31 Aralık 2009 Perşembe

Bir Dönem Kapanıyor

Bu bir yılbaşı yazısı değil. 2009 ya da 2010'dan bahsetmeyeceğim bu yazıda. İçimizdeki büyük sıkıntının sebebinden bahsedeceğim. Uzun zamandır yazmak isteyip de planlı programlı yazma derdiyle ertelediğim ama aslında daha önce yazdığım bir sürü yazıda ucundan kenarından değdiğim bir konu bu aslında. Artık planlı programlı yazmaya da takılmayıp allah ne verdiyse yürüyorum.

Zannımca 1800'lerin sonlarında yaşayanlarla aynı haleti ruhiyedeyiz bugünlerde. 1789'un üstünde yüz yıl geçmiş, arada 1840 ve 1860 devrimleri ile Avrupa hallaç pamuğu gibi atılmış. Adına devrim dediğimiz zaman dilimi müthiş renkli, hayat dolu ama bir o kadar da tekinsiz ve tehlikeli. İnsanlar sürekli bir sallantıda yaşamaktan yorulmuşlar ama artık nihayet sonu gelmiş. Neredeyse 20 yıldır o zamanki "en ileri dünya"yı (Çünkü bugün olduğu gibi o gün de zaman dünyanın her yerinde aynı hızla akmıyordu) bir bütün halinde sarsan "küresel" (Bu "küre" Amerika, Avrupa, Rusya ve biraz da Osmanlı İmparatorluğundan oluşmaktaydı) sarsıntılar yerini mikro çatışmalara bırakmıştı. Keşifler büyük ölçüde tamamlanmış, emperyalizm Afrika'da, Çin'de, Hindistan'da ve Güney Amerika'da "azıcık götüme yer edeyim, dur bak sana neler edeyim" demekle meşguldü. "İleri dünya" göreli bir huzur ve güven ortamında gittikçe refah seviyesini yükseltirken bir yandan da gelecek yüzyılın kimliğini belirleyecek büyük icatlara, yeni teknolojilerin gelişimine tanıklık ediyordu.

Bir dönem kapanmıştı. Ama yeni bir dönem henüz başlamamıştı. 1900'de doğan bir çocuk 14 yaşına geldiğinde bütün dünyayı hallaç pamuğu gibi atacak bir savaşın içinde bulacaktı kendini. 40 yaşına ayak basmadan daha da ağır bir savaşa şahit olacaktı.

Bugün, 68 olaylarından ve son devrimci kuşağın evlerine çekilmesinden 30, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından 20 yıl sonra, hemen hemen bütün sınırlarını iki ayrı siyasi görüş üzerinden tanımladığımız bir dünyanın ayaklarımızın altından çekilmesinin sancısını yaşıyoruz. Sadece benim değil hepimizin kafası karmakarışık olmuş durumda.

Herşey o kadar hızlı ve ilkesiz değişebiliyor ki kendimizi ve insanları hayatın içinde bir yerlere konumlandırmakta müthiş zorluk çeker hale geldik. Sisin içinde yolunu bulmaya çalışan gemiler gibiyiz. Kerteriz alacak bir nokta seçiyoruz kendimize, oraya göre koordinatlarımızı belirleyeceğiz. Bir deniz feneri görüyoruz, sabit, karanın üstünde, bizim gibi sallanmayan, ona göre ilerlemeye başlıyoruz. Sonra yanından geçerken o fenerin de sabit olmadığını, aslında suyun üstünde bizim gibi hareket ettiğini görüyoruz. Ona bakarak yol alırken başladığımız yerdeki hedefimizden oldukça uzağa düşmüşüz, sadece bununla da kalmamış ama bela, yol alırken değişmişiz, dönüşmüşüz, başlangıçta koyduğumuz hedefleri hatırlıyoruz, o kadar uzak ve anlamsız geliyor ki onlar şimdi bize. Ama yeni bir başlangıç noktası da yok ki "evet, burdan, bir kere daha" diyebileceğimiz. Bir koya girip, dinlenip, toparlanıp, o koyu kendimize yeni bir başlangıç yapıp bir kere daha hamle edemiyoruz. Kıtalar geri çekilmiş, sınırsız ama aynı zamanda tekinsiz bir açık denizin ortasındayız. Eğer durursak batacağımızdan ya da korkunç bir fırtınanın dalgaları tarafından yutulacağımızdan, kısacası öleceğimizden korkuyoruz. Durmayıp hareket ettiğimizde de ne için hareket ettiğimizi bilmediğimiz için muzdarip oluyoruz. Sürükleniyoruz, her sürüklendiğimiz yer bize sabitmiş gibi geliyor, öyle olmasını istiyoruz aslında, ama değil. Sabitlikten kastım bir taş yoğunluğu değil yanlış anlaşılmasın, ilanihaiye orada olacak bir Kabe arayışı değil hiçbirimizinki. Ama en azından yaşamımızın büyük bir kısmında durabileceğimiz, kendimizi içinde hissetmekten memnun olacağımız, daha da fenası "ben varım!" dememizi sağlayacak kadar bir sabitlik. Benden sonrası zaten tufan!

Kendi adıma konuşayım. Çok acı bir itiraf olarak da görebilirsiniz bunu, kendime dair bu arayışta bulabildiğim en güçlü, en sabit alan Fenerbahçe taraftarlığı. Gönül rahatlığıyla ve kendimi iyi hissederek "Fenerbahçeliyim" diyebiliyorum. Gözlerimin olanca çekikliğine rağmen Türk olmak bana aynı -bırakın aynı olmasını hiç- rahatlık ve huzur vermiyor.

Marks'ın dediği gibi, katı olan her şey buharlaşıyor. Hiçbir durum, olay, ülke, kavram, nesne ya da kişi dar, kabul edilebilir bir menzilde hareket etmiyor. Her şey mühtiş bir sınırsızlıkta uçuşuyor, biçim, renk, içerik, anlam değiştiriyor, dönüşüyor, sabit kalmıyor. Marks bugünün dünyasında yaşasaydı o cümle orda kalmazdı. Çünkü o katı olanın başka bir şeye ama "bir" şeye yani buhara dönüştüğü bir çağda yaşıyordu. Artık buhar olan her şey de katılaşıyor, sonra sıvılaşıyor, sonra katılaşıyor, sonra yeniden buharlaşıyor. Döngü müthiş bir hızla ve durmadan ilerliyor. Biz de bu döngünün içindeyiz, kendimize bile müdahale edemeden sürekli bir şeylere dönüşüyoruz ve etrafımızdaki dönüşümü seyrediyoruz aptallaşarak, korkarak ve gittikçe yalnızlaşarak.

Ben bunu ilk olarak bundan 7 ya da 8 sene önce hissettim. Tam da kendi 30 yaş bunalımlarımın başladığı dönemdi. Doğal olarak kendi kişisel sıkışıklıklarıma yordum bu durumu. Sonra içimde taşlar yerine oturdu, su berraklaştı. Ama hala aynı hissi taşıdığımı farkettim. Aynı yoğun, nereye gittiğini bilememe hissini. Ve çevremde bende küçük ya da büyük hemen hemen her insanın aynı sıkıntıyı öyle ya da böyle bir şekilde ifade ettiğini fark ettim.


Bir dönem kapanıyor, yeni bir dönem başlıyor. Dünya tarihi yeni bir ergenlik dönemi geçiriyor. Bir insanın en çirkin, en bir şeye benzemeyen halidiri ergen hali. Dönüp bakın ergenlik fotoğraflarınıza, ne demek istediğimi anlarsınız. Dünya da aynı durumda. Sürekli bir şeyleri deniyor, beğenmiyor, bir kenara atıyor. Biz de onu oluşturan atomlardan olduğumuz için, aynı bunalımları yaşıyoruz. Dünya kendini bulmaya çalışıyor. Size kötü bir haberim var, bu bir süre daha böyle devam edecek.
 
Aşağıdaki resmi daha önce de koymuştum bloga. Bir kere daha koyuyorum. Adı "Kayıp Jokey". Jokeylerin görevi bir parkurda bir noktadan başlayan bir yarışta at koşturmaktır. Sonunda da aynı noktaya varırlar, öyle değil mi? Ama bu kayıp jokey, bir ağaçlığın içinde, dörtnala at koşturuyor. Tanıdık geldi mi? 
 


 

29 Aralık 2009 Salı

BUNU DA GÖRDÜ BU GÖZLER!

Ofisten biraz önce eve gelebildim. Saat gecenin 1'i. Eve girer girmez kızları dolaştırmaya çıkardım. Hazır çıkmışken Domino's'tan pizza aldım, televizyonun karşısına geçtim kanalların arasında dolaşırken "Yemekteyiz" programına rastladım. Televizyonu zevcemle birlikte seyretmiyorsak normalde bir saniye bile durmam, anında zaplarım. Fakat bu sefer durdum. Nedenini bir paragraf sonra anlatacağım. Sabırsızlar direk oraya zıplayabilirler.

Türk televizyon tarihinin gördüğü en enteresan işlerden birisi Yemekteyiz. Bitmedi, bitmeye de niyeti yok sanırım. Hemen hemen her gün rating sıralamasının ilk 20'sinde yer bulabilen bu kadar ucuza maliyetli bir programı kim, niye bitirsin ki? Üstelik Türkiye'ye çok büyük bir hizmette bulunurken! Türk insanını üçüncü cinsle tanıştırabilmek, bugüne kadar çoğu açık görüşlü, entelektüel ve cinsel özgürlüklere saygı gösteren senaristler tarafından yazılan Türk dizilerinin (BİM hariç) hangisine nasip oldu allah aşkına? Bu program sayesinde her hafta milyonlarca ailenin evine bir adet gey giriyor. Şarkı söylüyor, göbek atıyor, espri yapıp herkesi güldürüyor, adı üstünde neşe katıyor ortama. Üstelik dedikodunun, çekiştirmenin allahını da onlar yapıyor.(Madem seyretmiyorsun nerden biliyorsun diyecek olanlara, konuyla ilgili cümlenin başını bir kere daha okumalarını tavsiye ederim. Ne diyor yazar? "Televizyonu zevcemle birlikte seyretmiyorsak" diyor.) Bence süper, hiçbir itirazım yok. Bu iş üç yıldır neredeyse her hafta yayınlanıyor ve nerdeyse her hafta bir adet gey yarışmacı oluyor. Türkiye'de bu kadar come-out olmuş gey var mıydı? Ben bunu anlayabilmiş değilim. Çünkü bu grubu örneklem olarak alırsak, bu grubun haricinde en azından bir bu kadar da bu programa çıkmayı düşünmeyen come-out olmuş gey olduğunu varsayarsak, bir de bunun iki katı kadar henüz come-out olmamış gey olduğunu eklersek bir milyondan fazla geyimiz olduğu sonucuna varabiliriz. Herhangi bir parti için hayvan gibi bir oy potansiyelinden bahsettiğimizin bilmem farkında mısınız? Bu üçüncü cinsiyet meselelerinde benden çok daha militan bir tavır takınan ve herkesin özgürce cinsel tercihleri doğrultusunda yaşayabilmesini savunan zevceme her zaman şunu söylerim: Türkiye bir "yap ama bahsetme" ülkesidir. Koskoca bir Osmanlı İmparatorluğu tecrübesinden sonra maalesef etnik, kültürel, dini, cinsel ya da herhangi bir azınlık kimliğinin ancak ve ancak ana akıma, çoğunluk kimliğine uyumlandığı, muhalif olmadığı ve o akıma karşı sesini yükseltmediği sürece kendisine yaşam alanı bulabildiği bir ülkede yaşıyoruz. Gey olabilirsin, ama bunu söyleme, ot içebilirsin ama bunu söyleme, Kürt olabilirsin ama bunu söyleme, Alevi olabilirsin ama bunu söyleme. Yaşa. Ama bahsetme. Bu baskıcı toplumsal ruhayility'nin varlığı gene de bugün Türkiye'nin her hafta bir geyin şakır şakır geyliğini göstermesine engel olamıyorsa bu Yemekteyiz sayesinde olayor. Ha o yarışmacılara birisi kamerayı mikrofonu uzatıp gey misiniz diye sorsa alacağı cevap çok büyük bir ihtimalle "Hayır! Ben sadece nazikim. Bir zamanlar sevdiğim bir kız vardı, vermediler, sonra böyle oldum efendim" Zeki Müren cümlesi olacaktır, o ayrı.






