29 Şubat 2008 Cuma

Bir Bülent Ersoy Kadar Olamadım Be!



Bülent Ersoy, yıllar önce kestirmiş olmasına rağmen hepimize, hepimizden daha taşaklı olduğunu gösterdi.




Bu kadınadamdan korkanlar grubu vardı Yüzkitabı internet sitesinde. Bendeniz de oraya üyeydim efenim. Çünkü çocukluğumdan beri kafa karıştırıcı, gittikçe daha ürkütücü bir imge olarak taşıyorum Bülent Ersoy'un resmini kafamda. Gözlerini belerterek "yavrucuum" dediği zaman çıkmaz bir sokakta üstüme doğru geldiğini hayal eder, iyice tırsardım.


Hemen bir de resmin öbür tarafından bakalım. Zeki Müren gibi kaypak değildir Bülent Ersoy. Bir kere Klingon savaşçısından daha büyük vatkalar takarak, etek giyme sevdasını, kostümünü Roma askerlerinin üniformalarına benzeterek gidermemiştir. Sahnede yüzüne dikkatle dalıp cinsel tercihini çözmeye çalışan seyircinin yüzüne, "ne münasebet efendim!" diyerek bakmamıştır. Homoseksüel olmak bir tercihtir. Her türlü günahı işlemenin serbest, söylemenin yasak olduğu bir ülkede yaşamanın zorluğunu en çok onlar bilirler. Hele ki bir de gözönündeyseler. Ama bunu "çok nazik, efendi bir sanatçı" kalıbının içinde yutturmaya çalışmak, işte o ibnelik. Peki şimdi sorayım bir kez. Kim daha taşaklı?



Bülent Ersoy çok acılar çekmiş bir figürdür. İki alttaki yazıda bahsettiğim Süleyman Demirel'den, Adnan Menderes'ten, Turgut Özal'dan bir farkı yoktur aslında. Bu ülkede hiçbir tanınmış homoseksüelin yapmaya cesaret edemediğini, hem de 12 Eylül günlerinde yapmış, cinsiyetini değiştirmiş, bunun ceremesini çekmeye razı olmuş, yıllarca ülkesine geri dönememiştir.


Cem Karaca da yıllarca ülkesine geri dönememiştir. Ama döner dönmez "Turgut Özal Beyefendi ve Semra hanımefendi"ye saygılarını sunarak benim gibi post-12 Eylül romantik ergen solcularının kafasındaki yeri göğü inleterek "Parka"yı söyleyen koç Cem Karaca efsanesini yerle bir etmiştir. Salih'e Cem Karaca öldüğü gün ne hissetiğini sorduğumda "Benim için Cem Karaca 1987 yılında zaten ölmüştü baba" demişti. Peki şimdi sorayım bir kere daha. Kim daha taşaklı?

Dönelim Bülent Ersoy'a. Bülent Ersoy da Semra Özal'ın kucağına oturarak şarkı söylemedi mi? Söyledi. Peki ona niye kızmadık? Çünkü onun zaten politik bir iddiası yoktu. Hayatımızın orta yerinde hakettiği yere yavaş yavaş oturuverdi. Hepimizden daha yırtıktı, istediğini aklında tutmadan söylüyor, hiç bekletmeden yapıyor, sahneden yakışıklı Armağan'ı kaldırıyor, bir başka Armağan'ı susturuyor, yakışıklı Armağan'la sonunu önceden bildiği bir maceraya atılıyor, yine kazık yiyor ama sineye çekebiliyordu. Seçtiği yolun, hele ki bu ülkede, kendisine hayatının sonuna kadar mutsuzluk getireceğini bildiği için, "sonsuza kadar mutlu yaşadılar" cümlesine baştan metelik vermediği için, Armağan'ın kendisine kazık atmasından önce geçireceği sınırlı zamanda doyasıya mutlu olmaya çalışıyordu. Oldu da...


Sonra bir gün gündemin ortasına "bam" diye düşüverdi. Bir kaç yıl öncesine kadar düşündüğüm ama söyleyemediğim, bir kaç yıldır ise düşünmeyi bile unuttuğum bir repliği bir Pazar akşamı Türkiye'nin göbeğine bırakıverdi.


Brecht'in bir dizesi vardır. "Duvara 'savaş istiyoruz' yazan ilk önce vuruldu" diye. Onu hatırlayıverdim birden. Duvara savaş istiyoruz yazanlar vuruldu mu bilmiyorum ama ben hiç "barış istiyoruz" diye yazamadım. Barış istemek taraf olmakla eş anlamlı hale getirildi ve susturuldu. Barış istiyorsan onlardansın. Onlar da hemen bu fırsatı kullanıp destek verdiler Bülent Ersoy'a. Ama o olmayan sikine bile sallamadı bu desteği. Çünkü gencecik insanların ölmemesini istemenin tarafı olmaz.


İnsanların ölmemesini istemek uzun zamandan beri günah bu toplumda. Düşünebilirsin, hiçbir şey yapmadan izleyebilirsin, ama söyleyemezsin. Bu ülkede çok ciddi bir ot tüketimi vardır ama hep "kayıp gençlik"e atılır boku. Bu ülkede ensest ya da çocuk tacizi ciddi bir sorundur ama herkes yokmuş gibi davranır. Bu ülkede barış isteyenlerle, ibneler arasında da bir fark yok artık. Sen kimseye söylemeden barış istemeye devam edebilirsin, ibneler kimseye söylemeden ibneliklerini yaşamaya devam edebilirler, yeter ki sesinizi çıkarmayın.


Hayatı boyunca istediğini yapan, söyleyen Bülent Ersoy gene yaptı yapacağını. Lafı ağzımızdan, hatta iyice derinlere kaçtığı nefes borumuzdan aldı. Yüzkitabı internet sitesindeki "Bülent Ersoy'dan korkanlar" grubu yöneticisi tarafından kapatıldı. Kapatılma sebebi benim bu yazıyı yazma sebebimle aynı. Rap diliyle söylersem RESPECT!
Şimdi "Bülent Ersoy'a haddini bildirelim", "Bülent Ersoy'u vatandaşlıktan atalım" "Şerefsiz Bülent Ersoy'a askerlik hakkında söylediklerine tepki gösterelim (aynen bu türkçeyle)" "DTP ve PKK'nın cinsel tercih sözcüsü Bülent Ersoy'u kınayanlar" veeee son olarak "Papaz ölünce Hristiyan, Dink ölünce Ermeni olduk. Allahım Bülent Ersoy'u koru" grupları var. Niye? Kendi sözleriyle tribünlere oynamadığı, tabuları yıktığı için. O buna o kadar alışkın ki. "Erkek değilim lan ben kadınım!" demek ne kadar taşak istiyorsa, "oğlum olsaydı askere göndermezdim" demek de o kadar taşak ister. Peki şimdi sorayım son kez? Kim daha taşaklı?
Ben değilim. Bir Yüzkitabı solcusu, bir internet aydını olarak hayatımda ilk defa önünde saygıyla eğiliyorum Bülent Ablamın. RESPECT!

16 Şubat 2008 Cumartesi

Çocuk Ülkenin Çocuk İnsanları

Çocuk kalmış, bilemedin en fazla ergen olmuş bir ülke burası. Biz de öyleyiz. Suç ve ceza gibi iki temel kavram üzerinde bile anlaşamıyoruz. Her ülkeden ayrı ayrı aparttığımız bir hukuk sistemimiz var. Ve her kliğin kendisine özgü bir suç ve ceza anlayışı. Her klik kendisine ait bir suç ve ceza yargısı geliştirebiliyor. Yine ve bıkmadan Ogün Samast. Yarın öbür gün hapisten kaçtığını duyabiliriz. Çünkü bana göre o suçlu ama onun hapisten kaçmasını sağlayanlar için suçlu değil. Herşey bir yana, bir insanı öldürmüş olmanın vicdan azabını bile omuzlarında taşımasın diye eline bir bayrak tutuşturuveriyor onlar. O suçlu değil ki! Kahraman ulan o! Bu fazlasıyla bölünmüş ülkenin her atomu kendine bir kahraman belirliyor. Mavi Çarşı’yı yakanları hatırlayın. Onlar da birilerine göre kahramandı. Ölüm oruçlarında ölenler, kahramandılar. PKK’nın şehitleri de kahraman. Kahraman yaratmak çocuk kalmış toplumlara özgüdür. Bu kahramanlar masallardan dönüşen kahramanlardır. Onlar sadece cesaret ederler. Bu ya ölmeye ya da öldürmeye cesarettir sadece. Sonuçlarını çok da fazla düşünmezler. Yapacaklarının sonuçlarına katlaamayacak olanların gaza getirdiği insanlardır onlar. İnşaatın birinci katından atlamaya tırsan ama bunun nasıl bir deneyim olacağını merak eden bir grup korkak, aralarından en korkak olanını seçer, onu gaza getirir ve aşağı atlamasını sağlarlar. Aşağı atlayanın bacağı kırılır, o acı çeker ama kahramandır, diğerleri de inşaattan aşağı atlamanın kimseye bir şey kazandırmayan salakça bir şey olduğunu anlamış olurlar onun acısını seyrederken.

Tarihin yarattığı kahramanlar başkadır. Onlar dönüşümün zorunluluğunu içlerinde hissederler.
Ölmek ya da öldürmemek için ellerinden geleni yaparlar ama değişimin gerektirdiğine inandıklarında ölür ya da öldürürler de. Olayların ve zamanın akışı bir insanın hayatında düğümlenir. O düğümü o insandan başkası çözemez. Gandhi tarihin yarattığı bir kahramandır. Hitler tarihin yarattığı bir kahramandır.

Yaptıklarının ya da yapmadıklarının sonucuna katlanmak yetişkinlere özgür bir davranış biçimidir. Hepimizin hayatın belli noktalarında belli durumlara verdiği tepkiler, çocuksu ya da yetişkinlere özgü olabilir.

