31 Mayıs 2008 Cumartesi

La Zona


La Zona, 2007 yapımı bir Meksika filmi. Bu Latinolar, İspanyolları da aldılar yanlarına, takır takır film çekmeye başladılar. Nahoş bir durum, gittikçe sinir bozucu olmaya başladı. Elbette her şeyin temelinde bizim bir türlü beceremediğimiz iyi senaryo var.

Geçen gün Kadir İnanır’ın Seda Sayan’la bir filmi var televizyonda onu seyrediyorum, İmparator. Senaryo rahmetli Erdoğan Tünaş’ın. Film zaten 72 dakika, giriş, gelişme, sonuç. Oluyor ve bitiyor. Dünyayı kurtarmıyor, onun kurtaranı da var gerçi ama akıbeti daha acı. Ne diyordum, basit bir hikaye, temel kurallara uyularak anlatılmış. Seyrederken dalga geçersin, çekebiliyor musun bu basitlikte bir hikaye son zamanlarda? Hayır. Neden? Çünkü hayatın anlamını anlatmaya çalışıyorsun filminde. Onu biliyorsan niye film çekiyorsun ki güzel kardeşim, peygamber ol. Bunlar hep okuldan mezun olurken çekilen kısa filmlerden kaynaklanıyor. “Genç bir çocuk dalda asılı durmaktadır, o sırada yanından çok güzel bir genç kız geçer, çocuk ona aşık olur. Sen benim akışımı bozuyorsun der, gel ve uzaklaşalım bu acılar diyarından.” Ondan sonra olmuyor işte basit film. Bir hikayeyi, basit ve güzel bir hikayeyi anlatmak bu kadar mı zor.

“La Zona” hayır diyor işte. Harbici gecekondu mahallesinin ortasına kurulmuş bir villalar zinciri, üç ya da dört ayrı sitenin birleşimiden oluşan yüksek duvarlı, 24 saat güvenlikli, yeşillikler içinde, kendi okulu, kilisesi, marketi her şeyi olan bir yerleşim La Zona. Tanıdık geliyor mu? Zümrüt Evleri, Maşettın, Mancunuk Siteleri, Höbede Villaları. Şehrin dışında ama şehre yakın, korunaklı, yeni ve modern bir hayat tarzı, kimselere bulaşmadan, kimseleri bulaştırmadan. İçeri girmek için savcılıktan iyi hal kağıdı, nüfus cüzdan sureti ve üç resim. Neden? Çünkü biz farklıyız. Biz onlardan değiliz, olmadığımızı göstermeliyiz. Bizim ciplerimiz var onlarınsa zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Tehlikeli onlar.

Ama gerçekten tehlikeliler. Daha filmin başlarında La Zona’ya neden ihtiyaç duyulduğunu öğreniyoruz. Çünkü dışarısı tehlikeli. Esas kahramanın babası, abisini dışarıda kaybetmiş, parası için mi ne bıçaklamışlar adamı, polis gelmiş, abim gidiyor diye yalvarmış, polis sikine sallamamış, abi ölmüş. Bu site-devletin kurulma sebebi dışarıdaki şiddetten korunmak. Onu içeri sokmamak, çok matah bir şey olan çocuklarımıza daha iyi, daha steril bir gelecek sağlayabilmek. Tanıdık geliyor mu? Bana fena halde geldi. Site devlet diyorsam sebebi var. Öyle bir ayarlama yapmış ki La Zona’nın sakinleri, polis bile içeri izinsiz giremiyor.

Peki La Zona’nın ne olduğunu anladık. Şimdi böyle bir yerde film nasıl başlar ona geçmeden önce fazlasıyla yanlı anlattığımı fark ettiğim La Zona’yı bir de başka bir biçimde anlatmayı deniyorum. Mexico City denen dev şehirde suç almış başını gitmiştir. Ahlaklı, namuslu ve yasal yollardan iyi para kazanan insanlar, ahlaksız, namussuz ve illegal yollardan para kazanan yığının arasında yaşarken kendi değerlerini, hayatlarını tehlike altında hissettikleri için La Zona’yı kurarlar. Burası Şangrila gibi bir yerdir. Suç ve suçlular yüksek duvarların ve yüksek güvenliği aşamayacaktır. Herkesin ve her şeyin güvende olduğu bir yerdir La Zona.

Evet şimdi bu kadar anlattıktan sonra La Zona’da geçecek bir film nasıl başlar meselesine gelelim. Bir gece gittikçe sertleşen bir fırtına başlar. La Zona’yı gecekondu mahallesinden ayıran duvarın hemen yanında duran büyük bir reklam panosu devrilir ve duvarın üstüne düşer. Olayın mahalinin hemen yakınlarındaki dört gençten üçü (geride kalan bir kız çocuğudur), reklam panosunun demirlerini merdiven niyetine kullanarak içeri dalarlar. Karşılarına çıkan ilk evin camını kırarlar ve içeri girip ceplerine sığdırabilecekleri değerli ne varsa çalmaya başlarlar. Bu sırada ev sahibi uyanır, elindeki tabancayla onları tehdit ederek çıkmalarını sağlamaya çalışır. Fakat çocuklardan biri saklanır, sert bir cisimle başına vurur kadının ve bayılmasını sağlar. Olayın devamını ilerleyen bölümlerde öğreniriz. Çocuklardan iki tanesi kaçarken vurulmuş ve öldürülmüştür. Bu arada gaza gelen mülk sahiplerinden birisi güvenlik görevlilerinden birini hırsız sanarak vurmuş ve öldürmüştür. Çocuklardan bir tanesinin kaçmayı başaramadığı anlaşılır ve herkes onu aramaya başlar.

Bundan sonrasını anlatmayacaktım ama anlatmayınca söylemek istediklerim havada kalıyor. O yüzden finali bilmek istemeyenler okumasın.

Orada yaşayan burjuva çocuklarından bir tanesi bu fakir çocuğun kendi bodrumlarında saklandığını fark eder. Fakir çocuk fena halde korkmaktadır. Burjuva çocuk önce onu dışarı çıkarmaya çalışır, fakat La Zona’nın sakinleri çoktan devriyeler oluşturmuştur. Fakir çocuk dışarı çıkamadan fark edilir, izini kaybettirir, soluğu yeniden burjuva çocuğun bodrumunda alır. Açtır, ıslanmıştır. Burjuva çocuk ona yemek ve giyecek getirir. Muhabbet etmeye başlarlar. Çocuk babasının cipiyle onu La Zona’dan kazasız belasız dışarı çıkarmaya karar verir.

Fakat babası onun evde olmadığı bir sırada fakir çocuğu yakalar. Yaka paça evden dışarı çıkarır. La Zona’nın sakinleri etrafını sarar. Adamın amacı La Zona’nın merkez binasına götürüp sorgulamaktır ama insanlar çocuğa vurmaya başlarlar, bir yerden sonra elinden çekip alırlar çocuğu ve yere düşürürler. Kadın, erkek fark etmeden dalarlar çocuğa ve döverek oracıkta öldürürler.

Film başlangıç karesine geri döner. Burjuva çocuk babasının cipiyle sokaklarda dolaşmaktadır. İnsanlar jogging yapmaktadır, öğrenciler karşıdan karşıya geçmektedir, ama burjuva çocuğun kullandığı cipin arkasında fakir çocuğun cesedi vardır.

Kimsesizlerin gömüldüğü bir mezarlığa götürür onu. Mezarcıya bir deste para verir ve fakir çocuğu usulünce gömmesini ister.

Sonra ne mi olur?

Eve dönmeden önce bir seyyar satıcıda taco yer.

İsteyen olursa de-ve-de kulak formatında gönderebilirim. Hazır aklıma gelmişken Lost Room’un üstüne yatmadığımı özellikle Gregor Samsa kişisine belirtmek isterim. Kendisi Kimsesiz Çocuk Remi gibi benimle birlikte her yerleri dolaşmaktadır. İzlemeyi başarınca mimi koyup onu yeni kiracısına göndereceğimdir. Hatta bu yazıyı bitirdikten sonra ilk bölümünü izleyeyim şunun.

Evet anlaşıldığı üzere benim kafam bugünlerde ayrı bir karışık. La Zona’dan bahsederken Lost Room’a uzandım, hemen geri dönüyorum.

Efenim şimdi La Zona hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra esas meselemizin ne olduğuna geçebiliriz. Bir film eğer bittikten sonra kafanızda bir kalemde kağıda dökülebilecek kadar net bir soru cümlesi bırakıyorsa bence iyi bir filmdir. Benim bu filmden sonra içimde birkaç tane soru cümlesi kaldı ama en önemlisi şuydu:

Korunmak için kendi etrafına sınırlar çeken insan aynı zamanda kendisini hapsetmiş sayılmaz mı?

Bu soru arka arkaya sorular doğuruyor tabi

Kendi hayat biçimini korumak için korunmasız bir insanı öldürebilir misin?

Sahip olduklarının sana sahip olduğunu anlamak için sınırı ne kadar aşman gerekir? Yoksa bunu asla anlayamaz mısın?

Fakir sınır tanımaz, peki zengin tanır mı?

Bu sorular uzadıkça uzuyor.

La Zona’yı seyredin. Kafanız çok karışacak. O zaman beni daha fazla anlayacaksınız. He he he…
1. NOT: Yemeyip içmeyip filmin linkini bana gönderen Sinan kardeşime de ayrıcana teşekkür
ederim
2. NOT: Ben niye size vermiyorum ki bu linki. Hatta veriyorum. Aha da alın budur:
http://www.mininova.org/tor/1273077 Yalnız bu bir torrent dosyasıdır. Bunu indirebilmek için önce utorrent ya da bittorrent gibi bir programı indirmeniz gerekmektedir. Hadi allah kolaylık versin.
Bir grup Türk'ün İstanbul'un Fethini kutladığı 29 Mayıs günü, bir grup Yunanlı'nın da İstanbul'un Kaybedilişi'ni kilisede ayinler yaparak hüzünle andığını biliyor muydunuz?

Detaylarda Boğulurum

Şu Bursalı, anasını kesen çocuk var ya. Gazeteye göre örnek aldığı kişiler arasında Charles Manson, Karındeşen Jack varmış. Fotoğraflarına bakıyorum "Run Like Hell" yazmış jiletlediği kollarının üstüne bilgisayar marifetiyle. Sevgilisiyle öpüşürken bir fotoğrafları var. "No War" yazıyor.

Ve Hamitler Mahallesi, 2.Nergis Sokak'ta oturuyor.

Run like Hel, Charles Manson, Jack the Ripper'ın yanına Hamitler Mahallesi 2. Nergis sokağı koyuyorum. Bir garip oluyorum. Kafam öyle yerlere uçuyor ki şimdi anlatmaya kalksam çoook uzun sürer. Anlayana sivri sinek ya da mosquito diyorum

Topuk

Şimdi ben bu resmi niye buraya koydum? Bundan sanırım bir buçuk yıl öncesine kadar topuklarım olduğunu bilmiyordum. Neden bilmiyordum çünkü bana bir rahatsızlık vermiyorlardı. Bir yere çarpana kadar dirseğin olduğunu bilmezsin, kıçına bir şey batana kadar kıçın olduğunu da (Bir takım şahışları, evet şahışları bu kıç benzetmesinde ayrı tutuyorum). Ben de işte topuklarım olduğunu bilmiyordum.

Bir gün işten eve giderken düz yolları bile düz olmayan bu saçma sapan şehrin düz bir yolunda yürürken sağ ayağımı burktum. Çok fena burktum ama çok fena acımadı. Eve geldim. Hala bir sorun yok. Bir kaç gün geçti üstüne basamaz hale geldim. Geçen sene benim için aşırı çalışmayla geçen bir seneydi. O yüzden doktora gitmeyi ihmal ettim. Gittiğimde de yan bağlarımın mı, yandaki bağlarımın mı bir bokların koptuğunu öğrendim. Mösyö lö doktor amca daha önce gelseydim ameliyatla toparlanabileceğimi ama daha sonra geldiğim için artık bunun da mümkün olmadığını, tek çaremin haftada üç gün düzenli olarak fizik tedaviye gelip elektrik yemek olduğunu söyledi.

Ben elbette ki o fizik tedavilere gerektiği gibi ve gerektiği zaman gidemedim. O kadar ki fizik tedavicim Mesut beni arka arkaya iki sefer gördüğünde "Ooo Gökhan Bey, hoşgeldiniz" diyordu. Sonra ne mi oldu, ben sağ ayağımın üstüne doğru dürüst basamadığım için sol ayağımın üstüne fazla yüklenmeye başladım. bu sefer sol ayağımın topuğunda bursit, tendinit, zigtirgit ismi verilen bir takım it'ler türemeye başladı. Bu it denen şey, iltihabın tıpçası. Bu sefer arka arkaya üç defa topuğumdan iğne yemek suretiyle bu itleri geçirttirmeye uğraştım. Ama kar etmedi. Mösyö lö doktor amca bu sefer de sol ayağım için fizik tedaviye gelmem gerektiğini söyledi.

Bu hikaye böyle uzayıp gidiyor. Ben bir buçuk yıldır çeşitli miktarlarda acı çekiyorum. Bugüne kadar bu kadar uzun süreli bir fiziksel acıya katlanmışlığım olmamıştı. Sabahları kalktığımda yataktan zıplayamıyorum, önce ellerimle yatağa dayanıp sonra yavaş yavaş ağırlığımı ayaklarıma veriyorum. Aklıma gelmişken söyleyeyim ayakta bir numara yok, ne varsa topukta var, vücudumuzun bütün ağırlığını o zavallı topuklarımız çekiyor. Ve topuktaki sinirler doğrudan beyne bağlı, yani sinyali direk gönderiyor.

Benim topuklarım da gönderiyor. Acı sinyali. Her sabah, bazen az, "ana bugün az!" dedirtecek kadar az. Bazen de çok, öyle ki yürümekten vazgeçip dizlerimin üstüne çöküyorum ve sürünüyorum bir süre.

Surgam adında bir ilaç var, bağımlısı olmamak için uğraştığım. Doktor House'un Vicodin'i gibi. Topuklarımdaki acı dayanılmaz hale gelmeye başladığından beri House'u ayrı bir sempati ve sevgiyle seyreder oldum. "Aah House'um bunlar bilmez senin ne çektiğini! Ben bilirim! Ben bilirim!"

Topuklarınıza iyi bakın, arada sevip okşayın onları. Siz farkında olmasanız da yürürken bütün ağırlığınızı onlar taşıyor, dengenizi de onlar sağlıyor. Ben attığım her adımda anlıyorum bunu. Hani müdür fıkrası vardır ya, beyin, kalp ve göt arasında geçen. Ben kesin topuklarımı müdür yapardım. Bir düzelsinler onları lunaparka götürücem, sıcak sudan soğuk suya koymıycam topucuklarımı. Aynısını tavsiye ederim. Topuklarınıza iyi davranın, topuklarınıza sıktırtmayın ulen!

Ah o aşa'da ben de olsaydım, uzak uçaklara ok atsaydım



Ben de aşağıdaki insanların arasında olup uçağa, ok olsun, mızrak olsun, daş olsun, boş malbora paketi olsun, ne bulduysam fırlatmak isterdim. "Sitirea burdan mına koduklarım! O medeniyet dediğiniz tek dişi kalmış canavarı getirmediğiniz bir bura mı kaldı lan yavşaklar! Sitirea!" diye bağıraraktan hem de. Çok uzak değil yakın bir gelecekte Amazon yeni traşlanmış kuku gibi dümdüz olacak, biz de bu arkadaşları çakma adidas şort giyip turistlerle fotoğraf çektirirken görecez. Ne acı be!

Bu arada zamanın dünyanın her yerinde aynı hızla aktığını düşünen arkadaşlara da bu fotoğrafa bir kere daha bakmalarını tavsiye ediyorum. Onların ÖSS, OKS, askerlik, evlilik, iş, ilişki, "Sex And The City'nin filmi de vasat çıktı" gibi dertleri yok. Bütün cinsel organları birbirine denk bir halde uçağa mızrak sallıyorlar. Yemin ediyorum çok fena canım çekti ya! Benim gibi düşünenler için Nazan Öncel'den gelsin o zaman!

Gidelim buralardaaaan, dayanamıyoruuuuum... gidelim buralardaaaan, unutamıyoruuuuum....


29 Mayıs 2008 Perşembe

YAKTIN BİZİ NURİ BİLGE!

Ben Nuri Bilge Ceylan'ın sadece bir filmini sinemada seyrettim. Mayıs Sıkıntısıydı. İkinci yarının ortasında “herhalde bitti” diyerek kıçımı koltuktan hafifçe sıyırdım. Ama film bitmemişti. Bir on dakika sonra yine bir hareketlendim ama film gene bitmemişti. Bir filmi bitirmeden çıkmayı hiç sevmem. Yıllar önce festivalde, arka arkaya üç saatlik iki seansta, bir insan evladının çekebileceği en sıkıcı Jean d’Arc filmini seyretmiştim, inatla, sonuna kadar. Ondan sonra da bir arkadaşımla karşılaştım İstiklal Caddesi’nde, yanlış hatırlamıyorsam Son Metro’ya fazla bileti vardı. Oturdum bir de üstüne onu seyrettim. Ama o kadar saatlik beyin tecavüzü sonucu olsa gerek Son Metro’dan hiçbir şey hatırlamıyorum doğru dürüst.

En sonunda Mayıs Sıkıntısı bittiğinde, İvan Drago’yu yıkmış Raki Balboa gibi hissediyordum kendimi. Tabi sonra çok dedim kendime, delimiskti seni evladım çıksaydın ya filmden diye ama nafile. Ben daha bu sene başladım tabağımda yemek bırakmaya kardeşim! Bir filmi yarısında bırakıp çıkmam da herhalde bir on seneyi bulur. Mayıs Sıkıntısı’ndan çıktıktan sonra uzun uzun düşündüm. İnsan niye bu kadar sıkıcı bir film çeker diye. Sonra Nuri Bilge’nin hayali kafama vurdu. “Adına bak salak!” diyerek. Film sıkıcı değil aslında. Konu sıkıntı. Mesele o zaman aklıma yattı işte.

Yıllar önce film festivalinin en dandik filmleri bile bir şekilde allayıp pullamayı beceren kitapçığında adını hatırlamadığım bir yönetmenin filmleri hakkında yaptığı bir yorumu okumuştum. Aşağı yukarı şöyle diyordu adam: “Ben insanların filmimi seyrederken göz yaşı dökmelerini ya da gülmelerini amaçlamıyorum. İğrenmelerini hatta mümkünse seyrederken kusmalarını bekliyorum”. Bu bir bakış açısıdır. Sanat yapılırken fena halde öznel bir şeydir. Bir iç amacı vardır. Fakat bittikten sonra (aklıma Uykusuzdan bir köşe geldi, klişe dövenler. “Sanat eseri hiçbir zaman tam olarak bitmez” lafını kullananları da orda dövsünler lütfen. Ki geçen gün Selim İleri bir radyo programında söyledi, ondan başlanabilir) sergilenme aşamasına geldiğinde bu sefer de alıcı tarafından fena halde öznel bir şey haline gelir. Şimdi bu bahsettiğim iğrenç-film-yapar-yönetmenin filmlerini seyrederken biz her şeye-kadir-herşeyi-bilir-herşeyden-anlar Türk seyircisinin tepkisi “Ay ne kadar iğrenç bir film yapmış! Iykk!” olarak gelişir. O filmi es kaza izlediysen adamın adını bir kenara yazarsın bir daha da filmini izlemezsin.

Nuri Bilge’nin filmleri müthiş sıkıcıdır. “Ben o adamın filmlerine katlanamıyorum” diyorsan oturmazsın filmin başına ve izlemezsin. Ama aynı zamanda, elin oğlu ahan da bu bir sanat eseridir diyerek pisuarı sergiye koyduğunda da “Aman Allahım! İşte sanatta devrim yapan bir eser!” de dememek gerekir.

Mayıs Sıkıntısı’nı seyredip ilk şoku atlattıktan sonra bütün sıkıntısına rağmen niye o filmi sonuna kadar izlediğimi, ayrıca onunla kalmayı arkasından Kasaba’yı da patlattığımı düşünüce aklıma gelen ilk şey şu oldu. Ben kıyısından köşesinden de olsa kasaba sıkıntısının ne olduğunu biliyorum. O adamın o iki filmde anlatmak istediği, hayatının bir döneminde yaşadığı şeyi ben de yaşadım. Anne tarafından da baba tarafından da köklerim kasabadan geliyor benim Bir taraf Mut, diğer taraf Dinar. On yaşlarındaydım bir sömestr tatilinde halamların yanına Dinar’a gitmiştim. Hayatımda bu kadar çok sıkıldığım bir tatil hatırlamıyorum. Arıza çıkardım, ağladım, bağırdım, halamın kocası sırf başka ne yapılabileceğini bilmediğinden susturmak için bana vurdu. Çıktım evden hemen karşıdaki otogara gittim ve İzmir otobüsünü beklemeye başladım. Dünyanın en sıkıcı yerinden olabildiğince hızlı kaçmaya çalışıyordum. Mut’a her gidişimde orada yaşayan insanların orada nasıl yaşayabildiğine hala hayret ederim. Kasaba zamanın yavaşladığı bir yerdir çünkü. Zaman hızlanırsa kasaba da hızlanır ve şehir olur zaten. Çorlu eksi bir kasabadır, Tekirdağ’ın bir ilçesidir sözde, ama enerjisi ve hızı Tekirdağ’ı çoktan geçmiştir. Orası bir şehirdir artık.

