13 Kasım 2008 Perşembe

mim koyanlar utansın

Borsalino kişisinin mimini mimlemek amacıynan bugünlerde sinir olduğum on adet şey bulup yazıyorum.

  1. Bizim arabanın üstüne otoparkın çatlağından damlamak suretiyle tavanı bembeyaz yapan, oto yıkamacıların geçiremediği, beni arabayı pasta cila vs.ye vermek zorunda bırakacak olan beyaz lekeler
  2. Linççiler, bugün gene bir haber vardı, tacizciyi ütülemişler
  3. Linççilere halk kendini koruyor diyerek çanak tutan kişi ve onun partisi
  4. Ona senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu demeyen ana muhalif kişi ve onun oyuncağı
  5. Uykusuz'u açıp da Fırat'ı görememek
  6. Durum 3-1'ken Güiza'nın kaçırdığı gol. Hala mı? Evet hala. Ne güzel gidiyodu maç 6'ya 7'ye
  7. Havanın soğumaya başlaması. Kış diye bi şey geliyomuş ondan oluyomuş öyle dediler.
  8. Bir zamanlar gitti gidiyor'dan ne bok yemeye aldıysam aldığım iki adet kameranın bir kamera etmemesi
  9. Koltukta sızarak uyumak fakat yatakta da uyku tutmamak
  10. Hayatımın gene fena halde tekdüze hale gelmeye başlaması

Üper koklar

mana mou ellas

ta pseitika ta logia, ta megala
mu ta ’pes me to proto su to gala
ma tora pu xipnisane ta fidia
esi foras t’ archaia su stolidia
ke den dakrizis pote su, mana mu ellas
pu ta pedia su sklavus xepulas

ta pseitika ta logia ta megala
mu ta ’pes me to proto su to gala
ma tote pu sti moira mu milusa
eiches ntithei t’ archaia su ta lusa
ke sto pazari me pires, giftissa, maimu
ellada, ellada, mana tu kaimu

ta pseitika ta logia, ta megala
mu ta ’pes me to proto su to gala
ma tora pu i fotia funtoni pali
esi kitas t’ archaia su ta kalli
ke stis arenes tu kosmu, mana mu ellas
to idio psema panta kuvalas

----
yalancı sözlerini, o büyük (sözleri)
bana ilk sütünle beraber söyledin,
fakat şimdi yılanlar uyandığında,
sen eski süslerini giyiyorsun,
ve sen hiç ağlamıyorsun annem yunanistan,
çocuklarını esir satarken...

yalancı sözlerini, o büyük (sözleri)
bana ilk sütünle beraber söyledin,
fakat o zamanlar ben kaderimle konuşurken,
sen eski güzel kıyafetlerini giymiştin,
ve pazardan bana bir çingene maymun satın aldın,
yunanistan, yunanistan, kederlerin annesi...

yalancı sözlerini, o büyük (sözleri)
bana ilk sütünle beraber söyledin,
fakat şimdi ateş tekrar alevlenirken,
sen eski güzelliklerinle ilgileniyorsun,
ve dünyanın meydanlarında,
annem yunanistan,o aynı yalanı sürekli taşıyorsun...

Hadi bakalım, var mı bizim memlekette böyle bir şarkı. Onun yerine Türkiyem Türkiyem Cennetim. Yarışma açıyorum arkadaşlar, tanıdığım var, siz güfteyi yapın ben bestesini yaptıracam. Buyrun!

sabah sabah aklıma gelenler

Sabah kahvemi koydum, sigaramı yaktım, sonra bilgisayarın başına geçtim, sonra bilgisayarın kapağını kapattım -laptop da bilgisayar değil mi?- çünkü bir kaç haftadır günün sadece bana ait tek on dakkasını kendime ayırmak yerine gazetelere filan bakarak geçiriyordum. İnternette ne yapıyorum. Vikipedi diye bir müessese var mesela. Bildiğin ansiklopedi. Ben eskiden, yani çocukken hayat ansiklopedisi okurdum diğer çocuklar çocukça şeyler yaparken. O zamandan bu zamana biriktirdiğim binlerce şey var beynimde. Sonra yazı yazmaya başladım. Binlerce sayfa yazı yazdım bugüne kadar. Ama hiçbiri o binlerce şeyi beynimden atmama yarayacak yazılar değildi. Çok güzel fikirler buldum, iyi film hikayeleri, iyi öykü konuları, roman projeleri. Hepsi de beynimde birikenleri dışarı fırlatıp atabilmenin yollarıydı. Ama hepsi daha çekirdek halleriyle duruyorlar. Zamanım yok dönüp onları geliştirmeye. Bu da bende bir alışkanlığa sebep oldu. İyi fikirlerden, hikayelerden, sadece bulduğum ve ilk haliyle kağıda geçirene kadar heyecan duyuyorum. Çünkü biliyorum ki bir sonraki aşamaya geçemeyeceğim. Çünkü onu bir iş haline getirmek ve bitirmek benim harcayabileceğimden çok daha fazla emek ve zaman istiyor. Ama benim o zaman ve emeği şu anda karşılığında para aldığım için yaptığım işlere harcamam gerekiyor. O işleri bırakıp kendi işlerime dönemiyorum. Dönemedikçe şişiyorum. Bir yanda çocukluğumdan bu yana yanımda taşıdığım bir beyin dolusu bilgi, o bilginin kendi içimde yorumlanmış hali, diğer yanda o bilginin yarattığı hamurdan çıkardığım öyküler, sahneler vs. Her gün uyandığımda bu yüzden ağır uyanıyorum, bunları taşımak zorunda kaldığım için. Hiçbirini alıp ince ince dokuyup bitiremediğim, "bitenler" rafına bir türlü kaldıramadığım için.

Kardeşim çocukken bana sorular sorup dururdu, hala da soruyor. Ekin de bana sorar sürekli, bu niye böyle, şu ülke kraliyet mi ve daha bir sürü sorular. Benim soru soracak kimsem yoktu büyürken o yüzden ben cevaplarımı kitaplardan, ansiklopedilerden aldım. Bir yerden sonra da kendim vermeye başladım. Ama çok pis bir alışkanlık bu, sabah kalkar kalkmaz beynimde dolaşan bir sürü serseri mayından birine çarpıveriyorum ve sorular doğuyor. Sonra o soruları cevaplamaya kalkarken kendi içimde bir zincirleme reaksiyon başlatıyorum ve sorular soruları, cevaplar cevapları izliyor.

Bu sabah neye takıldım mesela ilk olarak. Google analytics'ten gördüm ki birisi "mana mou hellas"ı ararken girmiş benim bloga. Rembetiko filminin unutulmaz şarkılarından biridir bu. "Yunanistan, benim anacığım" gibi çevrilebilir. Nefistir. Neden beni yerden yere vuruyorsun ben de senin çocuğun değil miyim diye ağlayan Rebetler yazmıştır bu şarkıyı. "Ana" vatanlarında dışlanan insanların haykırışıdır. Neden bu şarkıyı bu kadar çok seviyorum ben? Neden dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor? Neden bizim Türkiye'ye dair böyle bir şarkımız yok? Neden ben böyle bir şarkı yapmak istiyorum Türkiye hakkında? İşte ilk aklıma çarpıveren sorular bunlar? Neden tüylerim diken diken oluyor? Çünkü ben de kendimi bu ülkenin içinde bir Rebet gibi görüyorum, onlardan farklı olarak, ben nereden geldiğimi bilmiyorum ama onlarla aynı şekilde tam olarak iki taraftan da olmadığımı biliyorum. Ne Batılıyım ben tam olarak ne de Doğulu. Onlar da ne Yunanlıydı ne de Türk. Bu toplum, bu ülke benim ülkem değil. Ya da tam tersi ben bu toplumun, bu ülkenin bir parçası değilim. Ama "neden beni bu kadar yoruyorsun anacığım Türkiye?" diye bir şarkı bile çıkaramıyorum. Çünkü buralı olmamanın vicdan azabı beni o kadar eziyor ki sanki burası bana aitmiş gibi kızıyorum bu ülkenin adaletsizliğine, vahşiliğine. Dışarı gitmek istiyorum hepiniz gibi. Avustralya, Kanada, Fransa, Honolulu. Neresi olursa, buranın dışında bir yer. Ama biliyorum ki orada da yapamayacağım, siz de alttan alta biliyorsunuz aslında. O yüzden gidemiyoruz, kalamıyoruz da... Böyle ortada, böyle hareketsiz, böyle etliye sütlüye dokunmadan, eritip gidiyoruz kalan ömrümüzü. Kendimizi yiyoruz. Polente iş değiştiriyor, Borsalino sürekli gerçek bir şey yapmak isteyip yapamıyor, Müge desen onun kafası benden karışık, Virgilyus kadınlarına yem veriyor sabahları, Samsa blogunun biçimini değiştiriyor. Etrafımızı saran fanus o kadar yakınımızdaki ona değmeden şöyle rahat rahat, istediğimiz gibi bir gerinemiyoruz bile. Sonra Fergie ta İngiltere'den kalkıp geliyor, Saray diye bir yerin çocuk evini fotoğraflıyor, sonra Okmeydanı'nda motosikletli olduğu için otomatik olarak çocuk tacizcisi sayılan -Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık ya- bir gariban dövülerek öldürülüyor. Biz fanusun içinden bakıp tühleniyoruz bir an sonra gene kendi hayallerimize dönüyoruz. Çünkü hepimiz birer Küçük Prens olduk. Götiçi kadar bir gezegenimiz var.