İnançlı bir kadın, inandığı dinin gerekliliği olduğunu düşündüğü için başını örter ve bunun sonuçlarına katlanır. Bu bir yetişkin tepkisidir. Aynı gruptan bir takım insanlar eteklerinin boyu kısa olduğu için kızların bacaklarına kezzap atarlar. Bu bir çocuk tepkisidir.

Laik bir kadın yaşam tarzını tehdit ettiğini düşündüğü türbanın yasalaşmasını protesto etmek için kendisi gibi düşünen binlerce kişiyle birlikte TBMM’nin önünde toplanır ve sesini yükseltir, bu bir yetişkin tepkisidir. Modern bir kadın yaşam tarzını tehdit ettiğini düşündüğü türbanın yasalaşmasını protesto etmek için kendisi gibi düşünen binlerce kişiyle birlikte Anıtkabir’e gider ve onları Ata’sına (yani babasına, yani ebeveynine) şikayet eder. Bu bir çocuk tepkisidir.

Kendisini her iki taraftan da hisseden ya da hissetmeyen bir insan, kendi hayatını da yakından ilgilendirecek bu gelişmelere sırtını döner, küser. Beğenmediği bu oyunu bozmak yerine bir kenarda durup izler. İşte bu da bir çocuk tepkisidir. Hepimiz, kenarda duran çocuklarız şu anda.

Bakalım, olayların ve zamanın akışı, yakın zamanda bir insanın hayatında düğümlenecek mi? Bizi bu sıkıntıdan kurtaracak bir babamız olacak mı yakın zamanda… Bizler, başka alanlarda gayet sıkı yetişkinler olan bizler, bu aşamada hayatımızın dizginlerini elimize alamıyoruz, yetişkinler gibi davranamıyoruz. Belki birisi bizi kurtarır, ne dersiniz?

14 Şubat 2008 Perşembe

Taşra’ya karşı durmak

Türbanla üniversiteye girebilirler mi? Peki türbanla kamuda çalışabilirler mi? Üniversitede okuyabilirler ama kamuda çalışamazlar. Her ikisini de yapabilirler. Hiçbirini yapamazlar. Seçenekler bu kadar açık aslında. Kutuplaşmaya doğru kayıyoruz.

Türkiye İran olmayacak maillerinden çok sıkıldım ben. İran’ın iç dinamiklerine dair hiçbir şey bilmeden, İran Devrimi’yle ilgili doğru dürüst bilgi edinmeden “Türkiye İran olmayacak!” Rıza Pehlevi ve zarif eşinin laik laik fotoğrafları, eskiden böyleydi, hemen arkasından peçeliler, şimdi ise böyle! Yemişim öyle laikliği, mondanlığı, modernliği batılılığı! Pers İmparatorluğunun kuruluşunun 2500. kuruluş yıldönümü gibi uyduruk bir sebeple Persepolis’in kalıntılarının yanına dünyanın en büyük çadırını kurdurup kırk gün kırk gece dünya jet sosyetesine şampanyalar akıtırsan, üstelik bunu kendi halkın açlıktan kırılırken yaparsan, adamı indirirler, siktirederler, yerine de çatır çatır İslam devletini kurarlar. Pehlevi’nin batılılara ve etrafındaki yönetici elite dağıttığı petrol milyarlarını alırlar, eşit değilse de adaletli bir şekilde halka dağıtırlar. Türkiye İran olmayacak! Tamam anladık da hiç kimse şunları sormuyor. İran neden İran oldu? İran nasıl İran oldu? En önemlisi İran nasıl İran kaldı?! Ya İranlılar, Pehlevi’yi devirecek kadar dayı olabilen İranlılar molla rejiminin baskısından tırsak insanlar haline geldiler. Ya da hepsi değilse de büyük çoğunluğu şu andaki HALLERİNDEN MEMNUNLAR KARDEŞİM!

Dönelim memleketimize. Türkiye İran olmayacak sloganı esasında bir korkunun dile gelişi. Türkiye İran olur mu? Ben sürekli “olmaz” diyorum, her olay çıktığında çevremdeki insanları sakinleştirmeye çalışıyorum. Ama bunun bazı koşulları var elbette.

Bir kere Çeddar Turgut denen arkadaş gibi yılgınlığa kapılıp alıp başımızı gitme planları yaparsak zaten gidelim anasını satayım! Durmayalım buralarda. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, iyi eğitimli, iki üç dil konuşan, aslan gibi bir diaspora oluşturalım. Taş gibi bir gurbet müziğimiz, hüzünlü bir roman geleneğimiz olsun. Sabahları audit yapıp, borsada kağıt takip edip akşamları duvarda asılı sazını alarak Acem Kızı çalan yeni bir kuşak olalım. Bu da bir seçenek. Hem “n’olacak bu memleketin hali?” diye düşünmekten yorulmayız da.

Yok eğer kalacaksak o zaman ilk başta bu gitme düşüncesini kafamızdan silelim. Gitmek her zaman olası. Yeniden başlamak mümkün. Bilmek bile rahatlatır insanı. Bizim tedirgin, tetikte olmaya ve mücadele etmeye ihtiyacımız var her şeyden önce. Türkiye’nin şehirlileri olarak üstümüze gelen azgın taşra selini durdurmamız, sakinleştirmemiz, ehlileştirmemiz, eğitmemiz ve şehirliliğin kanallarına sokup dönüştürmemiz gerekiyor. 12 Eylül sonrasında büyümüş iyi eğitimli, analitik zekaya sahip ve fakat apolitik kardeşlerim! Muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur!

Söylediğimin üstünden tekrar geçmek istiyorum. Geçenlerde radyoda duyduğum doğru bir yorum var türbanla ilgili. Türban on sene önce hayatımıza girmiş bir mesele değil ki bizim. On sene öncesinde tehdit olarak algılanmaya başlandı. Tehdit algılaması türbanın kendisinden gelmiyor. Türbanın temsil ettiklerinden geliyor. Türbanın temsil ettiklerinin temelinde taşra yatıyor. Taşranın cumhuriyet tarihinde ilk defa kendi kültürel simgelerini oluşturarak, kentin modern olanın kodlarına uymayı reddederek yönetimi ele geçirmesi tehdit olarak gördüğümüz.

Ne demek istediğimi biraz daha açayım. Bazen durumların o kadar ince bir ayrıntısına takılıp kalırız ve oraya öyle bir odaklanırız ki sanki o detay hayatımız değiştirecek çok önemli bir şeymiş gibi gelmeye başlar. Türban meselesi de tam olarak üzerine fazla odaklandığımız bir detay aslında. Türbana karşı çıkıp onu yasak tutmaya devam edersek sorun kalmayacakmış gibi geliyor. Bu bizim senaryo çalışmalarında da çoğu zaman yaşadığımız bir durumdur. Aslında ana mesele içinden çıkılamayacak bir hal almaya başlar ve beynimizi biraz dinlendirmek için ya da çoğu zaman ana meselemizle uğraşmaktan korktuğumuz için bir detaya takılır saatlerce onun üstünde tartışır ve toplantı sonunda o ana mesele hakkında hiçbir şey yapmamış olarak masadan ayrılırız. Top birilerinde kalır çoğu zaman, ona “halledersin sen” deyip sırtını sıvazlar ve hep birlikte bile halletmekte zorlandığımız o meseleyi onun omuzlarına yıkar gideriz.

Bugün Türkiye’de modern, batılı, şehirli, laik bir hayatı tercih eden bütün kitlelerin önündeki en büyük sorun türban değil, türbanla kendisine hayati bir sembol bulmuş olan doğulu, muhafazakar, kasaba zihniyetli ve insanların hayatına müdahale etmek ve onu değiştirmek için zor kullanmakta beis görmeyecen kitlelerin karar veren konuma yükselmeleridir. Mücadele etmemiz gereken şey türban değildir. Mücadele etmemiz gereken şey Ogün Samasttır aslında. En uç noktada, benim gibi konuşmayacaksan yaşamına son vermekte sakınca görmem diyen zihniyettir.

Çok partili hayata geçtiğimizden beri Türk sağında yansımalarını defalarca gördüğümüz olgu, aslında taşradan çıkan ama şehrin ve cumhuriyeti kuran jakoben elitin oluşturduğu devlet kodlarına uyum sağlayan liderlerin bu iki farklı yöne giden arabayı bir arada tutmaya çalışırken yaşadıkları kişisel dramadır. Adnan Menderes Egeli bir toprak ağası olarak taşranın yetiştirdiği önemli değerlerden birisidir. İktidara haklı olarak demokrasi şiarıyla gelmiş ve arkasında topladığı kalabalığa Can Yücel bile kısa bir dönem için bile olsa katılmıştır. Gelir gelmez, taşranın elinden alınmış en sembolik haklardan birini geri vermiştir: Ezan’ın Arapça okunması. Ama Adnan Menderes’in fotoğrafına baktığınızda briyantinle yatırılmış saçları ve takım elbisesiyle tam olarak bir Cumhuriyet yöneticisi görürsünüz. Gerektiği zaman frakını giyer, yasak aşklar yaşar ve küçük Amerika olmaktan bahseder. Öte yandan tam bir taşralı gibi uzun vadeli plan yapmadan sadece kısa günün karını düşünerek allahın Kore’sine asker gönderir gene tam bir taşralı olarak kendisinden güçlü olana yaranabilmek için. En sonunda da gene bir taşralı olduğu için güç dengelerini doğru okuyamaz, önceden hesaplanmamış hamlelerle ordunun ve artık palazlanmış şehirli “aydın” “ilerici” güçlerin ayağına basar. Taşra ile şehir arasındaki dengeyi koruyamadığı noktada da derdest edilir. En dramatik anı asılması değil bence arabasının camından fırlayıp, etrafını saran öğrencilere “Beni öldürecek misiniz! Öldürecek misiniz beni!” diye bağırmasıdır.