Bütün bunlar bir yana, bu gece gördüğüm Yemekteyiz, beni kozmik bir olay gibi çarptı ve hayatın anlamını bir kere daha düşünmeme sebep oldu. Yemekteyiz'de bu hafta gey ikizler var. Bu adresten ulaşabileceğiniz yemekteyiz tanımında kendilerini görmek mümkün. Şimdi bu yazıyı yazarken hadise biraz daha soğumuş olduğu ve google'a "gay twins" yazınca bir sürü ikiz geyle karşılaşınca "evet lan demek ki olabiliyormuş!" diyorum. Ama bir saat önce şaşkınlıkla onları izliyordum. Ve şöyle diyordum: "Vay be! Hem ikizler, hem geyler! Bunu da gördü bu gözler!"

On the Road Again





Kısa bir Sefaköy-Taksim sürüşünden sonra, benim gene bir yerlere gidesim geldi. Zevcemle birbirimizi kesme noktasına geldiğimiz "haydi arabayla Nice'e gidelim" kampanyamızın üstünden iki yıl geçti. O zamandan beri doğru dürüst uzun yol yapmışlığım yok arabayla. Çalıştığım geceler, sabaha doğru, ilk kuşların cıvıltısının gelmeye başladığı, bu cıvıltıları duymamı engelleyecek üst perde sesler daha sahneye çıkmamışken, "Haydi gidelim" diyorum içimdeki tüm Gökhanlara. Şimdi suyun altı ne güzeldir. Dalacak bir yer bulalım, ölmeden mezarımıza girelim bir kere daha. Döngüyü seyredelim balık avlama ayağına.

Ama ondan önce uzun bir araba yolculuğu. Yola, arkadan gelen arabaya, önde fren lambaları görünen arabaya, ağaçların rüzgarla savrulmasına bakalım. Kafamızın içinde yolda olmasak da dolaşacak binlerce tilkiyi rahat bırakalım. Çünkü öyle bir an gelecek ki bütün sesler silinecek, tilkiler sakinleyecek, yoldaki kasisler sakız gibi yumuşayacak ve herşey bir olacak. Ben, araba, yol, yüzünü asfalttan yapılma kara bir usturayla çizik içinde bıraktığımız yeryüzü... Ommmmmmm.

Gitme zamanım geldi gene.

Sağolasın Müdürüm

Bizim evin yanında bir ilköğretim okulu var. Zevcemin bu okuldan çıkan çocuklarla ilgili muhtelif şikayetleri olsa da (ki hepsinde haklı) ben teneffüs ziline hastayım. Her zaman yakalayamıyorum ama yakaladım mı da sonuna kadar dinliyorum. Hababam Sınıfı filminin tema müziğini çalışıyorlar teneffüs zili olarak. Öğrencilerinin teneffüsün bittiğini bildiren ikinci çalışı sevmediklerini tahmin ediyorum ama kendi öğrenciliğimin zarrrrrrr diye çalan zilini hatırladığımda benden çok daha şanslı olduklarını düşünüyorum. Aha! Gene çaldı! Teneffüs bitti çoğu benden çok yaşayacak insan yavruları! Girin içeri! Bak yoksa Adile Teyze geliyor!

27 Aralık 2009 Pazar

Pazar Magazin



Eveet, pazar gazeteciliği kurallarına uygun olarak emlak ekimizi verdik. Şimdi de magazin ekimizi verelim. Madonna'yla Britney Spears 2003 MTV ödüllerinde öpüşmüşlerdi. O kutlu anın üstünden 6 yıl geçmiş sayın okuyucu. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor öyle değil mi? Siz siz olun geçen zamana bırakmayın kendinizi. Erkekler bireysel emeklilik sigortalarını aksatmasın. Kadınlar da Doktor Murat'ın son çıkardığı kaz ayağı önleyici kremi denesinler. Ne de olsa zaman çok çabuk geçiyor. Bakın Madonna'yla Britney Spears öpüşeli 6 yıl oldu bile!

Bakın! Bi daha bakın!


HAMİŞ: Evet bir çok erkek kibi ben de Madonnaların kadın öpmesini seyretmeyi seviyorum

İstanbul Boğaz'ı O Kadar Etmez

Hürriyet Emlak'ta bir ilan var. Gümüşsuyu'nda, 235 metrekare, 4 oda 1 salon, kesintisiz boğaz manzaralı bir apartman dairesi. Evin fotoğraflarını şu ilanda görebiliyorsunuz hali hazırda. Satılık.

Fiyatı 1 MİLYON 350 BİN EURO! 



N'olayor allahınız aşkına! Buras Manhattan ya da Hong Kong ya da Tokyo değil ki? O adamlar avuç içi kadar bir alana dünyanın gapitalizmini sığdırdıkları için buna benzer, hatta çok daha yüksek fiyatları çekebiliyorlar. Çünkü apartmanlarının içinde spor salonu, sauna, çamaşırhane filan var, dairelerin içinde kaykayla dolaşabiliyorsun, hatta biri giderken öbürü dönüyor da birbirlerine çarpmayorlar. Çatısında kayak merkezi olan var, hatta bir iki tanesine uzay mekiği inebiliyor.

Tamam biraz abartmış olabilirim ama Boğaz gören 235 metrekareye,

bir buçuk milyon Euro 

para isteyen amca benden daha fazla abartmıyor mu allaşkına?

Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz malikanenin adı Misty. 1880'de inşa edilmiş. 3 hektarlık bir bahçenin ortasında yer alıyor. İki katlı. Zemin 3 odalı ve 2 banyolu, 175 metrekare. Ayrıca 150 metrekarelik bir de cave'ı var şaraplarınız için.

Bitti mi? Bitmedi. Üst katında 5 odası 3 banyosu bulunuyor, 225 metrekare. Ayrıca bir de 100 metrekarelik tavanarası var.

Bitti mi? Bitmedi. Bunun haricinde bir de ek binası var 2 odalı. 50 metrekare. Ayrıca garajı ve ne isterseniz yapabileceğiniz atölyeleri var.




Ve bu... ev diyorum ayıp oluyor...

MALİKANENİN fiyatı 595 bin Euro.

Üstelik emlakçı komisyonu fiyata dahil.

Ama ben bunu almıyorum. Niye mi?

Çünkü Boğaz manzarası yok.

El insaf Türk gayrımenkul sahibi! El insaf!

HAMİŞ: Yılbaşında büyük ikramiye çıktığı an, özel uçakla Fransadayım.

25 Aralık 2009 Cuma

Sabah 5 Kalkmaları

Ben bu kendimi anlamıyorum. Sabah beşte uyanmaya başladım son bir kaç gündür. Neden bir anda jetlag'e bağladım kendimi? Bir yere gidip gelmişliğim de yok halbuki. Ya da gittim de ben mi bilmiyorum? Bugün evden çıkmayacağım sanırım. Son dört beş gündür bir kaç saati evde geçirdikten sonra kendimi dükkana atıyordum. Sanki bir değişiklik olacakmış gibi. Ama aynı şeyler. Gene bilgisayar başı, gene bir dağınıklık. Uykusunu tam alamamış adamın dalgınlığı. Bir halta yaramayan bir kaç şey çiziktirme, üç öğünün üçünde de ne yiyeceğini düşünme, seçeneklerin çeşitli kısıtlılığı, Lades'te istediğin her türlü yemek var genç.

Size de oluyor mu? Bugün daha önce hiç yemediğim bir şey yemek istiyorum. Hatta daha önce hiç kullanılmamış bir malzemeyle yapılmış bir şey. Muz kabuğunu yumuşatıcıda kızartıyorsun, üstüne kaya tuzu ve kokina tohumu rendele, afiyetle ye ve öl!

Eğer zıpkına gitmiyorsam bu saatlerde uyanmam ben. Kendime dair en iyi bildiğim şeylerden birisi gündüz sevmemem. Öğlen ikide bakkala girip "Günaydın" diyen bir insanın Boğaz'dan geçen vapurların ve motorların sesini duyması ne kadar anlamlı?

Ha erken kalktım, yol alayım, bari bi işe yarayayım durumu da söz konusu değil. Çünkü üretken olamıyorum sabahları, alışmamışım ne yapayım. Bulanıklık söz konusu. Elini nereye atacağını bilememe. Sürekli bir erteleme durumu. İstanbul'da son bir kaç gündür esen lodosun da bunda büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Beyin kimyamı değiştirmeye başladı bu lodos benim. Hoş bir gelişme değil yalnız bu. Oldum olası sevmem lodoslu günlerini bu memleketin ama bu son fırtınalar iyice dağıttı beni.

Arka sokakta kızları dolaştırıyorum. Büyük bir otelin yarım kalmış inşaatına bakıyor arka sokak. Arka sokak ıssız bir Vahşi Batı kasabasına benziyor lodos estiğinde. Sanki bir anda bir yerlerden dört nala koşan atlılar fırlayacak, üstümden geçecekler, ağrıyan sırtımı çiğneyecekler. Eğer İstanbul'da öleceksem lodoslu bir günde öleceğim ben. Bütün uyaranlarım sıfırlanıyor çünkü. Çıplak bir kabloyu dişleyebilirim, çarpılacağımı unutarak. O derece.

Anan öle alçak basınç!

Amarika'dayken "Up!"ı seyretmiştim üç boyutlu gözlüklen. Plastikten süper bir gözlük veriyorlardı, çıkışta da bırakıyordun kutuya. Ama ben Türktüm ve bırakmadım gözlüğü kutuya. Şimdi ara sıra takıyorum o gözlüğü durup dururken. Üç boyutlu dünyama üç boyut daha katar mıyım? Altıncı boyuta sıçrar mıyım deyu. Belki de sıçrıyorum ama bilmiyorum, çünkü mide bulantısından başka bir şey yapmıyor üç boyut gözlüğü, belki sıçrıyorum dedim çünkü bünye altıncı boyuta hazır olmadığı için mide bulantısı yapıyor olabilir bilmiyorum.

Damacanayla kahve içtim beşten bu yana saat henüz dokuz. Dört saattir ayaktayım henüz elle tutulur bir şey yapmadım. Benim bu sürekli bir şey yapmak zorunda hissetme hastalığım ne olacak a dostlar? Durmak bilmeyecek miyim ben hiç?

Anan öle altıncı boyut! Sıçrayamadım da duruldum sana.

Yazıyı Ruhi Su'dan Acem Kızı'yla bitiriyorum. Fizy'de var, dinleyiniz, dinletiniz.

Hamiş: Niye yazdım ki ben bu yazıyı şimdi.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Panda Uyarısı



Ne kadar şirin ne kadar tatlı bir hayvan öyle değil mi? Beşiktaşlı olmasının dışında bir arızası yok. Okaliptüs yiyerek besleniyor, Çin'de var bol bol. Dünyanın en çok oyuncağı üretilen hayvanlarından birisi.


AMA O BİR HAYVAN! HATTA SADECE BİR HAYVAN DEĞİL! PANDA BİR AYIDIR SEVGİLİ OKUR! ÖYLE OKALİPTÜS YİYEN, NEFESİ NANE KOKANDAN NE ZARAR GELİR DEME! ADAMIN .MINA KOR PANDA, PENÇEYİ YEDİN Mİ GÖRÜRSÜN! DİŞİ KIÇINA GEÇTİ Mİ GÖRÜRSÜN! O YÜZDEN UNUTMA! PANDANIN SESİ UZAKTAN HOŞ GELİR! YAKLAŞMA! HELE EL ENSE ATMAYA SAKIN KALKMA



uzaktan sev şu şirin şeyi, fotolarından sev. aman da bıcırığa bıcırığa... yerim seni ben şirinlik abidesi...


imza:
bir zamanlar İzmir Hayvanat Bahçesinde çizgi filmlerden sevdiği maymunlara dokunmaya kalkıp yüzü çizik çüzük içinde kalan bir insan evladı

17 Aralık 2009 Perşembe

BEN MEYLİMİ ÜÇ GÜZELE DÜŞÜRDÜM

Ruhi Su'dan dinlemeyi çok sevdiğim bir Karacaoğlan türküsüdür bu.

Ben meylimi üç güzele düşürdüm

Biri Şems-i, biri Kamer, ille Elif
Onların aşkıyla aklım şaşırdım
Biri Şems-i, biri Kamer, ille Elif

Onların aşkıyle aklım şaşırdım
Hangisinden yad eyleyim gönlümü
Garip gönlümü

Birinin evleri kaya başında
Birinin evleri alnım duşunda (o duş değil evladım, atlama hemen dûş. Gerçek olmayan, imge, hayal anlamında)
Biri yeni değmiş onbeş yaşında
Biri Şems-i, biri Kamer, ille Elif

Birinin parmağı dopdolu yüzük
Birinin kolunda sırça bilezik
Büyüğünü sevsem küçüğe yazık
Biri Şems-i, biri Kamer, ille Elif

Turna gelir, yüce dağı yol eder
Ördek gelir, çayır çimen göl eder
Üç güzel oturmuş bana el eder
Biri Şems-i, biri Kamer, ille Elif

Fizy'den arayın belki bulursunuz. Ruhi Su, su gibi akan sesiyle yaşam sevinci yayar bu türküyle. Neden bilmem, Karacaoğlan'ın çok kafa bir adam olduğunu düşündürmüştür usta bana hep. Şimdi niye yazdım bu türkünün sözlerini?

Çünkü ben de meylimi üç güzele düşürdüm bu ömrü hayatımda.
Biri Janis Joplin, biri Lhasa de Sela, biri Beth Gibbons.
Birinin cennettir mekanı
Biri doğdu Big İndian, New York'ta
Biri yaktı beni Portishead.... 'da (yersen)

Hani bazen romantik-komedilerde olur ya, Fransızca konuşan bir erkek vardır, kadın bir anda tahrik olur ve adamın üstüne atlar, adam ne olduğunu anlamaz. Kadın "Çok konuşma! Fransızca konuşmaya devam et!" der ve sevişmeye başlarlar. Dünyayı durduran bir şeydir o kadın için Fransızca. Bu üç kadının sesini nerde duysam dünya duruyor benim için. En azından bir parçam için, çantama atıyorum, yoluma devam ederken beynimin bir kısmıyla onları ve nefis seslerini dinliyorum. Güçlü kadın seslerine karşı zaafım var benim.


Bu kadını ilk duyduğum güne şükürler olsun. Cry Baby'yi dinlemeyen insan evladının bu dünyadan eksik gideceğine inanırım. Uzun zaman kasedin üstüne bakarak nasıl bir kadın olabileceğini hayal ettiğimi hatırlarım (o zamanlar internet yoktu, bilmem hatırlar mısın?), zenci olacağına kanaat getirmeye çalışıyordum ama gırtlağında bir şeyler beyaz olduğunu söylüyordu. Ama çok güzel bir kadındı kesin, (evet, ergendim, kesin yargılarım vardı, çok güzel sesli insanların güzel olabileceğine, platonik aşkımın bana asla yüz vermeyeceğine, eğer verirse sonsuza kadar mutlu ve mesut yaşayacağımıza inanıyordum). Sonra gördüm Janis'i. Ama "Iyk! bu ne!" olmadım, gerçekten olmadım. Sadece o ufacık tefecik bedeninden o sesi çıkarabilmesi afallattı beni. Bir konserini seyrettiğimde ise tüylerim tiken tiken olarak "vay bacanağını!" dedim. Sahneden dışarı taşmıyor, sahnede kendi içine kapanıyor ve bir kara delik yaratıyor ve insanı içine çekiyordu. Onu canlı izlemek için neler vermezdim. Şimdi ondan geliyor. Cry Baby



Bu kadının sesini ilk duyduğumda Bahariye'de oturuyordum. Salih'le birlikte. Salih'in hayvan gibi bir müzik arşivi vardı ve Davut Sulari'den Lhasa de Sela'ya gelebiliyordu insan birdenbire (sırf bunun için bile hayatıma girdiğin güne şükrederim Salih'in. O orta 1'di ben hazırlık. İzci kıyafetleri vardı üstünde) Bahariye'de yağmur yağıyordu, solumdaki yokuştan aşağı sular akıyordu, odamı sadece masaüstü lambam aydınlatıyordu. "De cara a la pared" çalmaya başladı ve ben darmaduman oldum. Hemen girdim internete, La Llorona albümün adı, Lhasa söyleyen. Tabi ki bir şey bulamadım (1999 yılında web'de herşeyi bulamıyordun, bilmem hatırlar mısın?) Ama günler ve geceler boyu dinlemeye devam ettim albümü. Hiçbirini anlatmaya kelimeler bulamayacağım duygu anıları yaşatmıştır bana Lhasa. Sanıyorum bir kere Türkiye'ye geldi. Bilet fiyatları o kadar ucuz, ben o kadar zengindim ki gidemedim. Ama bir gün ona bir yerde rastlayacağım ve mutlaka en önden dinleyeceğim kendisini.




Bu kadını ilk dinlediğimde Kurtuluş'ta bir çatı katında yaşıyordum. Gene Salih'in sayesinde duymuştum Portishead'in adını ve de tadını. Pencerem Harbiye tarafına bakıyordu. Şehrin çatıları bana rüzgarlı bir denizin dalgaları gibi geliyordu. Uzun ve dar bir balkonum vardı. Açardım Portishead'in Portishead'ini, pencerenin pervazına kıçımı, balkonun demirlerine ayaklarımı dayardım, sabahın beşinde, sigara üstüne sigara içerek kendimi, geçmişimi, geleceğimi düşünürdüm. Şehir uyurdu, şehir uyumazdı, taksiler geçerdi uzaktan, dipten gelen bir uğultu duyardım sürekli, bir fabrika gibi, durursa ölecek şehrin uğultusunu. Önde Beth Gibbons "Only You"yu söylerdi. Fitilsiz kadife, akıyor, üstünde tutamazsın, üstünde duramazsın, adamı çırılçıplak bırakıverir. Cigara dumanları arasında elimden tutup beni hiç bilmediğim yerlere götürdüğü ve sonra da geri getirmediği az görülen bir şey değildir kendisinin.

Demem o ki ben bu kadınlara aşığım. Cisimlerine değil, seslerine. Bir gün olur da biri cennetten, diğerleri uçaktan inip bana gelse ve "Gökhan, şarkı söyliycez ama paramız bitti" deseler, onları bir kere daha dinleyebilmek için, tarlasını tapanını pavyonda aşık olduğu kadına yediren Adanalı Ağalar gibi neyim var neyim yok satmazsam ekmek mushaf çarpsın! Ayaklarının altına halı gibi serilsem içim gam yemez. O derece mi? O derece.

16 Aralık 2009 Çarşamba

DÜNYA KUPASININ GELMİŞ GEÇMİŞ EN UNUTULMAZ ADAMI

1982'den beri Dünya Kupalarını seyrediyorum. Dünya Kupalarına dair aklımdaki ilk görüntüler çocukluğumun yaz tatillerinin geçtiği Susanoğlu'ndaki kayalıkların üstüne kurulmuş bir lokantada seyrettiğim Almanya-Fransa yarı finalinden. Elbette Fransa'yı tutuyordum çünkü Fransa'da Platini vardı. Panzerler (Nazi dönemini hatırlatsa da çok seviyorum bu tanımı) uzatmalarda 3-1'den maçı 3-3'e çevirmeyi ve beni de delirtmeyi başarmışlardı. Penaltıları da aldılar, ama sonrasında isimlerini emmoğullarım kadar net hatırladığım ve bende i ile biten bütün isimlerin İtalyanca olduğuna dair net bir kanı oluşmasını sağlayan isimleriyle, Rossi, Tardelli, Altobelli'nin golleriyle Azzurilere yenildiler. İtalyanlar komşularının intikamını almıştı. Büyüdükçe her Dünya Kupası öncesinde yayınlanan Dünya Kupası Tarihi belgesellerini kaçırmaz oldum. Ösebyo'yu, Garinça'yı, Kempes'i, -Şener Şen'in söylediği haliyle- Bakenbauer'i, Sarı Fare Kruyf'u oradan öğrendim.

Pele'yi seyredemesem de Zico'yu seyrettim. Socrates'in adını felsefe kitaplarından önce Dünya Kupası'nda duydum. 86'da Maradona'yı bütün dünyayla birlikte ağzım açık seyrettim. 90'da, daha önce ve daha sonra bir kere daha adını duyamadığım Schillaci'yi tanıdım. Völler'i, Klinsman'ı ve ağlayan Maradona'yı gördüm...

Bu liste böyle uzaaaar gider.

Dünya üzerinde futbol oynayıp da "Hayır ya, ben Dünya Kupası'nda oynamak istemezdim" diyen topçu var mıdır bilmiyorum. Genel olarak tüm erkeklerin dar da olsa bir imge dünyaları vardır. Bu dar dünyada meme, popo, bira gibi imgelerin yanında bir de Dünya Kupası durur. O yüzden aldığımız en dandirik kupayı, ödülü bile "Copa Del Mondo"yu kaldırır gibi kaldırırız.



Hal böyleyken Dünya Kupası'nda oynamaya hak kazanıp, üstelik finale kadar çıkıp da "Sigerim kupasını da dünyasını da! Ben bacıma laf söyletmem aga!" diyen bir tane futbolcuyu hatırlatmak istedim.

2006 Dünya Kupasını kimin kazandığını hatırlıyor musunuz? Ben ilk anda hatırlayamadım. Sonradan aklıma geldi İtalya'nın kazandığı. 2006 Dünya Kupası deyince torunlarıma anlatacağım bir tek şey var.

Evet, Pele'nin golleri, "Tanrı'nın Eli", -sanıyorum 66'da- çizginin önüne mi arkasına mı düştüğü hala tartışılan topu, Hakan "The Chaban" Şükür'ün attığı en erken golü (evet, yapacak bir şey yok, bu da önemli) bütün bunlar önemli, unutulmaz. Ama bunların hepsi, bu oyunun içinde olan, olması gereken olaylar zaten.. Hepsi önemli ama hiçbiri O'nun yaptığı kadar unutulmaz değil...

Doğrusunu yanlışını tartışmıyorum. "Ya abicim soğukkanlı olucaksın, adam seni sinir etmeye, kart göstertmeye oynuyo, Materazzi'nin sicilini bilmiyo mu bu adam yaaa" gibi yorumlar yapmaya kalkanın ağzına tokadı çarparım. O bize hayatın her zaman soğukkanlılık, planlılık, hedefe kilitlenme, sabır gibi kavramlarla yürümeyeceğini hatırlattı.

Erkeklerin her zaman bir planı, programı, hedefi vardır bu hayatta. Olmayana da adam gözüyle bakılmaz. Doğar doğmaz planlanmaya ve planlamaya başlar oğlan çocuğu. Oyunlarında roller biçer hem kendine hem etrafındakilere. Bu rol biçme ve role uygun davranma evde de devam eder. "Ben de bir gün baba olacağım, baba rolü oynayacağım, babamın gördüğü saygıyı görmek için bunu yapmam gerekiyor. Evimizde herkes ona hürmet eder çünkü o babadır. Benim hedefim baba olmak." Bu hedef belirleme boku erkeğin hayatının en küçük aşamasına kadar sirayet eder. "Sabah kalkacağım, ilk hedefim işemek, sonra traş olmak geliyor, traş olurken dikkat edilmesi gerekenler, yüzümüzü kesmemeliyiz, saçlarımız uzadıysa ilk hedefimiz berbere gitmek olmalı. Berbere saçımızın nasıl kesileceğini anlatmak bir hedef, onun yaptığı işi kontrol etmek başka bir hedef."

Erkekler başarısız olmaktan işte bu yüzden bu kadar korkarlar. Hayatın her alanında, her noktada, her anda. Hayatımda ilk kez sarhoş olduğumda bir ufak rakıyı bitirmiştim. Müthiş keyifli gelmişti, herkese sırıtıyordum ve "Hepinizi seviyorum arkadaşlar! Dünyayı seviyorum! İnsanları seviyorum!" diyordum. Aç karnına içmiştim. Meze olarak evde sadece çikolata vardı. Gecenin geri kalanında kustum. Bu olaya şahit olan arkadaşlar uzun süre bana "35'lik" diye seslendiler. Rakıyı doğru dürüst içememiştim, elime yüzüme bulaştırmıştım. Halbuki efendi gibi içmeliydim, bir ufak değil bir büyük bile içsem sarhoş olmamalıydım, olsam da dağıtmamalıydım.

Kadınlar erkek olmanın çok rahat bir şey olduğunu düşünürler. Halbuki değildir. Zor bir şeydir erkek olmak. Hele ki orta sınıf erkeği olmak. Maskelerin vardır taşıman gereken. Kadınların makyaj yapması gibi biz de maske taşırız... Maskeler ve hedefler. Ukalalığı ve öküzlüğüyle adamı delirten müdüre "senin sülaleni sikiyim" diyip vurup kapıyı çıkamazsın. Halbuki bünye yana yakıla bunu yapmayı ister aslında.

Şimdi dönelim O'na, Fransa Milli Takımı'nın kısa bir aradan sonra yeniden Dünya Şampiyonu olmasına sadece bir maç kalmış. Takımın beynisin. 7. dakikada bir de gol atmışsın. Dünyanın en iyi on hatta beş topçusu arasındasın. Hiç kimsenin beklemediği bir anda öyle bir pas atabilirsin ya da öyle bir şut çakabilirsin ki herkes apışıp kalır, sen de kupayı alır evine götürürsün. Hedef ellerinle uzansan dokunabileceğin mesafede, sahanın yanında, masanın üstünde duruyor. Bu kadar net, bu kadar yakın. Ama bir anda Materazzi denen hırdavat bacına küfrediyor.

Dişini sıkmıyorsun, sabretmiyorsun, maçın sonunu beklemiyorsun, hedefe kilitlenmiyorsun, duymamış gibi yapmıyorsun, susmuyorsun, sineye çekmiyorsun. Gözün dönüyor. Amaçtı, hedefti, takımdı, geçmişti, gelecekti, paraydı, puldu, kariyerdi hiçbir şey düşünmüyorsun. Kafayı gömüyorsun Mato'ya. Milyonlarca hatta milyarlarca kişinin gözü önünde.


Dünya Kupası bugüne kadar 18 kere ellerin üstünde havaya kaldırıldı. Hadi doğrucu Davutlar için şu anda kullanılan Dünya Kupası 9 kere. Dahası da geliyor. Ben öldükten sonra da devam edecektir muhtemelen. Bir sürü unutulmaz an yaşandı, bir sürü unutulmaz futbolcu geldi geçti. Hepsi aynı hedef için savaşıyorlardı. Ama hiçbiri O'nun yaptığını yapmaya cesaret edemezdi. Pele bile...
O, parmaklarının ucuna kadar gelen o kupayı elinin tersiyle itti, kupaya sırtını döndü, sahayı terkedip gitti. Sadece bunun için bile unutulmaz olmayı hakediyor. Dinin ziyneti... El Mağribi, Zinedine "Zizou" Zidane! Önünde saygıyla eğiliyorum.


15 Aralık 2009 Salı

Veee Bu daaaaa Atasay'daaaan


Ofisimdeki bilgisayarın masaüstünde bu foto duruyor. Sadece çıbıllığı yüzünden değil ışık ve kompozisyonu yüzünden de seviyorum bu fotoyu. Ama en çok çıbıllığı yüzünden seviyorum evet. Ataşokla oturuyoruz masa başında. Lindsay Lohan'ın fotolarına bakarkene Ataşok dedi ki "Ben bu kızı sevmiyorum ya. Eva Green'e hastayım ben asıl." Ben son dönem karılarını isimlerinden değil meme ebatlarından takip ettiğim veçhile "Eva Green kim ulan?" dedim. O da "Bond kızı var ya amirim" dedi. Ben de "Ataşokçuğum son bond kızının fotosu benim masaüstümde zaten" dedim. Ataşok yaklaşık iki aydır bu fotoyu görüyor bi şekilde. Ama kendinden çok emin bit tavırla "Yok canııım. O kız  değil dedi." Ben de google'dan Eva Green'i arattım doğal olaraktan. Karşımıza bu fotodaki abla çıkmasın mı? O sırada Ataşok'tan bir inci düştü yere "ting!" etti...

türkü



wolverine, hele bir yol geçeyim

wolverine, yare kavuşayım

wolverine, wolverine,

agalar beyler, bitsin bu hasret

14 Aralık 2009 Pazartesi

Bubi tuzağı. Bu bi tuzak mı? hasşlakdşaslkdşwoecneıancasd

13 Aralık 2009 Pazar

Bu Oyunu Da Ben Uydurdum Hadi Bakalım!

Şimdi efenim güzel Türkçemizde bazı kelimeler var ki, aluminyüm folyo gıcırtısından ya da strafora sürtünen el sesinden ne kadar illet oluyorsam bunlara da o kadar illet oluyorum. Biraz önce bir tanesini okudum yüzkitabı internet sitesinden ordan aklıma geldi.

EKİPÇEK kelimesi... Atılsın bu kelime bu dilden! TDK ne işe yarıyor! Ellerinde meşalelerle sokak sokak dolaşıp bu kelimeyi kullananlar için bir cadı avı başlatılmayacaksa ne işe yarıyor TDK!

Buyrun sıra sizde.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Aaaa Oyun! Bayılırım!

Az önce Vladimir'in Derdi'nde gördüm oyunu.




Oyunun ismi "En Yakınımdaki Kitap"tı ve kuralları şöyleydi;



•Kendinize en yakın kitabı alın.

•Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.

•Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.

•En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.

Yerimden kalkmadan ve uzanmadan alabildiğim kitap Jules Verne'in "Edom Frrit-Flakk Humbug" kitabı (bu ne lan? bende böyle bi kitap mı varmış). 56. sayfanın ilk dört cümlesi paragraf uzunluğunda, işe bakın ki 5. cümle sadece şu:
 
"Hayır, yanılmamıştım"
 
Buyrun cenaze namasına. Namas, evet namas!

10 Aralık 2009 Perşembe

Pencerenin Pervazına Yaslanıp Uyuyakalmış Kedi


Bu kedi bu rolle geçen sene Venedik'te Altın Aslan aldı, haberiniz var mı? Bir Türk kedisi! Ama işte değer vermiyoruz maalesef.

Benim Bir Hayalim Var!


Evet Martin Luther King Jr. olmayabilirim! Ama benim de bir hayalim var. Bir gün pavyonda konsomatrislik yapmayı bıraktığımda, bir gün bu kötü dünyadan elimi eteğimi çektiğimde, bir gün hamamda ya da şelalede yedi kere yıkanıp arınıp evimin erkeği olduğumda ya da bir gün "sıçaram yeter artık!" dediğimde, kendimi gazoz üretmeye vereceğim!

Evet yanlış duymadınız, Gökhanoğlu Eğlencelik Gazozları. Ve bu yalan değil, dalga da değil, gerçek bir hayal, hayaller gerçek olacak. İnternetten araştırıyorum uzun zamandır, eve ya da küçük bir dükkana  kurulabilecek portatif bir gazoz makinesi peşindeyim. Siz ey ahali, bazen bıkmıyor musunuz kola, siprayt, fanta ve bilumum buna benzer içeceklerden? Bazen ulan gazlı, şekerli bi şey olsun ama bunlardan farklı bi şey olsun demiyor musunuz? Demiyorsanız da demeyin! Ben diyorum! Kendim üretir kendim içerim anasını satayım!

Babam anlatırdı, Dinar'da onun çocukluğunda dört beş çeşit gazoz markası varmış. Ben kendi çocukluğumu hatırlıyorum, ilkokulda, gevreğin yanında adını hatırlamadığım bir marka gazoz içerdik, kasaları tahtadandı. Gazoz üretmek zor bir şey değil çünkü. Hala Türkiye'nin bir çok yerinde artık kullanılmayan gazoz makineleri duruyor. Bir gün birini alıp cilalayıp parlatıp çalıştıracağım oni. Sonra da gelsin Gökhanoğlu Eğlencelik Gazozları.

Önce kendi mahalleme dağıtacağım, sonra semtime sonra bütün İstanbul'a. Ama o kadar, söz veriyorum tröst olmayacağım, söz veriyorum Coca Cola'ya ya da Pepsi'ye satmayacağım markamı. Esnaf olacağım kardeşim ben! Tükanımın duvarına da "veresiye veren, peşin veren" resmini asıp, karşıdaki kaveden ısmarladığım çayı içerken idda oynayacağım ve mahallenin çocuklarına beleş vereceğim gazozumdan.

Yapmayı planladığım herşeyi yaparak ya da beceremeyerek bitirdiğimde yapmak istediğim tek şey bu. Bu hayatı gazozcu Gökhan Amca olmak.

9 Aralık 2009 Çarşamba

DEVRİM YAPACAADIK DA BİZİ BU İNTERNET BİTİRDİ


bu foto sadece erkek veya lezbiyen veya biseksüel okuyucunun dikkatini yazıya çekmek için konmuştur. Görsel meta tüketimi de insanda "çünkü ben buna değerim!" duygusu yaratıyor. "Koçum benim! Bunların hepsi sana vermek istiyor! Bak nasıl da sıraya girmişler"




Son bir kaç gündür tuvalet kitabım Fransa'da 68'de neler olduğunu anlatan, unuttuğum adı da bu minvalde bir şey olan bir kitap. Ondan önce de Vietnam Savaşı'nı okuyordum. Benim için sanıyorum tuvalet aynı zamanda bir okuma mabedi haline gelmiş durumda. Tuvalet dışında okuyamıyorum. İşteki tuvalette ayrı kitap evdekinde ayrı kitap okuyorum. İşteki tercihlerim genelde kafa dağlamayan Amerikan romanları. Bir yandan Gore Vidal'in Düello'sunu bir yandan da Mario Puzo'nun Omerta'sını okuyorum işte. Evde ise genelde araştırma kitaplarından daha fazlasını almıyor kafam. Bazen sırf kitap okumak için çişim olduğu halde takılıyorum tuvalette. Evet manyağım belki, ama sanırım dış dünyanın tacizine uğramadan kitap okuyacak sükunete ulaşabildiğim yer sadece tuvalet. Ha son zamanlarda yatmadan önce de okuyorum ama onun sonu genelde horlamayla bittiği için son beş sayfa her seferinde yeniden okunuyor, çok etkili değil.

Gene alakasız bir yere gittim, hemen geri dönüyorum. 68 bilinen bir tarih, 68 Mayısında Paris de ilk anda insanda "haa biliyorum ya" duygusu yaratıyor. Amma velakin kitaplıktan "tuvalette okunabilecek kitap" araştırması yaparken gözüme çarpan bu kitap şu soruyu sormama sebep oldu: Gerçekten ne biliyorum 68 Fransa'sı hakkında. Bir tek aklıma gelen daha önce de belki anlattığım Abidin Dino fotoğrafıdır. Ki bu fotoğraf da olanın değil olanı resmeden adamın fotoğrafı. Kısaca anlatayım. 68'de öğrenci eylemleri olurken çekilmiş bir foto bu, Dino diğer basın mensuplarıyla birlikte bir köşeden öğrencileri seyrediyor, Paris'in insana "allah belasını versin, bu detaylardır bir şehri şehir yapan!" entel dantel duygusunu yaşadan nefis elektrik direklerinden birine tırmanmış, diğer gazeteciler fotoğraf çekerken elinde bir eskiz defteri, koluyla direğe çengel olmuş, çiziyor. (Söylediğim anın çok benzeri bir anın fotoğrafı şu adreste bulunabilir. http://www.fotoritim.com/yazi/goksin-sipahioglu--monsieur-sipa-fotografci. Körolasın internet! insanda anlatma zevki bırakmıyorsun ki!)

Gene alakasız bir yere gittim, dönüyorum. Sonuç olarak "68'le ilgili çok fazla bir şey bilmiyorsun Kokan!" dedim kendime ve aldım okumaya başladım. Enteresan bir ayrım dikkatimi çekti.

İkinci Dünya Savaşı'ndan yorgun ve zayıflamış çıkan Fransa'yı 45'lerden 68'e kadar tekrar dünyanın sayılı güçlerinden biri haline getirmeye çalışan ve bunu başaran bir eski kuşak var. Öğrencilerin, gençlerin ne istediğini anlamıyorlar. "Ulan biz bunların yaşındayken Nazi bombardımanıyla uğraşıyorduk! Ne istiyor bu eşek herifler! Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında!".

Öte yanda gençler duvarlara 68'in en bilinen sloganını yazıyor "Gerçekçi ol, imkansızı iste!". Üniversiteleri işgal ediyorlar. Protesto eylemleri, yürüyüşler... İşçilerle grevlere katılıyorlar. Ve sağcılarla ve polisle ve jandarmayla çatır çatır çatışıyorlar. Stalinistler, Troçkistler, Maocular, Anarşistler. Hepsi kendi içlerinde üçe dörde ayrılmış (ne kadar tanıdık değil mi?) ama konu eylem koymaya gelince birleşiyorlar. Ve değiştiriyorlar. En önemlisi bu. Değiştirmeyi başarıyorlar. Birlikte.

Biz niye sıkılıyoruz? Çünkü hepimiz tekiz, özeliz ve bu dünyanın bizi haketmediğini düşünüyoruz. Çünkü hepimiz aynıyız, sıradanız ve dünyanın ve hayatın karşısında tek başımıza zayıfız . İnternetten koyuyoruz tepkimizi. İran olmaya karşıyız, Filistin'de katliama da karşıyız, PKK'ye karşıyız, savaşa da karşıyız, AKP'ye karşıyız, YÖK'e karşıyız, türbana karşıyız, bas tuşa, yaslan koltuğuna, rahatla. Aaa yalnız değilmişim aslında, iddia ediyorum benim gibi düşünen birilerini bulmam işten bile değil.

Peki ama neyi değiştirdim? Hiçbir şeyi. Peki bir şeyleri değiştirmek için neyi göze alabilirim? Hiçbir şeyi. Peki ileri doğru bir adım daha atar mıyım?  Gerçek bir tepki gösterebilir miyim? Asla! Çünkü o adımı atmanın düşüncesi bile beni korkutuyor. Sahip olduklarımı kaybetmeyi göze alamam. İş aileme, hayatıma gelmeden önce kaybedeceklerim bile gözümü yeterince korkutuyor. Bugüne kadar sahip olduklarımı ve biriktirdiklerimi, işimi, kariyerimi kaybedebilirim.

Halbuki "Herşeyini kaybetmedikçe asla güvende sayılmazsın". Ve sahip olduklarının gerçek değeri onu kaybettiğin zaman anlaşılır. Arabanı yak, arkasından ağlıyorsan, isterse o araba çocukluk hayalin olsun, isterse yıllardır onu almak için para biriktiriyor ol, arkasından ağlıyorsan, sen arabaya sahip değilsin, araba senin sahibin. Ferrarisi'ni satan bilgeye bakma, maçası sıkıyorsa yaksaydı o Ferrari'yi.

68 kuşağı dünyada ve Türkiye'de bir çok şeyi değiştirdi. Türkiye'nin bu kadar kapalı, her alanda faşistleşmeye bu kadar yatkın bir ülke olmasını sağladı 68 ve sonrasında gelen "devrim dalgası". Cuntanın etkileri yavaş yavaş azalırken bize tepki göstermeyi öğretmeyi unuttular, göz ardı ettiler. Eski kitapçıda tanıştığım bir solcu abiden ödünç aldığım John Reed'in "Dünyayı Değiştiren 10 Gün" kitabını geri vermeye gideceğimi söylediğim gün beni evden çıkarmadı annem babam. 16 yaşındaydım. Okuduğum liseyi işgale ya da pankart asmaya gitmiyordum. Yapacağım şey bir kitabı geri vermekti sadece. O kitabı hala saklıyorum, bir gün bir şekilde geri verebilir miyim diye.

Ama bir tek şey var ki onları suçlayamam. 68'ler yaşadılar. Ölürken dünyayı ve ülkeyi kendi istedikleri yöne doğru değiştirmeye çalıştıkları günlerin anıları olacak gözlerinin önünden geçen film şeridinde. Çünkü o film şeridinden işediğin, yediğin, çalıştığın anlar geçmez. Gerçekten "yaşıyorum!" dediğin anlar geçer.

Ben ölürken ne geçecek gözlerimin önünden?


Bu foto sadece kadın veya gay veya biseksüel okuyucunun dikkatini çekmek için konmuştur. Görsel meta tüketimi de insanda "çünkü ben buna değerim!" duygusu yaratıyor. "Oh bebek, seni memnun etmek için, şu çıbıl halimle sabaha kadar yalayabilirim"

8 Aralık 2009 Salı

Blogültiwwit

Vorçistırlı Müge'nin yazın biz tatildeyken kızımla aşk yaşamak üzere evimizde kaldığı dönemde aldığı Seyitoğlu Vişne reçelini bugün itibariyle bitirmiş ve de kavanozunu çöpe atmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum!

Böyle alengirli cümleler yazmayacaksan tiwwitin ne anlamı var kaaardeşiiim! İşte böyle cümleleler sormalı öğretmenler ilkokulda öğrencilerine! Vorçistırlı Müge'nin Seyitoğlu Vişne Reçeli ile ilişkisi, kızımla aşk yaşaması ve çöpe atılan boş kavanozlar.... Hadi bakalım çık işin içinden çıkabiliyorsan!

Blogültiwwit

Çok pardon ama bir insanın bu kadar acil paylaşması gereken ve bu kadar acil okumamızı gerektiren ne gibi bir cümlesi olabilir? Benim bildiğim bir cümlenin ağırlığı, içinin ne kadar dolu olduğuyla doğru orantılıdır.

"You need chaos in your soul to give birth to a dancing star."


Niççe'nin zamanında twitter olsaydı bu mu yazacaktı twitinde? Yoksa "gerk! akşam da birayı fazla kaçırmışız" mı? Herkes mi feylesof oldu? Online dedikodu mu yapmaya çalışıyoruz. O da değilse ne? Anlık düşünce veya duygu aktarımının ne anlamı var lan? İçimizde kalmasın diye mi yapıyoruz? Zaten içimiz yeterince boşalmadı mı anasını satayım? Daha da boşaltınca kendi galerinde kendin bile dolaşmazsın ki? Ya da bu kadar mı korkuyoruz içimizden ki bir ön galeri yapıyoruz, orada maskelerimizle oturup ne kadar ağır abiler olduğumuzu sallıyoruz elaleme? Ne ebleh, ne anlamsız bir şey lan bu tivitır!
 
Anlaşılacağı üzere biraz gezdim sitesinde.

Blogültiwwit

Ben bazen bu bloga twitter muamelesi yapmak istiyorum. O zaman ne duruyorum yapayım.

Bu sabah erken uyandım (derken beynim devamını getirdi)
sensiz olmaz sensiz olmaaaaz. (bilmeyenler için çok güzel bir Bülent Ortaçgil şarkısının girişi)

Höhöhöhöhöhey! diye güldü sonra. Ben de ivvraaaançsııın dedum oğa.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Kadınsan Boku Yedin Olm!

Bu yazıyı yazmak uzun bir süredir aklımda. Puffy biraderimin şu yazısını okuyunca bir kere daha aklıma geldi "Ulan ben bunu yazacaktım!" dedim. Aradan bir ay geçtikten sonra, ilk boş vaktimde çakıyorum efendim.

Ebru Şallı "kilolu kadın çirkindir" demiş. Kate Moss bunu duymuş, durur mu, "Hiçbir şey sıskalık kadar zevk vermez" demiş. Şimdi bu hemen alttaki ablaların gerçekten güzel olduğunu düşünenlere sesleniyorum. Bu fotoğraftaki güzel kadınların hepsine sırayla, uzun uzun bakınız.


Bu iki ablaya çok fena halde katılan birileri daha vardı tarihte. Gerçi onlar sadece Yahudi kadınların iyiliğini düşünüyordu. Yahudi kadınların zayıf daha güzel görüneceğini düşünüyorlardı. Sloganları da "Hiçbir şey Yahudi kadınlarının sıskalığı kadar zevk veremez" idi. Gerçi onlar bir yerden sonra hadisenin bokunu çıkarıp olayı bütün Yahudi cemaatine yaydılar ama olsun.

Şimdi üstteki fotoğrafa uzun uzun bakan ve iç geçiren arkadaşlar bir de şu alttaki fotoğraflara bir baksınlar lütfen. Aynı cinsel çekimi hissetmiyorsanız, biraz önce güzel bulduğunuz kadınlardan sonra bu kadınları da güzel bulmuyorsanız sizde bir sorun var demektir.

Auşvitz'den bundan elli küsur yıl önce kurtulan bu kadınlar insanoğlunun çektiği toplu acıların en ağırlarına maruz kalmış sayılı toplumlardan (Zorunlu Göç sırasında Ermeniler, Vietnamlılar, Kamboçyalılar, Sudanlılar, Etiyopyalılar, Ruanda'nın Hutuları) birinin üyeleri. Şimdi yaşıyorlarsa ak saçlı, torunlarını seven, tombul teyzeler olmuşlardır. Bundan elli yıl önceki hallerinin podyumlarda üstlerinde binlerce dolarlık elbiseleri taşıdığını görünce ne düşünüyorlardır acaba.




Evet obezite gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sorun. Fethiye'de, Didim'de, Alanya'da yazın dolaştığınızda Essex'li domuzcukların dozu kaçmış "seski" elbiselerine ve dozu kaçmış cinsellik fışkırmalarına maruz kalırsınız. İşçi sınıfının çocukları eskiden açlıktan incecik olurken ucuz ve yağlı yemekten aksine obez oluyor artık.

Daha üst sınıflardansan, dış görünüşün sınıfının önemli bir göstergesi ise, şişman olmayı kabul edemezsin. Ayrıca üstyapıdan bakarsak gene aynı yere ulaşıyoruz, şişmanlık tercih edilmeme sebebidir bir kadın için. Ayrıca grup içi statünü de tehdit eder.

Bu zavallı kadınlar için hayat ne kadar zor. Kimliklerini varedebilmek için fiziksel varoluşlarından feragat etmek zorunda kalıyorlar. Yemiyorlar, yiyorlar, sonra kusuyorlar. Yemek onlar için bir suç artık. Yemiyorlar, kanıyorlar, bir de üstüne yüzlerine baktıklarında kusurlu bir yaratık görüyorlar. Dudakları yeteri kadar kırmızı değil, gözleri parlamıyor, ciltleri sivilcelerle ya da izleriyle dolu. Bacaklarında selülit var, göğüsleri yeterince dik değil. Üstelik bu kusurları kapatırken bir yandan da vücutlarının bu kusurlu parçalarını bir miktar göstermek zorundalar. Yoksa tercih edilmezler, yoksa kadınsal kastın en alt seviyelerine düşerler. Gözlüklü, kendine bakmayan inek kızlardan ya da aşırı yemekten kıpkırmızı ve şişkin yanaklı zevksiz işçi kızlarına benzerler. Aynada baktığı kendi cismini beğenmeyen, dışarıda gördüğü başka dişileri beğenmeyen, kendisini hep birileriyle karşılaştırmak zorunda olan kusurlu kadın. Zavallı kadının en büyük kusuru zaten dünyaya gelmiş olmak değil mi?

Peki ama 60 ve 70'lerin sütyen yakan kadınları nereye gitti? Ya da onların kazanımları sayesinde iş dünyasında kendisine yer açan 80'lerin kadınları. Bu kadınlar kendilerini gerçekleştirme mücadelesinin farklı biçimlerini yaşamadılar mı? Onların sayesinde şehirli kadınların toplumdaki duruş ve algılanışı bugünkü konumuna gelmedi mi? Peki neden onların kızları Romalı zenginler gibi boğazlararına kaz tüyü sokup duruyor? Sorunun cevabı kendi içinde mi? Romalı zenginler gibi bir ziyafet sofrasında oturdukları için mi acaba? Bizim Türkiye'de yaşadığımız kazanılmamış, bahşedilmiş hak sorunsalının bir başka türlüsünü mü yaşıyorlar? (Türkiye'de kadınlara en büyük kötülüğü Atatürk'ün yaptığına inanırım ben. Bunun üstüne bir yazı yazmıştım di mi? Yazmadıysam hatırlatın bununla ilgili bir yazım da var.) Genç kadınlar, genç kızlar, kendilerinden önceki kuşakların mücadelesi sonucu doğuştan sahip oldukları hakları kazanmamış olmanın sıkıntısını yaşadıkları için mi dünyayı bir kenara bırakıp kendilerine yöneliyorlar acaba? Ya da mücadele edecek yeni bir alanları olmadığı için mi? Gerçekten isteyen ve gerekli kalitelere sahip bir kadın için Billiye Gates olmak eskisi gibi imkansız değil artık. Bu mu acaba sorun? Herşeyin ellerinin altında olması mı? Çünkü insan doğası gereği mücadele etmek ister. Savaşmak insan denen hayvanın hayatta kalmasını sağlar. "Bu beden benim!" meselesi çözüleli çok oldu gelişmiş toplumlarda. "Bu kusurlu beden benim!" çağındayız artık. Estetik operasyonlar, milyarlarca dolarlık diyet, kozmetik, moda endüstrileri ve boyalı (!) basın kadına aynı şeyi empoze ediyor sürekli. Evet potansiyelin var, evet güzel olabilirsin, evet tercih edilen olabilirsin, evet gözde olabilirsin, evet popüler olabilirsin, evet seksi olabilirsin ama bütün bunlar için bizim yardımımıza ihtiyacın var.

Ha şimdi Puffy kardeşimin yazsıına binaen bir eklemede bulunayım. Aynen Puffy'nin de dediği gibi Biz erkeklerin çoğunluğu için kadın dediğin aşağıdaki gibi bir şeydir.



Bu da algılama biçimi de esasında aşağıdaki şeyden gelmektedir, ki aşağıdaki şey binlerce yıl öncesinden gelmektedir.

Ve fakat en önemli noktayı unuttuğumu sanmayınız.
Yukarıda uzun uzun geyiklediğim bahiste erkek hangi kadının umurunda?
Cevap veriyorum. Hiçbir kadının.

Not: Ulan gene nerden girdim nereye geldim allah kahretsin be!

HERŞEYİM TAMDI Bİ SENDİN EKSİK

1 Ocak 2010 itibariyle artık bankaların internet şubelerine girerken tek kullanımlık şifre kullanılması zorunlu hale geliyor.

Gene 1 Ocak 2010 itibariyle bütün banka hesap numaraları İBAN'a dönüştürülecek.

Sigara yasağı açıkhava ısıtıcısı ve branda üreticilerinin bayram etmesini sağladı, türkü barlar bile çareyi dışarıya masa atmakta buldu. İnsancıklar soğukta birbirlerine sokularak biranın yanında inadına sigara tüketmeye devam ediyorlar.

Geçen gün bizim diziyi izlerken, sanat yönetmeninin yaptırdığı kız yurdu tabelasındaki uydurma ismin bile blurlandığını gördüm. Halbuki blur yemeyelim diye bana sormuştu ne olsun yurdun ismi diye.

Bir Demet Tiyatronun eski bölümleri yayınlanıyor Türkmax'te. Rahmetli Laz bakkal dükkanın içinde, çerçevenin Laz bakkal dışındaki her yeri flu çünkü doğal olarak orası bir bakkal ve içerde ürünler var. Ama cennetten gelmiş gibi duruyor rahmetli.

Paris'e yaptığım kısa gezide Fransızlar bana sordular. "Biz bunca hakkı elde etmek için koskoca bir 68 yazını grev yaparak geçirdik, siz birdenbir nasıl becerdiniz bu kadar modern olmayı?". "Devletimiz sağolsun" dedim, "bizim için herşeyi düşünür, elimizi sıcak sudan soğuk suya sokmaz. Allah büyüklerimize zeval vermesin"

Bunları düşünürken takside gidiyordum. Öküzün biri Tophane binasının altındaki köşeye güpegündüz, arkasından geçen binlerce arabaya aldırmadan işiyordu.

Sıkıntı yazılarına ek

Şu ve şu yazılara ben de bir ek yapayım istedim. Bu yazının sebebi odur

Günlerdir aynı şeyi yapıyorum. Bloga giriyorum. Şen dörtlerin fotosuna bakıyorum, yeni yazı yazmış mı diye bakıyorum (ki burada yazmayanla bakan aynı kişi yani ben oluyorum), "gene niye girmiştim ben buraya?" diyorum, "haa yazı yazıcaktım" diyorum, sonra çıkıyorum. Kurban Bayramı'ndaki kaçamak fırsatını kaçırdım. Ondan önceki haftasonu kaçtım Paris'e gittim. Ayaklarım ağrıyana, şişene kadar yürüdüm. Yolların düz olmasını fırsat bildim. Ama içimdeki aşırı kısır yiyip üstüne çay içme şişkinliği, aşırı kısır yiyip üstüne de çay içmediğim halde durup durmaya devam eden o şerefsiz şişkinlik geçmedi. Öğlen bir gibi kalkıyorum, kendime bir espresso yapıyorum.

Venedik'e gitmiştim zevcemle evlenmeden evvel. Tatili bir kenara bırakıyorum. Döneceğimiz gün sabah saat beşte kalktık, hazırlanırken otelin penceresinden dışarı baktım. Tam karşımızda, iki-üç metre mesafedeki apartmanın bir alt katının penceresini görüyordum. Venedikte sokaklar dar olduğu için böyle kıç kıça yaşanıyor aslında hayat. Bir anda başka bir insanın penceresinden içeri dalabiliyorsun, onun hayatını seyretmeye başlayabiliyorsun. Gördüğüm pencerenin arkasında bir mutfak vardı. Mutfağın ocağı pencerenin hemen önünde, ocağın üstünde kaynayan bir espresso şeysi, demlik diycem anlamsız kaçıcam, makine diycem o da değil, şeysi, internetten baktım, demlik deniyormuş, neyse, burnundan buharlar fışırdatmakta olan bir espresso demliği gördüm. Seksen yaşında bir robdöşambr geldi pencerenin önüne, içinden çıkan seksen yaşında buruşmuş, lekeli eller espressoyu bir fincana doldurdu, sırtını bana döndü robdöşambr ve tahminen her sabah saat beştiği gibi espressonu içti. Havaalanından hemen bir espresso demliği kaptım, zaten kahve değirmenim var, artık her sabah önce taze öğütülmüş sonra da pişmiş kahve kokusuyla dolduruyorum evi. Bizim ekiptekilere de bulaştırdım ayrıca, kötüyüm, evet kötüyüm.

Espresso sırasında iki buçuk, en fazla üç adet sigara içiyorum. Mailler, ne bok yemeye varsa bu kadar, gmail, hotmail, mynet ve iki adet yahoo hesabı. Fekat ne çare hepsinin işlevi farklı. Dekontlarımın geldiği mail ayrı olacak, kaydolduğum sitelere farklı bir mail hesabı, arkadaşlarla mailleşeceksem ayrı, iş için ayrı. Reklamda dedikleri gibi "Hepsine ayrı zaman mı?". Evet .mına koyim! Hepsine ayrı zaman! Ben böyle rahat ediyorum kardeşim. Onlarla aynı anda açılan hürriyet, milliyet, fanatik, ve ara sıra da memleketimi siktiret, dünyada ne olduğunu öğrenmek için Niv York Tayms. Onların yanına son olarak da facebook. Yarım saat kadar henüz uyanmamış kafayla onları tetkik ettikten sonra kahvenin ve sigaraların etkisiyle kendine gelme, kızları dolaştırma, kızları dolaştırırken ikisine de ayrı ayrı noktalarda bağırma, tasmalarından çekme ve bok toplama seansları. Sonra eve gelme, zevcemi uyandırma, azıcık sarılarak onunla birlikte kestirme, sonra giyinme ve işe gitme. Toplantı toplantı toplantı, geyikleme, bol bol sigara, kahve, çay ve ısmarlama yiyecek tüketimi, gün içinde en nefret ettiğim soru "Ne yiycez?". Toplantı sonrasında daha küçük ama el alan diğer detay işlerle uğraşma. Sonra bir süre kendi kendine kalmaya çalışma ama bunun hep bir şeyle engellenmesi. Gideyim bari diyip dükkandan çıkma. Saat gecenin biri olabilir, dört olabilir, onbiri olabilir. Eve gelme, köpekleri ikinci kere çıkaracak mecali bulamama. Yapılması, yetiştirilmesi gereken işlere el atmaya çalışma ama beynin almaması, televizyonun karşısında ya da playstation'un karşısında biraz zaman geçirme, sonra yatıp uyumaya çalışma, beynindeki uğuldamaya anlam verememe, kitap okumaya çalışma. Araya Denizlerin, Minelerin, Aslıların girmesi sonucu dağılma, yeniden dikkatini verip okurken sızma. Ve ertesi gün öğlen saat bir sularında uyanma.

Rutini kırmam gerekiyor. Sabah beşlerde Ulus Parkı'nda götüm dona dona da olsa sette olmayı özledim. Sabah onu konuşuyorduk zevcemle, içimdeki büyük boşluğu biraz olsun doldurabilmemi sağlayan şeylerin arasında bünyeme zararı dokunmayan tek şey yazıydı, sonra yazıdan para kazanmaya başladım, yazı işim oldu, kendimi yazamaz oldum, içimde daha büyük bir boşluk oluştu, şimdi yazının sebep olduğu bu boşluğu yazıyla da dolduramaz oldum. Sanırım kilitlendiğim yer burasıdır. Boşluk hissi baki. Sıkıntı daimi.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Körolasın Kurban Baryamı!




