30 Ocak 2012 Pazartesi

bilmiyom bir boka benzedi mi ama...


Herhangi Bir Türk Salonunun Hikayesi

Prelüd

O kapıyı kapat Gökhan!
Salonun kapısını kapat!
Kedi girmesin.
Girmesin anne,
Ben giremiyorsam o salona
Kedi hiç girmesin

Herhangi bir Türk salonu değil aslında,
bu bizimki.
Hangi Türk salonunda dev bir Möet-Şandon şişesi durur ki?
Babama bir boksör hediye etmiş. İsviçre’de taksi şoförü
Üstünde imzalı bir fotoğrafı
Burun dümdüz.

Burnu dümdüz olur boksör dediğinin
Kulağı kırık olur güreşçinin
Bilirim ben bunları

Peki ama neden eski boksör?
Neden İsviçre’de taksi şoförü?
Neden hala imzalı fotoğrafını taşıyor cebinde?
Peki neden İsviçre?
Bu soruları sormaya başladığımda küçüktüm daha
ama salon
zamanın başlangıcından beri duruyordu orda.

Girilmesi yasak bir Türk salonu…
Bayramdan bayrama gelecek misafirlerin
Ve hiç kullanılmayacak yemek takımlarının odası
Zamanın başladığı yerde kristalleşmiş vazo
Son nefesine kadar tozlanan plastik çiçek

Bak görüyo musun!
Siz olmadan da devam ettik yaşamaya!
Acı mıdır acaba hiçbir işe yaramamak?
Acıdır acıdır…  

Herhangi bir Türk salonu değil aslında
Dev bir Möet-Şandon şişesi duruyor duvar kenarında
Evde Formula1 vardı da ben mi bilmiyordum acaba?
­Sadece o da değil üstelik
Yetmiş iki küçük içki şişesi.
Sanki Güliverdim ve cüceler ülkesinde bara girmiş
gülüvermiştim.

Ne büyük hazineydi tanrım!
Yarısını ben içtim yarısını rüzgar.
Kardeşimin adı Rüzgar olsaydı
Ne yakışırdı işbu dize şiire
Ya da ben Tuğrul Hoca’dan önce yazmış olsaydım.

Onlarca küçük şişe ve hatta büyükleri
Hala en bakire halleriyle
Bekliyorlar müzik setinin yanında.
Müzik setinin kendisini bırak, adı bile tarihe karıştı
Ama bunu ona söylemeye asla cesaret edemedim.
Ne ona ne de 70 ekran tüplü televizyona…
Geldiğinde gelinlik kız gibiydi
Bir gece sessizce sokağa attığımda
Çok olmuştu öleli…

Herhangi bir Türk salonu da değil aslında
Hangi Türk salonunda durur
Koca bir Möet-Şandan
Şandon değil, evet Şandan
Kafiye öyle gerektiriyor ondan
Neler neler geçti o salondan

Bir 365 Magnum geçti
Bir kalp spazmı, sinir krizleri,
Pasta savaşları, gözyaşları
Gökhan’ın beline kadar inen saçları
Musa Eroğlu dinleyip ağlarken ütü yapan babam  
Yonan televizyonundan bir Polonya filmi
Sigarayı ilk defa içine çeken iki adet akciğer
Acıdan sarhoş olmak
Ve sevgilimin uylukları
Canım uylukları sevgilimin
Eteğinin altından okşardım ders çalışırken
O ses çıkarmadan ıslanırdı
Ben ses çıkarmadan sertleşirdim
Ses çıkarmadan izlerdi ders

Ne büyük hazineydi tanrım
Zamanda ve mekanda sıkışarak sevişmek
Ve sıcak
Çok sıcak
Daha da sıcak olacak
Dışarıda kar yağmasaydı
Ne yakışırdı işbu dize şiire
Ya da ben Ortaçgil’den önce yazmış olsaydım.

Herhangi bir kedi aslında
Bütün kediler gibi haşhaşin
Ve bütün kediler gibi hain
Ve elbette bütün kediler kadar kayıtsız
Şampanyanın ne olduğuna
Kariyerinde bir zıplama tahtası olarak görmüş şişeyi.
Ama şişe dayanamamış böyle kullanılmaya
Dayanamamış ve patlamış
“Ben” demiş…
Şaka şaka
Hiçbir şey dememiş.
Deli mi ki işbu şişe
Konuşsun.

Herhangi bir Türk salonunun ortasında patlayınca bir şişe şampanya
Ya yılbaşı gelir ya düğün
İnsanın aklına
Kedi gelmez.

Şampanyanın ölümü
Yurtta ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde
Hiçbir etki yaratmadı

Ama babanın ölümü
Salonu dağıttı.

Kristal vazo ve Gökhan’ın uzun saçları ve müzik seti
Ve küçük büyük bütün içkiler
Öksüz kaldılar

Bizim salon
Herhangi bir Türk salonu bile değil artık
Boşluk
...

Epilüd

O kapıyı kapat Gökhan!
Salonun kapısını kapat!
Kedi girmesin.
Kedi gitti anne
Kedi gideli çok oldu… 

28 Ocak 2012 Cumartesi

28/01/2012

Yazacak çok fazla bir şey yok. Kafa karışıklığı devam. Heyecan için banka mı soysam?

20 Ocak 2012 Cuma

20.01.2012

Kafa karışıklığı çok enteresan bir şey. Bazen işe yarıyor ama bazen de çok engelleyici oluyor. Orayı burayı temizleyip toparlıyorum sabahtan beri. Perdeleri yıkamak için banyoya girip dişimi fırçalayarak çıkıyorum. Sonra bilgisayarın başına oturunca "ben n'apıcaktım ya..." diye düşünmeye başlıyorum. Bitmemiş ya proce, yarım kalmış ya o yüzden kafaya takılıp kalıyor. Bir saat sonra kahve yapmaya gidip -onu da unutup- bulaşıkları makineye dizerken aklıma geliyor, "ben perdeleri yıkıycaktım". Bu sefer de perdeleri yıkamaya gidip kurutma makinesindeki kuruları alıp çıkıyorum elbette. Aynı durum iş için de geçerli oluyor. Bir yandan sıralama yaparken diğer taraftan bir önceki bölümün sahnesini değiştirip aynı zamanda başka bir iş için okuma yaparken düşündüğüm başka bir proje için belgesel seyrediyorum.

Allah benim belamı versin.

17 Ocak 2012 Salı

Selanik'ten Sevgiler

Bir ülkede olmamak o ülkede olmadığın anlamına gelmiyor. Hrant Dink davasının sonuçlanması... Gün içinde twitterda Hrant Dink hakkında yazan canım faşist kardeşlerim... sanki bu ülke, bu topraklar hiç başkalarının olmadı... Hep türkler vardı burda bundan sonra da hep olacak... bugünlerde sık sık Selanik'e gelip gidiyorum. gittikçe daha fazla kalmak istiyorum, dönesim yok... dönmek istemiyorum evet... ya da turist gibi gideyim bir kaç gün kalayım istiyorum... burda kriz var, ülke tarihinin en büyük krizi yaşanıyor... insanlar sokaklarda, yerim krizini modunda dolaşıyorlar. komünistler ve anarşistler yürüyor, polisle çatışıyorlar, sonra barlara gidip içip muhabbet ediyorlar... parası olan olmayana ısmarlıyor... her gününe bir patlama, bir baskın, bir suikast, bir saldırı, bir tecavüz çarpmıyor bu ülkenin... her şey bu kadar kolay unutulmuyor, her şey bu kadar çok büyütülmüyor, gerçekten büyütülmesi gereken şeyler de kolay kolay gündemden düşmüyor... hrant dink öleli beş yıl olmuş... uğur mumcu öldüğünde ben lisedeydim... ne fark etti?

acı olan hrant dink'in öldürülmesinden hemen önceki günlerde benim "artık geliştik canıım... bu ülkede artık siyasi cinayet filan olmaz" diye düşünmüş olmam...

eskiden severdim ülkemi... çok severdim hem de... içinde bulunduğu kötü duruma üzülürdüm... insanlarının cahilliğine... ne kadar kolay sürüklenebildiklerine... eğer birazcık eğitim almış olsalar... dünyaya biraz farklı gözlerle bakmayı öğrenebilseler... hadi lan ordan! yok öyle bir şey! hiçbir zaman olmadı, bundan sonra da olmayacak! bir kaç iyi adam olarak yaşıyoruz biz bu ülkede... bizi susturdular. sadece çocuklarımıza örnek olabileceğiz artık. onların da bir an önce yurtdışına kapağı atmaları için elimizden geleni yapacağız.

türkiye özal'la birlikte zincirlerinden kurtuldu, erdoğan'la birlikte kudurdu. artık türkiye'yi kimse tutamaz. hep birlikte fareler gibi uçuruma doğru koşuyoruz. çok da uzun olmayan bir süre sonra ortalıktaki duman kalktığında geride kalanlar "ananı avradını! biz ne yaptık lan bu ülkeye!" diyecekler. ama artık çok geç olacak.

ben o gün orada olmayacağım

11 Ocak 2012 Çarşamba

bir şiiri çıkaramamak

dolanır, imgeleri not edersin, bir tur yazarsın, yazarken soğursun kendinden, ne müziği tuttu ne içinin kıyması. beklemeye alırsın... gelecektir elbette... ilk yazımını bir kenarda tutarsın... döner döner bakarsın... yok olmamış çok belli... halbuki ilk geldiği anda, dizeler değilse de ilk imgeleri... tamamdı... çok güzel olacaktı lan bu bok! sonra kafiyeye takıldın dağıldı şiir... hep çiş gibi mi olacak ille ki... eskiden kolay yazardın... şimdi kafa bi dağınık... karışık demiyorum dağınık... skicem olm! odaklan! odaklan!
odaklan demeklen olmuyor beyim bu. beyninde bir kas yok ki sıkasın aksın... ama olacak. inanıyorum ben... büyük ihtimalle yolda gelecek araba kullanırken hissediyorum...
hadi ordan hadi! bi bok hissettiğin yok kendini kandırıyosun bari elalemi kandırma... 

Pliiz pliiz pliiiz



Gerçekten enteresan bir görsel hafızam var. Bu şovu yıllar yıllar önce seyretmiştim ve James Brown'a hayranlığım bir kat daha artmıştı. O zamanlar youtube yoğudu.Tabi sadece bir versiyonunu.  Burada çeşitli versiyonların montajlanmış hali var. Baba muhteşem bir sahne şovu örneği veriyor. Seyirci kendinden geçiyor. Ruhun şad olsun Kriminal Jim 

8 Ocak 2012 Pazar

08.01.2012

Vay be! 2012!
Yok ne kadar uğraşsam da heyecanlanamıyorum. Eskiden özellikle 20'li yaşlardayken sanırım böyle bir yıl heyecanı vardı... şimdi olmuyo... işin enteresan tarafı yaptıklarımız ve yapamadıklarımız muhasebesi ve sonrasında pişmanlıklar ve kararlılıklar da yok bir zamandır bende... geliyo gidiyo... ben yılları hatırlamıyorum... ne oldu ne bitti... babam öldüğünden beri çok büyük, hatırlanması gereken ne oldu hayatımda bilmiyorum... ki onun da üstünden beş sene geçti... hatta daha fazla... üretmeliyim çılgınca üretmeliyim kaygısı filan da yok... bir sakinlik var üstümde... hedefe yönelmişim de onun soğukkanlı adımlarını attığım için böyleymişim... bu da yok... herhangi bir konuda uzmanlık desen... sadece işimle ilgili sanırım... biraz da tarih bilirim... geçen sene Ankara'ya gitmiştik o zamanki yapımcımla... TRT'yle konuşmaya... en üstteki abilerden biriyle konuşmak için beklerken bir AVM'ye girdik... saatlere filan baktık... adamın saatlere ilgisi varmış meğersem... markaları filan iyi biliyor yani... fiyat ortalamalarını... bende de son zamanlarda başlayan bir ilgi bu... bir iki tane güzel saatim var, onun hakkında konuştuk. sadece bu konuşma bile karakteri hakkında yeni şeyler öğrenmemi sağlamıştı... dikkat, merak ve ilgi... ilgisini çeken konularda analiz yapabilme özelliği... bende var mı bunlardan? bilmiyorum...
sanırım dikey büyümeyle ilgili sorunlarım var. her boktan biraz yazasım oluyor çünkü benim. çabuk sıkılıyorum.  hemen elim kaçıyor. geçen bir yayınevinin başındaki bir arkadaşla konuştuk bu konuyu. yalnız tabi orda da sorun var. o kadar yüksek perdeden bir aurayla konuşmaya çalışıyor ve seni alt etmeye çalışıyor ki... o auranın seni sarıp sarmalamasına izin vermediğin zaman da sinirleniyor bu kişi. ama neyse bunlar önemli değil, dedi ki arkadaş yazmada da bir tek meselede uzmanlaşmak ve onun üstüne gitmek gerek. doğru! sapına kadar doğru. komedi yazacaksan mesela komedi yaz, marka olmak böyle bir şey. iyi de marka olmak istiyor muyuz? istemek zorundayız maalesef. okunmak istiyorsak, çok okunmak istiyorsak, çok seyredilmek istiyorsak bunu yapmak zorundayız. buna teslim oldum. yeni çağ, yapacak bir şey yok. ha ama bu uzmanlık ne? onu ben de bilmiyorum maalesef. kişilik bölünmesi mi yaşasam diye düşünmüyor değilim. bir kitap yazdım mesela ben, o kitabın Rakı Masası'yla alakası yok. Yani insan filmde başka kitapta başka olmamalı. kafa karışıklığı yaratmamalı. tamam senin kafan karışık olabilir. blogunun adı da bu olabilir ama seni okumasını beklediğin, izlemesini beklediklerine o kafa karışıklığıyla gelmemelisin. Öte yandan Fikret Kızılok'u hatırlıyorum. Benim Fikret Kızılok'la tanışmam "Why High One Why" ile olmuştu. Şarkıyı duydum, çok hoşuma gitti, yana yakıla kasedini aradım, buldum. İlk şarkıyı dinledim. Yok la romantik! kasedi sona sardım. A yüzünün son şarkısıydı hiç unutmam, arka arkaya defalarca dinledim "Why High One Why"ı sonra doydum. Dur bakalım başka ne şarkılar varmış diye kasedin gerisini dinledim. O günden beri bir kere bile "Why High One Why"ı dinlemişliğim yoktur. Ama diğer Kızılok şarkılarını ezbere bilirim ve hala çok severim.

Demem o ki hedef tanımlı olmak güzel, hedef tanımlı olmak yahşi, şuraya yürüyoruz abi durumu guud. O hedefe emin adımlarla yürümeye de varım. Ama ben o yolda hedefimin o olmadığını fark edersem, ki bana çok oldu bu profesyonel hayatım boyunca, o zaman ne yapacak, çünkü sanıram artık dönmek için geç oluyor. bir kere daha kıvırmamak lazım. yoksa zengin olamıycam, yoksa hd televizyon alamıycam. xbox kinetik diye bi şey çıkmış hastası oldum, ondan alamıycam, bmw x5'i dışarı park edemiycem. olmaz.