On adımda tükeniyor.

12 Kasım 2008 Çarşamba

bunları biliyor muydunuz?

Malezya'da çok sevilen, baya ciddi ciddi stad konserleri veren ve hiç de fena olmayan bir melodik rock yapan "Fantasia Bulan Madu" (galiba adı bu) diye bir grup olduğunu biliyor muydunuz? Ben de yeni öğrendim. Benim de elimde bir Malezya Saykedelik Rock grubunun CD'si var mesela. Dünya ne kadar büyük ve ne kadar çok şey var bilmediğimiz, öyle değil mi sevgili dostlarım

Hürriyet'in İnternet Sayfası

Ayhan Sicimoğlu'nun deyimiyle "Hastasıyım"
Fatih Çekirge'nin girdiği yerde ot bitmezmiş. Sabah uyanıyorum memlekette dünyada neler olup bitmiş öğrenmek için. İlk sayfada şöyle bir haberle karşılaşabiliyor insan.

"Şok! Amerika'nın bir atom bombası kayıp!"

Anam n'oluyor! El Kaide filan mı kaçırdı acaba, dur hemen tıklayayım da bakayım ahvalimiz ne olacakmış! Tıklıyoruz ve ne çıkıyor karşımıza. Hadise 40 yıl önce Grönland'da olmuş. Ce-eeee.

Ya da misal şöyle bir haber. " Şok! Recep Tayyip Erdoğan'ın Ayağını Kaydırdılar!"

Anam darbe mi oldu! Açıyorsun haberi, Malatya Gezisinde Recep Tayyip yöresel ayak kaydırmaca oyununu oynadı. Ayağını kaydırdılar.

Bir de şu var. Ana sayfada üç cümlelik bir haber var mesela. Bıdı bıdı vıdı vıdı.... haberin devamını okumak için tıklayınız. Tıklıyorsun, yeni açılan sayfada aynı üç cümle ve altında bir tıklama yeri daha. Ulan ben bunu okudum ve tıkladım zaten! Beni neden bir kısır döngünün içine sokuyorsun ki. Bu yeni "tıklayınız"ın arkasından da açtığım sayfada, aynı haber, aynı üç cümle ve tıklayınız'la karşılaşmaktan korkuyorum sevgili Hürriyet'in internet sayfası!

Bir kaç ay önce şöyle bir haber çıkıyor ondan sonra. "Hürriyet'in internet sitesi Avrupa'nın en çok gezilen haber sitesi oldu, Bild'i bile geçtik a.q.!" İyi de güzelim sen böyle yaparsan herkeşleri geçersin kantitede, bu bana ne getiriyor sinirden başka.

Açarım anasını satıyim New York Times'inkini bakarım dünyada ne oluyor ne olmuyor. Çünkü zaten bizim gazetelere göre içinde Türk kelimesi geçmeyen hiçbir şey dünyada olmuyor.

"Türk Kızı Almanya'yı sarstı!" Nasıl? BBG evinde g.tünü göstererek. Valla. Gözümüzle gördük!
"Türk Oğlanı Amerika'yı sallıyor!" Nasıl? S.A.T.'de ilk ona girdi. Hocaları biz böyle öğrenci görmedik dediler.

Gerisi bizi ilgilendirmez, gerisi hava civa. Bu Hürriyet'e ben komple bayılıyorum aslında. Sadece internet sayfasıyla değil, komple, gazete, marka olarak.

11 Kasım 2008 Salı

hürniyetli okuyucu yorumları

Hürriyet, Milliyet ve bilumum gazetelerin internetteki sayfalarına yorum yapanlara bayılıyorum. Ben de bundan sonra blogumu bu niyetle kullanmaya karar verdim.

OBAMA BAŞKAN SEÇİLDİ:
Kendisine başarılar diliyorum
ÜMİT ÖZAT YOĞUN BAKIMA ALINDI:
Kendisine acil şifalar diliyorum
SON GAZİ DE ÖLDÜ:
Kendisine Allah'tan rahmet yakınlarına da başsağlığı diliyorum
KARIM BENİ DÖRT ERKEKLE ALDATTI:
Kendisine geçmiş olsun diyorum

