28 Nisan 2009 Salı

Bıyıklarını boyayan operatör! Bıyığını sikiyim senin ben!

25 Nisan 2009 Cumartesi

Bu Yabancılaşma Bizi Nereye Götürür?

Mügü hanımın şu yazısını okuduktan sonra uzun zamandan beri yazmak istediğim bir şey olduğunu hatırladım: Ben bu ülkenin neresindeyim?

Geçen gece youtube jacker nam programın sayesinde uzun zamandan sonra ilk defa uzuuun bir youtube turu atabildim. Bir Türkiye manzarası seyrettim ki akıllar ziyan.

Uzun zamandan beri aklımın bir kenarında duran sorulardan biriydi Ankaralı türkücülerin kliplerinde şıkkıdı şıkkıdı oynayan kadınlar. Tahmin ettiğim gibi Ankara'nın, Sincan'ın pavyonlarındaki konsomatrisler. Ama Rus değiller, bildiğin yerli konsomasyon. Bu topraktan olmanın verdiği rahatlıkla oynuyorlar zaten, bir Rus balerinin kaşık ya da zille o havaları kıvırması zor iş. Girin ve biraz dolaşın o alemlerde, çok video var zaten. Alttaki yorumları da okumayı ihmal etmeyin. O adamlar Türkiye'de yaşıyor.

Sonra oradan şans eseri Konya baranaraları çetnevirlerine aktım. Konya'nın bir kasabasında basık, içinde kütükten sütunlar olan bir oda, herkes bağdaş kurmuş oturuyor, kaynağı görüntüde olmayan bir elektro saz Ankaradakilere benzer türküler çalıyor. Ortada biri şişman, diğeri bitkin iki kadın. Gürcü olmaları muhtemel. Adamlar yanık tenli, bıyıklı, güzel dişli Orta Anadolu erkekleri. İki kadının da etrafında dörder erkek. Ellerinde kaşıklar, kadını oynatıyorlar, kendileri de etrafında oynuyorlar. Kadınlardan bitkin olanı ön planda, adamlar değişiyor, o değişmiyor, sürekli oynuyor. Bıkmadan oynuyor, birisi başına turuncu bir kasket geçirmeye çalışmış, düştü düşecek ama düşmüyor. Arada birileri gelip kadının orasına burasına para yapıştırıyor. Kadın kaşık havası oynamıyor, diskoda nasıl dansederse öyle dansediyor. Burası büyük ihtimalle bir kasabası Konya'nın. Bu adamlar da Türkiye'de yaşıyor.

Oradan Yüksel Kasetçiliğin gururla sunduğu Serkan Şahin'in "A be dana" adlı 9/8liği dinledim. Önde bu sefer Ege pavyonlarından gelmiş Roman oynayan beyazlar giymiş konsomatris ablalar, klip Şan Düğün salonunda çekilmiş. Birazdan klip bitecek, malzemeler kaldırılacak, o ablalardan biri bir çiftin düğününde dansöz olarak boy gösterecek belki. Bu insanlar da Türkiye'de yaşıyor.

Oradan Faruki şeyhiyle tarikatten birinin yaptığı ropörtaja geçtim. Gene Konya sanırım. Şeriat'in anlamını soruyor genç sakallı, sarıklı arkadaş. Şeyf efendi anlatıyor. Oradan Faruki zikri, kadiri, halveti uşşaki, rufai, çeçen zikirlerini seyrediyorum. Çeçen zikri Çeçenistan'da çekilmiş, aralarında en şaşırtıcı olan o. Sonra acep var mıdır diye Aczmendi zikri arıyorum. Bir grup öğrenci yurttaki odalarında Aczmendilerle dalga geçen bir zikir çekmişler onu seyrediyorum. Bütün bu adamlar da Türkiye'de yaşıyor. (Çeçenistan'da yaşayanlar hariç)

