepere saplanmış çift tahta kaşıklar var. Arma kabartmalı kaşıklar da gerçek. Burası önemli. Çünkü ben fotoğraf çekmeye çalışırken genç zenci bir arkadaş gelip armanın önünde duruyor. Benim çerçeveme girmiyor, takılmıyorum. Fakat kuzen "Hop! N'oluyo!" deyince dönüp bakıyorum. Zenci kardeşimiz kaşıkları çıkarmış yerinden koltuğunun altına almış gidiyor. Çalma değil bu, kendince anormal bir şey yapmıyor. "Bizim memlekette açıkta kaşık bulursan alırsın" der gibi şaşırıyor bize. Biz de kızmadan alıp elinden kaşıkları yerine takıyoruz. Ben gene dönüyorum, duvarın önünde bıraktığım abinin fotoğrafını çekicem, gene bir "Hop!" sesi, bir bakıyorum bu sefer başka bir zenci abi, daha orta yaşlı, almış kaşıkları, ben ve kuzen müdahale ediyoruz. Bu adam da şaşırıyor. Allahtan İngilizce biliyor, "ben bunları almak istiyorum" diyor. Ülkelerinde tahta kaşık yok muymuş, yoksa sadece tahta kaşık mı kullanırlarmış öyle bir durum. Bunun üstüne "sen onları bırak, biz seni tahta kaşık alabileceğin bir yere gönderelim" diyoruz ve çırağı çağırıyoruz. Çırağın adı Aydın. Aslında benim kuzenin adı Aydın. Neyse çırak geliyor, benim kuzen çırağa durumu anlatıyor. Bekleyen zenci adamı tahta kaşık almaya götürecek çırak. Herşey halloluyor, ben fotoğraf çekmeye devam ediyor.

Hadi bakalım buyrun burdan yakın

Not: "Kıçın açıkta kalmış" yorumunu kabul etmiyorum şimdiden biline.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Çakma Tarih Yazıları-2

Topkapı Sarayı’nın adı nerden gelir?


Topkapı Sarayı tarihi boyunca bir çok boğazlama, fingirdeşme, isyan, fingirdeşme, delirme ve fingirdeşmeye tanık olmuştur. Evet her şeyden daha çok fingirdeşme olmuştur bugün turistlerin dünyanın parasını vererek girdikleri Topkapı Sarayı’nda. 4. Murad nam padişahın hareminde 4000’den fazla kadın, hamak ve şampinyon bulunduğu söylenir mesela. Kadın, hamak ve şampinyonun bulunduğu yerde fingirdeşmenin olacağını 3 yaşındaki İnuit çocukları bile bilmektedir. Şampinyonu saraya ilk kez 2. Köprü ya da dünyaca bilinen adıyla Fatih Sultan Mehmet zamanında Hollandalı keşler getirip ağaçların altına serpiştirip kaçmışlardır. Bugün Amsterdam’da Magic Mushroom adı altında satılan bu şampinyonların sporlarını spor olsun diye ağaç altların serpen bu Hollandalılar, mantarların yaşama alanını genişletmek için soğanlarıyla birlikte yoldukları lalelerin ne kadar güzel çiçekler olduğunu memleketlerine dönerken yolda fark etmişlerdir, fakat şampinyon sebebiyle kafaları iyi olduğu için emin olamamışlar, Amsterdam’daki büyüklerinden fikir almaya karar vermişlerdir.

Bu arada sarayın ağaçlarının altında büyüyen mantarları toplayan kötü kalpli büyücü bunlardan yaptığı kırmızı elmayı Pamuk Prensese yedirmiş ve uyumasına sebep olmuştur. Bu durum Yeniçeri Ocağının en küçük ortası olan Yedi Çerilerin kazan kaldırmasına sebep olmuştur. Çorbacıları Öfkeli Şirin liderliğinde hoşaf taşı büyüklüğündeki kazanlarını kaldırarak At Meydanı’na gelen Yedi Çeriler “Ulüfe almazuk! Et sevmezük! Gazoz içmezük! Bir tek Pambuk Prensesi severük, yerük. Onu da büyücü elimüzden aldu! Ya Pambuk’u isterük ya bu kazanı burdan kaldırmazuk!” diyerek isyana gelmişlerdir. Vaziyetten haberdar olan Sadrazam Tepedelenli Matkap Paşa hemen padişaha haber vermiş ve Pamuk Prenses’in uyandırılması için akla gelen her tertibin hal yoluna konulması gerektiğini yoksa devletin leşe, kuzgunun başa dönüşeceğini söyleyerek sultanı uyarmıştır. Padişah bunun üzerine Bizans İmparatoru kılığına girerek sarayın karanlık dehlizlerinde yaşayan büyücü Kalimero’nun yanına gitmiş ve ona meseleyi anlatmıştır. Kalimero biraz deli, biraz salak bir büyücü olduğu için, ayrıca agorafobik olduğu için ve ergenliğinden beri sarayın karanlık dehlizlerinden dışarı çıkmadığı için İstanbul’un fethedildiğinden haberdar değildi. Padişah, koyu bir Bizantionist olan Kalimero’nun fethi öğrendiği anda kendisini jiletleyeceğini ve onu engin bilgilerinden mahrum bırakacağını bildiği için Konstantin Paliologos’un fetih sırasında arkasında bıraktığı geniş gardroptan yararlanarak imparator kıyafetleri giymek suretiyle yanına gelirdi. Kendisinin yeni imparator olduğunu söyler, biraz geyik biraz hoşbeş yaparak Kalimero’nun kafasındaki şüpheleri giderirdi. Yeşillerin son dönemlerde Mavilere fena halde üstün geldiğinden, bunun sebebinin de 15 Milyon Ceneviz Altını verilerek alınan İspanyol At Yarışcısı Guizatos’un fena halde fos çıkması olduğundan bahseder, Kalimero’nun yatırması için kendisine verdiği kuponların hepsinin yattığını söyleyerek durumu toparlar ve asıl meseleye geçerdi.

Kalimero Pamuk Prenses meselesini üstü kapalı bir şekilde öğrenmişti elbette. Saraydaki prenseslerden birisinin yediği bir şeyden zehirlenip uykuya daldığını bunun da kendisinden küçük yedi kardeşini çok üzdüğünü anlatmıştı padişah ona. Kalimero meseleyi etraflıca dinledikten sonra 8. Yannis olduğunu zannettiği padişaha sorunu nasıl çözebileceğini anlatır. Sarayın en dibinde, denize yakın bir dehlizde, ki bu yere “Sarayın Topuğu” denmektedir. Altın bir fanusun içinde, Bizans’ın kuruluşundan beri orada duran bir hap vardır. Eğer onu prensese içirirlerse kendine geleceğini söyler Kalimero. 8. Yannis olarak girdiği kapıdan Fatih olarak çıkar padişah, hemen bahsi geçen yerden hapın alınmasını emreder. Gönderdiği yiğit yeniçeriler alır getirirler topuk hapını, içirirler Pamuk Prensese. Yedi Çerilerin isyanı sona erer. Pamuk Prenses’i yemek için sıraya girerler. O günden sonra sarayın adı Topukhapı sarayı olarak anılır. Yıllar acımasızdır sözcüklere karşı, nasıl rüzgara karşı dayanamazsa bir ağacın kuru dalları, kırılıp düşerse, öyle düşer sözcüklerin kullanılmayan harfleri. Topukhapı olur Topkapı. Bunu herkes bilmez, İlber Ortaylı hiç bilmez.