Süleyman Demirel. Taşranın en zeki çocuklarından biri. Çoban Sülü. Ama aynı zamanda “Barajlar Kralı”! Demokrasi çoğunluğun oyunu almaktır. Sülü müthiş zekası, hafızası, hitabet yeteneğiyle çoğunluğun oyunu almakta en ufak bir sıkıntı çekmez. Ama Türkiye’de demokrasinin başka bir özelliği de Cumhuriyet’in kemikleşen elitinin ve onların etrafında birleşen büyük burjuvazinin kodlarını ister istemez kabul etmektir. Sülü de iki arada kalır. Bazen kendisini seçenlerin gücünü arkasında hissedip dayılanır ama hemen arkasından tam bir taşralı gibi kendini kurtarmak için arkasındakileri satıverir. Biz şehirliler Süleyman Demirel’in ne kadar çabuk dönebildiğini, ne kadar hızlı vazgeçebildiğini görüp ona güvenmeyiz ama taşra ona hep güvenir. Çünkü bilir ki içlerinden çıkan herhangi başka birisi olsa o da aynı şekilde zora gelince, onları satacaktır. Bundandır ki Süleyman hep başbakan, hep başbakan, hep başbakandır! O da büyük abisinin sözünden hiç çıkmaz, kardeşlerinin yüzüne acımasız tokatlar atmaktan hiç çekinmez. Öte yandan o da Cuma namazlarını hiç kaçırmaz fakat Nazmiye’sinin başını örtmeye de asla yeltenmezdi. Süleyman Demirel denen insanın hayatının da çok ama çok zor geçtiğine emin olabilirsiniz.

Kenan Evren. Taşranın, Cumhuriyet’in ruhuna, varolma sebebine sokmayı başarabildiği en büyük çomak! Netekim hiçbir şey söylemeden söylüyormuş gibi görünebilmek de taşranın en önemli yeteneklerinden birisidir. Amerika’nın soğuk savaş döneminde, gerçekten en güçlü olduğu dönemde –Amerika da eski Amerika değil be artık! Ağız tadıyla nefret bile edemiyorsun bu kafası karışık süper güçten. Bu da ayrı bir yazı konusu- Türkiye’de istikrar istediği, Yunanistan’da istikrar istediği bir zamanda Genelkurmay başkanı olan bu şirin yaşlı adam, tam bir taşralı gibi öngörüsüzlüğü ve sığlığıyla Yunanistan’ın NATO’ya geri alınması gibi Türkiye’nin sonraki elli yılına damgasını vurabilecek bir kozu harcamaktan çekinmemiştir. Karşılığında kendi yaşlılığını ve güvenliğini garanti altına almış ama biz zavallı torunlarına babayı bırakmıştır. Bunun yanı sıra şehirli bir kültürün en önemli yapı taşları olan politize olma, hak mücadelesi (sadece işçilerin hakkı için savaşmasından bahsetmiyorum, kadınların, öğrencilerin, burjuvaların hak mücadelesinden de bahsediyorum) gibi kavramları Türk şehir yaşamından işkence, polis ve asker baskısıyla silip atmış, taşranın daha da palazlanmasına fırsat veren uygulamalara göz yummuş ve biz zavallı seksen sonrası apolitik kuşağın yetişmesi için uygun ortamı hazırlamıştır. Daha bebekliğimizden beri başkaldıran, itiraz eden, isyan edenlere neler yapıldığını görüp tırstığımız için sokakta omzumuza çarpıp özür dilemeden geçene, kuyrukta yandan girip önümüze gevrek gibi kurulana, ya hiç ses çıkaramıyor, ya da gereğinden fazla ses çıkarıyor oluşumuz bundan olabilir mi acaba?