Ah o Camp Nou'da ben de olaydım,
Barça, Barça, Barçaaaaa diye böğüraydım!
Geçen sene bu vakıtlar gitmiş olduğum El Clasico'ya gitme serüvenimi kendim için bir El Clasico'ya çevirme çabalarım, muhtelemen bu habarı verdiğim bir takım kem gözlerin nazarı yüzünden sekteye uğratılmıştır! (Cümle devrikmiş düşükmüş umrumda değil! Gidiyordum ulan! Barnağımın ucundaydı) Şişler girer inşallah o gözlere
Hayatımda ilk defa Kurban Bayramında bir kuzu kadar mahzun, bir boğa kadar kızgınım. Öncelikle Barcelona'da ikamet eden Katalanlara en derin küskünlüklerimi bildirmek istiyorum. Tamam takımınızı seviyorsunuz ama insan 100 bin kişilik stadyum yapar da kombinesini komple satar mı be kardeşim! Fenerbahçe değilsiniz ki siz! Altı üstü bir Barcelonasınız! Kasımpaşa gibi köklü kulüplerle ve Yılmaz Vural gibi kurt hocalarla uğraşmayorsunuz ki! Altı üstü Real Madrid maçı lan! Gidin Kurbanınızı kutlayın evinizde ibneler! Gitmeyin maça!
Sinanım sağolsun bir gününü bilgisayar başında geçirip barnağını refresh butonundan çekmemek suretiyle 2 tanecik bilet bulmaya çalıştı ama nerde! Herkes tutturmuş gidicem diye! Ne varsa bu maçta anlamıyorum ki!
Neyse sonuç olarak eğer Kurban Bayramı yüzünden İstanbul-Barcelona uçak biletleri bokunu çıkaracak kadar pahalı hale gelmeyeydi, Sinanıma "koy götüne kardeşim kaç paraysa bas alalım" diyesiydim. Ama olmadı, yanarım olmadı.
Bu ülkenin bu kadar dışa açılması iyi olmadı kardeşim! Ben bunu bilir bunu söylerim. Nerde eski Kurbanlar! Hep birlikte ailecek bir araya geldiğimiz, koyunu kesip etini kavurup rakıyla birlikte mideye indirdiğimiz o güzel, o içine kapanık Kurban Bayramları! Bok mu var lan Kasımın 29'unda Barcelona'ya doluşacak şerefsizler!
Nihayetinde yukarıdaki fotoğrafın tekrarlanacağı bir pazar günü bizi bekliyor. Maalesef evde eda edeceğim El Clasico'yu, yerim Kurban'ını.
Gidemedim oooooy gidemedim.

22 Kasım 2009 Pazar

Aliterasyon An De

Fare dilimledim bizim kediye


İnce, kabukları alınmış, sote.

Duvardaki saati dakikalara dilimledim

Dakikayı saniyelere

Saniyeyi saliselere

Nano saniyelere kadar bitmedi işim

Duramadım kedileri dilimledim

Başlamışken dilimi de dilimledim.

Dilim dilim dilimledim

Hiçbiri direnmedi, ben de direnmedim.

Ne fare, ne zaman, ne kedi, ne de dilim.

20 Kasım 2009 Cuma

Zevcemden İnciler

Bu da Müge Vorçistır'dan geldi.

"Geçen gün dergi bakıyoruz, zevcen 'Ay bir ayakkabıya da bir milyardan fazla para vermem yani!' dedi"

Aslında anormal değil tabi, zevcemdir, der :)

18 Kasım 2009 Çarşamba

Şarl Dö Gol’e Giden Taksinin İçinde

Şen olasın Paris morgu sana geliyorum!


İki kişilik yer açın, Ho amca’yla geliyoruz.

Ho amca Sucumahir bir edayla atıyor makasleri

Yüreğim ağzıma geliyor, ayağım olmayan frende

Ho amcanın yaşında böyle araba sürmek isterim. Bir de böyle sevişmek

Taksinin dışında dünya hızla akıyor, içerde piyano süitleri



Fıkra gibiyizdir Ho amcayla

Bir Çinli, bir Türk, bir Alman arabasında, Fransa’da

Ho Amca yavaş, o viraja yüzle girilmez

Ya da siktir et Ho Amcam, ölelim gitsin

Ben de senin kadar bıktım bu hayattan

Öpüştürelim Fransız betonunu Alaman çeliğiyle

Koy götüne ben de geliyorum, uzatma ayağını frene



Dışarda yağmur, ben dönüyorum memleketime

Sen burda kalıyorsun Paris’teki Çin’inde

Ben dönüyorum, memleket benim değil

Sen kalıyorsun, memleket senin değil

Bu işten benim bir kazancım yok

Sen hiç olmazsa elli Yuro’mu aldın

Hadi gene iyisin.

Sat Zülfüm Sat















                             



                                                                                



Vodafon reklamında alttan alttan "Ey özgürlük!" çalıyor farkında mısınız? Çocukken dilimden düşmeyen şarkı, bana "güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz" mısralarını hatırlatan, plak koleksiyonu yapmaya başlamama sebep olan ilk plağım Ada'nın defalarca dinlemekten bıkmadığım usanmadığım şarkısı. Zülfü Livaneli'nin değiştiğini biliyoruz. Evet daha önce de biliyorduk. Bu ülkede değişmeden kim kaldı ki o kalsın. Cem Karaca öldüğü gün Salih'i aramıştım. "Başımız sağolsun abi, Cem Karaca ölmüş" dedim. Salih'in cevabını hala hatırlarım. "Cem Karaca haziran 1987'de Türkiye'ye döndüğü gün benim için ölmüştü abicim" dedi. Timur Selçuk aksi bir ihtiyar ve azılı bir Kemalist oldu. Fikret Kızılok da aynı yolda ilerliyordu, ömrü vefa etmedi. Baba'lardan Rahmi Saltuk ve Sadık Kızılağaç sanırım vazgeçmediler, haberlerini öldükleri gün alırız büyük ihtimal.

Ama Zülfü... Zülfü'nün yeri ayrıydı be abi! Sabah gazetesinde ilk yazmaya başladığı zamanlarda "hah" demiştim! Görün şimdi Zülfü abiyi... Olmadı... olamadı. Okumayı bıraktım ben de. Dinlemeye devam ettim. "Neylersin" albümüne kadar. O albümle kapattım defteri, bir daha da açmadım. Uzaktan uzaktan takip ettim, yazdıklarını okumadım. Şahmaran'dan sonra "n'apıyor ki bu herif?" dedim. Küsmedim, kızamadım bile bir yerden sonra. Değişti demek de yanlış belki. Aslına rücu etti demek daha doğru belki. Ama aslını değil hayalini sevmişim demek ki ben bu adamın.

Tamam Zülfüm sen değiştin, dünya değişti, Türkiye çoook değişti, ama yaptığın oldu mu şimdi? Venceremos'u da Şilicell alsın o zaman! Ciao Bella'yı da Pizza Milano'nun reklamlarında görelim!

Her şeyin ve herkesin dönüştüğü, boktanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz artık. Benim kendime göre bir anı sandığım var değişimden sakladığım. Arada açıp açıp baktığımda 1986'ya dönebilmemi sağlayan. Sen bir şarkı yaptın, aldık onu gönlümüzün nadide bir yerine koyduk, bizden bildik, o şarkı senden çıktı, bizim oldu, yüzbinlerce kişi birlikte söyledik, artık senin olmayan bir şarkıyı satıverdin Zülfüm oldu mu?

Ha, bana da yazıklar olsun tabi bu arada! Bir aydır dönen reklamın cingılını tuvalette duydum da aklıma geldi bu yazı, daha önceleri nerelerdeydim, buralarda değildim elbette.

Neyse sonuç olarak, sat Zülfüm sat, daha sende ne cevherler var, kafası karışık adamın kafasını daha da karıştıracak. Tanesini ellibin dolardan satsan milyoner olursun, para lazım sonuçta. Bu yazı da böyle oldu, akışıyorum idare edin. Bir ekleme de benden olsun bu arada, Zülfüm zorlanmasın.

3 G yeli çık dağlara


Kontör topla benim için

Mesaj ilet dört bir yana

Kontör topla benim için.






not: Bu konuyla ilgili daha da eski kuşaktan güzel bir yazı için buraya tıklayınız

17 Kasım 2009 Salı

bizüttürüzt

68'de dünya daha mı globaldi? Ho Şi Min Türkiye'de bilinen bir isimmiş o zamanlar. Vietnam için gösteriler düzenlenirmiş, Türkiye'de ve dünyada. Bugün hepimiz Vietnam'da Kamboçya'da yapılan ayakkabılar giyiyoruz. Bu ayakkabıyı yapmak için bir takım çocukların saatler boyunca eşek gibi çalıştığını da biliyoruz. Ama kılımız kıpırdamıyor. Başardılar mı yani? Bu kadar mıydı?

Bugün bir iki tıklamayla Ho Şi Min'deki (Başkent olanından bahsediyorum bu sefer) Thong Nhat Stadyumunu evimden görebiliyorum. Onu bırak stadyumun bir koltuğunda sanal olarak oturabileceğim günler çok yakın. Ne skime yarıyor peki? Çok yakınlaştık evet. Vietnamlı bir biraderle karşılıklı muhabbet edebiliriz. Ama ne konuşacağız? Ben bugün sevişmedim, yürüyüşe katılmadım sonra, yorgunum evet ama bahara çok var. "Silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz" diyecek bir direniş hikayem yok. O Amerikan bombardımanı altında uyanmıyor ve yerin yedi kat altında yaşamak zorunda kalmıyor babası gibi. Avatar'dan bahsedeceğiz en fazla. "Fragmanını gördüm çok sıradandı" falan filan.

Devrimler Çağı sona erdi. Dünya çok daha müreffeh, çok daha küçük bir yer artık, hepimizi ya da çoğumuzu etkileyen dramatik olaylar olmuyor. 11 Eylül bile çare olmadı sıkıntımıza. Amerika'nın son çırpınışlarını seyrediyoruz sadece. Sıkıntı vücuda geldi. Google'dan daha uzağa gidemiyor artık aklımız. Ne olacak peki? İnsanlığın büyük yıkılışlara, büyük göçlere, büyük savaşlara, büyük hareketlere ihtiyacı var. O yüzden 2012 gibi filmler yapılıyor, o yüzden bu kadar çok kıyamet alameti var ortalıklarda. Kıyamete ihtiyacımız var. Fazla dibe çöktük, fazla sakinleştik, fazla rahatladık. Hayatta kalma güdülerimiz zayıflıyor. Bu böyle gitmeyecek, görürsünüz. Belki de çok yakında bir gün, ben ve Vietnamlı biraderim, bir yerde, üstümüzde paçavralar, bir parça ekmek için birbirimizle ölümüne dövüşeceğiz. Belki de global kapitalist sistemi yıkmak için omuz omuza yürüyeceğiz. Bir şeyler olacak, olmak zorunda. İnsanlık neredeyse 40 yıldır sakin sakin oturuyor. Elbette dünyanın bir takım yerlerinde bir takım felaketler, acılar, savaşlar, soykırımlar oluyor. Ama çoğunluğumuz evlerimizdeki rahat televizyonlardan takip ediyoruz bunları. Ben televizyonumuzun çalışmamasından, evimizin olmamasından, ayağımızdan parçalanmak üzere bir ayakkabıyla yollara düşmüş olmaktan bahsediyorum. Olacak. Göreceksiniz. Göreceğiz. Hep birlikte...

25 Ekim 2009 Pazar

Feedjit'ten Devam

Yılbaşında altında öpüşülen cicek nedir? Ökseotudur.

