28 Ocak 2010 Perşembe

Malabadi Köprüsünün Kenarında Oturdum Ağladım

Uzun zamandır buraya doğru dürüst bir şey yazamamamın bir sebebi var. Her şeyiiin sebebi var buraya kadaaar… Evet gene sabah ve ben gene uçuşuyorum. İşimle kavga ettik ve ben ondan boşanıyorum. (Eşimle demedim dikkatli okuyunuz) Şimdi, zaten birkaç yıldan beri rutine oturmuş bir ilişkimiz vardı. Aslında bende, işe başladıktan üç yıl sonra filan oluştu bu rutin. Hissettim yani, açılmıyor, bir yerlere doğru gitmiyor, kendini tekrar etmeye başlıyor. Ama hem hayatın getirdiği bir takım zorunluluklar hem de benim bu rutinin içinde kendime yeni renkler, fanteziler bularak idare etme çabalarım ilişkimizi 11. Yılına kadar taşıdı. Burda kendisi yok Allah’ı var, onun sayesinde iyi para kazandım. Ama hiçbir zaman dur bu parayı bir kenara koyayım, ev alayım, sonra katı komple alayım en sonunda da apartman alırım gibi bir derdim olmadı. Olsaydı alırdım. Alanları da biliyorum.


Sevgi, saygı ve sadakat çerçevesinde sürdürdüm onunla ilişkimi. Onu hiç aldatmadım. Ama bu ilişkinin insanı içerden yiyen de bir tarafı var. Açıkçası sömürür işim beni. İşin başından kalktığımda kendimi bomboş hissederim, kullanılmış da denilebilir. Bir takım yöntemlerle kendimi iyi hissetmeye çalışırım. O yüzden evimde iki adet artık atsan atılmaz, satsan satılmaz dijital kamera, bir adet navigasyon cihazı, dört adet -hepsi bir yerlerinden bozuk- pikap, benim doğru dürüst kullanmadığım bir adet PS3 ve daha bir sürü ıvır zıvır var. İnsanı bir şeyler almaya, bir yerlerde iyi yemekler yemeye, dünyanın öbür ucuna gitmeye iten bir iş bu çünkü. 11 yılın sonunda dönüp ne yaptım diye baktığımda sadece suya yazı yazdığımı görüyorum. Hem de 10 bin sayfanın üstünde. Karşılığında ne almışım, bu işi iyi yaptığıma dair bir repütasyon, bir de araba. Hakkını yemeyeyim, onun sayesinde kardeşimi okuttum, babama hastalığı sırasında baktım, evlendim, bir haftalığına gittiğimiz New York’ta onun sayesinde iki ay kalabildik… ama… bitti be… ben bittim yani.

Bittiğimi geçen yaz başında anladım. Gerçekten bittiğimi. İşime karşı hiçbir şey hissetmiyordum artık. Gene de 11 yıldır söylediğim yalanları söylemeye çalıştım kendime. “Bak iyi para kazanıyorsun, bak sana yapamaz diyorlar, bu sefer devam ettiremez diyorlar, bak anlatacağın yeni şeyler var, önemli olan işin kendisidir, onunla ilişkin değildir” vs. vs. vs. Ama yemedi. İçimde kalan son kırıntıları da harcayarak, sürekli oflayıp puflayarak iki ay kadar öncesine geldim. Zaten iyice sallantıda olan ilişkimiz, işi teslim etmekle sorumlu olduğum kişilerin, benim o işle ne kadar uğraştığımı, onu yapabilmek, iyi yapabilmek, yükseltebilmek için ne kadar debelendiğimi düşünmeden, “iyi gitmiyoruz” demeleriyle tamamen koptu. Onlar için bu “sadece bir iş”ti. Ve iyi yapılması gerekiyordu, hangi araçlar kullanılırsa kullanılsın bir şekilde devam ettirilmesi gerekiyordu. Ben ise onunla 11 yıldır çileli bir ilişki yaşıyordum. Manyak olan bendim evet, onlar değildi. Bu gerçekten de sadece bir “iş” sonuçta. Ama ben işimi hayatımın odağı haline getirdiğim sürece ve kadar başarılı olabilen bir insanım. Sonunda tel koptu. Bittim.

Birlikte çalıştığım, bana karşı sorumlu olan insanlarla toplantılar yapıyoruz sürekli. Ben üretirim, onlar üretirler, onların ürettiklerini bazen tamamen reddederim, bazen bir kısmını alır, evirip çevirip başka bir hale getirip kullanırım. Ama sonuçta ortaya bir bütün çıkarırım. Son birkaç haftadır korku dolu gözlerle bana bakıyorlar. Çünkü söyledikleri her şeye “olur olur” diyorum. Alışık olmadıkları bir durum bu. Hatta isyan ediyorlar. “Senin burda ‘Saçmalamayın! Olmaz öyle!’ demen gerekiyordu. Demiyorsun!” diyorlar. Diyemiyorum. Çünkü aklıma daha iyisi gelmiyor. Başta bunun klasik bir “içim boşaldı” durumu olduğunu düşünmüştüm. “İçim boşaldı” durumunun açılımı şudur. İşle ilgili o kadar çok kafa patlatır, o kadar çok düşünür, o kadar çok üretirim ki, içerde hiçbir şey kalmaz. O zaman yapılması gereken acilen şehir dışına, yurt dışına çıkmak ve hiçbir şey yapmadan boş boş bakmak, geleni geçeni izlemek, hayatın devam ettiğini, hala sırları ve hikayeleri olduğunu anlamaktır. İç dolar, geri dönülür ve çalışmaya devam edilir.

Ama yaşadığım durum klasik bir “iç boşalması” durumu değildi. Fark ettim. İlişkiler söz konusu olduğunda içimde zıplayan bir çekirge vardır benim. Her türlü ilişki için söz konusudur bu. Hani her şeyin bir girişi, gelişmesi ve sonucu vardır ya, gelişme aşamasında bir madik atılır kişiye. Birinci sıçramadır o. Farketmem, geçiştiririm. İkinci kez olduğunda acısından fark ederim durumu. Birinciyi yediğimi hatırlarım, bu da ikinci olmuştur. Üçüncüyü beklemeye başlarım. Üçüncü mutlaka gelir, er ya da geç, ama mutlaka. Çekirge üçüncü kez sıçradığında ilişki benim için bitmiştir. Dosyayı kapatırım. Bu kadar teorik anlattığıma bakmayın. Aslında içimde tamamını takip edebildiğim bir gelişimi izleyerek ulaştım bu çizgiye. Çekirgenin üçüncü sıçrayışı benim o nesneyle, kişiyle, şu an anlattığım durumda işle bütün bağlarımı çürütüyor. Bir şeyle ya da kişiyle ilişki kurduğumuzda onunla karşılıklı bağlar kurarız. Damarlar gibi düşünün bunu. Sen ona damarlar atarsın, o sana damarlar atar, o seni bir şeylerle besler, o seni bir şeylerle beslersin. Simbiyoz beslenme meselesi. Ama iki tarafta verilebileceklerin sayısı, miktarı, kalitesi her zaman eşit değildir. Nedense bende her zaman daha fazla olur. Çekirgenin ikinci sıçraması beni organizma olarak alarma geçirmeye başlar. Üçüncü sıçramada ise bütün damarlarım kurur, çürür ve düşer. Hala birlikte gibi görünsek de ben aslında olay mahallinden çoktan uzaklaşmışımdır. İşimle hala birlikteyiz. İçimde birikenleri ona aktarmıyorum artık. İstesem de aktaramıyorum çünkü ona aktarım yapan damarlarım kurudu. Artık sadece davetlerde koluna girip, boş boş gülümseyen ve onu dinlemeyen bir adamım. Olmayınca olmuyor ne yapayım.

Uzun zamandan beri kurmak istediğim ama kuramadığım başka ilişkiler var. Yazıyla, sinemayla. Onlara uzatmaya çalışıyordum damarlarımı. Fakat dün gece –gene işimle uğraşırken- balkona sigara içmeye çıktım ve içimde pis bir şey fark ettim. Ben anlatarak varolabilen bir adamım. Anlattığım sürece yaşadığımı hissediyorum. Evet sayko kilır kes köse bir durum biliyorum ama bu böyle maalesef. Gerçekten ne demek istediğimi anlatanlar anlar sadece. Bugüne kadar yazıp bir kenara koyduğum, anlatılmamış bir sürü hikayem var. Onları yazacağım evet, sorun yok. Ama durmazdı benim beynim. En olmadık yerde, tuvalette bile aklıma bir şeyler gelirdi ve bağırarak asistanlarıma “şunu not alın!” derdim. Bir süredir çalışmıyor beynim. Anlatacak yeni bir şeylerim olmadığını fark ettim dün gece. Bir “iç boşalması” durumu değil bu, onun nasıl bir şey olduğunu iyi biliyorum, çok yaşadım çünkü. Yeni bir şey gelmiyor aklıma. Gerçekten yeni, orijinal bir şeyden bahsediyorum. Yoksa daha önce üretilmiş şeylerin versiyonlarını yapmaktan değil. İçime fena halde oturdu bu. Dert edindim kendime. Geçici olmasını istiyorum, umuyorum, geçmemesinden fena halde korkuyorum. Çok majör bir nedeni var bunun uzun zamandır biliyorum. Anlatım biçimlerinin tükenmesi. Bunu da başka bir yazıda anlatacağım. En kısa zamanda.