Ama Nuri Bilge’nin kasabası Mut ve Dinar gibi bir kasaba. Ben öyle bir kasabada büyümedim. Ama o duyguyu anlayacak kadar uzun süre geçirdim kasabalarda. O yüzden Mayıs Sıkıntısı’nın ve Kasaba’nın sıkıntısı bana yabancı değil. Ben o sıkıntıyı film yapar mıydım? Hayır. Nuri Bilge seyredenleri iğrendirmek isteyen yönetmen gibi seyredenlerin o sıkıntıyı yaşamasını mı istedi, evet.

Sonra sıra şehre geldi. Kasabada büyüyen adam, ruhunu kasabanın sıkıntısı içinde büyüten adam şehirde iflah olur mu sorusunun cevabını verdi Uzak ve İklimler. Bu adam ne insanlarla ilişkilerinde ne de kadın-erkek ilişkilerinde iflah olmaz. Kasaba adamı yalnız olmaya iter. Ama öyle böyle bir yalnızlık değildir bu. “Hiç arkadaşım yok allahım ne kadar yalnızım!” bu yalnızlığın yanında sadece şımarıklık olarak kalır. O yüzden çoğu zaman susar Nuri Bilge’nin şehirde yaşayan içi kasabalı kalmış kahramanları. Söyleyecek çok şeyleri olduğu halde susmazlar, söyleyecek bir şeyleri olmadığı için susarlar. Konuşmak onların hayat pratiklerinde çok fazla yer tutmaz çünkü. Bir yerde durup uzağa bakmak konuşmaktan daha hayatidir onlar için.

Şimdi iki filmde Nuri Bilge Nazım’ın sözünü haksız çıkarmayıp kelamın topraktan gelirse, kökünü bulursa boşlukta çürümeyeceğini gösterdi bize. Kendi iç yolculuğunun ilk kısmını, -samimi demeyeceğim çünkü artık boku çıkmış bir laf bu ama- dürüst bir şekilde gözlerimizin önüne serdi. Ki bir kasabalının bu kadar çıplanmasının da ne kadar zor olduğunu tahmin etmek bile güç. Sonraki iki filmde kasabadan okuyup büyük adam olmak için şehre gelen, şehir üstüne üstüne gelince de içine kapanan adamın hikayesini seyrettik. Şimdi Üç Maymun’da neler olacak, konusunu dahi bilmeden merak ediyorum ben

Ben hala Nuri Bilge’nin filmlerini seyrederken sıkılıyorum. Eskisi kadar değil ama gene de sıkılıyorum. Çünkü her ne kadar anlattığı sıkıntıyı anlasam da benim iç enerjim o durağanlığı kaldırmıyor. Ama seyretmeden de duramıyorum. Çünkü bir yandan da meditatif bir etkisi var bu adamın filmlerinin. Hem de kesinlikle didaktik olmadan yapıyor bunu. Durduruyor insanı. İstesen de istemesen de durduruyor. Uzak’ın ilk karesini hatırlayın. Dakikalar süren o ilk kareyi. Dışarıda akıp giden hayat umurumda değil arkadaşım. Şu anda bu filmi seyrediyorsun ve bu filmin zamanı dışarıdakinden yavaş. Seyretmek istemiyorsan hemen salondan çıkabilirsin. Ama seyredeceksen benim zamanımı seyredeceksin. İlk önce tepki gösteriyor insan.

Ulan bir ipek böceğinin ağaç üstünde yürüyüşünü niye seyrediyorum ben! Tamam anladık abi! İpek böceği yürüyor. Evet hala yürüyor. Yaprağın üstündeki damarları gördüm. İpek böceği hala yürüyor. Arkadan vuran güneş yaprağın üstünde ne güzel oynuyor. İpek böceği hala yürüyor. İpek böceği olarak gelmek vardı anasını satıyim bu dünyaya… peki benim ne farkım var bir ipek böceğinden? O yaprak yiyor, ben yaprak sarması… o dokuz-beş mesai yapmıyor ama ben yapıyorum. Neden ben yapıyorum? Mesai mantıklı bi şey mi ki? Diil. Çalışmanın neresi mantıklı ki? İnsan haricinde çalışan bir hayvan yok ki zaten. Diğerleri karınlarını doyuruyor sadece. Karınca çalışıyormuş da Ağustos Böceği saz çalıyormuş! Hep Lafontenin bok yemesi onlar. Kapitalizmin bir numaralı masalcısı. Çalışın ki çark dönsün. İpek böceği hala yürüyor. Ben galiba erdim. Omm.. Ommm… Ommmm….

Life is what happens when you're busy making plans. Sıradaki gelsin. Üniversiteyi bitirene kadar itelerler seni. Üniversite bittikten sonra sen kendini itelemeye başlarsın. Hemen bir işe girmem lazım, para kazanmam lazım, evet girdik işe kazanmaya başladık. Aaa herkesin bir erkek/kız arkadaşı var benim de olması lazım, evet onu da yaptık. Benim askere gitmem lazım ki daha sağlam bir işe giriyim. Evet ben gittim. Ben de kadın kişi olarak o arada mastır yaptım, ya da daha iyi bir işe girdim. Evet askerden döndüm şimdi evlenmem lazım. Evet bunu da yaptık evlendim. Sıradaki gelsin. Evet o da geldi. Sıradaki, evet. Sıradaki… Sıradaki…

Gündelik hayatımızı bile “sıradaki” yapacaklarımızı düşünerek ve yaparak yaşarken Nuri Bilge’nin sinemasından sıkılmamamız nasıl mümkün olabilir ki zaten. Evet kızı gördük, sıradaki, şimdi oğlanı gördük, sıradaki, oğlan kıza çarptı, sıradaki, kız gülümsedi hah demek ki aşık olacaklar birbirlerine, sıradaki, hah, aşık olacakken bir arıza çıkacak, sıradaki, ona rağmen kavuşacaklar, sıradaki, filmi mutlu bitecek. Aha da zaten bitti. Ben biliyordum.

Adam oturmuş, rüzgarda sallanan buğdayların arasındaki anasını ve babasını çekmiş. Seyrederken, evet şimdi buğdayların arasından bir yılan çıkacak, sıradaki… Ana çıkmadı! O zaman adama yıldırım çarpacak, sıradaki… Ana çarpmadı! Buldum kadın şimdi kalp krizi geçirecek, sıradaki… E ananıskiym! Bi bok olmuyo!

Sakin ol koçum. “Sıradaki”ne takılma. Sen sadece izle. Sen izlerken ben yapacağımı yapacağım zaten.

Ve Ommmm…

Son bir söz de elbette ödülü alırken yaptığı konuşma hakkında edilmeli. Bir kere kendi iç duygumdan bahsedeyim. Şon Pen adını okuyamayıp “Nurüe Büge Ceyo” gibi bir şeyler söylediği andan, Nuri Bilge sahneden çekilene kadar kelimenin tam anlamıyla hayatımdan tiksindim. Müthiş kıskandım, bir yandan da müthiş bir gurur duydum, bana ve Hürriyet gazetesine ne oluyorsa?

Ama o teşekkür konuşması yok mu... Öyle bir kelime etti ki orda Nuri Bilge Ceylan, gözü kapalı buldu ciğerimizi, kor olmuş şişi soktu, dağladı.

“YALNIZ”

Hepimiz son derece nefret ettiğimiz bu güzel ülkeyi Nuri Bilge Ceylan kadar büyük bir tutkuyla da seviyoruz. Ama yalnız… O kadar koydu ki bana ve sanırım hepimize bu laf.

“Baba! Benim ülkem nasıl bir ülkeydi baba?”
“Senin ülken bir yalnızdı yavrum…”

Kendi adıma bu ülkeyi düşünürken böğrümün orta yerinde oluşan o sıkıntının adını koymak için yıllardır kelimeler, cümleler yazdım yazdım sildim. Adam bir tek yalnız kelimesiyle taşı gediğine oturttu beni de hüngür hüngür ağlattı.

Ne diyeyim şu yalnız ülkenin çocuklarını yaktın be Nuri Bilge.

16 Mayıs 2008 Cuma

Bir Bilim Kurgu Denemesi

Genç adam gecenin oldukça geç bir saati olmasına aldırmadan bankamatiğin önünde durdu. O kadar yorgundu ki hırsızdan uğursuzdan korkmaya bile mecali yoktu. Bir an önce taksi parası verecek kadar para çekmek ve evine gitmekten başka bir şey düşünmüyordu.