Oradan Kerbela, Aşura ve tabi ki Caferiler. Aklıma Sabahat Akkiraz'ın nefis sesi geliyor. "Hüseynim attan düştü, sahrayı Kerbela'da". Caferiler göğüslerini yumruklayarak, sırtlarına zincir vurarak şehitlerinin acısını yaşamaya çalışıyorlar. Zeynebiye Gençlik Tiyatrosu tarafından Kerbela'nın canlandırılmasını izliyorum. Ağlıyor herkes. Bu insanlar da Türkiye'de yaşıyor

İslami tiyatroyu merak ediyorum. Karşıma İnzar dergisinin bir toplantısında oynanan islami bir oyun geliyor. İki tane şeytan, kırmızı pelerinleri yüzlerinde Scream filminin maskeleri, şeytanlardan biri diğerini arıyor cepten. "Aradığınız Şeytan'a şu anda ulaşılamıyor" diye bir ses geliyor karşıdan. Bu şeytanlar da Türkiye'de yaşıyor.

Oradan İskenderun'daki İslam düğünlerine atlıyorum, Sultanbeyli'de, Urfa'da yapılan İslam düğünlerine... Bir grup erkek ilahi eşliğinde halay çekerken bir yandan da "Allah!" diye bağırıyorlar. Genelde Kürtçe ilahiler. onların ortasında da 12-13 yaşında çocuk, kızlar örtünmüş, ellerinde cep telefonları, bu halayı çekiyor. Alttaki yorumlarda İslam Düğünü diye bir şey olmadığını tartışıyor insanlar. Bu insanlar da Türkiye'de yaşıyor.

Gümüşsuyu'nda, bizim üst sokakta, geçen akşam dokuz sularında, çok lüks ve manzaralı Aylin apartmanının önüne işeyen adamlar da Türkiye'de yaşıyor.

Bizim durakta, bizi evden alıp Galatasaray'a bırakırken beş dakika içinde suratsızlığıyla içimizi karartan taksi şoförü de Türkiye'de yaşıyor.

Karşı apartmanın kapıcısının kapalı olduğu halde fena halde kırıtık karısı ve tiz sesine aldırmadan sürekli bağıran kızı Sude de Türkiye'de yaşıyor.

Cumartesi gecesi park yeri bulamayıp ikinci sırayı yaparak çift şeritli yolu tek şeritli hale getiren ve gecenin üçünde iki taraftan gelen taksilerin ve dolmuşların kilitlenip kornalarına asılmasını, insanların bu gürültüyle yataklarından fırlamasını umursamayan uzun saçlı entel abi de Türkiye'de yaşıyor.

Ne söylediğini bir an bile düşünmeden "Türkiye'nin bütün senaristleri biraraya gelse benim yazdığım gibi yazamaz" diyebilen Yiğit kardeşim de Türkiye'de yaşıyor.

Hani bundan başka Türkiye yoktu? Kaç tane Türkiye saydım ben size ve daha saymadığım neler var. Bunların hepsi Türkiye'de yaşıyor. Ben bu ülkenin hiçbir yerinde değilim. Ben bu ülkenin etkilemesi gereken kesimindenim, ama etkileyemiyorum, hiçbir şeyi değiştiremiyorum, tersine kötü etkileniyorum, değişiyorum. Ben bu Türkiye'de yaşamak istemiyorum.

Paris'te bir gazete bayi bana hayatım boyunca unutamayacağım bir ders verdi. Sabahın erken saatleriydi, uzattım kafamı ve "Telefon kartı var mı?" dedim. "Günaydın beyfendi nasılsınız?" dedi bana, utandım. "Günaydın siz nasılsınız?" dedim. Gülümsedi. "Telefon kartı satmıyorum. Ama karşıdaki büfede bulabilirsiniz" dedi sonra.

O günden beri biliyorum ki gidecek başka bir yerim yok. İki arada bir derede bu ülkede yaşayıp, bu yabancılaşmanın içinde çürüyüp gideceğim.

