28 Aralık 2007 Cuma

böyle şeyleri okuyunca mavi ekran vermeye başlıyorum-1

TÜRKİYE Dans Federasyon’nun kuruluşunda Oryantal Danslar Bölümü Asbaşkanı seçildikten sonra sahne çalışmalarına ara veren oryantal Asena, yeniden işbaşı yaptı

hö!

26 Aralık 2007 Çarşamba

Enteresan Şeyler


Bugün dışarı çıktım alışveriş yapmaya. Önce bir kafede oturdum, sigara içerek camdan gelen geçenleri seyrederken, yolda bir araba durdu. Bir zenci indi, kafeye girdi, bana geldi. "Bir sigaranızı alabilir miyim" dedi. Ben de uzattım. Teşekkür etti, çıktı, arabaya bindi ve uzaklaştı. Sigara isteme konusundaki yüzsüzlük Oscar'ını bu arkadaşa gönül rahatlığıyla teslim ettim.


Bir alışveriş merkezinin dışındaki hemen dışındaki kafenin önüne, açıkhavaya konmuş masalardan birine oturdum, bir tane sütlü kahve söyledim. O sırada gençten bir Arap yanıma yanaştı. Sigara kağıdım olup olmadığını sordu, ben de cebimden Malboro paketimi çıkarıp gösterdim. Hayır anlamında. Bizim Arap, yanıma gelerek, çok teşekkürler edip paketten bir sigara aldı, yaktı. Onun performansı o kadar da Oscar'lık değildi. Sonra bana Arap olup olmadığımı sordu. Sakallar var ya... Ben de Arap olmadığımı, Türk olduğumu söyledim. Ooo çok güzel, İstanbul, Ankara, Antalya! Hemen kanka olduk ya, bana içip içmediğimi sordu. Ben de sigaramı gösterip içtiğimi söyledim. "Onu diil canım" dedi... "Haşiş haşiş..." Ben de Fransa'da içmeye çok niyetim olmadığını söyledim. Emin misin dedi, avucunun içinde sakladığı bayram şekeri büyüklüğündeki macunu gösterdi. Teşekkür ettim, almayayım. "Peki sen bilirsin, görüşürüz" dedi ve uzaklaştı.


Eve dönmeden önce süpermarketten su filan alıyordum. Yetmiş ila seksen yaşları arasında bir adam ve yanında vücudunun geri kalan kısımları seksen yaşlarında olan ama yüzü ellilerinde bir kadın gördüm. Kadının kafatasının üstündeki bütün tabakaları almışlar, derisinin altındaki her türlü eti yağı kazımışlar, deriyi gerisin geri kafatasının üstüne germişler. Gözleri pörtlek, Munch'un Çığlık'ına benzer bir ifade var suratında. Bundan kırk sene sonra Maykıl Ceksın'ın nasıl görüneceğini hayal edin, öyleydi işte. Korkutucuydu. Saçları da vardı üstelik. Simsiyah bir peruk... Kıpkırmızı bir manto. Mata Hari ölmemişti, Paris'te yaşıyordu. Çıkışta bir de Pinochet'yi gördüm tam oldum zaten. Kenan Evren'i de görseydim düşüp bayılabilirdim.
Sonuç olarak enteresan bir gün oldu benim için.

23 Aralık 2007 Pazar

Paris'te Akşamüstü

Geç kalktım, 11 gibi, bugün pazar ya kendime izin veriyorum. Ne alakası varsa. Ben sabah 9 akşam 5 çalışan biri değilim ki ne zaman istersem o zaman kalkarım. Gittim güzel bir kahvaltı yaptım. Croque Paysanne yedim. Adına bakınca çok üf bir şey gibi duruyor ama bakmayın adına. Köy ekmeğinin üstüne jambon, onun üstüne peynir, onun da üstüne yımırta. Tam istediğim gibi bir kahvaltıydı ama.

Meydanın bir köşesine konuşlandım gelen geçenleri seyrettim. Yaşlı kadınlar geçti, kocası atmış yaşlarındayken ölmüş yaşlı kadınlar. Daha yaşlı kadınlar geçti. Kocasını ikinci dünya savaşında kaybetmiş kadınlar. Daha da yaşlı kadınlar geçti. Kocasını birinci dünya savaşında kaybetmiş kadınlar. Artık ölmüş olması gereken kadınlar bile geçti anasını satayım! Kocasını 1881'de kaybetmiş kadınlar bile geçti. Niye bu kadar çok yaşıyor bu kadınlar? Biz niye atmışı zor görüyoruz? "Ömrümü tükettin ömrümü!" lafı erkekler için geçerli demek ki.

Tatlı olarak da Tarte Paysanne yemiş bulunuyorum. O da elma püresinin üstüne elma dilimlenmiş tart oluyor, üstüne de vanilyalı dondurma. Yanında da Earl Grey poşetinde çay. Bu arada sokaktan geçen kızları sayıyorum, bakalım kaç güzel kıza karşılık kaç çirkin kız geçecek.

Dün gece "hep destek tam destek" şiarıyla bizimkilerin maçını seyretmeye gittim. Sora sora Bağdat bulunabildiği gibi Paris'te digiturk yayını yapan bir mekan da bulunabiliyor. Bunu yapabilmek için Montparnasse'tan bir aktarma yapıp 4 nümrolu metroya bindim. Strasbourg-Saint Dennis istasyonunda indim metrodan. Bir anda ortam değişti. İstasyonun merdivenlerinden çıkarken beni kesen zenci abilerle karşılaştım. Kafamı yer seviyesinden çıkarınca başka bir Paris'e geldiğimi anladım. Sarkozy'nin nefret ettiği Paris burası. Benim geldiğim yer resmen "Beyaz" Fransızların mekanıydı. Burası banliyö gibi de değil, multi-kulti bir mahalle. Afrikanın muhtelif eski Fransız sömürgesi ülkelerinden gelen zenci abiler, ablalar arasından Türkçe cümleler fışkırmaya başlayınca doğru yere geldiğimi anladım. Bir cadde var, Et ve Gıda Pazarı caddesi orası. Belki Fransızca adı başkadır ama Türkçe adı bu. Dar ve kalabalık sokaklarda Tunuslular ve Karslıların arasından yürüyerek biraz boş olan ilk Türk dükkanına nerede maç seyredebileceğimi sordum. Sonra da tarif ettikleri sokağa girdim. Sokakta karşılıklı iki tane Türk kitabevi var, muhtemelen 12 Eylül'den sonra buraya zıplayan solcu abilerimiz tarafından kurulmuş. Henüz maç seyredecek yeri bulamamışken birden Türkiye'nin herhangi bir yerinde rastlayabileceğiniz türden bir kahvehanenin önünden geçtim. "Çiçek Çay Evi". Doğal olarak hemen daldım tabi içeri. Kalabalık, fosur fosur sigara içilen bir kahve. Bizimkilerden tek farkı bira da satıyor olması. Yani açık seçik bira satıyor olması. Oturdum bir grup Trabzonluyla maçı seyrettim. İnsan kendi yaşadığı gerçekliğe ne kadar çabuk dönebiliyor. Maçı bitirip dışarı çıktığımda Paris çarptı yüzüme yeniden, yüksek ve eski binalar, Çin restoranları, barları, geniş yollarıyla. Halbuki o iki saat içinde unutuvermiştim Paris'te olduğumu. Dışarı çıktım, PTT'nin duvarında Türkçe bir komünist afiş. Biraz ilerde bir zafer takı var. Altında Noel ağaçları...

Elbette ve doğal olarak güzel kızların sayısı çirkin kızlardan oldukça fazla. Bir kaç tanesi bir iki kere geçti. Kalabalık bir sahnede, öndeki aktörleri değil arka plandan geçen figüranları seyrediyormuşum gibi geldi. Onlar da aynı hat üzerinde gider gelirler sürekli. Aynı kızı iki üç kere görebilirsin mesela. Bu kızlar kendimi kalabalık bir film karesinin içinde hissetmem için dolaşmıyorlar buralarda. Noel alışverişi yapmak için dolaşıyorlar... Yani... Sanırım...

21 Aralık 2007 Cuma

Türkiye Nereye Gidiyor?!

Kendimi bildim bileli bu lafı duyarım. Deli eder bu laf beni. O kadar gereksiz bir laftır ki bu. O kadar anlamsız bir laftır ki bu. Söylemeyin şu lafı. Çok afedersiniz bir yere gitmiyor amına koyim! Durduğu yerde duruyor Türkiye! Bi rahat bırakın ama ya! Aaaaaa!

19 Aralık 2007 Çarşamba

Paris'te Sabah

Sabahın dokuzbuçuğu. Şimdi benim bu saatte ayakta ne işim var? İstanbul'da olsam henüz uyumamış olabilirdim. Ama burada öyle değil. Yanında kaldığım aile klasik bir Fransız ailesi. Adamların işleri güçleri var, sabah saat sekizde cart diye uyanıyorlar. Akşam saat onbirde de cart diye uyuyorlar. Dolayısıyla belli bir saatten sonra gürültü yapmak doğru olmuyor. Belki doğrudur da ben yapmıyorum. Dolayısıyla saat sekizde ben de cart diye uyanıyorum. Güneş henüz doğru dürüst doğmakta. Üç dilim ekmekten oluşan kahvaltımı bitirdim, işe gitsinler bir tur daha kahvaltı yapacağım tabi ki. Delikanlıyı keser mi baton ekmeğin iki lokmalık dilimleri. Güzel memleketimin bir ucunda savaç uçakları bir yerleri bombalıyor, pis bir savaşın içindeyiz ben kendimi bildim bileli, böyle de gidecek görünüyor daha. Onların güzel memleketinde ise Sarkozy'nin Carla Bruni adında bir şarkıcıyla kırıştırmasının dedikodusu yapılıyor yemek masalarında. Doymuş ülke doymamış ülke farkı. Doymuşluktan kaynaklanan bir ağırlıkları var. Ev sahibim Pascal de aynı şeyi söylüyor. Bir şeye karşı ya da bir şey uğruna savaşmayan bir ülke Fransa, ağır bir ülke. İki yüz yıl Almanya'yla kavga ettikten sonra ikisi de o kadar gelişti ki birbirlerine sınırlarını açtılar. Şimdi kavga edecek kimse yok. O yüzden yok başbakan şarkıcıyla kırıştırmış, yok buna gül vermiş bunlarla eğleniyorlar.
Dünyanın en büyük üçüncü nükleer gücüymüş ben bilmiyordum. Ama bunca güç bir işe yaramıyor. Atıl duruyor sadece. Bizde olacaktı ki ah! Gülüyorum tabi ki bunu yazarken. Öte yandan o enerji ihtiyacını da çok iyi anlıyorum. Güneydoğu'da pis bir savaş sürüyor. Bu savaş can sıkabiliyor, çok yakınımıza kadar gelebiliyor, yeni tanıştığımız bir insanın kardeşini alıp götürebiliyor mesela. Ama bir yandan da kendimize bir "öteki" bulmamızı sağlıyor. O "öteki", o düşman simetri ve denge ihtiyacımızı karşılıyor. Bizi diri tutuyor, enerjik yapıyor, tetikte olmamızı sağlıyor. Tehlikeye ihtiyacımız var, daha uzun bir süre için. Belki bir gün bu savaşa ihtiyaç duymayacağız, belki o zaman gelişmemizin önünde bir engel olacak, işte o zaman bu savaşın bitmesini herkes isteyecek ve herkes gerekeni yapmayı kabul edecek.
Dışarıda hava eksi 4 derece. Sigara içmeye çıkıyorum götüm donarak. Madeleine'in okulu bugün geç başlıyor. Evin uzun süreli kiracısı elli yaşlarındaki Patricia çok şey saklayan gülümsemesiyle etrafta dolaşıyor. Erkan Oğur "Kerpiç Kerpiç Üstüne Kurdum Binayı" türküsünü, Deniz Kızı Eftelya "Yalova Şarkısı"nı söylüyor. Dışarıda tam karşımdaki manav Mandalina, Mango ve Lychee meyvesini aynı anda satıyor. Ben de kerpiç kerpiç üstüne kuruyorum binayı, binayı kurar iken görüyorum Leyla'yı. Her zamanki gibi durum böyle karışık, her zamanki gibi kafam böyle karışık.

12 Aralık 2007 Çarşamba

Erkek Elmas


Şimdi başka biri olsa, hele ki dişi bir kişi olsa neler yazardı kimbilir. Kadının çektikleri, acıları, kıl tüy yün... Ben başka bir yerden bakıcam. Daha önce bir yaz yazmıştım. Büyük adamlar ve küçük adamlar hakkında. Erkek Elmas küçük adamlardan ya da küçük kadınlardan. (Zaten "adam" derken bir cins ayrımı yapmadığımı belirtmek isterim ama kelimelerin kendisi erkegemen ben ne edeyim)
Ben Erkek Elmas'ın şiddetine hasta oldum.
Erkek Elmas’ın elinde bir poşet. Poşetin içinde bir kesik baş. Erkek Elmas üç beş kuruş kazanmak için ayakkabı boyuyor. Ben yazı yazarak onun yüz katı para kazanıyorum. Erkek Elmas’ın içindeki şiddet baş kestiriyor ona. Ben yatıştırıcı alıyorum. Erkek Elmas’ın şiddetine hastayım.
Fotoğrafa iyi bakın. 17-18 yaşında bir oğlan çocuğu. Saçları kısa, yüzündeki kadınsı hiçbir şey yok. Ama tişörtü kırmızı gene de.

Ayakkabı boyuyor Basmane’de. Kaba abilerin cangılı orası. Bir oğlan çocuğu için bile tehlikeli ortamlar, ki Elmas bir oğlan çocuğu değil. 22 yaşında bir kadın. Neresinden bakarsan bak kaynıyordur kanı. Para için erkeklerle yatıyor mudur bilemem… Ama harabelerde yatıyordu onu biliyorum. En azından gazete haberi öyle söylüyor.

22 yaşında bir kadın ya da bir kız, İzmir’in en seksenlerden kalma semtinde, ceketlerinden daha vatkayı atmamış abilerin arasında… O yaşına kadar neler yaşadığını bir o bilir. İçinde biriken şiddet seni beni aşar.

Erkek Elmas’ın içindeki şiddetin kapısını açan bir anahtar var. Sonrası altı yerinden bıçaklanan, büyük ihtimalle henüz ölmemişken kafası kesilen bir adam. Elmas o bıçağı ete sokarken, o bıçakla baş keserken şiddetinden emindi. Senin benim hayatta hiçbir şeyden emin olmadığımız kadar emindi. Yaptı. Sonrasını düşünmeden yaptı. Sonrası ne mi?

Basmane garının önünde bir Erkek Elmas. Erkek Elmas’ın elinde bir siyah poşet. Siyah poşette bir kesik baş. Gözünüzün önünde canlanıyor mu? Ben gördüm o resmi. Daha yazıyı okurken gördüm o resmi ben. Bunun filmi olmaz mı şimdi. “Soğukkanlılıkla” neydi o zaman?

Dönelim Elmas’a. 15 dakikalığına ünlü oldu, bugünkü Milliyet'te üçüncü sayfanın sol köşesinde, büyük ihtimalle Yeni Asır’da da. Fotoğrafları çekilirken gülümsediğinin farkında mısınız. Dişlerini göstermeden gülümsediğinin farkında mısınız. O farkında.
*Düzeltme: Elindeki poşet beyazmış.

9 Aralık 2007 Pazar

DAĞILIN ULAN!

Süpper sinirliyim bugünlerde. Tahmin edileceği üzere süpper gerginim de. Sabahın bir köründe ayaktayım gene. Bir bölüm daha bitti. Elim ayağım tutmayana kadar yazmak istiyorum ama bunları değil. Kendime ihanet ediyorum, bu duyguyu bilir misiniz? Ayrıcana siz kimsiniz! Boşluğa yazıyorum hissi tamam da bir yere kadar. Gösterin ulan kendinizi! ( Bu haşlama size değil polente ve POV... sizi ayrı tutarım) Ağlayıp sızlamak istiyorum galiba, ayaklarım tutmayana kadar içmek istiyorum. Kavga edesim var. Dayak yiyesim var... hiç de uzak hisler değil bunlar... dört yıl kadar önce geçmiştim ben bu bulvardan. Sabahın yedisi ve daha yatmadım. Şimdi yatsam uyandığımda öğlenin ikisi, şimdi yatsam bir günü daha kaçıracağım. Uykuya o kadar dayanabilseydim şehirlerarası otobüs şoförü olurdum zaten. Gerçi onların da ne kadar dayandığı malum ya da Malmö... Senaryo yazmanın en boktan yanı bu, kafan sürekli kelimeler çağırır yazarken, doğru kelimeyi bulabilmek için hallaç pamuğu gibi atarsın hafızanı, yazmayı bitirirsin ama çağrışım öyle hemen durmaz. Kelimeler uçuşup durur kafanda, bazen en güzel "berbat espriler" bu sırada çıkar. Zevcem çok iyi bilir. Onca sayfayı doldurduktan sonra bile hala sızmamakta inat edip klavyemi tıkırdatıyorsam gerçekten sorunlu zamanlarımdan birindeyim demektir. Şimdi anlatırdım ama o zaman tanırsınız beni. Korkarım gizemimi kaybetmekten. Aman ha!

elim ayağım tutmuyor artık... şimdilik bu kadar...

29 Kasım 2007 Perşembe

Ahmed Şah Mesud CİA’in de desteğini alarak, Usame Bin Ladin’e füze saldırısı yapması için bir birliğini onun bulunduğu bölgeye gönderir. Fakat daha sonrasında Washington hukukçuları böyle bir saldırının Amerika’yı haksız durumda göstereceğini söyleyerek CİA görevlilerinden operasyonun durdurulmasını isterler. CİA yetkilileri hemen telsizle Ahmed Şah Mesud’a ulaşırlar ve operasyonun iptal edildiğini, operasyonu yapacak timin derhal geri çekilmesi gerektiğini söylerler. Şah Mesud’un cevabı çok güzeldir. “Bu seksenikinci hava indirme birliğinin bir operasyonu değil, bir katır operasyonu, adamlar füzeleri katırlara yüklediler ve yola çıktılar, füzeleri kullanıp geri dönene kadar onlara ulaşmam imkansız.”

"Hayalet Savaşları"ndan
Üsküdar motor iskelesinin kenarında denizde şehrimizin pisliği birikir. Çöpün neyse sen de osun derler ya, bunu şehir için de söyleyebiliriz aslında.

Suyun üstünde inatla durmaya çalışan petrollere, ziftlere bulanmış, inmiş ufacık olmuş kırmızı bir top... Birisi onun Tuna nehri kenarından başlayıp Boğaz’ın derinliklerinde son bulan hikayesini yazsa yeni bir Sadık Hidayet olur.

Suda kalmış cesetler gibi şişip formlarını kaybetseler de belki sırf bir ulusal alışkanlıktan ne olduklarını şak diye anlayıverdiğim ekmek somunları, çöpte bir şekilde görülmeleri ihtimali göze alınamadığı için klozetten atılarak -sözde- yokedilen ama aslında kişinin özeli olmaktan çıkıp şehrin özeli haline gelen prezervatifler…

Bu manyak şehrin, bu manyak ülkenin insanları gibi… Bütün o suratsız, ser verip sır vermeyen hallerine karşın doğru yerinden tuttuğunda çorap gibi sökülüveren, düşüncelerini, dertlerini, aşklarını, amaçlarını dökülüveren bu manyak şehrin, bu manyak ülkenin insanları gibi kendilerine dikkatle bakan bir çift göze bütün sırlarını dökülüveren çöpler.

Ne kadar sahte, ne kadar plastik olmaya çalışsalar da hala yüreklerinin bir köşesinde sıcaklığı koruyan kimi cahil, kimi okumuş, milyonlarca insanın birbirine karışan, hemhal olan çöpleri.

Bu şehri seviyorum, çoğu zaman başımı ağrıtsa da bu şehri seviyorum.

24 Kasım 2007 Cumartesi

Süt

Bu yazıyı bundan iki sene önce yazmıştım. Baktım ki düşüncelerimde çok bir değişiklik olmamış o günden bugüne o yüzden gün yüzüne çıkarmaya karar verdim. Bu da böyle oldu efenim. Şöyle diyorum bu yazıda:

Bir yandan özel kimyasallarla lezzetlendirilmiş tek tip, tek lezzet yemekler yiyoruz, sütler içiyoruz, bir yandan sigara tüketiyoruz fosur fosur. Bir yandan da yaptığımızın yanlış olduğunu, sağlıksız olduğunu söyleyerek vicdanlarımızla özsaygımızla oynuyorlar. Kapitalizmin bokunun bu kadar çıkacağını herhalde Marx bile tahmin edemezdi. Temelinde ne var? Bir ağacın bütün meyveleri aynı tadda, aynı büyüklükte olmaz, bir bahçenin bütün ağaçları aynı lezzette meyve vermez. Hayatta önüne ne çıkarsa onu yersin, onu yaşarsın, ama tükettiklerimizin tek tipleştirilmesi bizi de tek tipleşmeye itiyor. Ben her gün ayrı ineklerin sütünü içip bir süre sonra hangi sütün hangi inekten geldiğini anlamak istiyorum mesela. Ama hergün yüzlerce ayrı inekten toplanıp biraraya getirilen ayrıca pastorize edilerek tadı iyice ortalama hale getirilen bir de üstüne üstlük birbirinin tıpatıp aynı paketlere konularak haplaştırılan sütleri içmek zorunda kalıyorum. Haplar insan organizmasında genelleştirilebilen tepkilere sebep olur. Yan etkileri/advers etkileri vardır ama onlar ayrıntıdır, iyileştirici yanlarını kabul ettiğimiz için onlara ses çıkarmayız, kabul ederiz. Peki ya tükettiklerimiz? Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız her şey bizi bir tek tipleştirmeye götürür. Marka anlayışının temelinde bu yatar. Ama ben sadece bir organizma değilim ki! Ruhum, insan olarak farkında olduğum varoluşum, bilincim, ne derseniz deyin, içimdeki o şey çok diplerden sürekli bağırıyor. Yapma! Bu sesi duymakta çoğunlukla zorlanıyorum ama bir yandan da öyle güçlü ve sürekli ki yapmak zorunda kaldığım şeyleri (yapmak zorunda kalıyorum evet, çünkü seçeneksizim) yaparken beni engelliyor. Sırf bu yüzden tadını alamıyorum hiçbir şeyin. Televizyonlarda açıktan alınan malların ne kadar sağlıksız koşullarda üretildiği söyleniyor habire, neden çünkü paketlenmiş ürün alırsam teknolojik üretime geçmiş kapitalizme kar sağlayacağım. Pazarlık hakkım olmayacak. Peynir üreten bir mandıraya gidip peynir aldığımda fiyatı, miktarı, tadı konusunda pazarlık yapabilme hakkına sahibimdir. Bunu her yere genelleyebilirsin. Terziye gidersem de aynı şey. Ama beni paketlenmiş tadı da fiyatı gibi sabitlenmiş peyniri yedirmeye, herkesin giydiği kıyafeti giymeye zorla ikna ederseniz pazarlık hakkımı tamamen elimden almış olursunuz. Pazarlık aslında insani bir ilişki biçimidir. İnsani ilişkilerimi de elimden alıyorsunuz benim. Süpermarkette peynir aldığın reyonla fenerbahçe-galatasaray rekabetini konuşamazsın, kasiyerle hiç konuşamazsın çünkü sırada bekleyenler şarlar. Çünkü herkesin işi gücü vardır kardeşim, akşamın körü olmuştur, daha alışverişini bitirip berbat bir trafiğin içine girip evine ulaşacak ve akşam yemeğini yiyip televizyon seyrederken ailenin diğer bireyleriyle tek tük geyikler yaptıktan sonra da ertesi gün dinç kalkabilmek için uyuyacaktır. Çünkü sabah erken kalkıp tek tip giysilerini giyip işine gidecektir... çünkü hiç düşünmeden kabul ettiği bir düzenin parçasıdır. Bu düzen ona çoğunluktan olma rahatlığını veriyor çünkü. Ama girme o sıraya, gitme o eve, seyretme o televizyonu. Dağlara vur kendini, otun, börtünün böceğin, yağmurun, karın, akan suyun, ağaçların hışırtısının farkına var, meczup ol! Ne duruyorsun be at kendini denize, geride bekleyenin varmış aldırma, görmüyor musun her yerde hürriyet! Götün yiyor mu? Hayır yemiyor.