Turgut Özal. Taşra onu her daim rahmetle anacak. Onun açtığı muasır medeniyetler yolunda yürüyorlar büyük bir hızla. Şimdi kısaca bir dönüp bakın Cumhuriyet tarihine. Olayları bir de tersten okuyalım mı? Cumhuriyet bir biçimdir. Ama her biçimin belli ihtiyaçların sonucunda ortaya çıkar. Yemekler gibi. Eğer çevrenizde patlıcan ve maydanozdan başka bir şey yetişmiyorsa evinizde de yağ, salça ve tuzdan başka bir şey yoksa ve üstelik siz de yemek yapmayı bilmiyorsanız öyle bir yemek yaparsınız ki ziyaretinize gelen imam yemeği yer ve berbatlığından bayılır. Bu cesaretinizi kırar, vazgeçer ve sadece ekmeğe yağ sürerek yaşarsınız bir süre, sonra bir kere daha denersiniz, imam uzun bir süre evinize gelmemeye karar vermiştir bu arada. Bir kere daha denersiniz, yemek gittikçe güzel olmaya başlar, en sonunda yemeği o kadar güzel yaparsınız ki bu sefer imam lezzetinden bayılır. Sonra sizden adını ve tarifini ister. Siz de ona bir jest yaparak yemeğin adını “İmambayıldı” koyarsınız ve tarifini verirsiniz. İmam eve gider, karısına yemeğin tarifini verir. Kadın yemeği pazardan aldığı patlıcanla ve maydanozla yapar. Sizin, elinizde yiyecek başka bir şey olmadığı için mükemmelleştirdiğiniz yemeği bir çırpıda ve tarife göre yapar. İmam heyecanla yemeğin başına oturur ama bu sefer bayılmaz. Çünkü tatsız tuzsuz bir şey olmuştur karısının yaptığı. Cumhuriyet dediğimiz yönetim biçimi krallarını şutlamış, farklı sınıflardan ve görüşlerden bir grup Fransız’ın çaresizlikten buldukları imambayıldı yemeğidir. Kısa süre sonra vazgeçip Napolyon’a bırakırlar her şeyi, sonra onun yerine yeniden bir kral getirirler başa, sonra gene vazgeçerler çünkü bir kere kendi başlarına imambayıldı yapabildiklerini öğrenmişlerdir. Sonra bir kere daha denerler. En sonunda onu mükemmelleştirirler. Türkiye’de ve dünyanın daha bir çok yerinde daha doğru dürüst patlıcan bile yetişmezken içimizden birileri çıkar ve o tarif üzerinden imambayıldı yapmaya kalkar. İmambayıldı patlıcan gerektirir. Biz yemeği yapmaya başlayalım da patlıcanı sonradan yetiştiririz demekle olmaz. Cumhuriyet, burjuvazi gerektirir. Atatürk ve arkadaşları der ki, biz Cumhuriyeti kuralım da burjuvaziyi sonradan yetiştiririz. Patlıcansız imambayıldı olmayacağı gibi burjuvazisiz Cumhuriyet de olmaz. Burjuvazi yavaş yavaş yetişmeye başlar ülkede. Ama öngörülmeyen bir şey vardır. Patlıcanların bir kısmı fazlasıyla söz dinlemez, kendi başına buyruk yetişmeye başlamıştır. Yetişen bir kısım burjuvazi, ülkenin kurucu elitinin hayal ettiği gibi laik, modern, batılı, ilerici bir burjuvazi değildir. Şehre sonradan gelirler, taşra burjuvazisi değilse de taşralı bir burjuvazi modeli oluştururlar. Yansımasını, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal gibi isimlerde görürüz bu tipin. Başlangıçta sadece inançlı çocuklarken yavaş yavaş, engellenemez bir şekilde palazlanmaya başlarlar. Enerjik, pragmatist ve iş bitiricidirler. Bir kısmı şehir burjuvazisinin kodlarına uyum sağlar, diğer bir kısım bu kodları reddeder, çok önemli bir bölümü de ortada kalmayı tercih eder. Bir yandan viski içip diğer yandan da hacca giderler mesela. Turgut Özal işte bu ortanın temsilcisidir. Tam yerinde ve tam zamanında. Ülke, dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle giderek içine doğru kapanırken (Tansu Çiller’i hiç sevmem ama bundan onbeş yıl önce söylediği “Türkiye dünyanın son Doğu Bloku ülkesidir” gibi bir lafı vardır ki çok doğru bulurum), bir yol ayrımına geldiğinde Turgut Özal çıkar ortaya. Ya kapalı kalmayı tercih edip sıradan bir Ortadoğu ülkesi olacak ya da “insan” (Turgut Özal’ı bildiğiniz adam olmaktan çıkarıp yakın bir arkadaşınızmış gibi düşünün, o anlamda kullanıyorum “insan”ı) Turgut Özal gibi, fırsat verildiğinde yaptığı gibi kabak çiçeği gibi açılacaktır Türkiye. Elbette ki ikincisi olur. On yıl içinde babalarımızın bahsettiği benzin kuyruklarından gökdelenlere geçiş yapıverir ülke. Turgut, taşranın önündeki engelleri paramparça eder. Dünyanın yüzölçümü olarak da nüfus olarak da büyük ülkelerinden birisidir ülkemiz, üstelik petrolü olmasa da azımsanmaycak bir artı değer yaratma kapasitesi vardır. Enerjisi vardır yani, üstelik bu enerji yıllardır potansiyel bir enerji olarak içinde sıkışıp kalmıştır. Ve Turgut bu enerjiyi bir cümleyle açığa çıkarıverir. “Ne yaparsan, nasıl yaparsan yap ama zengin ol”.

Ülkede büyük bir yağma başlar. Taşra yağmayı sever. Biz şehirliler ahlaklı yetiştirilmişizdir, herkes başlamadan yemeğe saldırmamak öğretilmiştir bize. Masanın baş köşesinde otururuz. Halbuki masanın en ucuna, yeni oturanlar öyle bir saldırırlar ki ziyafete, biz afallar kalırız. En iyi butları alırlar, en yağlı parçaları kapışırlar, biz daha elimizi pilava uzatırken. Şaşırır, bozuluruz, kendimize kızarız, “sen de saldırsana ulan” deriz içimizden ama beceremeyiz, biz öyle yetiştirilmedik ki. Barış Manço’nun Halil İbrahim sofrasını dinleyerek büyüdük biz.

Kimsenin kurallara uymadığı bir sofrada baş köşede oturmanın bir anlamı yoktur. Yağma yavaş yavaş sona erer, sonradan gelenler doymaya başlar, karınları doyduktan sonra egolarının da doyması gerekir. Niye sofranın en ucunda oturduklarını düşünürler, baş köşeye geçmek istediklerini mırıldanmaya başlarlar. Sonra homurdanırlar, en sonunda ise bağırmaya başlarlar. Kıçlarını yavaş yavaş kaydırarak bizi itmeye başlarlar. Masadan uzaklaşmaya başlamışızdır, sesimizi çıkarmaya çalışırız ama korkarız, sesini yükseltenlerin başına ne geldiğini görerek büyümüşüzdür çünkü. Kıçımız yavaş yavaş oturduğumuz sandalyeden kaymaya başlar. Bugün işte tam da buradayız. Sandalyeden düşmek üzereyiz, sofradan kovulmamıza ramak kaldı. Ama biz, sırada önümüze geçene sanki bize tecavüz etmiş gibi bağıranlar, başını kapatanlara “Türkiye İran olmayacak ulan!” diye bağırıyoruz.

Şimdi… iyi yetişmiş, şehirli, ama apolitik burjuva kardeşlerim. Taşra, sokakta öpüştünüz zaman size pis pis bakanlardır. Taşra farklı düşündüğünüz ve düşündüğünüz söylediğiniz için sokakta kafanıza kurşun sıkanlardır. Taşra mini etek giydiğiniz için sokakta size laf atanlardır. Taşra, şehirde kalabalıktır, şehri taşralaştırmıştır, sokağı ele geçirmiştir. Taşra sizin de devletiniz olan bu devleti ele geçirmiştir. Ama taşra dönüşüp şehirli olmak zorundadır da. Eğer şehirli olmazsa kendi içinde sıkışıp kalır ve çürür. Yüzkitabı internet sitesinde bana bir fotoğraf geldi, bir parkta cilveleşen bir türbanlı ve sevgilisinin fotoğrafı, altında da “onlar yapmıyor mu sanki? gibi bir şey yazıyor. İşte bunu yapmayın. Türbanının altına kargo pantolon giyen kızlara kötü kötü bakmayın. Onlar şehirli olmaya çalışıyor. Aşk şehirlidir, nasıl göründüğüne dikkat etmek şehirlilere özgüdür.

Bir gün gelecek, hem de uzak olmayan bir gün, sofrada yiyecek bir şey kalmayacak, işte o adamlar birbirlerinin elindekine saldırmaya başlayacak. O zaman onlara da kurallar gerekecek. O gün sofraya yeni yemek koymak gerekecek. O zaman üretmeyi bilmek gerekecek. Biz kurallara uymayı, kural koymayı biliyoruz. Biz üretmeyi biliyoruz. İşte o zaman bize ihtiyaçları olacak. Şehirli olmaya ihtiyaçları olacak. İşte o zaman bizim bildiğimiz dilden konuşmayı öğrenecekler. Tabi biz o sırada burda olursak.

Bu masada olduğumuzu, bu masada kaldığımızı göstermemiz gerek. Bu ülkenin bir dili olacaksa, bir söyleyeceği olacaksa o bizden çıkacak. Biz daha akıllı olan tarafız. Kuralları bilen ve uygulayan tarafız. Kısa, orta ve uzun vadeli plan yapanlar bizleriz. Öngörebilen bizleriz, soyut düşünebilen, kavramlaştırabilen bizleriz. Uyum sağlayabilen, birlikte yaşayabilen bizleriz. Bırakın taksınlar türbanlarını, bırakın devlet dairesinde de çalışsınlar. Sadece burda olduğumuzu, burda durduğumuzu ve yaşam biçimimizi sonuna kadar savunacağımızı gösterelim. Uyum içinde, birlikte yaşayabileceğimizi, ama arabanın direksiyonunun bizde olduğunu bilmeleri gerekiyor. Çünkü düzgün bir yolda, sıkışık bir trafikte kaza yapmadan araba kullanmayı biz biliyoruz. Onlar bugüne kadar boş yollarda hız yapmaktan başka bir şey yapmadılar. Yakında otoyola çıkacağız. Direksiyon onlarda olacak gene ve hep birlikte kaza yapacağız. O zaman da işte direksiyonu biz alacağız.

Bu ülkeyi kurup bizleri yetiştirenleri her ne kadar rahmetle ansam da onlara bir yandan da kızarım ben. Biz bu yaşam biçimini savaşarak elde etmedik arkadaşlar. Hazırlanıp önümüze kondu. Haklarımız için mücadele etmeyi bilmedik hiç. Şimdi, ilk defa kendi yaşam biçimimizi, haklarımızı tümüyle tehdit altında hissediyoruz ama nasıl savaşacağımı bilemiyoruz. O yüzden oturduğumuz yerden karşı çıkıyoruz, internetten birilerine mail atarak bu hayati meselede hiçbir şey yapmıyor olmanın vicdan azabını yenmeye çalışıyoruz. Ya hayatımızda ilk defa ayağa kalkıp (get up, stand up, stand up for your rigths! Bob Marley’i de rahmetle anıyorum buradan) “Bizi görmezden gelmekten, baskı altından tutmaya çalışmaktan vazgeçin ulan! Biz de bu ülkede yaşıyoruz!” diyeceğiz ya da söylemekten vazgeçip gerçekten de siktirolup gideceğiz.

Şimdiii gelelim nihayetine. Her şey güllük gülistanlık gidiyor gibi görünüyordu. Evet, arada başımızı ağrıtıyorlardı ama bir hap alıp geçiriyorduk o ağrıyı. İdare ederek bugüne geldik. Sonra yavaş yavaş bir şeyleri fark etmeye başladık. Bu adamlar bizim, yaşadığımız gibi yaşamamızı istemiyorlar. Ya farklı bir şekilde yaşayacağız ya da yaşamayacağız onlara göre. Bunu anladık ve korkmaya başladık. Ben diyorum ki artık karşı çıkmaya başlamamız lazım. Onların bize göre çok önemli bir artıları var. Onlar kim olduklarını ve ne istediklerini biliyorlar. Burada tekrar söyleyeyim İslamcılardan ya da AKP’den ya da türban takanlardan hatta ve hatta Kürt milliyetçilerinden değil, onların hepsini içine alan Taşra zihniyetinden bahsediyorum. Kanal Türk bir kampanya yaptı ya, “Biz Kaç Kişiyiz?” diye. Niye? Kaç kişi olduğumuzun ne önemi var? Ondan daha önemli sorular var acilen üzerinde düşünmemiz, kendimizi sorgulamamız ve ortak bir cevap vermemiz gereken. Biz kimiz ve biz ne istiyoruz? Belki de “biz kim değiliz” ve “ne istemiyoruz?” sorularına cevap vermek gerekiyor önce.

Bu soruların cevabını vermeden herkese “öteki” damgasını yapıştırıp kendimizden uzaklaştırdığımız için yapayalnız kalıveriyoruz farkında mısınız?

Son dönemde etrafımda dönen ebelemece sobelemece oyununu farklı bir hale çevirip geri gönderiyorum size, ey bu blogu okuyan herkes. Siz kim değilsiniz ve ne istemiyorsunuz?

Ben başlayayım. Ben inançlı değilim, milliyetçi değilim, Atatürkçü değilim, taşralı değilim mufazakar değilim. Hiç kimsenin inancına, milliyetine, politik görüşüne, nereye ait hissettiğine, yaşam biçimine müdahale etmem. Bunları değiştirmeye, engellemeye çalışmam ama kendi hayat biçimime de kimseyi karıştırmam. Başka bir ülkenin topraklarında gözüm yoktur ama bu ülkeyi kuranların koyduğu sınırları tartışmam, değiştirmeye çalışmam, değiştirmeye çalışana da izin vermem. Benimle birlikte yaşamak istemeyenle ben de birlikte yaşamak istemem. Buradan kaçmaya yokum, kalıp mücadele etmeye varım. Karşılıklı taviz vermeye, dinlemeye, anlamaya çalışmaya, empatiye, pazarlığa, orta yolu bulmaya, anlaşmaya, bir arada yaşamaya ve değer üretmeye varım. Tavizsizliğe, kutuplaşmaya, “ya sen ya ben” cümlesine, “sadece benim istediğim olacak” cümlesine, “sadece benim düşüncem doğrudur” cümlesine kesinlikle yokum. Kurallara uymaya varım, yağmaya yokum.

Bu ülkeyi hem çok seviyorum hem de kafasına göre takıldığı için ondan nefret ediyorum. Çatısını kaybetmiş bu toplumun içinde olduğum için, her kafadan bir ses çıktığı için, daha da kötüsü sesi en yüksek çıkanın en doğru olduğuna inananlarla birlikte olduğum için tepeme yağan kar içimi titretiyor. Tek başıma olmadığımı biliyorum, yanı başımda olduğunuzu biliyorum. Sizin de üşüdüğünüzü biliyorum. Ama bir türlü kolunuza girip sizinle birlikte ısınamıyorum. Siz de bir türlü benim koluma girmeye cesaret edemiyorsunuz. O yüzden hep birlikte ısınabilecekken, hep birlikte tir tir titrmeye devam ediyoruz anasını satayım.

5 Şubat 2008 Salı

Rubai

Bahçede ip atlayan kızdır sevgilimin gözleri,
Laciverdi bahçede yıldızdır sevgilimin gözleri,
Yüreğimin karanfil bahçesinde,
Benim kadar yalnızdır sevgilimin gözleri