26 Ekim 2007 Cuma

Evropa Yollarında 4000 Kilometre- 1.Kısım

8 Haziran günü hızlı verilmiş bir kararla Evropa’ya çıktık. Hedefimiz Paris’e arabayla girip trafiğin anasını belleyen ilk Türk çift olmaktı. Kaldırımlara park edip, yaya geçitlerinden geçmeye çalışan yayaların ayaklarını ezecek, yeşil ışığın yanmasına fırsat vermeden önümüzdeki arabaya korna çalmaya başlayacak, sola ya da sağa dönerken sinyal vermek yerine pencereden çıkardığımız sigara tutan ellerimizin işaret parmaklarını kayıtsız bir rahatlıkla “bi saniye canım” der gibi kaldıracaktık. Amacımız Paris’te görülmemiş bir infial yaratmaktı. Üstelik bütün bunları Fransızlar’ın hala gece yatağa yattıklarında “Bu Pöti Nikola’ya ben oy atmadım, bizim hanım da atmadı, biliyorum. Peki kim seçti ulan bu herifi?” diye düşündükleri bir dönemde yapacaktık. Zaten Sarkozi’nin gelişiyle çöküntüye uğrayan sıradan Parisli’nin huzur ve güven ortamını sıradan bir takım İstanbul trafiği numarasıyla iyice sarsacak yavaş yavaş evlerini terk edip güneye göçmelerini sağlayacak, böylece kiraların düşmesinden faydalanarak başımızı sokacak bir ev bulacaktık. Evet biraz karışık ve zor bir plandı ama işe yarayacağından emindik. Bizi de alın diye yalvaracak halimiz yoktu sonuçta di mi! Türküz ulan biz!

İstanbul’dan çıkarken gayet serinkanlı bir şoför olarak hatırlıyorum kendimi, sağımdan ve solumdan aynı anda sollama yapan araçları gördükçe düzenli olarak kendime içinde araba koşturduğum yerin İstanbul, hatta Türkiye olduğunu, burada her şeyin normal olduğunu, anormal diye bir şey bulunmadığını hatırlatıyordum. Daha birkaç gün önce İzmir’de bir motosikletin arka plakasının kalın siyah keçeli kalemle yazılmış olduğunu gören ben değil miydim? Ondan birkaç gün sonra Silivri’deydi sanırım, bir kamyon şoförünün sırf kestirmeden gitme ihtirasıyla olduğunu düşündüğü için yayalar için yapılan demir köprüden kamyonuyla geçmeye çalışırken köprüyü kırdığını, yerçekiminin de kanuni yetkisini kullanarak kamyonu kırdığını, aslan şoförün de kırılan kamyonun içinde boynunu kırdığını okuyan ben değil miydim? Kestirmeler ülkesinde uzun ama doğru yoldan gitmeye çalışırken, bir yandan da kestirmecilerle baş etmeye çalışmanın gerilimini yaşamaya ne gerek vardı öyle değil mi? Dönerken aynı duygular içinde olmayacağımı o sırada bilemezdim elbette.

İpsala yolunun Tekirdağ’dan sonraki kısmı çok güzeldir. Daha önce bir çok kereler Keşan’a, Erikli’ye gidip denize girdiğim, otel odasında –hem de pencereden denize girenleri seyrederek- senaryo yazmak zorunda kaldığım için biliyorum. Hatta bir gün Cüneyt’le kıyıda sabahlamaya çalışıp götümüz donduğu için Erikli’ye gidip benim askerlik paranoyam yüzünden dört paket sigara parasına kalacağımız pansiyonda kalamayıp
[1] sitelerin arasında bulduğumuz bir meydancığa çektiğimiz arabanın içinde iki kişi uyumaya çalışmıştık. Sivrisineğin ne demek olduğu bilgisine bir o gece o arabanın içinde, bir de bu haziranda İpsala’da ulaştım, unutturmayın bunu da daha sonra anlatayım.

Tekirdağ’ın köfte kokularını, sahildeki gereksiz trafiğini ve emsalsiz rakı fabrikasını geride bıraktıktan sonra ben yolculuğun getirdiği enerjiyle Ekin’e “Bak sevgilim işte burası ünlü Tekirdağ Rakı fabrikası” diye anlatmaya başladım. Tekirdağ güzel içen bir ülkedir. Yokuşlar ve tepeler üzerine kurulu, küçük İstanbul olmaya özenen ama aslında dibine kadar Trakyalı olan bir şehirdir. Bu şehirde insanlar çoğu zaman göstermeden, ama bazen de göstere göstere içerler. Sekiz ay kadar yaşadığım için biliyorum. Kasabım hacı oğlu iken bakkalım sıkı içiciydi, akşam belli bir saatten sonra bakkal dükkanı kendini mini-meyhaneye çeviriyor, tezgah arkasında nefis beyaz peynir eşliğinde rakının dibine vuruluyor, bizim bakkal her akşam kırmızı bir surat ve çakırkeyif bir gülümsemeyle beni geyiğe esir ediyordu. İlk birkaç hafta bu yoğun içiciliğin sebebini anlayamasam da rüzgarın fabrikadan estiği bir gün sahilde yürürken hadisenin farkına vardım. Bütün şehir kendisini nefis bir anason kokusuna teslim etmişti. Şimdi baştan aşağı rakı kokan bir şehirde insan kendini çaya ne kadar verebilir sorarım size?

İşte tam 21 gün sonra aynı yoldan geri dönerken kendisini Tekirdağ turu rehberi sanan şaşkın ruhum alışkanlıkla o ünlü rakı fabrikasının hikayesini tekrar anlatmaya kalkınca Ekin “Benim geri zekalı sevgilim, daha önce bir çok kereler bu yoldan beraber geçtik ve sen rakı fabrikasını her görüşünde kendini tutamayıp ‘Bak sevgilim işte burası ünlü Tekirdağ Rakı fabrikası’ diye başlıyorsun, içindeki o küçük tur rehberi cüceyi öldür yoksa ben 20 gündür manikür yüzü görmemiş ve iki tanesi ta dibinden kırılmış tırnaklarımı şah damarına geçirip kanlarını Tekirdağ sokaklarına fışkırtacam!’ der gibi “BİLİYORUZ!” deyince yolculuğa çıkmadan bir gün önce Ekin’e bir arkadaşını doğum gününde yeni tanıştığı biri tarafından söylenen cümlenin doğruluğunu bir kere daha anlamış oldum. “Eğer bu yolculuktan döndüğünüzde hala ayrılmamış olursanız birbirinizi çok seviyorsunuz demektir”. Evet ulan! Ekin özellikle birinci haftadan sonra bir çok kereler muhtelif milliyetlerdeki yastıkları –ki çoğu benim kafamın altındaydı- yüzüme bastırıp beni boğmayı düşünse de, ben bir çok kereler onu küçük parçalara bölerek küçücük bavuluma sığdırma planları yapsam da, ölmeden ve ayrılmadan döndüğümüze göre birbirimizi çok seviyoruz demektir.

Neyse efendim biz Tekirdağ’ı arkamızda bırakarak güzelim Trakya yollarına verdik kendimizi. Tekirdağ’ın hemen çıkışında “Yahoo!” nun yazı karakterleriyle yazıldığı için bana hep komik gelen “Yayoba” dinlenme tesislerini ve sırf adı yüzünden bana Galip Tekin çizgi romanlarından fırlamış hissi veren Ahievren
[2] köyünü arkamızda bıraktıktan sonra Keşan’a da giden dört yola geldik. Şimdi bu noktada bir açıklama yapmak istiyorum. Dediğim gibi daha önce bir çok kez bu noktaya kadar gelmiş ve her seferinde sola dönerek Keşan tarafına gitmiştim. Her seferinde de şeytan, “düz git, gir şu İpsala yoluna, koşarak uzaklaş bu memleketten” derdi. Ama şeytan o dönemde benim arabada triptik, yeşil kart, bende de uluslararası ehliyet olmadığını bilmiyordu.




[1] Kalanların listesini jandarmaya verdiklerini söylemişti pansiyoncu kadın. Büyük ihtimalle doğru değildi ama ben “burada kalanların adını jandarmaya veriyor musunuz?” diye sorunca, beni Erikli’den Yunanistan’a kaçmaya çalışan gerçek bir kanun kaçağı zannetmişti, başı belaya girmesin diye “Evet! Veriyoruz” demişti. Şimdi düşününce bunun böyle olduğunu çözmüyorum tabi, o zaman genç ve salaktım, şimdi orta yaşlı ve salağım. Cüneyt’in sahildeki çakıllara gömdüğü Reno’su da başka bir yazı konusudur ayrıca.
[2] Benim teorim bu köyü uzay gemileri bozulup dünyaya iniş yapmak zorunda kalan bir grup uzaylının kurduğu, ama içinden geçerken bile üç buçuk attığım için inip soramıyorum.

