26 Nisan 2010 Pazartesi

-Arif?

-Efendim Tarif?

-Gerçekten anlıyor musun?

-Neyi?

-Biliyordum anlamadığını, gerçekten Arif olsan anlardın halbuki

-Bana hiç gerekli değilsin Tarif!

-Nasıl yani?

-Arifler anladı onu, sen kafana takma

24 Nisan 2010 Cumartesi

Yeni Türkü

Hey Harvardlı Harvardlı
Boston yolları taşlı
Harvardlılar gidiyor
Kızların gözü yaşlı

Aslan yarim kız senin adın Solara
Ben dolandım sen de dolan gel Polo'ya
Alez aldım yardası onyedi dolara

Gidiyom gidemiyom
Jack doldur burboncuyum viski içemiyom
Sevdiğim pek gönülsüz
Spring Break'e götüremiyom

Koro...

13 Nisan 2010 Salı

Müge Worçistırşayr'dan İnciler

Geçen gün zevcem, ben, Müge Wöçistışayr yürüyoruz. Zevcem de sağolsun benim gibi hasta Fenerli bir insandır. Geçen sene kombinesini almış, benimle her maça gelmişti. İkimiz de, dede sağolsun, bol bol kahrolmuştuk ama olsun. Neyse, Beşiktaş maçından bahsediyoruz. Bu sene kombine almadı ama Kadıköy'de Cincon maçını seyretmeye geldi. Beşiktaş maçına da gelecek. Maça gitmenin ne kadar eğlenceli bir şey olduğunu anlatıyor Müge'ye. Onu da davet etti maça. Müge de, adı üstünde Wöçistışayr'lı olduğu için aristokrat bir arkadaşımızdır, şöyle bir cevap verdi.

"Aman istemem! Maçta gol oluyo filan, tanımadığın insanlar sarılıyorlar. Ne o öyle!"

Eskaza maça gidecek olursa, Müge'nin yanına oturacak insanlara sesleniyorum. Yapmanız gerekenler:

  • CV'nizi unutmayın. Eğer üniversite mezunu değilseniz CV'yi değil kendinizi bile maça getirmeye kalkmayın.
  • "Tiffany'de Kahvaltı" ya da "Soğukkanlılıkla" gelsin. Mümkünse İngilizce. Eğer enteresan bir resimli çocuk kitabı bulabiliyorsanız hepsinin yerine geçer.
  • Termosta çay ve iki adet porselen fincan. Mümkünse yanında All butter short bread biscuits bulundurun.
  • Pötikareli mümkünse Burberry's bir battaniye dizlere örtmek için, uzun şık bir baston, maçı izlerken ayağa kalkanları omuzuna bastırıp oturtmak için
  • Bütün bunlardan sonra Müge sizi kaale almaya değer görüp iletişim kurarsa, ofsaytın, autun, kornerin ne olduğunu göstermek için bir adet beyaz tahta, kendi oyuncularınızı göstermek için sarı-lacivert, rakip oyuncuları göstermek için siyah beyaz mıknatıslar ve kalın uçlu tahta kalemi.
Eğer bunların hepsi hazırsa, Fenerbahçe gol attığında polo maçında gol gördüğünüzü düşünün. Sol elinizi, sağ elinizin avcuna hafifçe vurarak alkışlayın ve Müge'den hamle gelmedikçe sarılmaya kalkmayın. O, eğer gerçekten çok sevinmişse, size doğru dönecek ve kollarını -iki kol, yere 64 derece açı yapacak şekilde- açacaktır. karşı çaprazından, kotanjantını alarak bir fonksiyon kurun. Bunun hesabını da

X= m*64',16''*1.gol*Burberry's battaniyeyi düşürmeme açısı olan 13 derece-90 derece

Olarak hesaplayın. Saatte 4 deniz mili ortalama hızla yelkenleri açın ve yanaşma işlemine başlayın. Çok fazla yanaşmayın, eğer yanlış hızla sarılır ve Müge Wööçıstırşayr'a yapışırsanız içinden Müge Kasımpaşa çıkar ve şöyle bir uyarı sinyali alırsınız

"Eeeaah! Bu ne beah! Nikahına da al bari tam olsun!"

Sınava girecek arkadaşlara şimdiden başarılar dilerim

Not: Rüzgarın nerden geldiğine dikkat etmeyi unutmayın bütün hesaplamalarınızı mahveder.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Günün Parçası

Şişli, Okmeydanı ve Merter'in arka sokaklarında tekstil atölyelerinde çalışan işçi kardeşlerim için gelsin Xploding Plastix'ten Omar Shariff Bonanza. Bu parçayı her gün bir kere dinlemezsem işimin rast gitmeyeceğine inanıyorum bu günlerde.

8 Nisan 2010 Perşembe

Okçummmmm

biz bu adamı böyle yapsın diye aldık


ama o, ya böyle yapıyor

ya böyle



ya da böyle


hiçbi şey bulamazsa böyle


hele bu unutulmazdır


kejo'dan tek farkı var çok gol kaçırıyor. pozisyona giriyor ama kaçırıyor, sürekli kaçırıyor, en atılmayacak golleri atıyor ama çalım atamıyor. eller sürekli açık, sürekli bir "ama ben hep haksızlığa uğruyorum!" duruşu. nereye kadar? inşallah bu senenin sonuna kadar.

1 Nisan 2010 Perşembe

Yavvaş

Mesafeler uzadıkça gözden kaçmaya başlar her şey. Hele bir de dağın başında ya da vapurda ya da sinemada ya da ne bileyim aklının alabileceği herhangi bir yerde, yalnızsan, kendi kendine kaldıysan, nefes alıp verirken bile eşyanın sesi yansır yüzüne. Atmosferde dolaşan binlerce ayrı ses. Taşın sesi, suyun sesi, bir türlü soğutmayan klimanın sesi, motorların sesi, simidin üstündeki susamın sesi... Mesafeler uzadıkça aldatma kolaylaşır. Başkalarını ve kendini elbette. Mutluyum, neşeliyim, haydi hep birlikte çalıp söyleyelim. Yanı başında akan bir lav ırmağı gibi hayat. Paçalarına bulaşmasını nasıl engelleyebilirsin? Ya da üstünde ekin olmayan bir tarla gibisindir. Üstünde ekin olmayan tarlaya tarla denir mi?..

İki nokta, paragraf başı. Sanki anlatacak çok şeyin varmış gibi. Hiçbir şeyden tam olarak sıyrılamadan. Hiçbir şeyi tam olarak sahiplenemeden. Irmağın içinde ya da dışında değil. Tam kıyısında. Teğet.

Dışarıda bağırarak konuşan insanlar var. Çocukken ne çok kızardım gülmeyenlere. Şimdi ben de gülmüyorum o kadar fazla. Yüzüm eskimesin diye. O kadar çok maskeyle kim uğraşır ki. Ben bunları yazıyorum ki hiçbiriniz okumayın. Zamanınızı daha önemli şeylere harcayacağınızı getireyim aklınıza. Dünyanın en miskin ve en güzel çalgıları bu coğrafyada doğdu. Ney, tambur, kemence, miskinliğin çocukları, miskinliği doğurdular. Hiçbirimiz engelleyemedik. Hiçbirimizin işine, hiçbirimizin içinden gelmedi. Almanya'ya giden işçilerimiz, eşşek gibi çalıştırıldıklarından şikayet ettiler hep. Almanlar da eşşekler gibi çalışıyorlardı halbuki. Halbuki orası onların ülkesiydi. Eğlenmeyi bilmiyorlar dedik hep. Ama en çok turisti de oradan aldık. Niye anlatıyorum şimdi ben bunları. Diyeceğim şu ki... Diyeceğim hiçbir şey yok aslında zırvalıyorum. Yoruldum. Ruhum bozuldu. Bedenim yoruldu.

Tek nokta paragraf başı. Gerçeğin anlamını yitirdiği bir yerde oturuyoruz hepimiz. Bundan bir sene öncesine kadar cinnet en yakın komuşumuzdu. Ne çabuk unuttuk o günleri. Hala öyle belki, ama biraz daha gizli şimdi. Git evinde geçir cinnetini kardeşim milletin huzurunu bozmaya hakkın yok ki...

Üç nokta son paragraf. Bitişin olsun da yeniden başlayışın olmasın işallah. Yazıya hakaret etmek ne kadar kolaydı. Ve bunu da gene yazıyla yaparsanız dadına doyum olmaz. Akşamlar olur. Uykusuzluklar üst üste biner. İri memeli kadınlar memelerinin arasında sıkıştırır. Nefes bile alamazsınız. Sizinle bu kadar sizli bizi konuştuğuma bakmayın. Anında ağzınıza sıçabilecek kudrete sahip olduğumu bilmektir beni bu kadar terbiyeli yapan. Bitti. Yallah.

Depresif Karakterli Bir İç Dökme

Kısa öyküler okumalıyım, kısa öyküler yazmalıyım bu günlerde; yoo daha fazlası değil, kaldırmıyor kafam daha fazlasını, kısa kısacık...

Bir damak tadından fazlasını beklememeliyim kadınlardan ve onların da benden alacakları bundan fazlası olmamalı; çarpıntılı sevişmeler, hepsi bu...

Adım anılmaya başlayınca çekip gitmeliyim şehirlerden; çünkü sorular gelir hemen ardından biliyorum, adım anılmaya başlayınca sürüp gitmeliyim..

Kiliselere gitmeliyim, ülkemdeki kiliselere, ayrık otu kiliselerine, artık Hıristiyanların bile uğramadığı karanlık ve soğuk kiliselere, İsa'nın unuttuğu kiliselere gitmeliyim, çözümsüzlük kiliselerine, Sent Antuan'a ya da Saint Antoine'a, kiliselere...

Sigaranın, tütünün her çeşidini denemeliyim. Ciğerlerimdeki vapurların sis çığlıklarını duyana kadar, vapurlar birbirlerine çarpana, çarpıp da çırpınana kadar denemeliyim her birine bir kadın ismi verdiğim tütünleri...

Bana yanaşmadığı sürece hiçbir kediye el sürmemeliyim ve köpeklerle her zamanki gibi iyi olmalı aram. Sadece bana sırnaşan kedilere yüz vermeliyim, beyaz dişi kedilere...

İçinde İstanbul manzarası olan filmleri boykot etmeliyim. İstanbul'un kulağımın dibinde, “Ben artık senin de şehrin oldum" diyen orospu kahkahasını duymamak için boykot etmeliyim İstanbullu filmleri...

Gidip kızağa çekilmiş tekneleri mi temizlesem, yosunların yanlış sevdalarına mı son versem? Motor yağı, mazot ve tuzlu suya mı bulasam bedenimi ve sonra falına mı baksam üstümdeki telvenin? Beni hangi büyük maceralar bekliyor?

Kapısı, kulesi ve köyü olmayan bir şehre gidip o şehre kan vermek, şarap vermek, soy vermek istiyorum.. Bir şehir doğurmak belki de... Dionisos şölenleri düzenlemek, filozof kralların saltanatına yol vermek, salt ana olmak için dünyaya gelmiş sıradan kadınlardan dehalar doğurtmak istiyorum. Guido D'arezzo'nun notalar sistemini ortadan kaldırıp hiç duyulmamış melodiler bulacak dehalar... Sur'unu çalmak İsrafil'in, kıyameti başlatacak kudrete sahip olmak... Belki de badem bıyıklarım, deli bakan gözlerim ve Almanya adında bir karım var... Bilmiyorum…