13 Kasım 2008 Perşembe

sabah sabah aklıma gelenler

Sabah kahvemi koydum, sigaramı yaktım, sonra bilgisayarın başına geçtim, sonra bilgisayarın kapağını kapattım -laptop da bilgisayar değil mi?- çünkü bir kaç haftadır günün sadece bana ait tek on dakkasını kendime ayırmak yerine gazetelere filan bakarak geçiriyordum. İnternette ne yapıyorum. Vikipedi diye bir müessese var mesela. Bildiğin ansiklopedi. Ben eskiden, yani çocukken hayat ansiklopedisi okurdum diğer çocuklar çocukça şeyler yaparken. O zamandan bu zamana biriktirdiğim binlerce şey var beynimde. Sonra yazı yazmaya başladım. Binlerce sayfa yazı yazdım bugüne kadar. Ama hiçbiri o binlerce şeyi beynimden atmama yarayacak yazılar değildi. Çok güzel fikirler buldum, iyi film hikayeleri, iyi öykü konuları, roman projeleri. Hepsi de beynimde birikenleri dışarı fırlatıp atabilmenin yollarıydı. Ama hepsi daha çekirdek halleriyle duruyorlar. Zamanım yok dönüp onları geliştirmeye. Bu da bende bir alışkanlığa sebep oldu. İyi fikirlerden, hikayelerden, sadece bulduğum ve ilk haliyle kağıda geçirene kadar heyecan duyuyorum. Çünkü biliyorum ki bir sonraki aşamaya geçemeyeceğim. Çünkü onu bir iş haline getirmek ve bitirmek benim harcayabileceğimden çok daha fazla emek ve zaman istiyor. Ama benim o zaman ve emeği şu anda karşılığında para aldığım için yaptığım işlere harcamam gerekiyor. O işleri bırakıp kendi işlerime dönemiyorum. Dönemedikçe şişiyorum. Bir yanda çocukluğumdan bu yana yanımda taşıdığım bir beyin dolusu bilgi, o bilginin kendi içimde yorumlanmış hali, diğer yanda o bilginin yarattığı hamurdan çıkardığım öyküler, sahneler vs. Her gün uyandığımda bu yüzden ağır uyanıyorum, bunları taşımak zorunda kaldığım için. Hiçbirini alıp ince ince dokuyup bitiremediğim, "bitenler" rafına bir türlü kaldıramadığım için.

Kardeşim çocukken bana sorular sorup dururdu, hala da soruyor. Ekin de bana sorar sürekli, bu niye böyle, şu ülke kraliyet mi ve daha bir sürü sorular. Benim soru soracak kimsem yoktu büyürken o yüzden ben cevaplarımı kitaplardan, ansiklopedilerden aldım. Bir yerden sonra da kendim vermeye başladım. Ama çok pis bir alışkanlık bu, sabah kalkar kalkmaz beynimde dolaşan bir sürü serseri mayından birine çarpıveriyorum ve sorular doğuyor. Sonra o soruları cevaplamaya kalkarken kendi içimde bir zincirleme reaksiyon başlatıyorum ve sorular soruları, cevaplar cevapları izliyor.

Bu sabah neye takıldım mesela ilk olarak. Google analytics'ten gördüm ki birisi "mana mou hellas"ı ararken girmiş benim bloga. Rembetiko filminin unutulmaz şarkılarından biridir bu. "Yunanistan, benim anacığım" gibi çevrilebilir. Nefistir. Neden beni yerden yere vuruyorsun ben de senin çocuğun değil miyim diye ağlayan Rebetler yazmıştır bu şarkıyı. "Ana" vatanlarında dışlanan insanların haykırışıdır. Neden bu şarkıyı bu kadar çok seviyorum ben? Neden dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor? Neden bizim Türkiye'ye dair böyle bir şarkımız yok? Neden ben böyle bir şarkı yapmak istiyorum Türkiye hakkında? İşte ilk aklıma çarpıveren sorular bunlar? Neden tüylerim diken diken oluyor? Çünkü ben de kendimi bu ülkenin içinde bir Rebet gibi görüyorum, onlardan farklı olarak, ben nereden geldiğimi bilmiyorum ama onlarla aynı şekilde tam olarak iki taraftan da olmadığımı biliyorum. Ne Batılıyım ben tam olarak ne de Doğulu. Onlar da ne Yunanlıydı ne de Türk. Bu toplum, bu ülke benim ülkem değil. Ya da tam tersi ben bu toplumun, bu ülkenin bir parçası değilim. Ama "neden beni bu kadar yoruyorsun anacığım Türkiye?" diye bir şarkı bile çıkaramıyorum. Çünkü buralı olmamanın vicdan azabı beni o kadar eziyor ki sanki burası bana aitmiş gibi kızıyorum bu ülkenin adaletsizliğine, vahşiliğine. Dışarı gitmek istiyorum hepiniz gibi. Avustralya, Kanada, Fransa, Honolulu. Neresi olursa, buranın dışında bir yer. Ama biliyorum ki orada da yapamayacağım, siz de alttan alta biliyorsunuz aslında. O yüzden gidemiyoruz, kalamıyoruz da... Böyle ortada, böyle hareketsiz, böyle etliye sütlüye dokunmadan, eritip gidiyoruz kalan ömrümüzü. Kendimizi yiyoruz. Polente iş değiştiriyor, Borsalino sürekli gerçek bir şey yapmak isteyip yapamıyor, Müge desen onun kafası benden karışık, Virgilyus kadınlarına yem veriyor sabahları, Samsa blogunun biçimini değiştiriyor. Etrafımızı saran fanus o kadar yakınımızdaki ona değmeden şöyle rahat rahat, istediğimiz gibi bir gerinemiyoruz bile. Sonra Fergie ta İngiltere'den kalkıp geliyor, Saray diye bir yerin çocuk evini fotoğraflıyor, sonra Okmeydanı'nda motosikletli olduğu için otomatik olarak çocuk tacizcisi sayılan -Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık ya- bir gariban dövülerek öldürülüyor. Biz fanusun içinden bakıp tühleniyoruz bir an sonra gene kendi hayallerimize dönüyoruz. Çünkü hepimiz birer Küçük Prens olduk. Götiçi kadar bir gezegenimiz var.

On adımda tükeniyor.

3 yorum:

Müge dedi ki...

Cevabımı blogumda görsel olarak verdim, bir süredir girmeyi düşündüğüm bir entry'ydi.

an(ı)lık dedi ki...

ama küçük prens o küçük gezegenini bırakıp gitmemiş miydi yeni birşeyler keşfetmemiş miydi öle dönmemiş miydi gezegenine..he bu iyi olmuşmuydu ki ne de olsa cehalet mutluluktu ya...

gregor samsa dedi ki...

"...hepimiz birer Küçük Prens olduk. Götiçi kadar bir gezegenimiz var."

doğru söze ne denir üstad.

fakat ben bir yıldır hareket alanımı genişletmek için götümü büyütüyorum. 10 değil 11 adıma geçmek için. ama fazla büyürse götün klozete sığmama gibi bir durumuda olabilir, ona da bir çözüm üreteceğim artık.