8 Kasım 2008 Cumartesi

Fergie'nin bakımevi

Fergie uzun zamandan beri kendini bir köşeye atılmış hissediyordu. Üstelik artık bulvar gazetelerine götünü başını yakalatacak kadar da genç değildi, yakalandığında da zaten aynı gazeteler "Fergie'nin götü ne kadar büyümüş!" diye manşet atıyordu, şerefsizler! Kendisinden çok daha genç kadınlar Güney Afrika'yı filan kurtarmaya çalışıyorlardı. Oradaki yoksullukla ve açlıkla uğraşıyorlardı. Fergie'nin de bir yeri kurtarması gerekiyordu. Böylece bir halk kahramanı olarak hiçbir zaman sevilmediği ülkesinin sıradan fishandchips insanlarının gönlünde taht kurabilecekti. Haritayı önüne açtı ve gözleri kapalı, mini mini mayni mo oynayarak kendisine bir ülke seçti. Türkiye! Süperdi. Hemen Türkiye'ye gidecek ve oradaki açları doyuracak onlara Güney Afrikalılık bilinci aşılayacaktı. Ve fakat bir gazeteci alması gerekiyordu yanına. Yanına aldığı gazeteci bu amacı beğendi, fakat bir takım değişiklikler yapmasını söyledi ona. Bir kere Türkiyelilere Güney Afrikalılık bilinci aşılamak zor bir işti. Gerçi bir İngiliz'in yapamayacağı hiçbir şey olmadığını 19 ve 20 yüzyıllar dünya haritasında çiziktirilivermiş bir takım ülkelerden biliyorlardır. Sen Ürdünsün, sen Iraksın deyivermişti İngilizler, daha aşiretler birliğinden ileri gidememiş halkları bir anda üniter devlet yapmaya kalkmışlardı. Fergie bunları dinledikçe esniyor ve sadede gelmesini istiyordu gazeteciden. Gazeteci iki kelime söyledi: Midnight Express!

Fergie mesajı almıştı. O artık bir özgürlük ve insan hakları savaşçısıydı. Peruğunu taktı, başörtüsünü de başına örttü. Ne de olsa eski bir İngiliz kraliyet ailesi mensubu olarak Türkiye'nin her yerinde tanınma ihtimali vardı. Daha önce Bakırköy Akıl Hastanesi'ni basan Diana'nın hayaleti hemen yakalanmıştı ne de olsa.

Türkiye'ye gelmeden hemen önce bir telefon görüşmesi yaptı Fergie. Tanınmış bir araştırmacı-gazeteciyle. Ben nereyi dolaşsam da görüntü alsam manşet olurum diye sordu. Araştırmacı-gazeteci artık o işlerde bezi olmadığını, akşam haberlerini sunduğunu söyledi. Fakat onun için tozlu arşivlerine girecek bir bakacaktı. Sonuçta kıyak isteyen eski bir prensesti boru değil. Buldum diye aradı bir süre sonra: Çocukevleri. Kesin iş çıkardı oralardan.

Ve sonra olanlar oldu.

Peki biz bu sırada ne yapıyorduk? Saray'dan ya da Zeytinburnu'nda olanlardan haberimiz var mıydı? Tabi ki yoktu. Peki olsaydı hayatımızın ne kadarını kaplardı bu haber? On saniye? Bir dakika. Facebook'ta Saray ve Zeytinburnu'nda olanları lanetliyorum grubuna katılmaktan başka ne yapardık. Ne yaptık?

Biz niye böyle olduk? Biz bu blogu yazan adam ve okuyan kadın ve adamlar? Ta ilkokuldan beri sınavlarda birbirimizle yarıştırıldığımız, çevremizdeki bütün yaşıtlarımıza sadece bize göre nasıllar diye baktığımız için mi? Daha iyi, daha kötü, daha güzel, daha çirkin, daha akıllı, daha akılsız, daha çılgın, daha korkak... Benim annem ve babam Çatak köyü'nde öğretmenlik yaparken tanışmışlar. Onlar olmasa benim Çatak'ı bilmem mümkün müydü? Orada binlerce köy var uzakta, gitmiyoruz, görmüyoruz ama köyler bizim köylerimiz değil. Orada binlerce yetimhane var uzakta, gitmiyoruz, görmüyoruz umurumuzda da değil. Suçlamıyorum sadece bir durumu tespit etmeye çalışıyorum kendi içimde. Biz de demiyorum tamam. Ben diyorum. Ben nasıl böyle oldum ulan?

Fergie kirli bir bez parçasını aldı gitti. Bundan sonra bir bayrak gibi her yerde taşıyacakmış onu yanında. Benim aynı toprak parçasını birlikte paylaştığım o insancıklar hala orada. Bir zaman rahat yaşayacaklar İngiliz bacının sayesinde. Sonra ne olacak? Herşey eski haline dönecek.

Kriz durumuna geçtik ya, gene linç haberleri gelmeye başladı. Motosikletlileri linç edelim, Kürtleri linç edelim, çekik gözlüleri ve kumarbazları tüy ve katrana bulayalım sonra da yakalım.. İçimize kapanalım, bizden olmayanları yok sayalım ya da linç edelim.

Üzülüyorum, elimden ne gelebilir onu bulmaya çalışıyorum. En azından durumu çözümlemeye çalışıyorum. Devam edeceğim.