31 Temmuz 2009 Cuma

Zevcemden İnciler

Zevcem son zamanlarda kendisini tasarrufa verdi. Ama daha acemi olduğu için enteresan durumlar yaşanıyor. Şöyle mesela :

Zevcem: Para biriktirmek için saman kağıdı aldım Hepsiburada’dan 6 milyona
Ben: Beyaz kağıt alsaydın 5 milyona satıyorlar.
Zevcem: Ama bu kargosuyla birlikte 6 milyon

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Gecikmiş bir Sex and the City Filmi yazısı

Sex and the City ya da Vorçistayrlı Müge’nin deyimiyle S&C, ilk yayınlandığı sene seyretmiştim. Sanıyorum bundan 5-6 sene öncesidir, her sabah beşte, yatmadan önce o günün bölümünün başına otururdum. Yıllar sonra New York’ta bir restoranın önünde oturmuş muhabbet eden 4 tane kadın gördüğümde ne kadar doğru bir iş yaptıklarını bir kere daha anladım.

Şahsen Mirandacı olduğumu öncelikle belirtmek isterim. Miranda’ya hasta olduğum çıkarılmasın buradan, tabi ki fuck body olarak Samantha’yı seçerdim. Miranda dizideki en kendime yakın bulduğum karakterdir. Yüzkitabı internet sitesinde yapılan hangi S&C karakterisin testini çözmeden Miranda çıkacağımı rahatlıkla söyleyebilirim, o derece.

Carry’den kesinlikle hazzetmem, sosyalleştirilmiş sosyopat olduğunu düşünüyorum çünkü Carry’nin. Bunda Sarah Jessica Parker’ın oyunun da çok ciddi payı olduğunu biliyorum. Kadının ağlamasına bile üzülemiyorum çünkü gerçekten ağlamıyor. Biraz sonra gözlerini silip diğer kızlara “E nerde kalmıştık” diyebilecek gibi hep.

Charlotte zaten en tilt olduğum karakterdir. Aşkı arıyormuş. 2000’lerin New York’unda, hadi be ordan! Hadi be ordan! Manyak seni! Git Ohio’da ara onu sen!

Bir de diziye dair sevmediğim, aslında Amerikalıların genelinde sevmediğim ve dizide de çok iyi yansıtıldığını düşündüğüm “Kendi küçük dünyamız aslında dünyanın kendisidir. Dünyanın geri kalanı bizi ilgilendirmez” hissiyatı. Bunu bir kenara koyarsak kadın-erkek ilişkileri, kadınların birbirleriyle ilişkileri hakkında çok başarılı bir rehber olduğunu teslim etmek gerekiyor.

Benim S&C’de esas sevdiğim şey, dizinin belkemiğini oluşturan bu dört karakterin de kimseye eyvallahlarının olmamasıydı. Ne City’yi ne de Sex’i kukularına sallamamalarını sevmiştim. Hata yapıyorlardı, hatalarını daha büyük hatalarla örtmeye çalışıyorlardı bazen. Ama nihayetinde her yaşadıklarını büyük bir açık yüreklilikle içlerine alıyorlardı. Yanlışım varsa zaten düzeltirsiniz ama ben Carrie’nin ilk defa birlikte olduğu çocukla karşılaştığı bölüm haricinde muhasebe yaptığını hatırlamıyorum. Geri dönmüyorlar, pişmanlıklarını bir kendini yeme mekanizması olarak ceplerinde taşımıyorlar, hatalarının üstünden geçmiyor, yaralarının kabuklarını sökmüyorlar. İdealimdeki insan modeli. Olmak istediğim, beceremediğim. Bu yüzden çok seviyordum S&C’yi.

Sonra filmi yapıldı. Sinemada gidip seyretmedim. Ama geçen gün Moviemax’te görünce oturdum başına. Film bitine “Hadi lan!” dedim. Bu ne! Bu ne dittirik bir “ve herkes mutlu mesut sonsuza kadar yaşadı” masalı!

Charlotte’un üzerinde bile durmuyorum. Filmde doğru dürüst yaptığı tek şey yavrulamak zaten. “Biz diziyi nasıl bitirmiştik Charlotte’ta. Hah! Yavrulayamıyordu di mi? Tamam filmde yavrulasın! Süper bir fikir oldu bu!” Birinci masalın sonu mutlu biter.

Miranda’nın kocası onu aldatır. Miranda ondan ayrılır, sonra birlikte terapiste giderler, Brooklyn köprüsünün ortasında yeniden birleşirler, sonra da sevişirler. İkinci masalın sonu da mutlu bitti. Miranda “paşam beni aldatabilirsin, erkeksin, normal, ama ben de bir S&C kadınıyım, ben de seni aldatırım, buna dayanabilecek misin? Eğer bunu aşıp benimle birlikte olmaya devam edeceksen hodri meydan” demesini beklerken hem de. Ben şahsen Miranda’yı gerçekten zor bir durumda görmek isterdim. İşinden kovulmuş, iş bulamamış, Steve’in eve getirdiği parayla geçinmek zorundayken bir yandan da ev kadınlığı ve annelik yapmak zorunda kalan Miranda gerçekten zor durumda bir Miranda’dır. Oğlundan nefret eden, ondan nefret ettiği için kendisinden nefret eden ve bütün bunların hıncını Steve’den çıkaran bir Miranda mesela.

Samantha sevgilisiyle L.A’ye taşınmıştır. O evde sıkılmaktayken yan evde gaslı bir amca non-stop sevişmektedir. Samantha sevgilisine ihanet etmez ama dayanamaz kanser olduğu zamanlarda onu terk etmeyen oğlanı terk eder. Samantha’nın hikayesi tam olmasa da doğruya en yakın hikaye. Samantha’nın gerçekten de eyvallahı yoktur bu hikayede. Ama sevgilisini terk etmek için filmin sonuna kadar bekler çünkü onun da başka bir numarası yoktur aslında baktığında. Halbuki Samantha’yı oğlandan bir an evvel ayırıp, tam “New York, döndüm ulan!” dediği anda seks yapmasını engelleyen bir hastalıkla filan baş başa bırakıp onun nasıl dayanmaya çalıştığını, nasıl acı çektiğini kendini meditasyona verdiğini, buzla dolu küvete girdiğini hatta sonunda nasıl erip seksten vazgeçtiğini filan, görmek daha eğlenceli olmaz mıydı? Ne de olsa Samantha S&C’nin en çok gülümseten karakteridir.

Gelelim Carry’ye. Kırkını geçmiş bir kadınsın, bunca sene bize kadınlardan ve erkeklerden, çok ince düşünülmüş ilişki hikayeleri anlatıp durdun, üstelik hayatını da buradan kazanıyorsun, Big’le evlenmek nerden çıktı bacım? Bunca senedir omuriliğine kadar öğrendiğin bir adam değil mi senin bu? Big’le evlenilmez bunu ben bile biliyorum, sen nasıl bilmiyorsun ya! Big’le gidip gelen, sallantılı bir ilişki yaşanır. Zaten heyecanı ve enerjisi de bu gidip gelmelerdedir sizin ilişkinizin. Çünkü Big tekin değildir. Bir de insan kendine dönüp bakar, senin ne farkın var Big’den? Sen değil miydin gelinliğin içinde kendini görünce panik ataklar geçiren? Sen evlenilecek kadın mısın ki zaten? Big tekin değil evet ama sen sanki çok mu tekinsin? Hayır! O zaman nerden çıktı bu evlilik boku?

Benim fikrim çok ucuz ve üzerinde dikkatle çalışılmadan yazılmış bir senaryoyla karşı karşıya olduğumuz. Ve sadık S&C seyircileri olarak aptal yerine konduğumuz. Bu kadar uzun zaman süren işlerde -hele ki iyi bir işse bu- yazarlar ister istemez karakterlerin bütün incelikleri, derinliklerini ortaya çıkarmak zorunda kalırlar. Bu göz ardı edilerek yazılmış filmin senaryosu. Yıllarca “akım” diyen karakterler birden “bokum” demeye başlamışlar. İşte bu yüzden kötü S&C filmi. İşte bu yüzden yarısında zap yapmak istiyor deli gönül. Ama Samantha’nın ve Miranda’nın ve tabi Big’in yüzü suyu hürmetine oturup seyrediyor. Olmamış sayın yetkililer, olmamış. Bir daha böyle bir hatayla karşımıza gelmeyin lütfen.

24 Temmuz 2009 Cuma

"Sıçtınız! İçime döndüm" Serisi-2

Bir çeşit hazırlık yapıyorum aslında. Yeni bir hayata doğru bir hazırlık bu. Kendimi hazırlama. Geçen gün son on yılda kendim için yazdığım şeyleri gözden geçirdim. Nefret ettim kendimden. Tiskindim. Yazılmayı bekleyen bir sürü iş var elimde. Hiçbirinde bir adım bile ilerleme kaydedememişim başladığımdan beri. Üç tane iş var ki okuduktan sonra içimden 27-28 yaşlarındaki halim fırlayıp "Hayvan heriiiiiffff! Bunları yazacağına hala onlarla mı uğraşıyorsuuuun! Allah belanı versin seniiiin!" diyerek sopayla dövdü beni. Gıkımı çıkaramadım.

Kimseden farklı değil aslında gidememe nedenlerim. Kardeşim bu sene üniversiteyi bitirdi, "bir alıp şunu karşıma konuşayım" diye düşünüyordum. Geçen gün fırsat oldu, oturduk karşılıklı, "Eee" dedim, "Üniversite de bitti. Ne yapacaksın şimdi?". Bilmediğini söyledi, düşündükçe kafası karışıyormuş o yüzden kafasından uzaklaştırdığını söyledi. Çevresindeki herkesin kendisine aynı şeyi sorduğundan şikayet etti. Ayrıca aynı insanların bir sürü öğüt verdiğinden. Sadece liseden iki iyi arkadaşının beklemesinin daha iyi olacağını, zaten aramaya başlasa da bugünlerde iş bulamayacağını...

O bunlardan bahsederken bir anda kendime geldim. Ne yapıyordum ben! Kardeşimin karşısına geçmiş "Hadi bakalım, artık aylaklık etme, gel bize katıl, bir iş bul, sıkıl, sonra evlen daha da sıkıl, çocuk yap biraz hareketlilik olur, ev al, araba al biraz da o hareketlilik getirir. Ondan sonra sıkılmaya devam edersin" diyordum. Bir sabah uyanmış ve nefret ettiğim insanlardan biri olmuştum. Bir sabah uyanmış ve eşek olduğumu farketmiştim. Silkindim ve kendime geldim. "Siktiret onların senden ne beklediğini" dedim. "Nasıl mutlu olacağını hissediyorsan, düşünüyorsan onu yap." Onlardan birisi olmaya çalışma, seni kendi kısır döngülerinin içine çekmelerine izin verme. İşe filan girme. Bir sene daha Eskişehir'de kalmak mı istiyorsun, kal. Ondan sonra başka bir şey mi yapmak isteyecek canın, yap. Bundan 20 sene sonra birileri sana bir baltaya sap olamadı mı diyecekler. Bırak desinler! Sen o 20 seneyi sevdiğin şeyleri yaparak mı geçirdin? O zaman bırak ne derlerse desinler.

