26 Ekim 2007 Cuma

ORİJİNALİZ ULAN BİZ!

Bu sabah yağmur var New York'ta. Hava fahrenaytla 60 gözünü sevdiğimin selsiyusuyla 16 derece civarında. Ekin içerde bilgisayarın başında ekşi sözlüğü tavaf etmekle meşgul. Bütün kanallarda birer yargıç var. Televizyonda mahkeme zamanı. Üstümde uzun kollu ince bir süvetşört, altımda şort, ayağımda çoraplar ve sandaletler, üşüyorum tiril tiril.

Buçuklu bina numaraları var sokaklarda. Garip ama gerçek. Mesela kahvemizi aldığımız Porto Rico Kahve Kampani'nin numarası 40 ½. (Bu arada yazının bir sayfasını yazmıştım ki bilgisayar kilitlendi, hiç adetim olmamasına rağmen yazdıklarımı kaydetmediğim için şimdi yeniden yazıyorum. Aynı şeyi ikinci kere yazmaya kalktığında farklı şeyler yazıyor olman da çok enteransan evet “enteransan” bir şey) Kahveci dükkanı sadece kahve ve çay satıyor, içeride insanı şaşırtacak kadar çok türde kahve var. Ama fransız vanilyası, fındık aroması vıcıklığında değil. Meksika, Porto Rico, Jamaica kahvelerinin farklı pişirilmişleri, farklı daneler, bazıları çok yağlı ve koyu kahverengi (insana lezzetli, yenecek bir şeymiş hissi veriyor. Yani kahve danesi değilmiş de kahve şekli verilmiş çikolatalarmış gibi), bazıları yeşile yakın, bazıları bildiğimiz kahve danesi, ama hepsinin birbirinden farklı bir tadı var. Avuçlayıp hepsini teker teker koklamak istiyorsun ama kahvelere dokunmak yasak. Çuvallara iki elini birden daldırıp ellerine değen kahve tanelerini hissetmek yasak. Dükkanın suratsız çalışanları senin gibi bir mikroptan mikrop kapmasını istemiyorlar. Çünkü o zaman müşteriler de mikrop kapabilir senin mikropladığın kahveden. O zaman da milyon dolarlık tazminat davaları açabilirler kahve kampaniye. Zaten televizyonlara aç timsahlar gibi reklam verip duran hukuk şirketleri de ah birilerinin başına bir şey gelse de dava açsak diye hazır ve nazır bekliyorlar.

Ha hijyensever New Yorklular yüz elli yıllık binalarda oturuyor o ayrı. Binalar artık doğal birer mikrop yuvası, her yerden asbest akıyor ama ne çare. Asbest'in kanserojen olduğunun bilinmediği daha da güzeli kanserin kanser olduğunun bilinmediği zamanlarda yapılmış binalar bunlar. Duvarlarını arkasında hamamböceği anaokulları var. Metronun asıl sahipleri fareler ve ne yaparlarsa yapsınlar köklerini kurutamıyorlar farelerin. Bütün bunlara rağmen kahve çuvallarına elini daldırmak yasak.

Tezgahla duvarın arasında bir kişinin durabileceği bir diğerinin de yan yan geçebileceği kadar dar bir boşlukta sıraya girip yağ kuyruğundan bekler gibi kahve ısmarlama sıranı bekliyorsun diğer ölümlülerle. Burada sıra beklemek o kadar sıradan bir şey ki. Harry Potter'ın son kitabı çıkacak gir sıraya, Cuma günü güzel bir film başlayacak bir önceki Cumartesiden bilet sırasına gir ki ilk seyredenlerden birisi sen ol. İyi olduğunu düşündükleri ürüne karşı bir sabırsızlıkları ve sabırları var. Onu ilk elde eden, ilk seyreden, ilk okuyan olmaya dair bir sabırsızlık. Ama bunun için elli metrelik sıralara girecek kadar da sabırlılar. Kahve içilebilecek ya da alınabilecek bir sürü yer var ama orada sırada bekleyip iyi kahveye ulaşmak için sabredebiliyorlar.

Biz ise beklemekle ilgili en büyük sınavımızı 12 Eylül'den önceki o ünlü karaborsa kuyruklarında verdiğimiz için midir bilmem beklemekten nefret eden bir milletiz. Benim ve benden daha genç insanların hatırlamadığı bir dönem olmasına rağmen ben de sevmem sıra beklemeyi. Kendimizi küçülmüş, sıradan hissetmemize sebep oluyor, herhalde ondan. Öte yandan sıra beklemekten daha çok nefret ettiğim bir şey varsa o da beklediğim sıraya birilerinin kaynamaya çalışmasıdır. Sırada beklemek seni müthiş sıkan bir aile ziyaretine gitmek gibidir. Sıraya kaynamaya çalışanlar ise haber vermeden gelen sıkıcı aile ziyaretçileri gibi.

Öte yandan muasır medeniyetlerde nefes alıp vermek gibi bir şey sıra beklemek. Olmazsa olmuyor. İnsanlar rahat edemiyorlar. Floransa'da Uffizzi Müzesi'nin kapısında 2 saat boyunca sıra beklerken hayattan tiskinen bir tek biz vardık. Büyük ihtimalle o sırada bekleyen bütün Türkler aynı hissiyata kapılıyorlardı. Diğerleri ya kikirdeşerek sohbet ettiler, ya içlerinden birini kurban seçip sırayı terk ettiler ve bir köşede öğle yemeklerini yediler. Sevgiliyseler öpüşüp koklaştılar. Ya da bizi şaşkınlıklara gark ederek kitap okudular! Sonuçta bütün bunlar biz Beyaz Türklerin artık öğrencilikten çıktığımız, kendi paramızı kazanmaya başlayıp yurduna milletine hayırlı bir insan olmak yolunda sağlam ve emin adımlarla ilerleyen sorumlu orta yaşlılar olmaya başladığımız günden beri yapmadığımız şeyler. Biz ki kendimizi etrafımızdaki her şeyin efendisi sanırız. Sıra beklemek, sıra beklerken öfleyip püflememek, sıra bekleyenlere üstten üstten bakarak aralarından geçip VİP olarak içeri girmemek, bir de sırada kitap filan okumak! Brrr! İiireeeenç!

Sıra beklemeyi sevmiyoruz. Bir kere sabırlı değiliz, üstüne zaten çoktan hak edilmiş bazı haklarımız varken hala sıra bekliyor olmayı müthiş anlamsız buluyoruz. Bu yüzden Avrupa Birliğine giremeyeceğimizi düşünüyoruz. Çünkü bizi bekletiyorlar. Halbuki biz muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yeminini bundan seksen küsur yıl önce etmiştik. Halbuki daha on yıl öncesinde sınırlarından iki karton malbora vererek geçebildiğimiz Bulgaristan çoktan içeri girdi! Bizi bekletiyorlar ve bu bizim çok özel, biricik, vazgeçilmez olduğumuz, dünyalara bedel bir Türk olduğumuz bilgisiyle çatışıyor.

Evini kiraladığımız Dodo 1982'den beri East Village'da yaşayan bir İsviçreli. Andy Warhol'la bir kere karşılaştığını anlatıyor ballandıra ballandıra. Aklıma bir cümle takılıyor. Bir gece klübüne girmek için sıra beklerken... Andy Warhol ve Boy George Dodo'nun hemen arkasında klübe girmek için sıra bekliyorlar. Seksenler... yani Andy Warhol'un Andy Warhol, Boy George'un da hala Boy olduğu dönemler. İkisi de kapıya gidip “sen benim kim olduğumu biliyor musun!” diye arıza çıkarmıyor. Sıra bekliyorlar. Enayiler!

Ünlü gece klüpleri var burda, herkes önünde şık şıkıdım kıyafetlerle sıra bekliyor. Ya da bazı küçük lokantalar... insanlar kapıda bekleşiyorlar yemek yiyebilmek için. Çünkü mekanların kaldırma kapasiteleri var. Gece kulübü en fazla 300 kişi alabiliyor mesela. 500 kişiyi doldurmuyorlar içeri. Restoran maksimum otuz kişilik. Buldukları ilk boşluğa masa atıp bir beş kişi daha tıkıştırmıyorlar. Bekle, biraz sonra sen de gireceksin. Sıraya gir. Bu salak Amerikalılar da “tamam abi” deyip sıraya giriyorlar. Bir mekan beni kapıdan çevirecek, sırada bekle diyecek. Bir daha kapısından içeri girersem şerefsizim! Biricikim ben; Suden değilim ama özelim. Ata Demirer'in Avrupa yakasında dediği gibi “ORJİNALİZ ULAN BİZ!”

Hiç yorum yok: