4 Kasım 2011 Cuma

Geliyorum! Geliyorum! Geldim!

Yaz gene bitti. Gene kış geliyor. Dengeli bir sonbahar yaşanmakta. Ne güzel yağmurlar yağdı. Şehrin biraz olsun bulut görebildiğimiz bir yerine taşındık. Sabahları pencereden dışarı bakıp ne kadar ince/kalın giyineceğime karar verebiliyorum bu sayede. Bir de bahçemiz var. İncir önce yemişlerini döktü, şimdi yavaş yavaş yapraklarına geçmiş durumda. Ceviz daha önce meyvelerini  dökmüştü, yaprakları bitmek üzere... Pastırma yazında güller bir kere daha açmaya cesaret ediyorlarmış bunu öğrendim. "Güz gülleri gibiyim hiç bahar yaşamadım" anlamlı bir şarkı sözü oldu artık benim için.

Eylül'de başlayan bir çalışma sezonu olunca insanın, yıl sonu muhasebesini de bugünlerde yapıyor. Bir kitap bir de film senaryosu sıkıştırdım bu yıla. Kitap basılmadı, film çekilmedi ama olsun. Artık eskisi kadar sabırsız değilim sanırım. Madem bu sezonun reklamını erotik temayla yaptık devamın getirelim. Eskiden ön sevişmeyi filan siktiredip direk içine girmeye çalışırdım hayatın, acemi bir sevişgen gibi... Fakat izin vermedi hayat buna, ön sevişmesiz olmaz dedi. Daha doğrusu uzun zamandan beri diyordu da ben yeni yeni anlıyorum. Üstelik ön sevişmenin sevişmenin kendisi olduğuna inanan bir insanımdır ben. Penetrasyon sekstir. Sevişme dediğimiz halt zaten o önde olan.

Ve fakat ön sevişmeden zevk alması gerekir tarafların. Burada biraz da benim hatam var tabi. O kadar hedef odaklı bakınca insan zevk alabileceği anları da kaçırıyor. Bu sene saldım, gergin değilim, çok fazla küçük zevk anı yaşayabildiğimi söyleyemem henüz. Ama ufak ufak hissetmeye başladım sanırım.

Bu arada içine paralel evrenler, senaryo yazımı ve evrim teorisini alan garip bir şeyin üstünde düşünüyorum. Quantum fiziği üstüne kahve geyiği yapabilecek kadar bilgi edinmiş durumdayım. Beni kimse tutamaz.

Geçenlerde gecenin bir köründe bahçedeki yaprakları topladım, çimleri biçtim ve düşündüm. Ne için yaşıyoruz ki biz aslında? Gerçekten ne için? Neyin sıkıntısını çekiyoruz?

Garip bir ego yükselmesi yaşıyorum bugünlerde. Bundan yedi sekiz yıl önce bir kere daha gelmişti böyle bir dalga. Çok daha güçlüsü ama... bu seferki daha sakin. Daha kendinden emin ve yavaş. Kalıcı sanırım... Artık daha az sızlanıyorum. Daha çok yapıyorum. Eskiden de sözümü dinletirdim. Ama artık bunu yapmak için ekstra bir çaba harcamam gerekmiyor. Doğallaştı.

Şimdi biraz kendime zaman ayırabilmem gerekiyor. Bir şeyler geçiyor aklımdan. Tam yazmalık. Blog değil. Bir kitap. Her zaman planlar yaparak, krokiler çizerek yazardım, bu sefer sadece bir cümleye tutunarak yazmaya başlayacağım. Bakalım nereye gidecek.

Sigarayı bırakmaya çalışıyorum ikinci kez. İlki gaz müessesesi dahilinde yapılmıştı. Bu ikincide bilimadamı soğukkanlılığıyla seyrediyorum sigara bırakan bünyemi. Ve şaşkınlıkla görüyorum ne kadar büyük bir bağımlılıkla uğraştığımı... Başkalarının nasıl bıraktığı beni ilgilendirmiyor. Kendime bakıyorum ve sadece fiziksel olarak bile beni ne kadar çok etkilediğini şaşkınlıkla seyrediyorum sigarasızlığın.

Aslında aklımda çok şey var biriken. Ama bunlar yazıya dökülecek/dökülebilecek şeyler mi onu bilmiyorum. Gülücük işareti...

Şimdi yazarken farkettim. Uzun zamandan beri ağlamıyorum ben. Bir gariplik var...

Gecenin şarkısı Erkin Koray'dan geliyor. Yağmur'un Sesine Bak...

Biraz karışık oldu ama... ben de hiç bir zaman aksini iddia etmedim zaten. 

Hiç yorum yok: