27 Ocak 2011 Perşembe

Pek Acayip Bir Rüya Gördüm Ben

Allaşkına rüya yorumlamasını bilen biri varsa, batıni de olur zahiri de olur, Freud'dan da olur, gönlünüzden de şuna bir el atsın ben hayatımda bu kadar garip bir rüya görmedim.

Bir yerde açık hava esnaflığı yapmaya başlamışım benim kuzenle. O müşteri çekiyor, ben bir duvarın önünde fotoğraflarını çekiyorum insanların. Kuzen daha patron ben daha işçi gibiyim. Paraları o topluyor, müşterileri sıraya diziyor, bana emirler veriyor filan. Nerde olduğumuzu tam bilmiyorum ama Anadolu'da bir yer sanırım. Benim fotoğraf çektiğim duvarda, adamları oturttuğum yerin hemen yanında kadra sokmadığım bir Osmanlı arması duruyor. Biz asmışız onu oraya. Hani vardır ya yeşil ve kırmızı ya da niye anlatıyorum lan, aşağıdaki gibi


Bu kadar karışık değil benim rüyamdaki duvarda asılı olan ama mantık bu. Çapraz asılmış yeşil ve kırmızı bayraklar ve gene X yapacak şekilde dış çepere saplanmış çift tahta kaşıklar var. Arma kabartmalı kaşıklar da gerçek. Burası önemli. Çünkü ben fotoğraf çekmeye çalışırken genç zenci bir arkadaş gelip armanın önünde duruyor. Benim çerçeveme girmiyor, takılmıyorum. Fakat kuzen "Hop! N'oluyo!" deyince dönüp bakıyorum. Zenci kardeşimiz kaşıkları çıkarmış yerinden koltuğunun altına almış gidiyor. Çalma değil bu, kendince anormal bir şey yapmıyor. "Bizim memlekette açıkta kaşık bulursan alırsın" der gibi şaşırıyor bize. Biz de kızmadan alıp elinden kaşıkları yerine takıyoruz. Ben gene dönüyorum, duvarın önünde bıraktığım abinin fotoğrafını çekicem, gene bir "Hop!" sesi, bir bakıyorum bu sefer başka bir zenci abi, daha orta yaşlı, almış kaşıkları, ben ve kuzen müdahale ediyoruz. Bu adam da şaşırıyor. Allahtan İngilizce biliyor, "ben bunları almak istiyorum" diyor. Ülkelerinde tahta kaşık yok muymuş, yoksa sadece tahta kaşık mı kullanırlarmış öyle bir durum. Bunun üstüne "sen onları bırak, biz seni tahta kaşık alabileceğin bir yere gönderelim" diyoruz ve çırağı çağırıyoruz. Çırağın adı Aydın. Aslında benim kuzenin adı Aydın. Neyse çırak geliyor, benim kuzen çırağa durumu anlatıyor. Bekleyen zenci adamı tahta kaşık almaya götürecek çırak. Herşey halloluyor, ben fotoğraf çekmeye devam ediyor.

Hadi bakalım buyrun burdan yakın

Not: "Kıçın açıkta kalmış" yorumunu kabul etmiyorum şimdiden biline.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Çakma Tarih Yazıları-2

Topkapı Sarayı’nın adı nerden gelir?


Topkapı Sarayı tarihi boyunca bir çok boğazlama, fingirdeşme, isyan, fingirdeşme, delirme ve fingirdeşmeye tanık olmuştur. Evet her şeyden daha çok fingirdeşme olmuştur bugün turistlerin dünyanın parasını vererek girdikleri Topkapı Sarayı’nda. 4. Murad nam padişahın hareminde 4000’den fazla kadın, hamak ve şampinyon bulunduğu söylenir mesela. Kadın, hamak ve şampinyonun bulunduğu yerde fingirdeşmenin olacağını 3 yaşındaki İnuit çocukları bile bilmektedir. Şampinyonu saraya ilk kez 2. Köprü ya da dünyaca bilinen adıyla Fatih Sultan Mehmet zamanında Hollandalı keşler getirip ağaçların altına serpiştirip kaçmışlardır. Bugün Amsterdam’da Magic Mushroom adı altında satılan bu şampinyonların sporlarını spor olsun diye ağaç altların serpen bu Hollandalılar, mantarların yaşama alanını genişletmek için soğanlarıyla birlikte yoldukları lalelerin ne kadar güzel çiçekler olduğunu memleketlerine dönerken yolda fark etmişlerdir, fakat şampinyon sebebiyle kafaları iyi olduğu için emin olamamışlar, Amsterdam’daki büyüklerinden fikir almaya karar vermişlerdir.

Bu arada sarayın ağaçlarının altında büyüyen mantarları toplayan kötü kalpli büyücü bunlardan yaptığı kırmızı elmayı Pamuk Prensese yedirmiş ve uyumasına sebep olmuştur. Bu durum Yeniçeri Ocağının en küçük ortası olan Yedi Çerilerin kazan kaldırmasına sebep olmuştur. Çorbacıları Öfkeli Şirin liderliğinde hoşaf taşı büyüklüğündeki kazanlarını kaldırarak At Meydanı’na gelen Yedi Çeriler “Ulüfe almazuk! Et sevmezük! Gazoz içmezük! Bir tek Pambuk Prensesi severük, yerük. Onu da büyücü elimüzden aldu! Ya Pambuk’u isterük ya bu kazanı burdan kaldırmazuk!” diyerek isyana gelmişlerdir. Vaziyetten haberdar olan Sadrazam Tepedelenli Matkap Paşa hemen padişaha haber vermiş ve Pamuk Prenses’in uyandırılması için akla gelen her tertibin hal yoluna konulması gerektiğini yoksa devletin leşe, kuzgunun başa dönüşeceğini söyleyerek sultanı uyarmıştır. Padişah bunun üzerine Bizans İmparatoru kılığına girerek sarayın karanlık dehlizlerinde yaşayan büyücü Kalimero’nun yanına gitmiş ve ona meseleyi anlatmıştır. Kalimero biraz deli, biraz salak bir büyücü olduğu için, ayrıca agorafobik olduğu için ve ergenliğinden beri sarayın karanlık dehlizlerinden dışarı çıkmadığı için İstanbul’un fethedildiğinden haberdar değildi. Padişah, koyu bir Bizantionist olan Kalimero’nun fethi öğrendiği anda kendisini jiletleyeceğini ve onu engin bilgilerinden mahrum bırakacağını bildiği için Konstantin Paliologos’un fetih sırasında arkasında bıraktığı geniş gardroptan yararlanarak imparator kıyafetleri giymek suretiyle yanına gelirdi. Kendisinin yeni imparator olduğunu söyler, biraz geyik biraz hoşbeş yaparak Kalimero’nun kafasındaki şüpheleri giderirdi. Yeşillerin son dönemlerde Mavilere fena halde üstün geldiğinden, bunun sebebinin de 15 Milyon Ceneviz Altını verilerek alınan İspanyol At Yarışcısı Guizatos’un fena halde fos çıkması olduğundan bahseder, Kalimero’nun yatırması için kendisine verdiği kuponların hepsinin yattığını söyleyerek durumu toparlar ve asıl meseleye geçerdi.

Kalimero Pamuk Prenses meselesini üstü kapalı bir şekilde öğrenmişti elbette. Saraydaki prenseslerden birisinin yediği bir şeyden zehirlenip uykuya daldığını bunun da kendisinden küçük yedi kardeşini çok üzdüğünü anlatmıştı padişah ona. Kalimero meseleyi etraflıca dinledikten sonra 8. Yannis olduğunu zannettiği padişaha sorunu nasıl çözebileceğini anlatır. Sarayın en dibinde, denize yakın bir dehlizde, ki bu yere “Sarayın Topuğu” denmektedir. Altın bir fanusun içinde, Bizans’ın kuruluşundan beri orada duran bir hap vardır. Eğer onu prensese içirirlerse kendine geleceğini söyler Kalimero. 8. Yannis olarak girdiği kapıdan Fatih olarak çıkar padişah, hemen bahsi geçen yerden hapın alınmasını emreder. Gönderdiği yiğit yeniçeriler alır getirirler topuk hapını, içirirler Pamuk Prensese. Yedi Çerilerin isyanı sona erer. Pamuk Prenses’i yemek için sıraya girerler. O günden sonra sarayın adı Topukhapı sarayı olarak anılır. Yıllar acımasızdır sözcüklere karşı, nasıl rüzgara karşı dayanamazsa bir ağacın kuru dalları, kırılıp düşerse, öyle düşer sözcüklerin kullanılmayan harfleri. Topukhapı olur Topkapı. Bunu herkes bilmez, İlber Ortaylı hiç bilmez.

25 Ocak 2011 Salı

İj Muhasebe

Kaplan ve Turna'yı 3-4 yıl önce yazmış bir kenara atmıştım ve unutmuştum. Dün eski dosyaları karıştırırken çıktı karşıma. O zamanlar olmadığını düşünmüştüm, baktım fena değil, bir kaç yerinde oynama yapıp verdim fırına. Neden sonra bir daha okuyunca "lan!" dedim. Cenaze'deki imgelerin bir çoğu bu şiirde de var!

Çünkü Cenaze'yi yazarken "Ahyak!" demiştim. Tamam mesele aynı olabilir ama anlatım farklı, çok fena bir şey geliyor bu sefer... Bok geliyor! Aynı şeyi yazdın gene hıyar!

Tam da bugünlerde "Eee birader? Anlatacak yeni bir şeylerin var mı senin? Yoksa sürekli eski ekmekleri ısıtıp ısıtıp önümüze mi süreceksin? Sıkıcı olmana ramak kaldı" diye düşünürken aklımın beni böyle bir tufaya düşürmüş olması acı koydu.