ORİJİNALİZ ULAN BİZ!

Bu sabah yağmur var New York'ta. Hava fahrenaytla 60 gözünü sevdiğimin selsiyusuyla 16 derece civarında. Ekin içerde bilgisayarın başında ekşi sözlüğü tavaf etmekle meşgul. Bütün kanallarda birer yargıç var. Televizyonda mahkeme zamanı. Üstümde uzun kollu ince bir süvetşört, altımda şort, ayağımda çoraplar ve sandaletler, üşüyorum tiril tiril.

Buçuklu bina numaraları var sokaklarda. Garip ama gerçek. Mesela kahvemizi aldığımız Porto Rico Kahve Kampani'nin numarası 40 ½. (Bu arada yazının bir sayfasını yazmıştım ki bilgisayar kilitlendi, hiç adetim olmamasına rağmen yazdıklarımı kaydetmediğim için şimdi yeniden yazıyorum. Aynı şeyi ikinci kere yazmaya kalktığında farklı şeyler yazıyor olman da çok enteransan evet “enteransan” bir şey) Kahveci dükkanı sadece kahve ve çay satıyor, içeride insanı şaşırtacak kadar çok türde kahve var. Ama fransız vanilyası, fındık aroması vıcıklığında değil. Meksika, Porto Rico, Jamaica kahvelerinin farklı pişirilmişleri, farklı daneler, bazıları çok yağlı ve koyu kahverengi (insana lezzetli, yenecek bir şeymiş hissi veriyor. Yani kahve danesi değilmiş de kahve şekli verilmiş çikolatalarmış gibi), bazıları yeşile yakın, bazıları bildiğimiz kahve danesi, ama hepsinin birbirinden farklı bir tadı var. Avuçlayıp hepsini teker teker koklamak istiyorsun ama kahvelere dokunmak yasak. Çuvallara iki elini birden daldırıp ellerine değen kahve tanelerini hissetmek yasak. Dükkanın suratsız çalışanları senin gibi bir mikroptan mikrop kapmasını istemiyorlar. Çünkü o zaman müşteriler de mikrop kapabilir senin mikropladığın kahveden. O zaman da milyon dolarlık tazminat davaları açabilirler kahve kampaniye. Zaten televizyonlara aç timsahlar gibi reklam verip duran hukuk şirketleri de ah birilerinin başına bir şey gelse de dava açsak diye hazır ve nazır bekliyorlar.

Ha hijyensever New Yorklular yüz elli yıllık binalarda oturuyor o ayrı. Binalar artık doğal birer mikrop yuvası, her yerden asbest akıyor ama ne çare. Asbest'in kanserojen olduğunun bilinmediği daha da güzeli kanserin kanser olduğunun bilinmediği zamanlarda yapılmış binalar bunlar. Duvarlarını arkasında hamamböceği anaokulları var. Metronun asıl sahipleri fareler ve ne yaparlarsa yapsınlar köklerini kurutamıyorlar farelerin. Bütün bunlara rağmen kahve çuvallarına elini daldırmak yasak.

Tezgahla duvarın arasında bir kişinin durabileceği bir diğerinin de yan yan geçebileceği kadar dar bir boşlukta sıraya girip yağ kuyruğundan bekler gibi kahve ısmarlama sıranı bekliyorsun diğer ölümlülerle. Burada sıra beklemek o kadar sıradan bir şey ki. Harry Potter'ın son kitabı çıkacak gir sıraya, Cuma günü güzel bir film başlayacak bir önceki Cumartesiden bilet sırasına gir ki ilk seyredenlerden birisi sen ol. İyi olduğunu düşündükleri ürüne karşı bir sabırsızlıkları ve sabırları var. Onu ilk elde eden, ilk seyreden, ilk okuyan olmaya dair bir sabırsızlık. Ama bunun için elli metrelik sıralara girecek kadar da sabırlılar. Kahve içilebilecek ya da alınabilecek bir sürü yer var ama orada sırada bekleyip iyi kahveye ulaşmak için sabredebiliyorlar.

Biz ise beklemekle ilgili en büyük sınavımızı 12 Eylül'den önceki o ünlü karaborsa kuyruklarında verdiğimiz için midir bilmem beklemekten nefret eden bir milletiz. Benim ve benden daha genç insanların hatırlamadığı bir dönem olmasına rağmen ben de sevmem sıra beklemeyi. Kendimizi küçülmüş, sıradan hissetmemize sebep oluyor, herhalde ondan. Öte yandan sıra beklemekten daha çok nefret ettiğim bir şey varsa o da beklediğim sıraya birilerinin kaynamaya çalışmasıdır. Sırada beklemek seni müthiş sıkan bir aile ziyaretine gitmek gibidir. Sıraya kaynamaya çalışanlar ise haber vermeden gelen sıkıcı aile ziyaretçileri gibi.

Öte yandan muasır medeniyetlerde nefes alıp vermek gibi bir şey sıra beklemek. Olmazsa olmuyor. İnsanlar rahat edemiyorlar. Floransa'da Uffizzi Müzesi'nin kapısında 2 saat boyunca sıra beklerken hayattan tiskinen bir tek biz vardık. Büyük ihtimalle o sırada bekleyen bütün Türkler aynı hissiyata kapılıyorlardı. Diğerleri ya kikirdeşerek sohbet ettiler, ya içlerinden birini kurban seçip sırayı terk ettiler ve bir köşede öğle yemeklerini yediler. Sevgiliyseler öpüşüp koklaştılar. Ya da bizi şaşkınlıklara gark ederek kitap okudular! Sonuçta bütün bunlar biz Beyaz Türklerin artık öğrencilikten çıktığımız, kendi paramızı kazanmaya başlayıp yurduna milletine hayırlı bir insan olmak yolunda sağlam ve emin adımlarla ilerleyen sorumlu orta yaşlılar olmaya başladığımız günden beri yapmadığımız şeyler. Biz ki kendimizi etrafımızdaki her şeyin efendisi sanırız. Sıra beklemek, sıra beklerken öfleyip püflememek, sıra bekleyenlere üstten üstten bakarak aralarından geçip VİP olarak içeri girmemek, bir de sırada kitap filan okumak! Brrr! İiireeeenç!

Sıra beklemeyi sevmiyoruz. Bir kere sabırlı değiliz, üstüne zaten çoktan hak edilmiş bazı haklarımız varken hala sıra bekliyor olmayı müthiş anlamsız buluyoruz. Bu yüzden Avrupa Birliğine giremeyeceğimizi düşünüyoruz. Çünkü bizi bekletiyorlar. Halbuki biz muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yeminini bundan seksen küsur yıl önce etmiştik. Halbuki daha on yıl öncesinde sınırlarından iki karton malbora vererek geçebildiğimiz Bulgaristan çoktan içeri girdi! Bizi bekletiyorlar ve bu bizim çok özel, biricik, vazgeçilmez olduğumuz, dünyalara bedel bir Türk olduğumuz bilgisiyle çatışıyor.

Evini kiraladığımız Dodo 1982'den beri East Village'da yaşayan bir İsviçreli. Andy Warhol'la bir kere karşılaştığını anlatıyor ballandıra ballandıra. Aklıma bir cümle takılıyor. Bir gece klübüne girmek için sıra beklerken... Andy Warhol ve Boy George Dodo'nun hemen arkasında klübe girmek için sıra bekliyorlar. Seksenler... yani Andy Warhol'un Andy Warhol, Boy George'un da hala Boy olduğu dönemler. İkisi de kapıya gidip “sen benim kim olduğumu biliyor musun!” diye arıza çıkarmıyor. Sıra bekliyorlar. Enayiler!

Ünlü gece klüpleri var burda, herkes önünde şık şıkıdım kıyafetlerle sıra bekliyor. Ya da bazı küçük lokantalar... insanlar kapıda bekleşiyorlar yemek yiyebilmek için. Çünkü mekanların kaldırma kapasiteleri var. Gece kulübü en fazla 300 kişi alabiliyor mesela. 500 kişiyi doldurmuyorlar içeri. Restoran maksimum otuz kişilik. Buldukları ilk boşluğa masa atıp bir beş kişi daha tıkıştırmıyorlar. Bekle, biraz sonra sen de gireceksin. Sıraya gir. Bu salak Amerikalılar da “tamam abi” deyip sıraya giriyorlar. Bir mekan beni kapıdan çevirecek, sırada bekle diyecek. Bir daha kapısından içeri girersem şerefsizim! Biricikim ben; Suden değilim ama özelim. Ata Demirer'in Avrupa yakasında dediği gibi “ORJİNALİZ ULAN BİZ!”