Nourish Skin

Bizim banyoda sevdiceğimin kullandığı e vitaminli bir yüz temizleme jeli var. Bazı bazı tuvalette Uykusuz filan okurken gözüme çarpıyor. Başka bir evrene geçiyorum o jel yüzünden. Üzerinde aynen şunlar yazıyor:

Nourish Skin

Vitamin e gel

Gel de vitamin e

Nuriş Sikin kim? Niye vitamine geliyor? Gel de vitamine, nasıl gelirsen gel mi denmek isteniyor? Biri bunu bana açıklasın!

22 Nisan 2009 Çarşamba

Ne küsel bişe

"Çalıştıkları fabrikanın kapatılmasının yanında patron tarafından üç aylık mesai ücretlerine, aylık asgari geçim indirimine ve kıdem tazminatlarına el konulan MEHA işçileri" biraz önce İstiklal Caddesi'nde protesto yürüyüşü yapıyorlardı. En öndeki pankartı taşıyan işçi kızların hepsi türbanlıydı. Parlak, renkli başörtülerini takmışlar, "Davamız ekmek davasıdır!" diye bağırıp haklarını arıyorlardı. En arkadan da DİSK bayraklı insanlar geliyordu. İşte benim görmek istediğim Türkiya manzarası bu!

20 Nisan 2009 Pazartesi

Sevdiğim Replikler-1

Men in Black 2

Bu filmden beklenmeyecek bir performans

Agent Kay (Tommy Lee Jones) Laura'yı (Rosario Dawson) aslında dünyalı değil Zarthalı olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Çok az zamanı vardır, geri dönüp gezegenini kurtarması gerekmektedir.

Kay: Bazı şeyleri önceden hissediyor musun?
Laura: Tabi ki. Ben terazi burcuyum ne bekliyordun
Kay: Yağmur yağdığı zaman hüzünlenir misin?
Laura: Herkes yağmur yağdığından hüzünlenmez mi?
Kay: Doğru. Sen yağmur yağdığından hüzünlenmiyorsun, sen hüzünlendiğin için yağmur yağıyor.

Laura ağzı açık kalır.

17 Nisan 2009 Cuma

Yüzsüz!


Ben bu kadının sırıtışını asla unutamayacağım. Siz de unutmayın ulan! Bi de halama benzemiyor mu kardeşim, iyice kıl oluyorum!

15 Nisan 2009 Çarşamba

Hüttüyet'i mi basayım ben!

Bu tuşa basamayorsunuz çünkü Ktunnel ipnelik yapayor, onun yerine bu linki yazayorsunuz KTunnel'a: http://www.youtube.com/watch?v=9lp0IWv8QZY (bizi bu hallere düşürenler utansın ne diyim!)

Karşınıza Susan Boyle çıkıyor, videoyu seyrediyorsunuz, tüyleriniz tiken tiken oluyor. Sonra dönüyorsunuz bu tuşa basıyorsunuz. Başlığı okuyorsunuz. Sonra Taksim'de buluşuyoruz, yanınızda bulabildiğiniz en kalın ve budaklı sopayı getiriyorsunuz, hep birlikte Hüttüyet'e gidiyoruz, sopaları arkamıza saklayıp bunu ve buna benzer bir çok başlığı atan arkadaşları kutlamak için geldiğimizi söylüyoruz. Sonra bu arkadaşları bahçeye çıkarıp sırtlarında sopaları kırıyoruz.

Hüttüyet'i mi basayım ben! Bu mudur istenen! Bi gün dellenip yapacam, haber veririm, gelmek isteyen olursa buyursun gelsin.

Yaran diyaloglar serisi-3

Sevdiceğim yakında evlenecek bir arkadaşa nikahtaki önemli masraflardan bir tanesinin de kuaför olduğunu anlatıyor:

"Ya aslında bir şey yok gelin KAFASI yapmakta. Hiçbir şey söylemeden gir, topuz yaptırıcam de, evde de duvağı kendin takarsın, işte sana gelin KAFASI!"

Yüzyılların geleneği "Gelin Başı"nı, "Gelin Kafası" olarak telafuz ederek beni önce bir süre "ulan gelin kafası diye bir kafa mı var? Takla olmak gibi mi acaba " diye düşündürttükten sonra evlenme, gelin olma, nikah gibi mevhumlara ne kadar uzak bir sevdicek aldığımı gösteren sevdiceğime teşekkürü bir borç bilirim

14 Nisan 2009 Salı

Salih Nazım ki

Salih Nazım ki,
Çok kabuklu bir deniz böceğidir
Başkasına kıyamaz
İçinden yer kendini
Ve fosforlu notalar püskürtür dolunay zamanı

İçinde taşıdığı derviş
Yunus Emre’den beri aynı odunu kırmakta
Türlü name oyunlarıyla avutur onu Salih
Yeter ki fark etmesin geldiğini kıvama

Elinde daldan değnek,
Cebinde bir dal çokoprens
Ve eser miktarda buzlu su
Dağlarda arar kendini
Bozulur kusursuz döngüsü

Hakim Nazım Bey der gündüzleri,
Avukattır adliye sarayında
Kılık değiştirir,
Salih olur geceleri,
Bağlamacı Sayanora Pavyonda
Bittabi iyi bir koca
Aynı zamanda oğul, torun, abi
Ve çok ortaklı şirket sahibi

İki omzunda yüzelli okka
Yürür
Ayakları ve aklı bir karış havada

İspirtocu Saim olurdu kendini bir bıraksa
Maceralı bir hayat yaşardı,
Korsan bile olurdu Cavs’tan korkmasa
Yirmi yedi yaşında keserdi bileklerini
Krallar o yaşta ölür ne de olsa

Babası Nazım’ın çapkın ayak izleri
Hala durur Karşıyaka sokaklarında
O izlerin peşinde Salih,
Yarım ömrü heder etti
Bir kere bile farketmedi
Kendi bıraktığı izleri

Salih Nazım ki
Son mohikan, son rind, son kalender
Aklı Nazım diye çağırır
Yüreği Salih der.

5 Nisan 2009 Pazar

Ah be blog!

Son dönemlerdeki yazılarından anlaşılacağı üzere Borsalino ve Müge 30 yaş krizinin en datlı yerlerini dibine kadar yaşamaktalar. Bu kadar açık bir şekilde içlerini dökebildikleri için de onları kutluyor, 30 yaş civarındaki diğer bütün blog yazarlarını da sahneye davet ediyorum. Onlar biliyorlar da mı oynuyorlar canım alla alla! Şunu okudunuz, bunu dinlediniz, onu da seyrettiniz evet, aranızdan çucuk doğurmuş olanları zaten anında bir kenara sallıyorum, onlar 30 yaş krizlerini bebek boku temizleyerek atlattıklarını sanıyorlar zaten, geçiniz. Peki ama geri kalanlar, peki ama siz 27 yaşından gün almış olanlar! Nerdesiniz yau.

Ben bir şeylerin kötü gitmeye başladığını anladığım andan biraz toparlandığımı düşündüğüm ana kadar hep bir kenarlara bir şeyler çiziktirdim. Ama diyorum, ah diyorum, bir blogumuz mu vardı o zamanlar. Şimdiki gibi böyle kullan at bezler de yoktu, yıka kullan yıka kullan... nerde o günler... ispirto ocağında pişirirdik sabah espressomuzu. Venedik'te daracık bir pencere aralığından sabahın saat beşinde gördüğüm bir hayat parçasıdır beni ekoseli sabahlık giymeye ve her sabah kendi espressomu pişirmeye iten. Ve bunu yapan amcanın 80 yaşlarındaki kırışık elleridir. Belki de bir çeşit ölüme karşı koyma çabası. Film yapacam daha ben, size anlatacak şeylerim var siz dinlemek istemeseniz de...