2037 yılının soğuk bir sonbahar akşamıydı yaşanan. Taksiler artık kendi kendilerini sürmekteydi. Elbette ki Türkler tarafından icat edilmemişlerdi. Fakat yazılımın içine konan bir yama sayesinde “Karşıya geçicem gündüz tarifesi açar mısın abi?” sorusuna cevap verebiliyorlardı. Bu cevap her zaman evet olmuyordu o ayrı.

Genç adam bunları düşünerek kartını makineye sokmuştu. Makineden gelen hem seksi hem anaç kadın sesiyle kendisine geldi.
“Dünyanın yerel bankası Eyc-es-bi-si’ye hoş geldiniz Gökhan Bey. Lütfen dört haneli şifrenizi aklınızdan geçiriniz”.
Genç adam bir an durdu, o kadar yorgundu ki şifresini hatırlayamıyordu. İçinden bir sürü olası şifre geçirmeye başladı.
“8933, 3922, 1212, 5794… hay .mına koyim neydi bu şifre ya!”
Bankamatiğin ses tonu minibüs şoförü-tribünde maç seyreden adama dönüverdi anında.
“Lütfen küfürlü düşünmeyelim arkadaşım! Burda aile var!”
Genç adam hemen özür diledi. Çok yorgun olduğunu söyledi, o yüzden o küfür geçmişti aklından. Normalde küfreden bir insan olmadığını anlatıyordu ki bankamatikten gelen ses sözünü kesti. Şimdi de devlet dairesinde çalışan suratsız memure tonundan konuşuyordu
“Arkadaşım ben sana hayat hikayeni mi anlat dedim, hadi işimiz gücümüz var! Ne kadar istiyorsun”
“Pardon” dedi genç adam. “İkiyüz yeterli”
Hemen seksi tonuyla cevap verdi makine.
“İsteğinizi derhal işleme koyuyorum Gökhan Bey”
Saniyeler geçmek bilmiyordu. Genç adam saatine bakarken bankamatikten şirin ve seksi bir tonda cevap geldi
“Üzgünüm, size yardımcı olamayacağım. Minicik bir sorunumuz var, o kadar çekemiyorsunuz.”
Genç adamın hiç uğraşacak hali yoktu.
“Peki yüz olsun” dedi.
Hemen seksi tonuyla cevap verdi makine.
“İsteğinizi derhal işleme koyuyorum Gökhan Bey”
Bu sefer fazla bekletmeden cevabı verdi.
“Maalesef gene yardımcı olamıyorum”
Genç adam sinirlenmeye başlamıştı.
“Tamam elli ver yeter”
Gene seksi tonuyla cevap verdi makine
“İsteğinizi derhal işleme koyuyorum Gökhan Bey”. Birkaç saniye sonra aynı ses tonuyla ekledi.
“İsteğinizi gerçekleştireceğim Gökhan Bey. Bankamızın yeni güvenlik prosedürü gereği ekrana doğru üç defa üflemeniz gerekmektedir.”
Genç adam hiç düşünmeden ekrana doğru üç defa üfledi. Geriye doğru çekilirken bankamatiğin seksi kadın sesini duydu
“Ohhh taşaklarım serinledi”
Bankamatik kahkahalarla gülmeye başlamış, genç adam ise müthiş bozulmuştu. Hesabında hiç para olmadığını, daha birkaç saat önce kardeşinin bütün parayı çektiğini o anda hatırladı. Kartını geri verirken bankamatik hala söyleniyordu.
“Ulan adam olan adam önce bakiyesine bakar! Sen kim ikiyüz çekmek kim, kılkuyruk!”
Genç adam gece vakti makineyle makine olmamak için uzaklaşırken o hala arkasından bağırıyordu.
“Yürrüüüü! Anca gidersin!”
Genç adam yeteri kadar uzaklaştıktan sonra öfkeyle bağırır
“Ne pis bir makineymişsin be kardeşim! Allah cezanı versin ya!”
Bankamatiğin sesi, biraz sonra onu dövecek adam tonuna döndü,
“Gel lan buraya!” diye bağırdı öfkeyle
Genç adam çoktan olay mahallinden koşarak uzaklaşmıştı. Bir yandan da söyleniyordu.
“Dünyanın yerel bankaymış! .mına koyim böyle yerel bankanın! İstemiyorum ben böyle yerel banka!”
Arkasından bankamatiğin gür sesi geldi o sırada
“Lan sen hala konuşuyo musun!”
Genç adam topukları götüne vurarak koşmaya başladı, gecenin karanlığında kayboldu.