8 Kasım 2008 Cumartesi

Fergie'nin bakımevi

Fergie uzun zamandan beri kendini bir köşeye atılmış hissediyordu. Üstelik artık bulvar gazetelerine götünü başını yakalatacak kadar da genç değildi, yakalandığında da zaten aynı gazeteler "Fergie'nin götü ne kadar büyümüş!" diye manşet atıyordu, şerefsizler! Kendisinden çok daha genç kadınlar Güney Afrika'yı filan kurtarmaya çalışıyorlardı. Oradaki yoksullukla ve açlıkla uğraşıyorlardı. Fergie'nin de bir yeri kurtarması gerekiyordu. Böylece bir halk kahramanı olarak hiçbir zaman sevilmediği ülkesinin sıradan fishandchips insanlarının gönlünde taht kurabilecekti. Haritayı önüne açtı ve gözleri kapalı, mini mini mayni mo oynayarak kendisine bir ülke seçti. Türkiye! Süperdi. Hemen Türkiye'ye gidecek ve oradaki açları doyuracak onlara Güney Afrikalılık bilinci aşılayacaktı. Ve fakat bir gazeteci alması gerekiyordu yanına. Yanına aldığı gazeteci bu amacı beğendi, fakat bir takım değişiklikler yapmasını söyledi ona. Bir kere Türkiyelilere Güney Afrikalılık bilinci aşılamak zor bir işti. Gerçi bir İngiliz'in yapamayacağı hiçbir şey olmadığını 19 ve 20 yüzyıllar dünya haritasında çiziktirilivermiş bir takım ülkelerden biliyorlardır. Sen Ürdünsün, sen Iraksın deyivermişti İngilizler, daha aşiretler birliğinden ileri gidememiş halkları bir anda üniter devlet yapmaya kalkmışlardı. Fergie bunları dinledikçe esniyor ve sadede gelmesini istiyordu gazeteciden. Gazeteci iki kelime söyledi: Midnight Express!

Fergie mesajı almıştı. O artık bir özgürlük ve insan hakları savaşçısıydı. Peruğunu taktı, başörtüsünü de başına örttü. Ne de olsa eski bir İngiliz kraliyet ailesi mensubu olarak Türkiye'nin her yerinde tanınma ihtimali vardı. Daha önce Bakırköy Akıl Hastanesi'ni basan Diana'nın hayaleti hemen yakalanmıştı ne de olsa.

Türkiye'ye gelmeden hemen önce bir telefon görüşmesi yaptı Fergie. Tanınmış bir araştırmacı-gazeteciyle. Ben nereyi dolaşsam da görüntü alsam manşet olurum diye sordu. Araştırmacı-gazeteci artık o işlerde bezi olmadığını, akşam haberlerini sunduğunu söyledi. Fakat onun için tozlu arşivlerine girecek bir bakacaktı. Sonuçta kıyak isteyen eski bir prensesti boru değil. Buldum diye aradı bir süre sonra: Çocukevleri. Kesin iş çıkardı oralardan.

Ve sonra olanlar oldu.

Peki biz bu sırada ne yapıyorduk? Saray'dan ya da Zeytinburnu'nda olanlardan haberimiz var mıydı? Tabi ki yoktu. Peki olsaydı hayatımızın ne kadarını kaplardı bu haber? On saniye? Bir dakika. Facebook'ta Saray ve Zeytinburnu'nda olanları lanetliyorum grubuna katılmaktan başka ne yapardık. Ne yaptık?

Biz niye böyle olduk? Biz bu blogu yazan adam ve okuyan kadın ve adamlar? Ta ilkokuldan beri sınavlarda birbirimizle yarıştırıldığımız, çevremizdeki bütün yaşıtlarımıza sadece bize göre nasıllar diye baktığımız için mi? Daha iyi, daha kötü, daha güzel, daha çirkin, daha akıllı, daha akılsız, daha çılgın, daha korkak... Benim annem ve babam Çatak köyü'nde öğretmenlik yaparken tanışmışlar. Onlar olmasa benim Çatak'ı bilmem mümkün müydü? Orada binlerce köy var uzakta, gitmiyoruz, görmüyoruz ama köyler bizim köylerimiz değil. Orada binlerce yetimhane var uzakta, gitmiyoruz, görmüyoruz umurumuzda da değil. Suçlamıyorum sadece bir durumu tespit etmeye çalışıyorum kendi içimde. Biz de demiyorum tamam. Ben diyorum. Ben nasıl böyle oldum ulan?

Fergie kirli bir bez parçasını aldı gitti. Bundan sonra bir bayrak gibi her yerde taşıyacakmış onu yanında. Benim aynı toprak parçasını birlikte paylaştığım o insancıklar hala orada. Bir zaman rahat yaşayacaklar İngiliz bacının sayesinde. Sonra ne olacak? Herşey eski haline dönecek.

Kriz durumuna geçtik ya, gene linç haberleri gelmeye başladı. Motosikletlileri linç edelim, Kürtleri linç edelim, çekik gözlüleri ve kumarbazları tüy ve katrana bulayalım sonra da yakalım.. İçimize kapanalım, bizden olmayanları yok sayalım ya da linç edelim.

Üzülüyorum, elimden ne gelebilir onu bulmaya çalışıyorum. En azından durumu çözümlemeye çalışıyorum. Devam edeceğim.

Hiç yorum yok: