1 Eylül 2010 Çarşamba

İstanbul

17 yıl önce bu şehre geldiğimde 18 yaşında İzmirli bir çocuktum. 18 yaşında İzmirli bir çocuk için çok yaralayıcı, yıpratıcı, sarsıcı bir şehirdir İstanbul. Bir o kadar da büyük, fantastik ve maceralı. Hazırlık okuduğum o ilk yıl, su arıtma cihazı satmak için Anadolu yakasının bir dibinden diğer dibine kadar dolaşınca ne kadar büyük olduğunu farketmiştim. Kurtköy'de F1 pisti ya da havaalanı yoktu, yol kenarında tahta tezgahlarda et satılıyordu o zamanlar. Kartal, Pendik, Tuzla çamur içindeydi, hala da öyle gerçi. Nasıl olup da koskoca bir ülkenin bütün özelliklerinin bir şehre sığabildiğini farkettiğimde afallamıştım. Metropoller dışarıdan aldıkları göçle büyürler ama o göçü kendi içlerinde eritirler, şehre ait hale getirirler. Şehir olmalarının gücünden kaynaklanır bu. Uygarlığın merkezidir çünkü şehir. İstanbul ise bunu becerememiş o göçle birlikte küçük şehircikler doğurmuştu içinden. Üsküdar başlı başına bir şehirdi mesela, denize yakın yerleri daha liberal, tepeleri gittikçe muhafazakarlaşan, Kadıköy'e bakan tarafı CHP'li, Capitol'e doğru yükselen bölgeleri kapalı. Her ilçesi için buna benzer ayrımlar oluşturabildiğin bir şehir. Şehir olmaktan çıkmış bir şehir aslında. Herkesin ilk geldiğinde kendi benzerlerinin yaşadığı yeri ararken dolandığı, hırpalandığı, ama sonra kovuğuna çekildiği ve oradan zorunda olmadıkça çıkmadığı şehirciklerden oluşan bir yer. New York'u bu kadar sevmemin sebeplerinden biri de buydu sanırım. Bügün bin Taksim'den metroya. Yirmi dakika sonra bambaşka bir yere gelirsin. Orası Taksim değildir. Ama orası İstanbuldur. Sirkeci'den trene bin, bir saat sonra bambaşka bir yerdesindir. Orası Sirkeci değildir. Ama orası İstanbuldur. Banliyölerden, Bahçeşehir'den, Ataşehir'den filan bahsetmiyorum üstelik. Yeni kurulmuş, planlanmış şehirciklerden bahsetmiyorum. Bir zamanlar Rus ordularının işgal ettiği yerlerden bahsediyorum. Yani tarihi olan İstanbul parçalarından.

Dünyanın en garip şehirlerinden biridir İstanbul. Turist bunu bilmez, gelir dolaşır Sultanahmet'i, Taksim'i, bir de Boğaz turu yapar. "Veri nays, veri egzotik" der gider. Onun çilesini sen çekersin. Mankafasıyla, manyağıyla, cahiliyle, kurnazıyla, çakma delikanlısıyla, şerefsiziyle sen uğraşırsın. Ama hafakanlar bastı mı gecenin dördünde atlayıp arabaya Boğaz'ın kenarında kapkara suya bakarak iç sıkıntısını hafifleten, sonra da Sarıyer'de bir leyt nayt böreği yiyip kendine gelen sensindir. Turist o sırada otelindeki dandik odasında uyumaktadır.

Bu yazıya bir fon müziği çakabilseydim eğer, Erkan Oğur'dan "Neden Geldim İstanbul'a" çok yakışırdı aslında.

4 yorum:

polente dedi ki...

dünyanın büyük metropollerini (sayısal açıdan İstanbul'a yakın olanları)ve küçük havalı başkentlerini dolaştıkça, İstanbul'un turiste veri nays gelme sebepleri daha fazla şekilleniyor. Turist ya da gezgin diyelim bence fark etmiyor, salt düzen, salt temizlik, salt şıklık sevmiyor. bir şehir ne kadar şık, havalı, canlı ama aynı zamanda karmaşık, pis ve kalabalıksa o kadar şehre benziyor.
Bir turist için İstanbul kadar doyurucu şehir bulmak çok zor kadıköy, üsküdar, nişataşı, boğaz, taksim, sultanahmet, fatih hepsinin tek potada olduğu memleket olmadığı için. E tabi türkçe bilmeyip takside çalan radyoyu ya da yoldaki laf salatalarını anlamamaları da şehre bağlarını sağlamlaştırıyor.

Gökhan dedi ki...

Rio'da mesela böyle bir parçalı yapı var mıdır sayın polente? Oraya gittiniz mi? Yani Tarabya'da uşaklar, Etiler'de yumuşaklar tadında yani :)

polente dedi ki...

Ne yazık ki Rio'ya gidemedik, içimizde kaldı. Ancak Buenos Aires ve Mexico City'de var benzer yapılar mevcut. Her ne kadar biz gene gidememiş olsak da Sao Paulo'da benzer yapının var olduğu kulağımıza çalındı.
Gene de İstanbul kadar bombası yok. Gerçi Buenos Aires'te hiç fena diil, ısrarla acentanızdan biletinizi isteyiniz ve derhal gidiniz derim o derece :)

sarya dedi ki...

Gökhancım yazını okurken fonda 'Kardeş Türküler, bahçede yeşil çınar' türküsü çalıyordu inan bana bu türküde çok yakıştı güzel yazına.