18 yorum:

No More Virgilius dedi ki...

Hocam, nehirlerin debisi düşer kimi zaman, hatta kururlar da. Ama öte yandan bilirsin ki siktiriboktan Ayamama Deresi bile coşar bazen, siler süpürür.

'İki Yıl Okul Tatili' ?

Gökhan dedi ki...

Paşam güzel demişsin hoş demişsin de, iktidarsızlık korkusu gibi bir şey bu anasını satayım. Ya bi daha hiç kaldıramazsam :)))))

Öte yandan adı güzel kendi güzel bir kitabı hatırlattın bana ya allah da sana hatırlatsın böyle güzel bir şey. Ne güzel olar gerçekten, iki yıl okul tatili :)

JoA dedi ki...

gökhan, bi baksana klavyene jilet filan mı kaçmış. sen yazarken kesilip biçildin mi bilmem ama ben okurken eski moda ağır müslümcüler gibi oldum. zamanlamanın acayipliğinden herhalde.

yazıdan anladığım kadarıyla (gerçi kendime göre anlamışımdır kesin ya neyse) asıl dert senin bu işle olan ilişkin. dolayısıyla o ilişki kesilince muhtelif yerlerde yine aklın coşacak, kükremiş sel gibi bendini çiğneyip aşacaktır. fakat şu durumda "yaz kızım kereviz" diyeceğin asistanların da olmayacağı için her yere defterinle gitmen lazım:)

Gökhan dedi ki...

Joa, o kadar da kesilip biçilecek bir şey yazmamıştım be, yazmış mıydım? Yok yok yazmamışımdır :)

İşle ilgili sorunun beni engellediğini düşünüyordum ama bu olup olmadığından tam emin değilim, dediğim gibi bir sonraki yazıda buna değineceğimdir detaylı bir şekilde. Her yere defterle giderim, yeter ki her yere gidecek özgürlüğüm olsun, oluyor, olmalı, olacak, istiyorum! :P

JoA dedi ki...

senin yazdığını ben öyle okudum, ne yapayım:)

dilerim gönlüne göre olsun gökhan.

Gökhan dedi ki...

allah hepimizin gönlüne göre versin JoA :)

gregor samsa dedi ki...

süper bir fikrim var ve yardımcı olmak isterim.
mesela acil servis, polis ve itfaiyecilerden oluşan kahraman bir ekibin halk için gece gündüz demeden fedekarca çalışmasını anlatan her bölüm ayrı macera bir dizi senaryosu...
ne dersin :P

geçer be gökhanım bu da geçer.
ama anlamadığım yazının girişinde bahsettiğin üzere, bu işten mi sıkıldın ve hikayen bitti yoksa bu işi yaparken biriktiremediğin paralara mı yanıyorsun:)

budha' nın dediği gibi :"fabrika ayarlarına dön. göreceksin gerçek huzur orada"

atasok dedi ki...

Bir talebim var. Lütfen bu yazının başına sabah 5 sularında, çalışmaya devam eden bünyeler tarafından okunmamalıdır notu eklensin...
Ayrıca biraz motivasyon di mi? Biz de bu yolun yolcusuyuz...
Kimseyi inandıramıycam ama dinime imanıma, yeminler olsun ki, bakın valla billa, bu adam yaz kızım kereviz desin. İki elim oscarda olsun,altın palmiyede olsun. Yine döner yazarım notunu.

sarya dedi ki...

iyi güzel anlatmışsında, derin bir nefes al ve rahatla, arada bir yavaşlamak gerek. göreceksin zamanla her şey düzelecek. sen kendi emeğiyle kazanan doğru bir insansın. sana işe yaramamanın ne demek olduğunu anlatsam şaşar kalırsın.

joa, yazıyı, daralmış, birazdan intihar edcekmiş hissinde yazılmış gibi göstermen çok talihsizce olmuş. :)) Doğal motivasyon gibisi yok kuzum.