Midilli Sarlıca: Midilli Adası'nda Sarlidza adında bir köy var. Burada da Osmanlı'dan kalma bir otel var, yıkılmak üzere, içi boşaltılmış. İngiliz-Osmanlı tarzında yapılmış fotosunu blogun geçmiş sayfalarına koymuştum. Bahçesinde çok güzel bir de çeşmesi var bu yıkık haldeki otelin. Otelin adı Sarlıca imiş. Mübadeleden sonra boş bırakılmış. Geçtiğimiz yıllarda bir girişimci oteli alıp restore ettirmeye kalkmış ama bahçeden Roma kalıntıları çıkınca devlet durdurmuş restorasyon işini. Otel 19. yy'da Avrupa'dan çok müşteri alıyormuş çünkü bir kaplıcanın üstüne kurulu. Hemen arkasındaki kaplıca havuzu hala kullanılmakta bu arada. Sarlidza'yı/Sarlıca'yı araştırınca kelimenin esasında Sarı Ilıca'dan dönüştüğünü öğrendim. Sanıyorum suyun içinde kükürt olduğu için üstünden geçtiği taşları sarımsı bir renge dönüştürdüğü için "Sarı Ilıca" adını almış.

kafam çok karışık magnus: Benim de be birader!

sofrada sağ dizi dikip,sol dizi neden yaptırırız: "Sofrada sağ dizi dikip, sol dizi neden yatırırız" , yani kıçımızın altına alırız olacaktı sanıyorum. Öncelikle sol diz anatomik olarak daha ileri çıktığı için sofraya daha yakın durur, yediğimiz yemeği dizimize dökme ihtimalimiz oluşur, ayrıca bunun bir de dini bir nedeni de var. Adem cennetten kovulup yeryüzüne düşerken önce sol dizi dünyaya vurmuştur, aynı anda da yerde bir elma bulmuş ve cenneti kaybettiği için gözyaşları içinde bu elmayı yemiş, sonrasında da kendisinden bir kaç dakika sonra (kadınlar erkeklerden daha hafif oldukları için) yere düşen Havva'dan öfkesini çıkarmış. Bu öfke çıkarmadan da Habil ve Kabil doğmuştur. Bu kısımları tabi konumuzla alakasız. Biz yer sofrasında yemek yerken sağ dizimizi dikip, Adem babamızı anmak için sol dizimizi kalçamızın altına alır ve yere değmesini sağlarız. BUNLARIN HEPSİNİ UYDURDUM! SAKIN DİN VE AHLAK BİLGİSİ ÖDEVİNE BUNLARI YAZMA EVLADIM, SIFIR ALIRSIN!

lazona devleti: Ben de yeni öğrendim Lazların anavatanı olarak kurulan bölgeymiş

Günün Özlü Sözü

Yunanistan'dan geliyor.

"Hiç kimsenin tarafında değilim çünkü kimse benim tarafımda değil".

22 Ekim 2009 Perşembe

Feedjit'ten İnciler

Feedjit sayesinde google'dan kim ne aratmış da bu salak bloga düşmüş anında görüyorum. Arkadaşlara elimden geldiğince buradan yardımcı olmaya çalışacağım

Maymun bokundan kahve: Böyle bir şey yok ya da en azından ben bilmiyorum, dünyada da henüz kimsenin denediğini sanmıyorum. Ama enteresan olabilir tabi. Başka bir arkadaş "kahve sıçan kedi" ararken düşmüş. Kedi kahve sıçmıyor, kahve çekirdeği sıçıyor. O çekirdekten yapılan kahvenin adı Kopi Luwak onu sıçan kedinin adı da Paradoxurus hermaphroditus. Dünyanın en pahalı kahvesi olduğu söyleniyor.

Toyiki Su Mataları: Ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok. Google manyağı bunu ararken seni niye benim siteye yönlendirdi hiç bilmiyorum canım kardeşim

viyana kızlar: Viyana çok güzel, kızlar taş gibi. Ben Almanca bilmiyoru, ayrıca sadece müze gezdim, karıya kıza da bakmadım! Gül gibi zevcem varken de bakmam!

o köy bizim köyümüzdür şiiri komple: Virgilius bir kısmını 6 ekim tarihli yazıya yazmıştı ama "komple" değil sanıyorum

gripken grip aşısı olunur mu: Benim bildiğim kadarıyla gripken grip aşısı olunmaz, tehlikelidir. Ayrıca bir kere grip aşısı olduktan sonra grip aşısı da bir işe yaramıyormuş diyorlar. Tavsiyem her sene bu vakitlerde ıslak bir tişörtle kendini poyraza verip grip olman. O zaten grip aşısı etkisi yapıyor.

Cennetin kapısındaki meleğin ismi: Hazin ya da Rıdvân cennetteki melekler güzel kardeşim. Ama kapıda mı duruyorlar içerde mi ondan çok emin değilim.

Manyak kızlar sex beşinde: Beşini bir arada mı istiyorsun anlamadım ilk anda. Sonra anladım ki manyak kızlar sex beşlisi oluşturmuyorlar sex peşinde koşuyorlar. Fakat bunlar nerdedir, niye bize çarpmaz bilmiyorum. Benim de en büyük fantezim bir grup İsveçli manken terörist kız tarafından kaçırılmaktır. Ki bunu Yeter Anne'de Altan'a sık sık söyletirdim.

Magnus minibüs: Böyle bir minibüs yok. Magirüs minibüsleri kastediyorsun sanırım. Seksenlerdeki modellerini çok severdim, burunları vardı.

caput magnus gökhan: Bu sanıyorum ben oluyorum. Latinceden çevirirsek Koca Kafalı Gökhan. Teessüf ediyorum

sipraleks: Bu adda bir şiir karalamanın  ötesinde ilaçla bağlantım yoktur. Xanaxçıyım. İsmine hastayım her şeyden önce. Dur ona da bir şeyler yazayım ben.

mana mou ellas video: buraya tıklarsanız ulaşırsınız

kahve falında mevlana çıkması: Öncelikle fala bakan arkadaşın önünde saygıyla eğilmek istiyorum. Kahve falında mevlana görmek için insanın belli bir kafada olması gerekir diye düşünüyorum. Sonralıkla kahve falında çıkan mevlananın pozisyonu önemli. Eğer başı yana yatık, yaşlı hüzünlü Mevlana çıktıysa bu kadınlar için etli ekmek, askerlik çağındaki erkekler için ballı kura, daha yaşlı erkekler için ise boşanma anlamına gelir. Eğer Mevlana döner vaziyette çıktıysa kadınlar için tavuk döner, askerlik çağındaki erkekler için keser döner, daha yaşlı erkekler için sap döner, menapozdaki kadınlar içinse gün gelir hesap döner anlamına gelir.

Üşenmedim araştırdım Toyiki oyuncak diye bir site buldum. Fakat matara mafiş sevgili toyiki matara arayıcısı

Şimdilik bu kadar ilerleyen günlerde enteresan araştırmalarla tekrar birlikte olmak üzere

18 Ekim 2009 Pazar

"Makinalaşmak İstiyorum" Şiiri Üzerine

Virgillius'un şu yazısını okuduktan sonra bir cevaba girişip yorum kısmına koyacak oldum. Fekat yorumun limitlerinin almayacağı bir yazıya dönüştüğü için yazacaklarım, buraya almaya uygun görmüş bulunmaktayım efenim.

Üstat hazır sen yokken meydanı boş bulup atıp tutayım biraz. “Makinalaşmak İstiyorum” şiiri Nazım Hikmet'in şiirinin gelişme döneminde denediği Fütürist akım dahilindeki bir iki şiirinden birisidir. Fütürist akım İtalya'da Marinetti tarafından başlatılmış daha sonra özellikle Rusya'da faşizme olan açık desteği paranteze alınarak geçmişe dair herşeyi reddeden cesur tavrı öne çıkarılarak Mayakovski ve Hlebnikov tarafından uygulanmıştır. Mayakovski'nin şiirinin bu kadar sert, açık ve kavgacı olmasının sebebi şairin manyak bakan gözleriyle birlikte bu akımdır. Nazım Hikmet'in KUTV'da eğitim görürken okuduğu ve çarpıldığı bu şiir biçimine öykünerek yazdığı bir şiirdir “Makinalaşmak İstiyorum”


Biçimsel olarak oldukça özel bir yer tutar Türk şiirinde. Modern zamanlara gelene kadar görmediğimiz biçimsel yenilikler vardır içinde, ses efektlerini daha 1920'lerde şiirin içine sokar, o güne kadar Türk şiirinde kullanılmamış, daha sonrasında da -sanırım- kullanılmayan "Türbin, dinamo, oto-direzin lokomotifleri" gibi Sanayii Devrimi'ne dair kelimeleri kullanır ve çok özel bir sesi vardır. Fikret Kızılok'un "Not Defterimden" albümünde şarkı yapılmış bir hali vardır, rahmetli şiirin prozodisini çok iyi yakalamıştır.


Şairin, Anadolu’ya methiyeler düzen bir “Türk münevveri”nden devam eden bir devrimin içine düşen ateşli bir sosyaliste dönüştüğü döneme denk gelir “Makinalaşmak İstiyorum”. Şiiri anlamak için dönemi gözümüzün önüne getirmeliyiz. Daha devrim kendi evlatlarını yememiş, Stalin ortalığın …na koymamış, herşey taze, herşey birlikte yapılıyor, ifade özgürlüğü, dünyanın ilk sosyalist devleti kurulmuş, örgütlenme had safhada. Birey olarak değiştiremeyeceği şeyleri toplu halde değiştirebildiğini görmüş insanlar. Kendileri belki birer çark, birer dişli hatta ama biraraya gelince büyük bir makina oluşturuyorlar ve bu makinanın enerjisi eski olanı yıkıp yerine yeniyi kurmayı bir hayal olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürüyor. Dediğim gibi döneme kendi koşulları içinden bakınca çok anlaşılabilir bir şiirdir “Makinalaşmak İstiyorum”. Elbette ki etrafında ve kendi içinde yaşadığı değişimin uç noktalarında dolaşmıştır şair, hece ölçüsünden serbest ölçüye geçme çalışmaları, kendi sesini bulma aşaması ve doğal olarak öykünme. Fütürist etkinin kendisini en yoğun olarak gösterdiği bir iki şiirinden birisidir bu şiir de. Sonrasında kendi dilini bulur Nazım Hikmet. Fütürist şiiri bir kenara bırakır ama etkisi daha sonraki yıllarda yazdığı şiirlerinde rahatlıkla izlenebilir.


Tuğrul Tanyol hocamdı üniversitede. “İyi şair yoktur” demişti bir gün “İyi şiir vardır”. Bu önermenin doğruluğuna inanmışımdır hep. Ama gene de “Makinalaşmak İstiyorum” şiirinin kötü bir şiir olduğunu söylemeye dilim varmıyor. Ya da yanlış bir taraftan yazıldığına. Kendi dönemi içinde çok da doğru bir yerden yazılmıştır, şiir olarak akılda kalıcıdır. Bir iki kere okuyunca


Trrrrum,

Trrrrum,

Trrrrum!

Trak tiki tak!

Makinalaşmak istiyorum!

Dizeleri aklınızda yer eder. İyi ki de yazılmıştır. Şairin hem biçimsel olarak hem de içerik olarak kendi yolunu bulmasına yardım etmiş bir şiirdir. Daha sonrasında komünizmi, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerini yazabilecek kadar özümsemesini, hem de “Kerem Gibi” ya da “Bahri Hazer” gibi bence Türk şiirinin en önemli biçimsel doruklarını yaratmasını sağlamıştır.

Ama zaten Virgilius "şiirin değil modern/makinalaşmış çağımızın eleştirisini" yapmak için yola çıktığı için benim bu yazdıklarımda boşa gitti aslında. Yani bu yazıyı boşu boşuna okudunuz. Sürünün! hehehehe...

16 Ekim 2009 Cuma

Takım Çantası

ben anneyim orospu çocukları!
suyu kaynağından içtim
an yaladım
bir tek işim bile rast gitmedi

ben anneyim orospu çocukları!
siz henüz kovuklarınızdan çıkarken
çoktan sildim süpürdüm yuvamı
yavrularımı yuvarladım tepeden aşağı
taşlara çarpa çarpa öldüklerini gördüm
kanım çekildi, al yuvarlarım toprağa karıştı.

ben anneyim orospu çocukları!
yavrusunu öldürmekten korkmayan
tanrısından korkar mı!