Trene atlamak üzereyken durdurmaya çalışıyorum onu. Aynı trene atlamış, yaşı 30'a gelmiş arkadaşlarıma aynı şeyleri söylüyorum. Ama bu onlarda sadece midenin biraz üstünde başlayan ateşlenme etkisi yaratıyor. Çünkü onlar bu trene bineli çok oldu. Atlamaya korkuyorlar. Korkuyoruz. Hep birlikte. Onlardan bir tek farkım var. Pencereden dışarı başımı uzatıp aşağı bakıyorum ben artık. Ben çocukken gittiğimiz kayalık bir yer vardı. Biz çocuklar için çok yüksek görünen dört-beş metrelik bir kaya vardı orada, başına çıkıp denize atlayabildiğin. İlk defa çıktığımda o kayanın başında uzun zaman kendimi hazırladım, atlarmış gibi ellerimi havada savurdum, dizlerimi kırıp yaylandım, derin derin nefes alıp verdim. Gerçekten de cesaret isteyen bir şeydi çünkü ordan atlamak. En sonunda bir an geldi, hiçbir şey düşünmeden, hiç hazırlık yapmadan bir anda attım kendimi denize. Şimdi de bu trenin kenarından aynı şekilde bakıyorum aşağıda akmakta olan hayata.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Eskilerden

izmiristanbul

· Kışın ekmeği İstanbul’da sis, suyu İzmir’de yağmurdur

· Kürt ve Çingene kadınları baharda Boğaz Köprüsü yolunda papatya, yazın Narlıdere’nin dağlarında kapari toplar, satarlar.

· İzmir’de ikindiler emekli ikindisidir. Sabahları boyoz ve yumurta yenir. İstanbul’da ikindi tedavülden kaldırılmıştır. Sabah bütün şehir açık büfedir.

· İzmir’in dağlarında çiçek açar, İstanbul’un barlarında.

· İzmir’de hala Eski İzmir adında bir semt vardır. Zavallı İstanbul!

· 1453, İstanbul’da törenlerle kutlanır. İzmir’de eskiden tütün depolarının olduğu bir sokağın numarasıdır.

· İstanbul bütün pavyon kadınları gibi salt loş ışıkta güzel görünür. İzmir elbiseleri henüz yırtılan bir bakiredir.

· İzmir üç koca iktisat kongresi görmüştür. İstanbul yorum yapmaya tenezzül etmez.

· İzmir’de midye dolmayı Mardinliler yapar, İstanbul’da bir tek Mardinlilerin yaptığı midye dolması güzel olur. Rivayete göre Mardinlilere el verenler de nesli tükenmiş Ermeni midyecilerdir.

· Türkiye’nin en büyük taş plak koleksiyonlarından biri İzmir’de 9 Eylül Üniversite’sinin depolarında fareler tarafından karbonat olarak kullanılmaktadır. Plakların çoğunda İstanbullu şarkıcıların söylediği İstanbul şarkıları vardır.

· İki şehrin otogarlarına her yıl binlerce ton tulum peyniri, turşu, fıstık, ceviz, salça, pestil vs. gelir. Belki de bu yüzden iki şehir de doğuya doğru genleşmektedir.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

"Sıçtınız! İçime döndüm" Serisi-1

Twitter’a gerek yok benim blogum da aynı işlevi görüyor. Özellikle sabahları kafamda uçuşanları not almayı bir akıl edebilsem yetecek de artacak bile aslında.

Birkaç gün önce 35’e girdim. Yani artık 34 yaşındayım. İnanamıyorum. Aslında bu inanama süreci 30’dan beri devam ediyor. İnanamıyorum 30 oldum. İnanamıyorum 31… 32… Sanırım 40’a girdiğim zaman da şaka yapıyosunuz di mi ben 40 olmamışımdır dönemi yaşamaya başlayacağım. Öldüğümde de yüzümde şoke olmuş bir ifade olacak herhalde. Nasıl ya! Ben öldüm mü şimdi?!

Bu yaşla barışamama durumumun temelinde ne olduğunu biliyorum sanırım. Hiçbir zaman büyümek istemiyor olmam. Çünkü büyüdüm mü çok büyüyorum ben. Babam uzun bir süre için yurtdışına giderken bana yazdığı mektubunda “Artık evin erkeği sensin” dediğinde 9 yaşında filandım. Bir anda on yaş filan atmıştım. 9 yaşında zaten 19 oldun mu gerisi de pis geliyor. Tecrübeyle sabit. O zaman insanın içinde köşeye sıkışmış bir çocuk kalıyor, hiç büyümüyor ve sürekli dürtüyor. “Ne zaman oyun oynıycaz?” Garip bir tahterevallinin üstündeyim, bir yanda yaşlı halim bir yanda çocuk, kim ağır basarsa ben de o tarafa kayıyorum.