Samsa 'fabrika ayarlarına dön gerçek huzur orda' güzeldi. çok güldüm.

Sağlık gibisi yok gökhan sağlıcakla kal.

JoA dedi ki...

sarya, yoruma yorum gibi olmuş ama açıklayayım: kendini jiletlemek intihar değildir. ayrıca ben yazıyı herhangi bir şekilde göstermedim. gökhan'a da dediğim gibi, ben kendime göre okudum. yani göstermedim, gördüm. dikkat edersen arada fark var:)

doğal motivasyonla neyi kastettiğini anlayamadım. "kuzum"u hiç anlayamadım.

Gökhan dedi ki...

Samsa şimdi o bahsi geçen diziyle ne demek istediğini anlamadım :P Neymiş o bi buluyim de izliyim :P

İşle aramdaki bağların nasıl koptuğunu hayretle izliyorum, sorumluluk duygumun -duygu mu denir buna bilemedim ama aklıma başka bir şey gelmedi- kaybolduğunu görüyorum ve bu beni gerçekten şaşırtıyor. Bununla cebelleşirken işte, bir anda "ulan! yeni bir şey de gelmiyor benim aklıma!" oldum ve bundan tırstım. Bunun tam nedenini en kısa zamanda yazacağımdır. Ayrıca paranın mına koyim, sana bişi olmasın :)

Bir de o fabrika ayarlarına döndüren düğmeyi bir bulabilsem anından basacam da daha bulamadım maalesef.

Ataşokum sen bana bakma, hayatta bir yere varmak için yürünmesi gereken yollar vardır. Ben kendi yolumu yürüdüm, sen daha başındasın. Aynen devam! Bu arada not et, "sabah sabah gözlerimi yaşarttın hain! snıf snıf!"

Sarya, seni işim mi gönderdi! Söyle ona bu ilişki çoktan bitti :P İşe yaramamak hayatta en çok korktuğum şeylerde birisidir. Bir dönem yaşamıştım fena yıpratıcı bir histir.

Koşuuun koşuuun! JoA'yla Sarya birbirine girdi! :P

vicont dedi ki...

blog sahibi zamanında bana, 'gordion düğümü' hikayesini anlatmıştı.
hayatımda bir çıkmaza girip kendimi yemeye başladığımı fark ettiğim anlarda bu hikaye geldi aklıma hep. gözümü kararttığım da oldu sıkça. son görüşmemizde gördüğüm gözleri düşünüce, üstüne bir de bu yazıyı okuyunca 'işte çıkardı kılıcını' dedim kendime. ama iyi ki öyle yaptı...

Gökhan dedi ki...

Vicont, Ugh!

ataşok dedi ki...

Gidişat şunu gösteriyor ki bu tartışma ancak ”Rakı Masası”nda sonlanır...

sarya dedi ki...

Her şey yolunda Gökhan :)) benim kimseyle kavga etmeye kaba davranmaya gücüm yetmez.
Joa madem öyle diyorsun varsın öyle olsun kuzum.
Son bir şey, üzülme bi daha sana ‘kuzum’ demem.

JoA dedi ki...

sarya, buralarda kaba davranmak için güç gerekmiyor. sinirli olmak yeterli. ama bana hitaben ilk defa yazan birinin (benim mekanımda da değil) böyle "durduk yere" "ilginç" bir yorum yapması garipti bana göre. "bana göre"yi vurguluyorum. "kuzum" meselesi için teşekkür ederim. beni yabani bir insan olarak kabul et lütfen.

gökhan, mekanında verdiğim geçici rahatsızlık için özür dilerim.

sarya dedi ki...

Joa iyi niyetle yapılmış bir yorumdu. bende durduk yere yanlış anlaşıldığım için üzgünüm. seni üzmek değildi niyetim. afedersin.

Gökhan dedi ki...

Anne! Baba ya da bu durumda gene Anne! Kavga etmeyin! Pişikolojim bozulucak, sümüğümü yemeye başlıycam, sonra doktor doktor dolaştırmak zorunda kalıcaksınız beni!:P