Bu kadar tek tipleşme çok güvenli bir alan aslında. Hayatını senin için düşünen hazırlayan birileri var, onların sana yarattığı müthiş güvenli alanda yaşamanın rahatlığıyla gevşeyiveriyorsun. Sana hayatın acımasız olduğunu, her an başına bir şeyler gelebileceğini, sevdiklerinin başına bir şey gelebileceğini, sen de dahil herşeyin geçici olduğunu, hayatta acıların da olduğunu, kısacası doğal olan kötüyü unutturuyorlar. Gerçek kötüyü. Sen kendi küçük güvenli dünyanda tetrapak kutusunun içindeki dayanıklı süt gibi yaşıyorsun. Bu arada haber bültenleriyle, filmlerle, sağlık anomalisiyle sana yapay öcüler yaratıyorlar, korkuyorsun, ama onlar sırtını pışpışlayıp, bizim söylediklerimizi yaparsan, bizim ürettiklerimizi tüketirsen sana hiçbir şey olmayacak diyorlar, rahatlıyorsun, air bagli, çelik barlı arabana binince hiçbir şey olmayacak sanıyorsun ama oluyor işte. Ölümsüzlük illüzyonuna kapılıyorsun çünkü sen düşünmedin, sen öngörmedin, ya da yaşayabileceğin gerçek kötüyü hayal ederek, rüyanda/kabusunda görererek ona kendini hazırlamadın. Ama birden oluveriyor işte. Tetrapak kutu yere düşüyor ve patlayıveriyor bir anda ve tamamen çaresiz, savunmasız bir halde dışarıya, gerçek dünyaya dökülüveriyorsun. Gerçek dünyada acı vardır, ölüm vardır (elinden geldiğince sterilleştirmeye çalıştığın hayatındaki en büyük korkun olan) pislik vardır, gerçek ve yırtıcı korkular vardır gerçek dünyada. Ama aynı zamanda gerçek iyi de oradadır. Sütün tadını alabileceğin gibi iyiliğin tadını da alabilirsin. Aldığın nefesin kıymetini bilirsin, gerçekliğinin farkına varırsın. Gerçek dünya bütün iyi ve kötü yanlarıyla müthiş lezzetli bir şeydir çünkü gerçektir. Eskiler hep derler ya, “…’nın eski tadı kalmadı, nerde o eski ….’lar” Dünya öyle yalan bir yere doğru gidiyor ki ben de çocuklarıma bugün tadına varabildiğim tek tük şeyleri anlatırken böyle diyeceğim. Tadını alabileceğim bir dünya istiyorum ben, hırpalanıp sarsılacağım ama gerçekten varolduğumu hissetiğim bir dünya istiyorum ben. Dünyanın gerçekliğin farkına varmak için savaşlara ihtiyacı var artık. Sadece savaşlar bizi kurulmuş olan dünyadan ayırıp gerçek dünyayla toplu halde karşı karşıya getiriyor çünkü. Ve yakında bir büyük savaş daha göreceğiz çünkü insan denen canlının bünyesi bu kadar büyük bir yalanı bu kadar uzun süre kaldıramaz. Savaş gerçekliğe döndüğümüz alandır. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bize hatırlatan en büyük sirk savaştır. (Bir yerde Niççe’nin de 19 yy’ın sonlarında buna benzer şeyler söylediğini okudum bu yazıyı yazdıktan iki yıl sonra. Bilenler biliyordur diye söylüyorum.)

Peki dibine kadar illüzyona batmış bir dünyada sinema yapmaya çalışmanın ne anlamı var? İşleyişi terse döndürmek bence. Yani hipnotizmayı bozmak ve insanı gerçek dünyayla karşı karşıya getirmek. Hayatın ta kendisiyle karşı karşıya bırakmak. Ben galiba bu yüzden sinema yapmak istiyorum. Tokat atmak için. Titre ve kendine gel! Müthiş organize, karmaşık ve büyük bir yalanın içinde yaşıyorsun!

* kapitalizm ve korku ilişkisi üzerine düşünüyorum, yeni bir yazı için, siz de düşününüz.

20 Kasım 2007 Salı

Erkeg olmak

Yüzkitabı internet sitesinde bir arkadaşım kendin is'ine aynen şunları yazmış "X is trying not to be careless. Women and children can be careless. But not men...".
Bu arkadaşım erkek bir arkadaşım (ben de yazarım ve de Türkçe biliyorum di mi? cümleye bak!) ya da başka bir şekilde söyleyeyim o bir pipili. Pipili olmayanlar ömürleri boyunca pipisiz olanların tacizine uğramışlardır. Pipisiz olanlar hep pipili olmanın hayatı ne kadar kolaylaştırdığını söyleyerek pipili olanları bir suçluluk duygusuna itmişlerdir.
Kadınlara göre dünyanın en zor işi kadın olmaktır. Erkek olmak ise ister erkek egemen olsun ister eşitlikçi olsun bütün toplumlarda hayata bir sıfır önde başlıyor olmak için yeter sebeptir. Bu söylemin altında hep bir kıskançlık, hep bir "biz neler çekiyoruz sizin haberiniz yok"çuluk vardır. (Böyle bir 'çuluk Türkçe'de mevcut değildi ben uydurdum oldu). Kabul ediyorum, kadın olmanın çok kendine has zorlukları var , ama yeter artık be kardeşim!
Bugün dünya nüfusunun aşağı yukarı onda biri, pipilerini kaplayan deriden mahrum yaşamakta. Dişi kişilerle bir sidik yarışına girip "biz sünnet oluyoz, biz askere gidiyoz/ne var biz de dooruyoz!" ucuzluğunda bir mantık yürütmeye gitmek değil niyetim. Ama bir şeyi gözardı etmeyin lütfen. Sünnet sadece dini bir ritüel değildir. Erkekliğe adım atma törenidir aynı zamanda. Erkek acıya dayanıklı olması gerekendir. Vücudundan bir parçayı kesip atmalarına izin vererek erkek olduğunu, onlardan biri olduğunu göstermek zorundadır kurban. "Benim dalımın kabuğunu niye soyuyorsunuz ulan!" diyemez. Erkek, hayatının ilerleyen dönemlerinde bir çok kereler girmek zorunda kalacağı bir dayanıklılık testinden geçer bu törende.
Şimdi dönelim X kardeşimin cümlesine. Careless kelimesinin Türkçe karşılığına bakıyorum. Karşıma çıkan kelimeler: dikkatsiz, bilgisiz, kayıtsız, aldırışsız, savruk, ölçüsüz, ihmalkar... Bir erkek, çocukluğundan itibaren bunların hiçbiri olmamak için eğitilir. Hata yapmamak, uyum sağlamak, sorumlu olmak, dikkatli olmak, koruyucu ve kollayıcı olmak, mücadeleci olmak, güçlü olmak, dayanıklı olmak, zayıflık göstermemek... Erkeğe eklenebilecek daha bir çok koşul şart eki sayabilirim. Erkekler bu şartlara her gün, hayatın her alanında uymak zorundadır ve bu inanın çok kolay değil.
Fantastik hikayelerde kadın kahramanlar bir sabah uyanırlar, erkek olduklarını görürler ve oooh, hayat güllük gülistanlık olur. O öyle olmaz canım işte. Erkek olmanın ağırlığı tahmin ettiğinizden çok daha yorucu, gerici ve yıpratıcı bir ağırlıktır sayın dişi kişiler. Herkes sana bakarken parmaklarının arasındaki bayat kek dilimini döküp saçmadan yemeye benzer. Kek yapmaya değil.
Evli ve çocuklu bu güzel kardeşimin yazının en başında tırnakladığım cümlesi sadece bir tespit değil aynı zamanda bir isyan çığlığı. "Höeeeehhh! Yeter lan! Biraz alan açın nefes alamıyorum laaaan!"
Evli-çocuklu olsun ya da olmasın bütün erkekler hayatlarında bir çok kere bu cümleyi böğürerek söylemek için dayanılmaz bir istek duyarlar içlerinden. Ama söylemezler. Onun yerine "yemek hazır mı hayatım?" derler. Bu efendiliklerindendir unutmayınız.
Kocanız, sevgiliniz, abiniz, babanız ya da kardeşiniz kim olursa olsun, hayatınızdaki erkeklere bir de bu gözle bakınız, onları seviniz, anlayınız. Başka sebeplerle de olsa bu cinsel kimliği taşımak bizim için de en az sizinki kadar zor, inanınız.

14 Kasım 2007 Çarşamba

Evropa Yollarında 4000 Kilometre- 2.Kısım

İpsala gümrüğü bir uzun kapı. İçinde var evlisi sapı... kim kurmuş böylesi dandik bir yapı.

Sevdiğim bu gümrük bizi çıkarmayacak. Yaban ellere bizi bırakmayacak.
Hayatımda ilk defa bir gümrük kapısı görüyordum. Türkiye’de her zaman hayal ettiğinizle gerçekte karşılaştığınızın arasında babalar gibi farklar olur. Adliye Sarayı! Breh breh breh! İçinde cariyeler olmadığını bilirsiniz ama en azından gözünüzün önünde “vay babam vay vay vay” dedirtecek bir bina belirir. İş hanı kıvamında bir yer değil. Mahkeme Salonu! Ulan bizim salon bile daha büyük!