Ben neden bu işi yapıyorum? Aslında önemli bir nedeni de bu. Her gün çalışmak zorunda değilim sözde, ama 24 saat iş düşünebiliyorum. Uçan sinekten bile hikaye çıkarmaya uğraşırken buluyorum kendimi. Bazen kendi kendime “keşke mesaili bir işte çalışsaydım” diyorum. Çıkınca kontağı kapatıp kendi dünyana geçiyorsun. Ama bir yandan biliyorum ki ben orada da kontağı kolay kolay kapatamazdım. Ödev seviyorum çünkü ben. Çalışkanım, hırslıyım, sorumluluk sahibiyim ve zekiyim. Bütün bunlar bir araya gelince de ortaya kendini dibine kadar sömürtmeye hazır ve nazır bir adam çıkıyor. Ama bir gün o adamın da içinden Alien çıkar gibi Harley-Davidsonlu biri çıkacak. Ben buna yakın benzetmelerle yıllardır söylerim bu lafı. Neredeyse 10 yıldır. Ama o Harley’in motor seslerini, hiç bu kadar yakında duymamıştım. Babam ruhen köksüz, duygusal olarak serseriydi. İçimde bir yerlerden sesleniyor bana. Yap. Düşünme. Yap. Her şey çok güzel olacak.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Sivas Katliamını Unutma

Ben Temmuz doğumluyum. Galiba en sevdiğim ay da Temmuzdur. Yılın her ayı Temmuz olsa bana koymaz. Ama bir saat mesafemde bir deniz parçası olacak elbette. Hasan Hüseyin’in şu dizelerini okuduktan sonra oğlum olursa adını Temmuz koymaya karar vermiştim. Yaşım daha 16 idi.


bir oğlum olacak adı temmuz

uykusuz

korkusuz

beter mi beter

ben beynimi satarak yaşıyorum

o benden proleter


1993 yılının Temmuz’unda üniversite sınavlarından çıkmış heyecanla sonuçların açıklanmasını bekliyordum. 18 yaşımın en büyük meselesi nereyi kazanacağım ve sevgilimle aynı şehirde okuyup okumayacağımdı. Ocak’ta Uğur Mumcu’yu öldürmüşlerdi. On binlerce insanla birlikte yürümüştüm Konak’tan Cumhuriyet Meydanı’na. Büyük bir hareketin başlayacağını düşünüyordum. Türk Solu artık silkinip yeniden toparlanacaktı. Mumcu boşuna ölmüş olmayacaktı. Etrafımızı gün geçtikçe daha fazla saran pislik bizi boğmadan birileri çıkacak “yeter” diyecekti. Birileri, hümanist birileri, adalete inanan birileri, eşitliğe değilse de devletin herkese eşit mesafede olması gerektiğine inanan birileri, her vatandaştan gelirine göre vergi isteyecek birileri, her vatandaşa eşit eğitim ve sağlık hizmeti götürecek birileri. Babayı aldım.

