1 Temmuz 2009 Çarşamba

Sivas Katliamını Unutma

Ben Temmuz doğumluyum. Galiba en sevdiğim ay da Temmuzdur. Yılın her ayı Temmuz olsa bana koymaz. Ama bir saat mesafemde bir deniz parçası olacak elbette. Hasan Hüseyin’in şu dizelerini okuduktan sonra oğlum olursa adını Temmuz koymaya karar vermiştim. Yaşım daha 16 idi.


bir oğlum olacak adı temmuz

uykusuz

korkusuz

beter mi beter

ben beynimi satarak yaşıyorum

o benden proleter


1993 yılının Temmuz’unda üniversite sınavlarından çıkmış heyecanla sonuçların açıklanmasını bekliyordum. 18 yaşımın en büyük meselesi nereyi kazanacağım ve sevgilimle aynı şehirde okuyup okumayacağımdı. Ocak’ta Uğur Mumcu’yu öldürmüşlerdi. On binlerce insanla birlikte yürümüştüm Konak’tan Cumhuriyet Meydanı’na. Büyük bir hareketin başlayacağını düşünüyordum. Türk Solu artık silkinip yeniden toparlanacaktı. Mumcu boşuna ölmüş olmayacaktı. Etrafımızı gün geçtikçe daha fazla saran pislik bizi boğmadan birileri çıkacak “yeter” diyecekti. Birileri, hümanist birileri, adalete inanan birileri, eşitliğe değilse de devletin herkese eşit mesafede olması gerektiğine inanan birileri, her vatandaştan gelirine göre vergi isteyecek birileri, her vatandaşa eşit eğitim ve sağlık hizmeti götürecek birileri. Babayı aldım.

İzmirliydim. İzmir’deydim. Hava dayanılmaz sıcaktı. İnsanlar yazın kavga bile edemeyecek kadar gevşerlerdi İzmir’de. Korna çalmaya bile gitmezdi elleri, hala da gitmiyor. (Bu yaşıma geldim, 16 yıldır İstanbul’da yaşıyorum, hala yeşil yanar yanmaz başlayan korna seslerine alışabilmiş değilim.) Eve geldim, televizyonu açtım. Sivas’ı gördüm. Günlerden 2 Temmuz’du. Binlerce insan bir binanın önünde toplanmış “Ya allah bismillah, allahuekber” diye bağırıyordu. Korktum, yüzlerce kilometre öteden korktum. O otelin içinde, o kalabalığın böğürtüsünü, kırdıkları camların seslerini duyduğumu, içeri atılan kaldırım taşlarını, yükselmekte olan dumanı, ateşi düşündükçe daha da korktum. 20. Yüzyılın sonundaydık, gelişmekte olan bir ülkede yaşıyorduk. İzmir’de şoförlerin sıcaktan birbirleriyle kavga etmeye mecali yoktu ve Sivas’ta, ülkem dediğim toprak parçasının sınırları içinde binlerce insan 35 kişiyi bir otele kapatmış diri diri yakmaya çalışıyordu ve hiç unutmam, kalabalığın içinden bir takım gençler ve çocuklar, olayın görüntülerini çeken kameralara dönüp sırıtarak el sallıyordu. Tüylerim diken diken olarak seyrettim, elimden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu. Büyümüştüm. Bu ülkede sadece benim gibi insanların yaşamadığını anlamıştım. Uğur Mumcu’yu öldürenleri görmemiştim. Ama Madımak Oteli’ndeki insanları linç edenleri gördüm. Benim gibi insandılar. Benimle aynı dili konuşuyorlardı. “Kahrolsun laiklik!” diye bağırıyorlardı. “Sivas Aziz’e mezar olacak!” diye bağırıyorlardı, ne dediklerini anlıyordum. Metin Altıok içerde elinde bir fırça, olanca çaresizliğiyle oturuyordu. Ölmesi için bir sebep yoktu. Şairdi. Şiir okuyanından çok şairi olan bir ülkede gerçek bir şairdi, elinde sapı kırık bir fırçayla biraz sonra ölecek bir şairdi.



Sonbahar –ki acının değişmez dipnotudur-
Sesinin solgun göğünde,
Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur.
Savrulur her yana kavruk kelimelerle
Yüreğini acıyla buruşturur.
Bakışının pasıyla zırhlanan dünya
Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına.
Sonbahar -ki doyumsuz bir aşkın sonucudur-

Ülkeme dair ilk hayal kırıklığım bu oldu. İlk kez utandım bu ülkenin vatandaşı olmaktan. Sonra bu hayal kırıklıkları ve utanç anları çoğaldı, alıştım. Sadece ben değil, hepimiz alıştık. Anormal olan normal gelmeye başladı.

Metin Altıok’la birlikte 34 insan evladı daha öldü o gün. Hiçbir suçları yoktu. O katliamı gerçekleştirenlerin büyük kısmı hala yaşıyor. Hala aramızda yaşıyorlar. O kafa ölmedi, kolay kolay da ölmeyecek. Sivas’ı unutmayalım. Metin Altıok’un elindeki sapı kırık fırçayı unutmayalım. Anormal olanın hala buralarda olduğunu unutmayalım. Bu ülkeye İsveç, bu ülkenin insanlarına da İngiliz muamelesi yapmayalım. Faşizme, şiddete, linçe birkaç adım mesafede yaşadığımızı unutmayalım. Yoksa bir gün biz de kendimizi elimizde sapı kırık bir fırçayla hayatımızın son dakikalarını yaşarken bulabiliriz. Yaşam biçimimiz, asla yıkılmaz diye baktığımız iskambil kartlarından yapılma bir bina aslında. Temelleri çok zayıf, yapısı çok kırılgan. Elimizden geldiğince onu güçlendirmeye çalışalım. Ama her an o binanın üzerine “Madımak Oteli” tabelası asılabileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

Elin oğlu her yıl 11 Eylül’de 2001 yılında ölen binlerce insanın adını okuyor, biz de en azından bu 2 Temmuz’da Madımak’ta kaybettiğimiz insancıklarımızın adını okuyalım ve unutmayalım:


Onların yerinde biz de olabilirdik.

Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
Gülender Akça - 25 yaşında
Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
Ahmet Alan - 22 yaşında
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
Sehergül Ateş - 30 yaşında
Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
Belkıs Çakır - 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi
Murat Güneş,Murat Gündüz - 22 yaşında
Gülsüm Karababa -22 yaşında
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 17 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
Ahmet Öztürk - 21 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Özlem Şahin - 17 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
İnci Türk - 22 yaşında
Kenan Yılmaz - 21 yaşında

2 yorum:

Müge dedi ki...

...

polente dedi ki...

Bir gün o kırık fırça sapı ile oturuyor olabiliriz, daha fenası dışarıda, elinde taşlarla pis pis sırıtıp duran hıyarları anlamak durumunda da bırakılabiliriz, biraz daha ileriye gidecek olursak onlardan birisi de olabiliriz. Nefret, faşizm sen olmayanı yadırgama ile başlıyor, sonra büyüyor kökleniyor o nefret, neye hizmet ettiği belli olmayan sahte değerleri de koyunca içine, her an hepimiz herkes ve her şey olabiliriz. Çürümeye bir kere başlayınca sonu yok.