İşte gümrük kapısı da öyle bir şey. Ana girişte bir otomatik kol var… yanında da gişe… içinde bir memur… memurda bir surat… Nazım Hikmet şiiri gibi oldu. Denizin üstünde ala bulut… yüzünde gümüş gemi… içinde sarı balık… dibinde mavi yosun… kıyıda bir çıplak adam… durmuş düşünür…

Neyse dönelim memura. Memur, evde mesaiye gelirken bir yerlerde suratını düşürmüş. O derece suratsız. Çocuklarına acıyorsun adamın. Ama sana kim acıyacak? Memur acımayacak elbette. O haziran sıcağında o kutu kadar yerde oturmaktan zaten acımasız hale gelmiş. Yıllardır senin gibiler gelir gider, o ordan hiç kalkmaz. Sen acemi olabilirsin ama o kaşar. Pencereyi açtım. “Merhaba, biz dışarı çıkacaktık da” gibisinden süper saçma bir cümleyle açılış yaptım. Ama o açılışların adamı değil. Açılışlarla işi biteli çok olmuş onun. Ön sevişme sevmez, direk dalar. “Ehliyet, ruhsat, triptik!” dedi. Ne bekliyordun ki? “İpsala sınır kapımıza hoş geldiniz, sizi bu sınırlar dahiline alabilmemiz için önce ehliyetinizi, sonra ruhsatınızı, sonra da triptikinizi vermeniz gerekmektedir” Nah! İşin kötüsü sana kendini duyurmak gibi bir derdi yok adamın. Sadece bir kolun girebileceği kadar aralanmış pencereden “Ehlytrhsttrptk” gibi sesli harfi olmayan bir cümle kuruyor. Sen o cümleyi kulağından alıp, Türk bürokrasisinin bunca yıldır sana verdiği “memurla nasıl konuşulur, memur ne derken ne demek ister” eğitimiyle, bulunduğun devlet dairesinin göreviyle, “Ulan ne iştemiş olabilir bu herif?” cümlesiyle harmanlayıp sonuca ulaşıyorsun…

Ama onlar bunu neden yapıyorlar! Sen niye çıkmak istiyorsun kardeşim bu aziz vatan torpağının sınırları dışına! Bok mu var dışarıda! Böyle bir kendini bilmezlik, bir çıtkırıldımlık, bir burcuvalık. Yok dünyayı görmek istiyormuş, yok ülkeye dışardan bakmak istiyormuş! Neden? Türkün Türk’ten başka dostu yoktur. Bundan başka Türkiye yoktur! Bunu sana ilkokulda öğretmediler mi? Türkiye ayrı bir gezegendir dünyanın gerisi ayrı bir gezegendir. Ararsın oğlum dışarıda bak şimdiden söylüyorum! Olsun ben gene gidecem diyorsan buyur çık git, dolaşır dolaşır dönersin kürkçü dükkanına. Ha bak o zaman da ben seni geri alır mıyım… işte ondan çok emin değilim anam…

Son kez soruyorum hala çıkmak konusunda kararlı mısın? Evet mi! Yürü git şerefsiz seni!

5 Kasım 2007 Pazartesi

gregor samsa grip olunca

Gregor Samsa o akşam eve geldiğinde evin her zamankinden soğuk olduğunu hissetti. İlk aklına gelen şey o yokken evde bir hayalet gezinmiş olabileceğiydi. İkinci ihtimal de kedisinin o yokken pencereyi açıp dışarı çıkması ve gayri medeni her hayvan gibi çıkarken pencereyi kapatmamasıydı. Birinci ihtimali hemen eledi. Kendisi bile zor yaşıyordu bu evde. Değil hayalet it bağlasan durmazdı. Vücut geliştirmek için aldığı dangılları, akşam yemeğini televizyonun karşısında yemek için aldığı tepsinin altına koyuyor, böylece köyünden bir sini havası yakalamış oluyordu. Bir yandan yemeğini yiyip bir yandan televizyon seyrederken kirlenmesin diye tepsinin üstüne serdiği gazetelerdeki haberleri de okuyarak zamanını aynı anda üç işe harcayabiliyor, ama iş evi temizlemeye geldiğinde şöyle bir etrafa bakıyor, hayalinde bir tam tur temizledikten sonra yoruluyor, daha elini süpürgeye atmadan vazgeçiyordu. Bu altı aydır, yani Samsa bir sabah kalkıp insan olduğunu gördüğünden beri böyleydi. Böcek olduğu zamanlardan kalma bir alışkanlıkla tozu seviyor, kirin içinde kendisini daha güvende hissediyordu. Öte yandan bu durum evi hayaletlere kapalı hale getiriyordu. Demek ki birinci ihtimal devre dışıydı.
İkinci ihtimali de beklenmedik bir hızla elemişti Gregor Samsa. Pencereyi açık bırakan kedi olamazdı. Çünkü Gregor Samsa’nın kedisi yoktu. Daha doğrusu henüz yoktu. Hep bir sonraki haftaya bıraktığı kararlardan birisi de kedi almaktı. Bir gün mutlaka bir kedisi olacak, o da olmazsa kendisi bir kediye dönüşecekti. Pencereyi açarak dışarı çıkan sonra da kapatmayı unutan gayri medeni bir kedisi olmadığı için evin bu kadar soğuk olmasının başka bir sebebi olmalıydı.
Evin soğumasına sebep olan şey kışın gelmesi olabilir miydi acaba? Aylardan Kasım, hava sıcaklığının mevsim normallerinin altında seyrediyor olması evin soğumasında bir etken olabilir miydi? Evet olabilirdi. Gregor Samsa kendini tutamadı, kaşlarını çatarak baktı eve. Ev, hiç olmazsa biraz direnebilirdi, hemen teslim etmeyebilirdi kendini kışa. Ama hayır, diğer bütün evler gibi zora gelemeyen bir evdi Samsa’nın evi de. Duyup alınacağına aldırmadan yüksek sesle eve söylenerek kombinin yanına geldi. Aslında kombiyi yakmayarak evin üşümesini sağlayabilirdi. En azından böyle cezalandırabilirdi onu. Ama bu Gregor Samsa’nın da üşümesine sebep olacaktı. Öte yandan daha aylardan Kasımdı. Kombiyi bu kadar erken yakmaya başlarsa doğalgaz faturası götüne girebilirdi. Hem bir taşla iki kuş vuracaktı. Hem evi cezalandıracak, hem de kol gibi gelecek bir faturadan kurtulmuş olacaktı. Kombiyi yakmamaya karar verdi. Kendisinden memnundu Gregor Samsa, bir taşla birden fazla kuş vurmayı her zaman severdi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde ev iyice soğumuştu. Samsa bir yandan eve gerekli cezayı vermiş olduğunu bilmenin keyfiyle gülümsüyor, bir yandan da artan soğuk yüzünden titriyordu. Yorganı çıkardı çekyatın altından, biraz sonra onun altına girecek ve… Durdu… Yorgan için erken değil miydi daha? Hem şimdiden kullanmaya başlarsa daha Mart gelmeden yorgan kirlenecek bir posta da onu yıkatmak zorunda kalacaktı. Üst üste iki battaniye yeter de artardı bile. Yorganı özenle katlayarak yeniden çekyatın altına koydu Samsa, çift battaniyeyle kıçını başını iyice örttü, evin duvarlarının buz gibi olmasına aldırmadan uykuya daldı.
Ertesi sabah uyandığında iki battaniye de yere düşmüştü. Samsa cenin pozisyonunda kıvrılmış, ellerini bacakarasına sıkıştırmış, titriyordu. Daha yataktan kalkarken şifayı kaptığını anladı. İnsan olduğu yetmiyormuş gibi bir de grip olmuştu. Keyifsiz bir kahvaltıdan sonra dışarı attı kendini. Grip aşısı olacaktı. Grip aşısı birebir gelecekti gribine. Gregor Samsa gripken aşı olmaması gerektiğini bilmiyordu.
Akşama doğru eve geldiğinde çok sevindi. Ev sıcaktı. Üstelik kombiyi yakmamıştı bile. Samsa eve verdiği cezanın işe yaradığını düşündü. Bu sefer ev kendisini teslim etmemiş, sıcak kalmak için var gücüyle savaşmış üstelik başarmıştı da. Samsa üstündeki kazağı attı, tişörtle dolaşmaya başladı evin içinde. Biraz başı dönüyordu ama evin sıcaklığı her şeyi unutturuyordu ona. Ateşinin 39’a fırladığının farkında değildi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde eşofman da fazla gelmeye başladı Gregor Samsa’ya, şortunu çekti, evinin duvarlarını okşayarak onunla gurur duyduğunu söyledi. İsteyince başarılabiliyordu demek ki. Öte yandan okşadığı duvardan dışarı fırlayıp pencereye doğru dört nala yol alan siyah, doru atlar koşulmuş at arabasına uzun bir süre anlam veremedi. Evin ortasından yol geçiyordu demek ki. Üstelik sadece o da değildi arabayı gören. Defalarca tutup atmasına rağmen her seferinde bacağında belirip durmadan vraklayan kurbağa da at arabasını görünce birden kaçmıştı. Bu sırada ateşi 42’ye yükselmişti ve halüsinasyon görmeye başlamıştı bile.
Sonunda üstündeki her şeyi çıkarıp kendisini sokağa attığında bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı Gregor Samsa. Ama artık ne beyni ne de vücudu onu dinlemiyordu. Rıhtım caddesinin ıslak kaldırımlarında çırılçıplak dansederken bir yandan da var gücüyle şarkı söylüyordu. “Ben bir küçük cezveyim… Köşe bucak gezmeyiiiim!”

Sayıklamalar 2

Kimim ben? Nedir beni diğerlerinden ayıran?
Hayata bir beyin fırtınası olarak bakmak ne kadar gerekli? Bizi niye okutuyorlar bu kadar. Büyük adam olmamız için mi? İyi de tarihin gösterdiği en büyük gerçek şu değil midir? Büyük adamlar acı çeker. Ya da zaten başlangıçtan itibaren çektiği acıdır büyük adamı büyük yapan.
Bizi temelde nihilist yapan şey fiziksel aktiviteden koparılmış olmamız mıdır? Spor salonlarında dıngıldamaktan bahsetmiyorum. (Koşu bandının üstüne çık, bitmeyen bir yolu yürü durmadan, kısır döngü bandında durmadan yürü. Sonra da hayatım niye bu kadar anlamsız diye sor kendi kendine) Ben üretime dayalı fiziksel aktiviteden bahsediyorum. Odun kırmaktan, çapa yapmaktan, dal budamaktan, tavuk kesmekten. Bir şeyi büyütmek, yetiştirmek ya da yoketmek için yapılan, (fit kalmak, zayıflamak, erken yaşta ölmemek gibi insanın kendi gelişiminden başka bir şeyi amaçlayan bir nedene dayalı) fiziksel aktiviteden mahrum kalmak mıdır büyük adam olmanın ödülü. Bu ceza değil mi?
Büyük adam düşünür, her büyük adam yaratıcı düşünemeyebilir. Ama en azından kendisine öğretilen düşünme yollarını takip eder. Mantık yürütür büyük adam, önsezer, fırsatları değerlendirir. Soyutlar. Soyutlama sadece yaptığı işle ilgili değildir. Hayatının her alanına yayılır.
Büyük adam komşusunun on yedi yaşındaki kızını sikmeyi hayal eder. Mastürbasyon da bir çeşit soyutlamadır. Küçük adam komşusunun on yedi yaşındaki kızını kıstırdığı yerde siker. Büyük adam bu edepsiz hayali gerçekleştirmenin sonuçlarını da düşünür. O sonuçların yaratacağı etkiden korkar. Soyutlaya soyutlaya yarattığı (aslında gerçek olduğuna dair ciddi şüphe duyduğu) hayatını mahvetmekten korkar. Küçük adam içgüdülerine uyar, düşünmez, önsezmez, varsaymaz, tek başına yakaladığı gün yapışır komşu kızının apış arasına. Sonunda ölüm bile olabilir ama o kadar uzun boylu düşünmek küçük adamın işi değildir.
Büyük adam sadece kendisinin değil, içinde yaşadığı toplumun, hatta dünyanın gidişine yön verecek bir katkıda bulunabileceğini düşünerek yaşar bütün hayatını. Bu erdem oluşturur büyük adamın DNA’sını. Halbuki düşünceden eyleme geçmek zordur. Küçük adam düşünmez, yapar. Yaptığıyla değiştirir zaten çoktan değişmeye hazır olanı. Devrimleri büyük adamlar kurar. Küçük adamlar yapar. Büyük adamlar her on yılda bir devrim hayalleri kurar ama küçük adamlar olmadan devrim olmaz.

Şimdi burda can sıkıcı soru şu: Büyük adam mı yaşıyor, küçük adam mı?

3 Kasım 2007 Cumartesi

Sayıklamalar 1

En son ne zaman elbise diktin? En son ne zaman soğuktan korunmak için, çıplaklığını örtmek için ya da sadece güzel görünmek için kendine bir elbise diktin? Hiç dikmedin ki… O yüzden bu soruyu başka şekilde sormak lazım.

Hiç kendine bir elbise diktin mi?

Hiç avlandın mı?

Hiç yemek için bir sebze yetiştirdin mi?

Bir gün dene.

Kazak örmeyi dene, ya da kendine bir elbise dikmeyi… Ne kadar zor, kafa karıştırıcı, emek isteyen bir iş olduğunu anla, eline batan iğnenin acısını duy. Parmaklarına nasıl kramp girdiğini gör. Saatlerin nasıl arka arkaya geçtiğini anla.

Balık avlamayı dene. Ya da keklik… Beyni seninkinden çok daha küçük olan, beyni seninkinden çok daha az çalışan bir hayvanı alt etmeye çalış. O yaşamını sürdürmek için sürekli tetiktedir. Sen sabretmek zorundasın. Iskalayacaksın, bir daha deneyeceksin, bir daha, bir daha, beklediğin kadar kolay olmadığını göreceksin. Belki daha önce hiç kimsenin yanından bile geçmediği bir kayanın üstünde uzanacaksın. Bekleyeceksin, avlayacağın gibi tetikte duracaksın. Yorulacaksın. Ne kadar zor olduğunu göreceksin. Ne kadar emek istediğini.

Bir domates yetiştirmeyi dene. Önce tohum bulacaksın. Sonra onu toprağa gömeceksin. Bekleyeceksin, sulacaksın, bekleyeceksin, siyah tohum tohum olmaktan çıkacak, tohum kendini aşacak, filiz olacak, yeşil filiz olacak, filiz kendini aşacak, fide olacak, sulayacaksın, bekleyeceksin. Az gelişebilir, güneşten yanabilir, senin kontrolünde değil her şey. Kontrolünde olmayan bir canlının gelişmesine yardım edebiliyorsun sadece. Ama o bir şekilde seni kontrol ediyor. Hayatını devam ettirmen için bir çok şeye olduğu gibi ona da ihtiyacın var. O fide büyüyecek, kendi türünü çoğaltmak için bir domates çıkaracak kendi içinden. Sen onu yiyeceksin… yaşamak için. Kırmızı bir domates. Başka bir kırmızı domatesten çıkmış olan siyah bir tohumdan çıkan yeşil bir fideden çıkan kırmızı bir domates. Döngüyü anla. Hayatı anla. Hayatın ne kadar emek istediğini anla.

Şimdi etrafına bak.

1 Kasım 2007 Perşembe

2 Kasım Cuma

Dün gece sekiz buçukta eve gelip direk horlamaya başladım. İki buçuk gibi kalktım ve o saatten beri ayaktayım. Evdekileri uyandırmamak için yoğun bir çaba. Ama sakarlık baki tabi. Evin hiç beklemediğim köşelerinden ya da hiç ummadığım eşyalardan fena sesler çıkarabiliyorum. Mendilin karton kutusu ne kadar ses çıkarabilir ki demeyin çıkarabiliyor.
Tamburada dinliyorum. Tamburada dinleyiniz. Fantastik, gerçekten de fantastik bir albüm olmuş, özellikle de bin yıldan daha uzun bir süreden aynı yerde duran bir şehirde, hayaletlerin henüz insanlardan korkup kaçmadığı bir saatteyseniz. Antik şehirleri unutmayınız. Onlar yokoldular. İstanbul'la yaşıt olup da yokolan şehirleri unutmayınız. İstanbul'u seviniz. Makamikrion'u sevmeyiniz. Çünkü öyle bir şehir yok, belki ben şu an itibariyle uydurdum, belki bir zamanlar vardı bilemeyiz, ama artık yok. O yüzden Makamikrion'u sevmeyiniz. İstanbul'u seviniz. Sabahın kör saatlerini seviniz. Tamburada'ya özel ihtimam gösteriniz, hayatınıza fon müzikleri bağışlayan müzisyenleri siz de bağışlayınız.
Tembel bir yazar olarak daha önce yazdığım şeyleri buraya kopyalapastala yaparak başlattığım sevgili blogünlüğüm bana çok önemli bir şey öğretti. Uzun yazıyı kopyalarsan bu sütunlarda daha da uzuyor, okunmuyor. O yüzden ne yapmak lazım kısa yazmak lazım şu anda olduğu gibi...
Filmin sıralamasıyla uğraşıyorum son günlerde. Heyecanlanmak gerekli mi? Ben niye heyecanlanmıyorum. Tecrübe mi? Alışkanlık mı? Alışkanlıkla yazmamak gerekmiyor muydu ama? Bilmediğin sularda bildiğin suların rahatlığıyla yüzersen boğulmaz mısın? Yoksa yüzmek her yerde yüzmek midir? Çok fazla soru var aklımda. Ama bu bir şey değil. Bundan bir kaç yıl önce ohoo... Kendime sorduğum o soruları bir kenara yazsam burdan köye yol olurdu. Hangi köy? Mesela bu da bir soru. Benim doğduğum köylerde bebek şimal rüzgarları eserdi. Şimal ne? İşte bu bok maalesef böyle gidiyor. Başlangıçtaki soruyu unutalı çok oldu. Belki de hiç unutmadım o soruyu, bütün bu karmaşa oradan geliyor belki de. Ben kimim? Nedir beni başkalarından ayıran?
Evet, kafam çok karışık