İşte aynen böyle bırakacaksınız akışına ve bir kere bile okumadan vereceksiniz yayına, bir kaç gün sonra dönüp okuyun o yazıyı, vay be ben neler dökmüşüm buraya dersiniz isterseniz silersiniz zaten. Ama dökülün be abicim ya, dediğim gibi bu insanlar biliyorlar da mı oynuyorlar. Şurda epi topu kaç kişiyiz ne renk don giydiğinizi bilsek ne farkedecek allaşkına!

Korkularınızın rengi donlarınızın renginden daha önemli benim için, biz ki katolik değiliz, yoktur bir günah çıkarma müessesemiz, illa bir rakı masası ya da pskiyatrist koltuğu mu paklayacak bizi, bu kadar kapalı kaldıkça geçirdiğimiz her anı çürüttüğümüzün farkında mıyız arkadaşlar, Romalılar, kardeşlerim!

Bırakın yahu! Salın biraz, salınız bir! O zaman göreceksiniz beyninizin size ne oyunlar oynadığını ve çağrışımların sizi nerelere götürebildiğini.

Bir kamera alın kendinize, karşısına oturun ve anlatmaya başlayın hayatınızı, aklınıza ne geliyorsa nerden geliyorsa. Ben denedim bunu, üç-dört saatlik bir kayıt var elimde. Geçmişinizi deşmeye başladığınızda hep belli bazı şeyler gelir aklınıza ama böyle bir kayıda oturunca hiçbir zaman hatırlamayacağınızı düşündüğünüz şeyler dökülmeye başlar elinize. Utançlarınızı da kaydeder kamera. İsterseniz kırın, yakın, atın yokedin o kaydı. Ama hiçkimseye olamadığınız kadar dürüst olduğunuzu görürsünüz o kayıtta. Ve o müthiş bir bahtiyarlıktır göreceksiniz.

Yaşayalım. Otobüs doluyor, öndekiler arkalara doğru ilerleyelim demeye başladılar. Ortadayım diye sevinmeyin bir noktada arka beşlinin hemen önünde, her fren karşısında korunmasız bir seyahatin içinde bulacaksınız kendinizi. O zaman geldiğinde bir kaç durak kalacak ineceğiniz yere. Dönüp baktığında eğer bir yaşlıya yer verdiğin için kendinle gurur duymuyorsan, bir karşı cinsle hafif bir kesişme yaşamadıysan o zaman Portishead belanı versin zaten senin!

Yorgunum. Gecenin dibi geldi. Uçuşuyor kafam, Small çok fena bir parça. Portishead'in bir dönem eski Peyote'ye gelip Replikoşları dinlediğini ciddi ciddi düşünmeme sebep oluyor, bir yandan da kan dolaşımımı hızlandırıyor, zikre vurgu yapan bu müzik. Allah razı olsun Portishead, sağolasın İzocam.

Görüldüğü üzere... her zamanki gibi... kafam... çok... karışık...

Yaran diyaloglar serisi-2

Bir arkadaşla arabadayız. Obama Esenboğa'ya yeni inmiş. Dublörünü de getirdiğinden bahsediyor radyo

Z: Ya ne dublörü allaşkına! Bu adamı niye bu kadar koruyorlar anlamıyorum
Ben: Dünyanın en çok nefret edilen ülkesinin başkanı olduğu için olabilir mi acaba?
Z: İyi de dublör filan niye? Bizim başkanın dublörü var mı mesela?
Ben: Mavi ekran. Windows kritik bir sorunla karşılaştı, lütfen güvenli modda yeniden başlatınız.

bürşşş


2 Nisan 2009 Perşembe

soru-cevap

soru: hanım hanımcık kolej mezunu genç kızlarımızın yanlışlıkla odsurduktan sonra söyledikleri şarkı hangisidir?
cevap: Britney Spears'den Oops! I did it again...