Ben benden geçtim, ben benden sıkıldım, siz sıkılmayınız e mi kuzum, siz geçmeyiniz.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kaplan ve Turna

Bütün o turna vuruşların
o kaplan pençelerin
öldüremedi beni
çünkü ellerimdeydi hayatımın özü

Ama sen ellerime vurmaya
tenezzül etmedin.

Bendeniz friilens şair
mesaili çalışmadım ömrümde bir kere bile
travmatik bir yüzyıl bitirdim alnımın akıyla
zeytinden uzun sürdü yok yılım
bilmiyorum
çok fazla umudum yok şiire dair.

belki bendeki bu filizler
küresel ısınmanın
kaçınılmaz sonucudur.

Ama olsun modern bir erkeğim ben.
Bulaşıkları yerleştirdim
filtreden damlıyor kahvem.
Zaten ne fayda gelir
bulaşıkla kahve arasında
yazılan bir şiirden

Vurmadın ellerime
özü vardı hayatımın
ellerimin içinde

Bir adam bıraktım ben o sokakta
yerde
kanlar içinde

hayalleri geçtim
ruhumu kırdın sen benim
bir gözümü kaybettim o gün
onaltı yaşında bir oğlan çocuğu düşürdüm
sabahın kör saatinde
sağımda duyu kaybı
ciğerlerim Malboro
kime anlatsam anlamaz
sana anlatsam anlarsın
sana da anlatamam.

Elimde floş olsa ne yazar
Kare açar bi şerefsiz
Zaten elimde ne floş var
Ne de blöf yapacak halim.


Bütün kemiklerimi kırsan da
Öldüremedin beni işte
Çünkü ellerimdeydi hayatımın bütün özü
Elimde hayatımın özü…
Hayatımın özü…
Hayat…
Öz…
Toz...

soğuk suya katınız, iyice karıştırınız
neşe katınız yaz akşamlarınıza.


6 Ocak 2011 Perşembe



A: Ludwig!
B:......
A: Ludwig alo!
B:....
A: Ludwig sana söylüyom hooop! Sağır mısın!
C: Evet sağır!
A: Haa..........
 Ama besteler çok güzel abi, çok beğenerek dinliyoruz...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Gülbahar

Stoa Athanaton'da Aklımdan Geçen Kır Saçlıya

Babam,
sanırım
dünyanın tüm kır saçlı
al yanaklı adamlarında
izini arayacağım
kır saçlı
al yanaklı
bir baba olana
kadar

hiçbir zaman istemedim
gençliğinin katili olmayı
şurda birlikte oturup
dört beş şişe
beyaz şarap tüketsek
gülbahar dinleyerek
fena m'olurdu?

sonra birbirimize yaslanıp fena halde sarhoş,
omonya meydanına çıkıp
"sikiyim bu hayatı!" diye bağırsak,
kavga çıkarsak birlikte
hep ıska geçen yumruklarımız
havayı dövmese bu gece

sonra bir taksiye atlayıp kaçsak şehr'Atina'dan
polis peşimizde
yurolar saçarak
direksiyondaki yarım tespihli
doğuştan delikanlı şoför dayıya

güneş doğarken adı bile olmayan bir koyda ayılsak beş kuruşsuz
ama özgür

koy götüne be baba
öldün işte yeterince,
dön artık geri.

Cenaze

Selanik'te ben
yirmi yıl önce ölmüş
on altı yaşında bir çocuk gördüm

ne de olsa

her yaşın ömrü bir yıl değil mi?

on altı yaşında bir çocuk
ayakları balçıklara batmış
kalbinde bir şaşkın coşku

"dünya ne güzel, şehrim ne güzel, deniz ne güzel, sevgilim ne güzel

demek ki bu kadar kolaymış her şey
demek ki boşuna çekmişim onca acıyı"

Hugo'yu düşünüyor.
Üstüne bol gelen Malboro pardüzonun cebinde
Dünyayı Değiştiren On Gün.
Tozlu bir tavanarasında değişmiş dünyası
on saniyelik bir öpücükle

gülümsüyor kendi kendine, deli

"her şey mümkün!
ayağımı vursam ikiye ayırırım denizi! yürüyerek geçerim karşıya!
yaparım evet!
seviyorum çünkü!
seviyorum ulan herkes duysun!
hem üstelik, ayrıca ve dahi
o da beni seviyor!
o da beni seviyor!"

yirmi yıl boyunca bavulumda taşıdığım
o kalbi büyük, kalbi delik, kalbi aşık çocuğu
bir gece Selaniğ'in Kordon'undan
boş bir arsaya bırakılan düşük cesedi gibi
kimseye göstermeden denize bıraktım

üstünde Malboro pardüzo,
cebinde Dünyayı Değiştiren On Gün,
aklında büyük adam olma hayalleri,
kulakları deniz suyuyla dolu,
dünya yok olana dek bakacak
Selaniğ'in göğüne

Selanik!
Ey Thesalloniki!
Adam ol!
Oğluma iyi bak...