26 Ekim 2007 Cuma

Evropa Yollarında 4000 Kilometre- 1.Kısım

8 Haziran günü hızlı verilmiş bir kararla Evropa’ya çıktık. Hedefimiz Paris’e arabayla girip trafiğin anasını belleyen ilk Türk çift olmaktı. Kaldırımlara park edip, yaya geçitlerinden geçmeye çalışan yayaların ayaklarını ezecek, yeşil ışığın yanmasına fırsat vermeden önümüzdeki arabaya korna çalmaya başlayacak, sola ya da sağa dönerken sinyal vermek yerine pencereden çıkardığımız sigara tutan ellerimizin işaret parmaklarını kayıtsız bir rahatlıkla “bi saniye canım” der gibi kaldıracaktık. Amacımız Paris’te görülmemiş bir infial yaratmaktı. Üstelik bütün bunları Fransızlar’ın hala gece yatağa yattıklarında “Bu Pöti Nikola’ya ben oy atmadım, bizim hanım da atmadı, biliyorum. Peki kim seçti ulan bu herifi?” diye düşündükleri bir dönemde yapacaktık. Zaten Sarkozi’nin gelişiyle çöküntüye uğrayan sıradan Parisli’nin huzur ve güven ortamını sıradan bir takım İstanbul trafiği numarasıyla iyice sarsacak yavaş yavaş evlerini terk edip güneye göçmelerini sağlayacak, böylece kiraların düşmesinden faydalanarak başımızı sokacak bir ev bulacaktık. Evet biraz karışık ve zor bir plandı ama işe yarayacağından emindik. Bizi de alın diye yalvaracak halimiz yoktu sonuçta di mi! Türküz ulan biz!

İstanbul’dan çıkarken gayet serinkanlı bir şoför olarak hatırlıyorum kendimi, sağımdan ve solumdan aynı anda sollama yapan araçları gördükçe düzenli olarak kendime içinde araba koşturduğum yerin İstanbul, hatta Türkiye olduğunu, burada her şeyin normal olduğunu, anormal diye bir şey bulunmadığını hatırlatıyordum. Daha birkaç gün önce İzmir’de bir motosikletin arka plakasının kalın siyah keçeli kalemle yazılmış olduğunu gören ben değil miydim? Ondan birkaç gün sonra Silivri’deydi sanırım, bir kamyon şoförünün sırf kestirmeden gitme ihtirasıyla olduğunu düşündüğü için yayalar için yapılan demir köprüden kamyonuyla geçmeye çalışırken köprüyü kırdığını, yerçekiminin de kanuni yetkisini kullanarak kamyonu kırdığını, aslan şoförün de kırılan kamyonun içinde boynunu kırdığını okuyan ben değil miydim? Kestirmeler ülkesinde uzun ama doğru yoldan gitmeye çalışırken, bir yandan da kestirmecilerle baş etmeye çalışmanın gerilimini yaşamaya ne gerek vardı öyle değil mi? Dönerken aynı duygular içinde olmayacağımı o sırada bilemezdim elbette.

İpsala yolunun Tekirdağ’dan sonraki kısmı çok güzeldir. Daha önce bir çok kereler Keşan’a, Erikli’ye gidip denize girdiğim, otel odasında –hem de pencereden denize girenleri seyrederek- senaryo yazmak zorunda kaldığım için biliyorum. Hatta bir gün Cüneyt’le kıyıda sabahlamaya çalışıp götümüz donduğu için Erikli’ye gidip benim askerlik paranoyam yüzünden dört paket sigara parasına kalacağımız pansiyonda kalamayıp
[1] sitelerin arasında bulduğumuz bir meydancığa çektiğimiz arabanın içinde iki kişi uyumaya çalışmıştık. Sivrisineğin ne demek olduğu bilgisine bir o gece o arabanın içinde, bir de bu haziranda İpsala’da ulaştım, unutturmayın bunu da daha sonra anlatayım.

Tekirdağ’ın köfte kokularını, sahildeki gereksiz trafiğini ve emsalsiz rakı fabrikasını geride bıraktıktan sonra ben yolculuğun getirdiği enerjiyle Ekin’e “Bak sevgilim işte burası ünlü Tekirdağ Rakı fabrikası” diye anlatmaya başladım. Tekirdağ güzel içen bir ülkedir. Yokuşlar ve tepeler üzerine kurulu, küçük İstanbul olmaya özenen ama aslında dibine kadar Trakyalı olan bir şehirdir. Bu şehirde insanlar çoğu zaman göstermeden, ama bazen de göstere göstere içerler. Sekiz ay kadar yaşadığım için biliyorum. Kasabım hacı oğlu iken bakkalım sıkı içiciydi, akşam belli bir saatten sonra bakkal dükkanı kendini mini-meyhaneye çeviriyor, tezgah arkasında nefis beyaz peynir eşliğinde rakının dibine vuruluyor, bizim bakkal her akşam kırmızı bir surat ve çakırkeyif bir gülümsemeyle beni geyiğe esir ediyordu. İlk birkaç hafta bu yoğun içiciliğin sebebini anlayamasam da rüzgarın fabrikadan estiği bir gün sahilde yürürken hadisenin farkına vardım. Bütün şehir kendisini nefis bir anason kokusuna teslim etmişti. Şimdi baştan aşağı rakı kokan bir şehirde insan kendini çaya ne kadar verebilir sorarım size?

İşte tam 21 gün sonra aynı yoldan geri dönerken kendisini Tekirdağ turu rehberi sanan şaşkın ruhum alışkanlıkla o ünlü rakı fabrikasının hikayesini tekrar anlatmaya kalkınca Ekin “Benim geri zekalı sevgilim, daha önce bir çok kereler bu yoldan beraber geçtik ve sen rakı fabrikasını her görüşünde kendini tutamayıp ‘Bak sevgilim işte burası ünlü Tekirdağ Rakı fabrikası’ diye başlıyorsun, içindeki o küçük tur rehberi cüceyi öldür yoksa ben 20 gündür manikür yüzü görmemiş ve iki tanesi ta dibinden kırılmış tırnaklarımı şah damarına geçirip kanlarını Tekirdağ sokaklarına fışkırtacam!’ der gibi “BİLİYORUZ!” deyince yolculuğa çıkmadan bir gün önce Ekin’e bir arkadaşını doğum gününde yeni tanıştığı biri tarafından söylenen cümlenin doğruluğunu bir kere daha anlamış oldum. “Eğer bu yolculuktan döndüğünüzde hala ayrılmamış olursanız birbirinizi çok seviyorsunuz demektir”. Evet ulan! Ekin özellikle birinci haftadan sonra bir çok kereler muhtelif milliyetlerdeki yastıkları –ki çoğu benim kafamın altındaydı- yüzüme bastırıp beni boğmayı düşünse de, ben bir çok kereler onu küçük parçalara bölerek küçücük bavuluma sığdırma planları yapsam da, ölmeden ve ayrılmadan döndüğümüze göre birbirimizi çok seviyoruz demektir.

Neyse efendim biz Tekirdağ’ı arkamızda bırakarak güzelim Trakya yollarına verdik kendimizi. Tekirdağ’ın hemen çıkışında “Yahoo!” nun yazı karakterleriyle yazıldığı için bana hep komik gelen “Yayoba” dinlenme tesislerini ve sırf adı yüzünden bana Galip Tekin çizgi romanlarından fırlamış hissi veren Ahievren
[2] köyünü arkamızda bıraktıktan sonra Keşan’a da giden dört yola geldik. Şimdi bu noktada bir açıklama yapmak istiyorum. Dediğim gibi daha önce bir çok kez bu noktaya kadar gelmiş ve her seferinde sola dönerek Keşan tarafına gitmiştim. Her seferinde de şeytan, “düz git, gir şu İpsala yoluna, koşarak uzaklaş bu memleketten” derdi. Ama şeytan o dönemde benim arabada triptik, yeşil kart, bende de uluslararası ehliyet olmadığını bilmiyordu.




[1] Kalanların listesini jandarmaya verdiklerini söylemişti pansiyoncu kadın. Büyük ihtimalle doğru değildi ama ben “burada kalanların adını jandarmaya veriyor musunuz?” diye sorunca, beni Erikli’den Yunanistan’a kaçmaya çalışan gerçek bir kanun kaçağı zannetmişti, başı belaya girmesin diye “Evet! Veriyoruz” demişti. Şimdi düşününce bunun böyle olduğunu çözmüyorum tabi, o zaman genç ve salaktım, şimdi orta yaşlı ve salağım. Cüneyt’in sahildeki çakıllara gömdüğü Reno’su da başka bir yazı konusudur ayrıca.
[2] Benim teorim bu köyü uzay gemileri bozulup dünyaya iniş yapmak zorunda kalan bir grup uzaylının kurduğu, ama içinden geçerken bile üç buçuk attığım için inip soramıyorum.

