14 Şubat 2008 Perşembe

Taşra’ya karşı durmak

Türbanla üniversiteye girebilirler mi? Peki türbanla kamuda çalışabilirler mi? Üniversitede okuyabilirler ama kamuda çalışamazlar. Her ikisini de yapabilirler. Hiçbirini yapamazlar. Seçenekler bu kadar açık aslında. Kutuplaşmaya doğru kayıyoruz.

Türkiye İran olmayacak maillerinden çok sıkıldım ben. İran’ın iç dinamiklerine dair hiçbir şey bilmeden, İran Devrimi’yle ilgili doğru dürüst bilgi edinmeden “Türkiye İran olmayacak!” Rıza Pehlevi ve zarif eşinin laik laik fotoğrafları, eskiden böyleydi, hemen arkasından peçeliler, şimdi ise böyle! Yemişim öyle laikliği, mondanlığı, modernliği batılılığı! Pers İmparatorluğunun kuruluşunun 2500. kuruluş yıldönümü gibi uyduruk bir sebeple Persepolis’in kalıntılarının yanına dünyanın en büyük çadırını kurdurup kırk gün kırk gece dünya jet sosyetesine şampanyalar akıtırsan, üstelik bunu kendi halkın açlıktan kırılırken yaparsan, adamı indirirler, siktirederler, yerine de çatır çatır İslam devletini kurarlar. Pehlevi’nin batılılara ve etrafındaki yönetici elite dağıttığı petrol milyarlarını alırlar, eşit değilse de adaletli bir şekilde halka dağıtırlar. Türkiye İran olmayacak! Tamam anladık da hiç kimse şunları sormuyor. İran neden İran oldu? İran nasıl İran oldu? En önemlisi İran nasıl İran kaldı?! Ya İranlılar, Pehlevi’yi devirecek kadar dayı olabilen İranlılar molla rejiminin baskısından tırsak insanlar haline geldiler. Ya da hepsi değilse de büyük çoğunluğu şu andaki HALLERİNDEN MEMNUNLAR KARDEŞİM!

Dönelim memleketimize. Türkiye İran olmayacak sloganı esasında bir korkunun dile gelişi. Türkiye İran olur mu? Ben sürekli “olmaz” diyorum, her olay çıktığında çevremdeki insanları sakinleştirmeye çalışıyorum. Ama bunun bazı koşulları var elbette.

Bir kere Çeddar Turgut denen arkadaş gibi yılgınlığa kapılıp alıp başımızı gitme planları yaparsak zaten gidelim anasını satayım! Durmayalım buralarda. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, iyi eğitimli, iki üç dil konuşan, aslan gibi bir diaspora oluşturalım. Taş gibi bir gurbet müziğimiz, hüzünlü bir roman geleneğimiz olsun. Sabahları audit yapıp, borsada kağıt takip edip akşamları duvarda asılı sazını alarak Acem Kızı çalan yeni bir kuşak olalım. Bu da bir seçenek. Hem “n’olacak bu memleketin hali?” diye düşünmekten yorulmayız da.

Yok eğer kalacaksak o zaman ilk başta bu gitme düşüncesini kafamızdan silelim. Gitmek her zaman olası. Yeniden başlamak mümkün. Bilmek bile rahatlatır insanı. Bizim tedirgin, tetikte olmaya ve mücadele etmeye ihtiyacımız var her şeyden önce. Türkiye’nin şehirlileri olarak üstümüze gelen azgın taşra selini durdurmamız, sakinleştirmemiz, ehlileştirmemiz, eğitmemiz ve şehirliliğin kanallarına sokup dönüştürmemiz gerekiyor. 12 Eylül sonrasında büyümüş iyi eğitimli, analitik zekaya sahip ve fakat apolitik kardeşlerim! Muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur!

Söylediğimin üstünden tekrar geçmek istiyorum. Geçenlerde radyoda duyduğum doğru bir yorum var türbanla ilgili. Türban on sene önce hayatımıza girmiş bir mesele değil ki bizim. On sene öncesinde tehdit olarak algılanmaya başlandı. Tehdit algılaması türbanın kendisinden gelmiyor. Türbanın temsil ettiklerinden geliyor. Türbanın temsil ettiklerinin temelinde taşra yatıyor. Taşranın cumhuriyet tarihinde ilk defa kendi kültürel simgelerini oluşturarak, kentin modern olanın kodlarına uymayı reddederek yönetimi ele geçirmesi tehdit olarak gördüğümüz.

Ne demek istediğimi biraz daha açayım. Bazen durumların o kadar ince bir ayrıntısına takılıp kalırız ve oraya öyle bir odaklanırız ki sanki o detay hayatımız değiştirecek çok önemli bir şeymiş gibi gelmeye başlar. Türban meselesi de tam olarak üzerine fazla odaklandığımız bir detay aslında. Türbana karşı çıkıp onu yasak tutmaya devam edersek sorun kalmayacakmış gibi geliyor. Bu bizim senaryo çalışmalarında da çoğu zaman yaşadığımız bir durumdur. Aslında ana mesele içinden çıkılamayacak bir hal almaya başlar ve beynimizi biraz dinlendirmek için ya da çoğu zaman ana meselemizle uğraşmaktan korktuğumuz için bir detaya takılır saatlerce onun üstünde tartışır ve toplantı sonunda o ana mesele hakkında hiçbir şey yapmamış olarak masadan ayrılırız. Top birilerinde kalır çoğu zaman, ona “halledersin sen” deyip sırtını sıvazlar ve hep birlikte bile halletmekte zorlandığımız o meseleyi onun omuzlarına yıkar gideriz.

Bugün Türkiye’de modern, batılı, şehirli, laik bir hayatı tercih eden bütün kitlelerin önündeki en büyük sorun türban değil, türbanla kendisine hayati bir sembol bulmuş olan doğulu, muhafazakar, kasaba zihniyetli ve insanların hayatına müdahale etmek ve onu değiştirmek için zor kullanmakta beis görmeyecen kitlelerin karar veren konuma yükselmeleridir. Mücadele etmemiz gereken şey türban değildir. Mücadele etmemiz gereken şey Ogün Samasttır aslında. En uç noktada, benim gibi konuşmayacaksan yaşamına son vermekte sakınca görmem diyen zihniyettir.

Çok partili hayata geçtiğimizden beri Türk sağında yansımalarını defalarca gördüğümüz olgu, aslında taşradan çıkan ama şehrin ve cumhuriyeti kuran jakoben elitin oluşturduğu devlet kodlarına uyum sağlayan liderlerin bu iki farklı yöne giden arabayı bir arada tutmaya çalışırken yaşadıkları kişisel dramadır. Adnan Menderes Egeli bir toprak ağası olarak taşranın yetiştirdiği önemli değerlerden birisidir. İktidara haklı olarak demokrasi şiarıyla gelmiş ve arkasında topladığı kalabalığa Can Yücel bile kısa bir dönem için bile olsa katılmıştır. Gelir gelmez, taşranın elinden alınmış en sembolik haklardan birini geri vermiştir: Ezan’ın Arapça okunması. Ama Adnan Menderes’in fotoğrafına baktığınızda briyantinle yatırılmış saçları ve takım elbisesiyle tam olarak bir Cumhuriyet yöneticisi görürsünüz. Gerektiği zaman frakını giyer, yasak aşklar yaşar ve küçük Amerika olmaktan bahseder. Öte yandan tam bir taşralı gibi uzun vadeli plan yapmadan sadece kısa günün karını düşünerek allahın Kore’sine asker gönderir gene tam bir taşralı olarak kendisinden güçlü olana yaranabilmek için. En sonunda da gene bir taşralı olduğu için güç dengelerini doğru okuyamaz, önceden hesaplanmamış hamlelerle ordunun ve artık palazlanmış şehirli “aydın” “ilerici” güçlerin ayağına basar. Taşra ile şehir arasındaki dengeyi koruyamadığı noktada da derdest edilir. En dramatik anı asılması değil bence arabasının camından fırlayıp, etrafını saran öğrencilere “Beni öldürecek misiniz! Öldürecek misiniz beni!” diye bağırmasıdır.

Süleyman Demirel. Taşranın en zeki çocuklarından biri. Çoban Sülü. Ama aynı zamanda “Barajlar Kralı”! Demokrasi çoğunluğun oyunu almaktır. Sülü müthiş zekası, hafızası, hitabet yeteneğiyle çoğunluğun oyunu almakta en ufak bir sıkıntı çekmez. Ama Türkiye’de demokrasinin başka bir özelliği de Cumhuriyet’in kemikleşen elitinin ve onların etrafında birleşen büyük burjuvazinin kodlarını ister istemez kabul etmektir. Sülü de iki arada kalır. Bazen kendisini seçenlerin gücünü arkasında hissedip dayılanır ama hemen arkasından tam bir taşralı gibi kendini kurtarmak için arkasındakileri satıverir. Biz şehirliler Süleyman Demirel’in ne kadar çabuk dönebildiğini, ne kadar hızlı vazgeçebildiğini görüp ona güvenmeyiz ama taşra ona hep güvenir. Çünkü bilir ki içlerinden çıkan herhangi başka birisi olsa o da aynı şekilde zora gelince, onları satacaktır. Bundandır ki Süleyman hep başbakan, hep başbakan, hep başbakandır! O da büyük abisinin sözünden hiç çıkmaz, kardeşlerinin yüzüne acımasız tokatlar atmaktan hiç çekinmez. Öte yandan o da Cuma namazlarını hiç kaçırmaz fakat Nazmiye’sinin başını örtmeye de asla yeltenmezdi. Süleyman Demirel denen insanın hayatının da çok ama çok zor geçtiğine emin olabilirsiniz.

Kenan Evren. Taşranın, Cumhuriyet’in ruhuna, varolma sebebine sokmayı başarabildiği en büyük çomak! Netekim hiçbir şey söylemeden söylüyormuş gibi görünebilmek de taşranın en önemli yeteneklerinden birisidir. Amerika’nın soğuk savaş döneminde, gerçekten en güçlü olduğu dönemde –Amerika da eski Amerika değil be artık! Ağız tadıyla nefret bile edemiyorsun bu kafası karışık süper güçten. Bu da ayrı bir yazı konusu- Türkiye’de istikrar istediği, Yunanistan’da istikrar istediği bir zamanda Genelkurmay başkanı olan bu şirin yaşlı adam, tam bir taşralı gibi öngörüsüzlüğü ve sığlığıyla Yunanistan’ın NATO’ya geri alınması gibi Türkiye’nin sonraki elli yılına damgasını vurabilecek bir kozu harcamaktan çekinmemiştir. Karşılığında kendi yaşlılığını ve güvenliğini garanti altına almış ama biz zavallı torunlarına babayı bırakmıştır. Bunun yanı sıra şehirli bir kültürün en önemli yapı taşları olan politize olma, hak mücadelesi (sadece işçilerin hakkı için savaşmasından bahsetmiyorum, kadınların, öğrencilerin, burjuvaların hak mücadelesinden de bahsediyorum) gibi kavramları Türk şehir yaşamından işkence, polis ve asker baskısıyla silip atmış, taşranın daha da palazlanmasına fırsat veren uygulamalara göz yummuş ve biz zavallı seksen sonrası apolitik kuşağın yetişmesi için uygun ortamı hazırlamıştır. Daha bebekliğimizden beri başkaldıran, itiraz eden, isyan edenlere neler yapıldığını görüp tırstığımız için sokakta omzumuza çarpıp özür dilemeden geçene, kuyrukta yandan girip önümüze gevrek gibi kurulana, ya hiç ses çıkaramıyor, ya da gereğinden fazla ses çıkarıyor oluşumuz bundan olabilir mi acaba?

Turgut Özal. Taşra onu her daim rahmetle anacak. Onun açtığı muasır medeniyetler yolunda yürüyorlar büyük bir hızla. Şimdi kısaca bir dönüp bakın Cumhuriyet tarihine. Olayları bir de tersten okuyalım mı? Cumhuriyet bir biçimdir. Ama her biçimin belli ihtiyaçların sonucunda ortaya çıkar. Yemekler gibi. Eğer çevrenizde patlıcan ve maydanozdan başka bir şey yetişmiyorsa evinizde de yağ, salça ve tuzdan başka bir şey yoksa ve üstelik siz de yemek yapmayı bilmiyorsanız öyle bir yemek yaparsınız ki ziyaretinize gelen imam yemeği yer ve berbatlığından bayılır. Bu cesaretinizi kırar, vazgeçer ve sadece ekmeğe yağ sürerek yaşarsınız bir süre, sonra bir kere daha denersiniz, imam uzun bir süre evinize gelmemeye karar vermiştir bu arada. Bir kere daha denersiniz, yemek gittikçe güzel olmaya başlar, en sonunda yemeği o kadar güzel yaparsınız ki bu sefer imam lezzetinden bayılır. Sonra sizden adını ve tarifini ister. Siz de ona bir jest yaparak yemeğin adını “İmambayıldı” koyarsınız ve tarifini verirsiniz. İmam eve gider, karısına yemeğin tarifini verir. Kadın yemeği pazardan aldığı patlıcanla ve maydanozla yapar. Sizin, elinizde yiyecek başka bir şey olmadığı için mükemmelleştirdiğiniz yemeği bir çırpıda ve tarife göre yapar. İmam heyecanla yemeğin başına oturur ama bu sefer bayılmaz. Çünkü tatsız tuzsuz bir şey olmuştur karısının yaptığı. Cumhuriyet dediğimiz yönetim biçimi krallarını şutlamış, farklı sınıflardan ve görüşlerden bir grup Fransız’ın çaresizlikten buldukları imambayıldı yemeğidir. Kısa süre sonra vazgeçip Napolyon’a bırakırlar her şeyi, sonra onun yerine yeniden bir kral getirirler başa, sonra gene vazgeçerler çünkü bir kere kendi başlarına imambayıldı yapabildiklerini öğrenmişlerdir. Sonra bir kere daha denerler. En sonunda onu mükemmelleştirirler. Türkiye’de ve dünyanın daha bir çok yerinde daha doğru dürüst patlıcan bile yetişmezken içimizden birileri çıkar ve o tarif üzerinden imambayıldı yapmaya kalkar. İmambayıldı patlıcan gerektirir. Biz yemeği yapmaya başlayalım da patlıcanı sonradan yetiştiririz demekle olmaz. Cumhuriyet, burjuvazi gerektirir. Atatürk ve arkadaşları der ki, biz Cumhuriyeti kuralım da burjuvaziyi sonradan yetiştiririz. Patlıcansız imambayıldı olmayacağı gibi burjuvazisiz Cumhuriyet de olmaz. Burjuvazi yavaş yavaş yetişmeye başlar ülkede. Ama öngörülmeyen bir şey vardır. Patlıcanların bir kısmı fazlasıyla söz dinlemez, kendi başına buyruk yetişmeye başlamıştır. Yetişen bir kısım burjuvazi, ülkenin kurucu elitinin hayal ettiği gibi laik, modern, batılı, ilerici bir burjuvazi değildir. Şehre sonradan gelirler, taşra burjuvazisi değilse de taşralı bir burjuvazi modeli oluştururlar. Yansımasını, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal gibi isimlerde görürüz bu tipin. Başlangıçta sadece inançlı çocuklarken yavaş yavaş, engellenemez bir şekilde palazlanmaya başlarlar. Enerjik, pragmatist ve iş bitiricidirler. Bir kısmı şehir burjuvazisinin kodlarına uyum sağlar, diğer bir kısım bu kodları reddeder, çok önemli bir bölümü de ortada kalmayı tercih eder. Bir yandan viski içip diğer yandan da hacca giderler mesela. Turgut Özal işte bu ortanın temsilcisidir. Tam yerinde ve tam zamanında. Ülke, dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle giderek içine doğru kapanırken (Tansu Çiller’i hiç sevmem ama bundan onbeş yıl önce söylediği “Türkiye dünyanın son Doğu Bloku ülkesidir” gibi bir lafı vardır ki çok doğru bulurum), bir yol ayrımına geldiğinde Turgut Özal çıkar ortaya. Ya kapalı kalmayı tercih edip sıradan bir Ortadoğu ülkesi olacak ya da “insan” (Turgut Özal’ı bildiğiniz adam olmaktan çıkarıp yakın bir arkadaşınızmış gibi düşünün, o anlamda kullanıyorum “insan”ı) Turgut Özal gibi, fırsat verildiğinde yaptığı gibi kabak çiçeği gibi açılacaktır Türkiye. Elbette ki ikincisi olur. On yıl içinde babalarımızın bahsettiği benzin kuyruklarından gökdelenlere geçiş yapıverir ülke. Turgut, taşranın önündeki engelleri paramparça eder. Dünyanın yüzölçümü olarak da nüfus olarak da büyük ülkelerinden birisidir ülkemiz, üstelik petrolü olmasa da azımsanmaycak bir artı değer yaratma kapasitesi vardır. Enerjisi vardır yani, üstelik bu enerji yıllardır potansiyel bir enerji olarak içinde sıkışıp kalmıştır. Ve Turgut bu enerjiyi bir cümleyle açığa çıkarıverir. “Ne yaparsan, nasıl yaparsan yap ama zengin ol”.

Ülkede büyük bir yağma başlar. Taşra yağmayı sever. Biz şehirliler ahlaklı yetiştirilmişizdir, herkes başlamadan yemeğe saldırmamak öğretilmiştir bize. Masanın baş köşesinde otururuz. Halbuki masanın en ucuna, yeni oturanlar öyle bir saldırırlar ki ziyafete, biz afallar kalırız. En iyi butları alırlar, en yağlı parçaları kapışırlar, biz daha elimizi pilava uzatırken. Şaşırır, bozuluruz, kendimize kızarız, “sen de saldırsana ulan” deriz içimizden ama beceremeyiz, biz öyle yetiştirilmedik ki. Barış Manço’nun Halil İbrahim sofrasını dinleyerek büyüdük biz.

Kimsenin kurallara uymadığı bir sofrada baş köşede oturmanın bir anlamı yoktur. Yağma yavaş yavaş sona erer, sonradan gelenler doymaya başlar, karınları doyduktan sonra egolarının da doyması gerekir. Niye sofranın en ucunda oturduklarını düşünürler, baş köşeye geçmek istediklerini mırıldanmaya başlarlar. Sonra homurdanırlar, en sonunda ise bağırmaya başlarlar. Kıçlarını yavaş yavaş kaydırarak bizi itmeye başlarlar. Masadan uzaklaşmaya başlamışızdır, sesimizi çıkarmaya çalışırız ama korkarız, sesini yükseltenlerin başına ne geldiğini görerek büyümüşüzdür çünkü. Kıçımız yavaş yavaş oturduğumuz sandalyeden kaymaya başlar. Bugün işte tam da buradayız. Sandalyeden düşmek üzereyiz, sofradan kovulmamıza ramak kaldı. Ama biz, sırada önümüze geçene sanki bize tecavüz etmiş gibi bağıranlar, başını kapatanlara “Türkiye İran olmayacak ulan!” diye bağırıyoruz.

Şimdi… iyi yetişmiş, şehirli, ama apolitik burjuva kardeşlerim. Taşra, sokakta öpüştünüz zaman size pis pis bakanlardır. Taşra farklı düşündüğünüz ve düşündüğünüz söylediğiniz için sokakta kafanıza kurşun sıkanlardır. Taşra mini etek giydiğiniz için sokakta size laf atanlardır. Taşra, şehirde kalabalıktır, şehri taşralaştırmıştır, sokağı ele geçirmiştir. Taşra sizin de devletiniz olan bu devleti ele geçirmiştir. Ama taşra dönüşüp şehirli olmak zorundadır da. Eğer şehirli olmazsa kendi içinde sıkışıp kalır ve çürür. Yüzkitabı internet sitesinde bana bir fotoğraf geldi, bir parkta cilveleşen bir türbanlı ve sevgilisinin fotoğrafı, altında da “onlar yapmıyor mu sanki? gibi bir şey yazıyor. İşte bunu yapmayın. Türbanının altına kargo pantolon giyen kızlara kötü kötü bakmayın. Onlar şehirli olmaya çalışıyor. Aşk şehirlidir, nasıl göründüğüne dikkat etmek şehirlilere özgüdür.

Bir gün gelecek, hem de uzak olmayan bir gün, sofrada yiyecek bir şey kalmayacak, işte o adamlar birbirlerinin elindekine saldırmaya başlayacak. O zaman onlara da kurallar gerekecek. O gün sofraya yeni yemek koymak gerekecek. O zaman üretmeyi bilmek gerekecek. Biz kurallara uymayı, kural koymayı biliyoruz. Biz üretmeyi biliyoruz. İşte o zaman bize ihtiyaçları olacak. Şehirli olmaya ihtiyaçları olacak. İşte o zaman bizim bildiğimiz dilden konuşmayı öğrenecekler. Tabi biz o sırada burda olursak.

Bu masada olduğumuzu, bu masada kaldığımızı göstermemiz gerek. Bu ülkenin bir dili olacaksa, bir söyleyeceği olacaksa o bizden çıkacak. Biz daha akıllı olan tarafız. Kuralları bilen ve uygulayan tarafız. Kısa, orta ve uzun vadeli plan yapanlar bizleriz. Öngörebilen bizleriz, soyut düşünebilen, kavramlaştırabilen bizleriz. Uyum sağlayabilen, birlikte yaşayabilen bizleriz. Bırakın taksınlar türbanlarını, bırakın devlet dairesinde de çalışsınlar. Sadece burda olduğumuzu, burda durduğumuzu ve yaşam biçimimizi sonuna kadar savunacağımızı gösterelim. Uyum içinde, birlikte yaşayabileceğimizi, ama arabanın direksiyonunun bizde olduğunu bilmeleri gerekiyor. Çünkü düzgün bir yolda, sıkışık bir trafikte kaza yapmadan araba kullanmayı biz biliyoruz. Onlar bugüne kadar boş yollarda hız yapmaktan başka bir şey yapmadılar. Yakında otoyola çıkacağız. Direksiyon onlarda olacak gene ve hep birlikte kaza yapacağız. O zaman da işte direksiyonu biz alacağız.

Bu ülkeyi kurup bizleri yetiştirenleri her ne kadar rahmetle ansam da onlara bir yandan da kızarım ben. Biz bu yaşam biçimini savaşarak elde etmedik arkadaşlar. Hazırlanıp önümüze kondu. Haklarımız için mücadele etmeyi bilmedik hiç. Şimdi, ilk defa kendi yaşam biçimimizi, haklarımızı tümüyle tehdit altında hissediyoruz ama nasıl savaşacağımı bilemiyoruz. O yüzden oturduğumuz yerden karşı çıkıyoruz, internetten birilerine mail atarak bu hayati meselede hiçbir şey yapmıyor olmanın vicdan azabını yenmeye çalışıyoruz. Ya hayatımızda ilk defa ayağa kalkıp (get up, stand up, stand up for your rigths! Bob Marley’i de rahmetle anıyorum buradan) “Bizi görmezden gelmekten, baskı altından tutmaya çalışmaktan vazgeçin ulan! Biz de bu ülkede yaşıyoruz!” diyeceğiz ya da söylemekten vazgeçip gerçekten de siktirolup gideceğiz.

Şimdiii gelelim nihayetine. Her şey güllük gülistanlık gidiyor gibi görünüyordu. Evet, arada başımızı ağrıtıyorlardı ama bir hap alıp geçiriyorduk o ağrıyı. İdare ederek bugüne geldik. Sonra yavaş yavaş bir şeyleri fark etmeye başladık. Bu adamlar bizim, yaşadığımız gibi yaşamamızı istemiyorlar. Ya farklı bir şekilde yaşayacağız ya da yaşamayacağız onlara göre. Bunu anladık ve korkmaya başladık. Ben diyorum ki artık karşı çıkmaya başlamamız lazım. Onların bize göre çok önemli bir artıları var. Onlar kim olduklarını ve ne istediklerini biliyorlar. Burada tekrar söyleyeyim İslamcılardan ya da AKP’den ya da türban takanlardan hatta ve hatta Kürt milliyetçilerinden değil, onların hepsini içine alan Taşra zihniyetinden bahsediyorum. Kanal Türk bir kampanya yaptı ya, “Biz Kaç Kişiyiz?” diye. Niye? Kaç kişi olduğumuzun ne önemi var? Ondan daha önemli sorular var acilen üzerinde düşünmemiz, kendimizi sorgulamamız ve ortak bir cevap vermemiz gereken. Biz kimiz ve biz ne istiyoruz? Belki de “biz kim değiliz” ve “ne istemiyoruz?” sorularına cevap vermek gerekiyor önce.

Bu soruların cevabını vermeden herkese “öteki” damgasını yapıştırıp kendimizden uzaklaştırdığımız için yapayalnız kalıveriyoruz farkında mısınız?

Son dönemde etrafımda dönen ebelemece sobelemece oyununu farklı bir hale çevirip geri gönderiyorum size, ey bu blogu okuyan herkes. Siz kim değilsiniz ve ne istemiyorsunuz?

Ben başlayayım. Ben inançlı değilim, milliyetçi değilim, Atatürkçü değilim, taşralı değilim mufazakar değilim. Hiç kimsenin inancına, milliyetine, politik görüşüne, nereye ait hissettiğine, yaşam biçimine müdahale etmem. Bunları değiştirmeye, engellemeye çalışmam ama kendi hayat biçimime de kimseyi karıştırmam. Başka bir ülkenin topraklarında gözüm yoktur ama bu ülkeyi kuranların koyduğu sınırları tartışmam, değiştirmeye çalışmam, değiştirmeye çalışana da izin vermem. Benimle birlikte yaşamak istemeyenle ben de birlikte yaşamak istemem. Buradan kaçmaya yokum, kalıp mücadele etmeye varım. Karşılıklı taviz vermeye, dinlemeye, anlamaya çalışmaya, empatiye, pazarlığa, orta yolu bulmaya, anlaşmaya, bir arada yaşamaya ve değer üretmeye varım. Tavizsizliğe, kutuplaşmaya, “ya sen ya ben” cümlesine, “sadece benim istediğim olacak” cümlesine, “sadece benim düşüncem doğrudur” cümlesine kesinlikle yokum. Kurallara uymaya varım, yağmaya yokum.

Bu ülkeyi hem çok seviyorum hem de kafasına göre takıldığı için ondan nefret ediyorum. Çatısını kaybetmiş bu toplumun içinde olduğum için, her kafadan bir ses çıktığı için, daha da kötüsü sesi en yüksek çıkanın en doğru olduğuna inananlarla birlikte olduğum için tepeme yağan kar içimi titretiyor. Tek başıma olmadığımı biliyorum, yanı başımda olduğunuzu biliyorum. Sizin de üşüdüğünüzü biliyorum. Ama bir türlü kolunuza girip sizinle birlikte ısınamıyorum. Siz de bir türlü benim koluma girmeye cesaret edemiyorsunuz. O yüzden hep birlikte ısınabilecekken, hep birlikte tir tir titrmeye devam ediyoruz anasını satayım.

16 yorum:

TalismanDiyette dedi ki...

Çok güzel olmuş..

Gökhan dedi ki...

Eyvallah. Ama öyle çok güzel olmuş diyip kaçmak yok. Ben kim değilim, ne istemiyorum sorularına cevap isterim. Ben çok sıkıldım artık bu yalnız olmadığımı bile bile yaşadığım yalnızlık duygusundan. Sen sıkılmadın mı talisman? Parti kurucam. Diyetten sorumlu devlet bakanı yapıcam seni de inan bana.

an(ı)lık dedi ki...

bu sorulara cevap vermeten sıkıldım(k)artık..dilin kemiği yok ve herkes ağzım var diye konuşuyor.kimin ne olduğu zaten belli değil.evet gayet apolitik bi kişilğim çünki bir zamanlar inandığım -hala daha inanyorum ancak dile getirmeye ihtiyaç duymuyorum-bir çok şeyin içi boşaldı etrefı ortayolcular faydacılar sarmış.bir zamanler vatan haini diyerek astıkları vatandaşlıklarından olan insanlara şimdi kahraman diyen zihniyetler var.solun faşistleri var bu ülkede herşeyi kendi tekeline almış solcu aydın liberal mış gibi olanlar var..kahvehane siyasetiyle muhalefet yapanlar.mitingleri eğlence olarak görnler.evet benim bi çok şeye canım sıkılıyor ve ne o abuk sabuk mesajları okuyorum ne de oyle msjları gönderiyorum.ve ben de ne kimsenin yaşamıyla ilgileniyorum ne de kendi hayatıma mudahale edilmesine izn veririm..çok doluyum saol yani..

No More Virgilius dedi ki...

Hemen bu yazıyı sulandırmalıyım, bir konu hakkında görüşlerin bu kadar tutarlı ve geniş açılı olarak ele alındığı, üstelik 17523. kelimede "lan be ne yazmaya niyetlenmiştim en başta?" diye insanın kendisine sormayıp aynı çizgide 87921 adet sözcük daha ekleyip bunların toparlandığı metinlere uyuz oluyorum çünkü...

Yazarsan yazarlığını bil, memleket işlerini "devlet"e bırak :)

sulandırma aşaması:

http://www.youtube.com/watch?v=w7N5hCT29mA

Adsız dedi ki...

"sehirliyim" derken istanbul mu kastediliyor ?

bir tasralı
mine berber

No More Virgilius dedi ki...

Dostum sana cevabî yorumumu Borsalino'da vermiş bulundum, kusura bakma - yabancı değil zaten...

Gökhan dedi ki...

Hayır tam olarak şehirlilik kastediliyor. Kasabalı olmama durumu kastediliyor. Kasabalılıktan kastedilen de bir kasabada yaşıyor olmak değil, ensesine vurup lokmasını almak, boş gördüğü arsaya kimin olduğunu bile sormadan bina kurmak, orman arazisine golf sahası yapmak, ne mozaiği ulan mermer demek. Ben bile bir çırpıda binlerce Türkiye sayabilirken "Başka Türkiye yok" diyebilmek, etekleri kısa kızların bacaklarına kezzap atmak, Hrant Dink'i öldürmek, Uğur Mumcu'yu öldürmek, Musa Anter'i öldürmek ve daha bir çok ama biir çok şey giriyor.

Yoksa ben de İzmirliyim yanlış olmasın.

TalismanDiyette dedi ki...

Diyet bakanı mı? :)) Hükümet düşer, yapma..
Peki tamam, biraz daha açayım düşüncelerimi. Bir kere bu şehirlilik taşralılık olayına girmen güzel olmuş. Coğrafi olarak şehirde yaşamak veya taşrada yaşamaktan farklı olarak gerçekten bu ülkenin bir türlü şehirleşemediğini düşünüyorum. Kasabalı kurnazlığından ve dargörüşlülüğünden nefret ediyorum. Ama dediğim gibi coğrafi değil, şehirde alasını bulurken bu örneklerin, kendi köyümde çok daha geniş düşünen insanlar da bulabilirim. Kafa yapısı bu, anlayış. Kendinden olmayana hem öfke hem korku duymak. Ogün Samast ve onu yetiştiren zihniyet evet daha tehlikeli.
Bir de sokakta öpüşen türbanlılarla dalga geçme saçmalığı var, demek biz de kafamızda türbanlı terbiyeli olur başı açık o.rospu olur kodunu taşıyoruz ki yadırgıyoruz öpüşen türbanlıyı. Yani türbanlıların din benim tekelimde demesi ile modern giyinmek benim tekelimde demenin çok farkı yok.
Bilmiyorum, dediğin doğru, apolitik, kafası karışmış ve üşüyen tipleriz. Biraraya gelsek ısınacağımıza da çok inancımız yok sanırım.
Ya da benim yok.
Aslında en güzeli nihilizm bee..

gregor samsa dedi ki...

gökhan bey bu deklarasyonu (kitapta denebilir aslında) akademisyenlerin imzasına açacakmısınız.

tanıdığım akademisyenler var bi güzellik yaptırırım.

polente dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
polente dedi ki...

Her sabah vapur ve otobüs kullanarak iş yerine ulaşan bir insan evladı olarak, en azından yollarda mücadeleyi öğrendim. Ve sevmedim.

Bu ülkeyi seviyorum, kalmak da istiyorum, hem de çok istiyorum.
Ama ufak bir şartım var.

Misal İzmir ve çevresi verilse bize, koysak uygar insan kurallarını, gelmek isteyen de baştan kabul etse kuralları, yaşasak Hollanda gibi, müreffef müreffeh..

Geniş sınırlar, daha çok insan olmasa da olur, turistik seyahatle giderim oralara da. Elimdeki tek hayat binlerce insanı ıslah etmeye yetecek enerjiye sahip değil zira.

Gökhan dedi ki...

Talisman, bahsettiğim tam olarak da bu, coğrafi bir şehirlilik değil, o kafa yapısı, taşradan kastım da tam olarak zihinsel taşralılık. Öte yandan nihilizm de yordu beni artık.

Eda, bu fikre bayıldım. İzmir ve yöresinin bağımsızlığı için savaşmaya şimdiden başlayalım derim ben

Gökhan dedi ki...

gregor hemen imzaya açalım, bu konuda da bir kutuplaşma yaratmakta fayda var. İmzalamayanları iktidara gelince sürdürecem!

yengeç dedi ki...

Politik ve dini olarak hiçbir yönlendirme olmadan büyümüş olmamdan olsa gerek bir şeylerin adını koyma ve tanımla sıkıntısı duyarım çoğu zaman; o yüzden ne olmadığımı göstermem her zaman daha kolay olur.. Keskin değilim; ama hoşgörüde de sınırlıyım; ekşiyim diyebiliriz. İçinde bulunduğumuz gergin ortamda ise hissettiğim yalnızca şu, tekbirle insanların üzerine yürüyen erkeklerden ne kadar korkuyorsam, türbanlı kalmak ve bu şekilde haklardan faydalanmak için parmaklıkları döven, tepki gösteren kadınlardan da o kadar korkuyorum. Aklım bunu almıyor, "özgürce hareket eden" türbanlı kızlardan önce beni küstüren kızdıran bu. Taşranın benim kafamda ilk olarak şekillendirdiği şey de bu; sevgi olmadığı için baskıyı gören, doğası gereği aslında bunu istemeyen; ama yaşadığı için baskıyı seçen ve uygulayan kafa; gör(e)meyen, bil(e)meyen, fırsatını bul(a)mayan. Suçlamıyorum; ama düşün(e)meyen de diyemeyeceğim; düşünmeyen. Kadın-erkek fark etmez...

Gökhan dedi ki...

Hali hazırda ve yıllardır, o düşünmeyen kafalar tarafından yönetildiğimizin farkında mıyız peki Yengeç. Demokrasi'nin tanımlarından birisi de çoğunluğun oyuyla akil adamların yönetime gelmesi değil mi? Biz niye akil adamlar seçmiyoruz inatla? Sağdan, soldan ya da ortadan ama akil adamlar. Onun yerine bir orta zekalının zamanında zekice verdiği bir tanımla orta zekalılar tarafından yönetiliyoruz. Neden bu böyle oluyor peki?

yengeç dedi ki...

Söz konusu orta zekalıyı çıkaramasam da, neden böyle olduğu konusunda yeterli veri sahibi olmadığım için soruya güzel bir cevap veremiyorum. Tarih ve toprak çok dolu ve ben şu an için yalnızca üzerinde durduğum kadarını ve kendi çabamla kurduğum bağlantıları aklıma sokabiliyorum. Sevgisizlik ve baskı yalnızca hissettiğim temel teorim. Belki biz daha iyi olduğumuzu bildiğimiz ya da buna inandığımız için kıvraklığımızı kaybettik. Belki dediğiniz gibi kolkola girmekten korkuyoruz; çünkü artık taviz veremeyecek, dokunulsa ağlayacak haldeyiz. Belki maalesef kötünün iyisine ya da iyinin kötüsüne razı olarak, kazanabileceklerimizi tahayyül edemediğimiz için kaybedeceklerimizi en aza indirmeye çalışıyoruz. Ne bileyim, belki savaşmayı haklılara uygun bulmuyoruz, ne de olsa aklın, doğrunun yolu bir diye. İlk aklıma gelenler bunlar... Ben damarlarımda muhtaç olduğum kudretin aktığının farkındayım; ama şu an elimde yalnızca sevgi, saygı, nezaket, dürüstlük gibi güçlü güdülerim var; ama henüz yerine koyabileceğim güçlü taşlar yok.
Şöyle bir cevap vereyim en iyisi, "Neden?" için sayısız yanıt var; ama ben "Neden olmasın?" diyebiliyorum... :)