İzmirliydim. İzmir’deydim. Hava dayanılmaz sıcaktı. İnsanlar yazın kavga bile edemeyecek kadar gevşerlerdi İzmir’de. Korna çalmaya bile gitmezdi elleri, hala da gitmiyor. (Bu yaşıma geldim, 16 yıldır İstanbul’da yaşıyorum, hala yeşil yanar yanmaz başlayan korna seslerine alışabilmiş değilim.) Eve geldim, televizyonu açtım. Sivas’ı gördüm. Günlerden 2 Temmuz’du. Binlerce insan bir binanın önünde toplanmış “Ya allah bismillah, allahuekber” diye bağırıyordu. Korktum, yüzlerce kilometre öteden korktum. O otelin içinde, o kalabalığın böğürtüsünü, kırdıkları camların seslerini duyduğumu, içeri atılan kaldırım taşlarını, yükselmekte olan dumanı, ateşi düşündükçe daha da korktum. 20. Yüzyılın sonundaydık, gelişmekte olan bir ülkede yaşıyorduk. İzmir’de şoförlerin sıcaktan birbirleriyle kavga etmeye mecali yoktu ve Sivas’ta, ülkem dediğim toprak parçasının sınırları içinde binlerce insan 35 kişiyi bir otele kapatmış diri diri yakmaya çalışıyordu ve hiç unutmam, kalabalığın içinden bir takım gençler ve çocuklar, olayın görüntülerini çeken kameralara dönüp sırıtarak el sallıyordu. Tüylerim diken diken olarak seyrettim, elimden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu. Büyümüştüm. Bu ülkede sadece benim gibi insanların yaşamadığını anlamıştım. Uğur Mumcu’yu öldürenleri görmemiştim. Ama Madımak Oteli’ndeki insanları linç edenleri gördüm. Benim gibi insandılar. Benimle aynı dili konuşuyorlardı. “Kahrolsun laiklik!” diye bağırıyorlardı. “Sivas Aziz’e mezar olacak!” diye bağırıyorlardı, ne dediklerini anlıyordum. Metin Altıok içerde elinde bir fırça, olanca çaresizliğiyle oturuyordu. Ölmesi için bir sebep yoktu. Şairdi. Şiir okuyanından çok şairi olan bir ülkede gerçek bir şairdi, elinde sapı kırık bir fırçayla biraz sonra ölecek bir şairdi.



Sonbahar –ki acının değişmez dipnotudur-
Sesinin solgun göğünde,
Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur.
Savrulur her yana kavruk kelimelerle
Yüreğini acıyla buruşturur.
Bakışının pasıyla zırhlanan dünya
Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına.
Sonbahar -ki doyumsuz bir aşkın sonucudur-

Ülkeme dair ilk hayal kırıklığım bu oldu. İlk kez utandım bu ülkenin vatandaşı olmaktan. Sonra bu hayal kırıklıkları ve utanç anları çoğaldı, alıştım. Sadece ben değil, hepimiz alıştık. Anormal olan normal gelmeye başladı.

Metin Altıok’la birlikte 34 insan evladı daha öldü o gün. Hiçbir suçları yoktu. O katliamı gerçekleştirenlerin büyük kısmı hala yaşıyor. Hala aramızda yaşıyorlar. O kafa ölmedi, kolay kolay da ölmeyecek. Sivas’ı unutmayalım. Metin Altıok’un elindeki sapı kırık fırçayı unutmayalım. Anormal olanın hala buralarda olduğunu unutmayalım. Bu ülkeye İsveç, bu ülkenin insanlarına da İngiliz muamelesi yapmayalım. Faşizme, şiddete, linçe birkaç adım mesafede yaşadığımızı unutmayalım. Yoksa bir gün biz de kendimizi elimizde sapı kırık bir fırçayla hayatımızın son dakikalarını yaşarken bulabiliriz. Yaşam biçimimiz, asla yıkılmaz diye baktığımız iskambil kartlarından yapılma bir bina aslında. Temelleri çok zayıf, yapısı çok kırılgan. Elimizden geldiğince onu güçlendirmeye çalışalım. Ama her an o binanın üzerine “Madımak Oteli” tabelası asılabileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

Elin oğlu her yıl 11 Eylül’de 2001 yılında ölen binlerce insanın adını okuyor, biz de en azından bu 2 Temmuz’da Madımak’ta kaybettiğimiz insancıklarımızın adını okuyalım ve unutmayalım:


Onların yerinde biz de olabilirdik.

Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
Gülender Akça - 25 yaşında
Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
Ahmet Alan - 22 yaşında
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
Sehergül Ateş - 30 yaşında
Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
Belkıs Çakır - 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi
Murat Güneş,Murat Gündüz - 22 yaşında
Gülsüm Karababa -22 yaşında
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 17 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
Ahmet Öztürk - 21 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Özlem Şahin - 17 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
İnci Türk - 22 yaşında
Kenan Yılmaz - 21 yaşında