ORİJİNALİZ ULAN BİZ!

Bu sabah yağmur var New York'ta. Hava fahrenaytla 60 gözünü sevdiğimin selsiyusuyla 16 derece civarında. Ekin içerde bilgisayarın başında ekşi sözlüğü tavaf etmekle meşgul. Bütün kanallarda birer yargıç var. Televizyonda mahkeme zamanı. Üstümde uzun kollu ince bir süvetşört, altımda şort, ayağımda çoraplar ve sandaletler, üşüyorum tiril tiril.

Buçuklu bina numaraları var sokaklarda. Garip ama gerçek. Mesela kahvemizi aldığımız Porto Rico Kahve Kampani'nin numarası 40 ½. (Bu arada yazının bir sayfasını yazmıştım ki bilgisayar kilitlendi, hiç adetim olmamasına rağmen yazdıklarımı kaydetmediğim için şimdi yeniden yazıyorum. Aynı şeyi ikinci kere yazmaya kalktığında farklı şeyler yazıyor olman da çok enteransan evet “enteransan” bir şey) Kahveci dükkanı sadece kahve ve çay satıyor, içeride insanı şaşırtacak kadar çok türde kahve var. Ama fransız vanilyası, fındık aroması vıcıklığında değil. Meksika, Porto Rico, Jamaica kahvelerinin farklı pişirilmişleri, farklı daneler, bazıları çok yağlı ve koyu kahverengi (insana lezzetli, yenecek bir şeymiş hissi veriyor. Yani kahve danesi değilmiş de kahve şekli verilmiş çikolatalarmış gibi), bazıları yeşile yakın, bazıları bildiğimiz kahve danesi, ama hepsinin birbirinden farklı bir tadı var. Avuçlayıp hepsini teker teker koklamak istiyorsun ama kahvelere dokunmak yasak. Çuvallara iki elini birden daldırıp ellerine değen kahve tanelerini hissetmek yasak. Dükkanın suratsız çalışanları senin gibi bir mikroptan mikrop kapmasını istemiyorlar. Çünkü o zaman müşteriler de mikrop kapabilir senin mikropladığın kahveden. O zaman da milyon dolarlık tazminat davaları açabilirler kahve kampaniye. Zaten televizyonlara aç timsahlar gibi reklam verip duran hukuk şirketleri de ah birilerinin başına bir şey gelse de dava açsak diye hazır ve nazır bekliyorlar.

Ha hijyensever New Yorklular yüz elli yıllık binalarda oturuyor o ayrı. Binalar artık doğal birer mikrop yuvası, her yerden asbest akıyor ama ne çare. Asbest'in kanserojen olduğunun bilinmediği daha da güzeli kanserin kanser olduğunun bilinmediği zamanlarda yapılmış binalar bunlar. Duvarlarını arkasında hamamböceği anaokulları var. Metronun asıl sahipleri fareler ve ne yaparlarsa yapsınlar köklerini kurutamıyorlar farelerin. Bütün bunlara rağmen kahve çuvallarına elini daldırmak yasak.

Tezgahla duvarın arasında bir kişinin durabileceği bir diğerinin de yan yan geçebileceği kadar dar bir boşlukta sıraya girip yağ kuyruğundan bekler gibi kahve ısmarlama sıranı bekliyorsun diğer ölümlülerle. Burada sıra beklemek o kadar sıradan bir şey ki. Harry Potter'ın son kitabı çıkacak gir sıraya, Cuma günü güzel bir film başlayacak bir önceki Cumartesiden bilet sırasına gir ki ilk seyredenlerden birisi sen ol. İyi olduğunu düşündükleri ürüne karşı bir sabırsızlıkları ve sabırları var. Onu ilk elde eden, ilk seyreden, ilk okuyan olmaya dair bir sabırsızlık. Ama bunun için elli metrelik sıralara girecek kadar da sabırlılar. Kahve içilebilecek ya da alınabilecek bir sürü yer var ama orada sırada bekleyip iyi kahveye ulaşmak için sabredebiliyorlar.

Biz ise beklemekle ilgili en büyük sınavımızı 12 Eylül'den önceki o ünlü karaborsa kuyruklarında verdiğimiz için midir bilmem beklemekten nefret eden bir milletiz. Benim ve benden daha genç insanların hatırlamadığı bir dönem olmasına rağmen ben de sevmem sıra beklemeyi. Kendimizi küçülmüş, sıradan hissetmemize sebep oluyor, herhalde ondan. Öte yandan sıra beklemekten daha çok nefret ettiğim bir şey varsa o da beklediğim sıraya birilerinin kaynamaya çalışmasıdır. Sırada beklemek seni müthiş sıkan bir aile ziyaretine gitmek gibidir. Sıraya kaynamaya çalışanlar ise haber vermeden gelen sıkıcı aile ziyaretçileri gibi.

Öte yandan muasır medeniyetlerde nefes alıp vermek gibi bir şey sıra beklemek. Olmazsa olmuyor. İnsanlar rahat edemiyorlar. Floransa'da Uffizzi Müzesi'nin kapısında 2 saat boyunca sıra beklerken hayattan tiskinen bir tek biz vardık. Büyük ihtimalle o sırada bekleyen bütün Türkler aynı hissiyata kapılıyorlardı. Diğerleri ya kikirdeşerek sohbet ettiler, ya içlerinden birini kurban seçip sırayı terk ettiler ve bir köşede öğle yemeklerini yediler. Sevgiliyseler öpüşüp koklaştılar. Ya da bizi şaşkınlıklara gark ederek kitap okudular! Sonuçta bütün bunlar biz Beyaz Türklerin artık öğrencilikten çıktığımız, kendi paramızı kazanmaya başlayıp yurduna milletine hayırlı bir insan olmak yolunda sağlam ve emin adımlarla ilerleyen sorumlu orta yaşlılar olmaya başladığımız günden beri yapmadığımız şeyler. Biz ki kendimizi etrafımızdaki her şeyin efendisi sanırız. Sıra beklemek, sıra beklerken öfleyip püflememek, sıra bekleyenlere üstten üstten bakarak aralarından geçip VİP olarak içeri girmemek, bir de sırada kitap filan okumak! Brrr! İiireeeenç!

Sıra beklemeyi sevmiyoruz. Bir kere sabırlı değiliz, üstüne zaten çoktan hak edilmiş bazı haklarımız varken hala sıra bekliyor olmayı müthiş anlamsız buluyoruz. Bu yüzden Avrupa Birliğine giremeyeceğimizi düşünüyoruz. Çünkü bizi bekletiyorlar. Halbuki biz muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yeminini bundan seksen küsur yıl önce etmiştik. Halbuki daha on yıl öncesinde sınırlarından iki karton malbora vererek geçebildiğimiz Bulgaristan çoktan içeri girdi! Bizi bekletiyorlar ve bu bizim çok özel, biricik, vazgeçilmez olduğumuz, dünyalara bedel bir Türk olduğumuz bilgisiyle çatışıyor.

Evini kiraladığımız Dodo 1982'den beri East Village'da yaşayan bir İsviçreli. Andy Warhol'la bir kere karşılaştığını anlatıyor ballandıra ballandıra. Aklıma bir cümle takılıyor. Bir gece klübüne girmek için sıra beklerken... Andy Warhol ve Boy George Dodo'nun hemen arkasında klübe girmek için sıra bekliyorlar. Seksenler... yani Andy Warhol'un Andy Warhol, Boy George'un da hala Boy olduğu dönemler. İkisi de kapıya gidip “sen benim kim olduğumu biliyor musun!” diye arıza çıkarmıyor. Sıra bekliyorlar. Enayiler!

Ünlü gece klüpleri var burda, herkes önünde şık şıkıdım kıyafetlerle sıra bekliyor. Ya da bazı küçük lokantalar... insanlar kapıda bekleşiyorlar yemek yiyebilmek için. Çünkü mekanların kaldırma kapasiteleri var. Gece kulübü en fazla 300 kişi alabiliyor mesela. 500 kişiyi doldurmuyorlar içeri. Restoran maksimum otuz kişilik. Buldukları ilk boşluğa masa atıp bir beş kişi daha tıkıştırmıyorlar. Bekle, biraz sonra sen de gireceksin. Sıraya gir. Bu salak Amerikalılar da “tamam abi” deyip sıraya giriyorlar. Bir mekan beni kapıdan çevirecek, sırada bekle diyecek. Bir daha kapısından içeri girersem şerefsizim! Biricikim ben; Suden değilim ama özelim. Ata Demirer'in Avrupa yakasında dediği gibi “ORJİNALİZ ULAN BİZ!”