12 Ocak 2008 Cumartesi

Ben Başka Biri Olabilir Miydim?-3

Geçen gün Polente, Borsalino-Borsalino, ben ve daha bir çok genç ve bunalımlı bünyenin “psihiyatrist”i olan güzel insan Cüneyt kişisinden çıktım. Her zamanki gibi bana her şeyden ve herkesten önce kendimi düşünmem gerektiğini söylemişti. Birkaç dakika öncesinde bu gaza getirici cümlelerle egom şişmiş bir halde dışarı çıkıp her zaman yaptığım üzere kendimden önce zevcemi düşünerek ona çok sevdiği dikenli, ucunda kırmızı yenmeyen yemişleri olan yılbaşı çiçeklerinden aldım. Çakma ökse otu diyorum ben onlara. Memleketimizde altında öpüşülecek miktarda -yani hiç- ökse otu yetişmediği için ananemlerin keçi yemesin diye fidanların etrafını çevirdiği dikenli otların tepesine ne idüğü belirsiz bir kırmızı meyveyi kırmızı iplerle bağlayıp demedini beş liradan kaktırıveriyorlar. Bu rasyonalizasyonun tükendiği nokta bu çakma ökse otlarının zevcemin yılbaşı/krismıs ruhu dahilinde en sevdiği çiçekler olması. Çingene ablaya dört adet vermesini söyleyip paket yapmasını beklerken arka arkaya patlayan iki soruyla karşı karşıya kaldım. Diyalog şöyle gelişti.

ÇİNGENE ABLA: “Kimin için alıyosun bunları?”
BEN: “Sevgilim için çingene abla”
ÇİNGENE ABLA: “İyi… Kendine ne zaman çiçek alacan peki?”
BEN: “Höyn!”

Cüneyt beni pencereden görmüş, sonra da çingene ablanın kulağına taktığı görünmez kulaklık sayesinde ona sufle vermiş olabilir miydi? Nayn Davut naaayn. Çingene abla tamamen hür iradesiyle konuşmuş ve on dakikalık bir sohbetin arkasından gelen kahve falına bile gerek duymadan beni bir soruyla nakavt etmişti. Kendine ne zaman çiçek alacan peki?

Temelde anlatmak istediğim şey bu aslında. Geçen gün liseden bir arkadaşım Yüz Kitabı’nda bana eskiden nasıl olduğumu hatırlattı. “Küçücükken okuduğun kitapları anlattığında kendi kendime ‘ne salaksın be kızım’ derdim” gibi bir cümleyle. Evet ben böyleydim, çok okurdum, okuduklarım hakkında çok konuşurdum, ukalalık etmek için değil ama, o kitaptan çıkardıklarımı dile dökerdim, kendim için bir özet yapardım yani, ama dinleyenleri de baştan çıkarırdım cümlelerimle, daha hareketliydim, daha neşeliydim, çevremi de hareketlendirirdim kendimle birlikte. İnsanları başka duygulara, düşüncelere iterdim, şiir okurdum çok, yüksek sesle şiir okurdum etrafımdakilere. Geçen gün Yevgeni Yevtuşenko’nun ismini yıllar sonra yeniden duyduğumda Konak’ta Yeni Karamürsel’in köşesinde ucuz kitaplar satan solcu gazete bayi/kitapçı karışımı o yer geldi aklıma. Yevtuşenko’yu, Mayakovski’yi, Yugoslav Öykü Antolojisini hep ordan almıştım ben. Severdim Yevtuşenko’yu. Açar açar okurdum. Bu bendim ya! Bundan onbeş sene önce ben buydum. Nereye gitti o çocuk? Neye dönüştü? Başka bir şeye dönüşebilir miydi? Ben başka biri olabilir miydim derken kastettiğim şey bu aslında. Yani ben doktor olabilir miydim? Diplomat olabilir miydim değil. “Dünyayı Değiştiren On Gün”ü Hıfzısıhha Parkı’nda hiç tanımadığı bir adamdan alan, tüyleri diken diken olarak okuyan, sonra kitabı geri götürmek için çıkacakken evden çıkması yasaklandığı için geri götüremeyen, yıllar boyu o kitabın sahibiyle bir gün karşılaşmayı ve ona kitabını geri vermeyi uman çocuğa ne oldu? Tüyleri ota boka diken diken olan, duygularını saklamayı beceremeyen bir çocuktum ben.

Aleviler hakkında bir konuşma yaparken Recep Tayip alıntı yaptığı zaman Hasan Hüseyin’i hatırladım. Ben o adamın bütün kitaplarını okumuş, “Alamanlar! Sevgili kardeşlerim” diye başlayan şiiri kendi sesinden okuduğu zaman o kapı gibi sese hayran olmuş, Nazım Hikmet’in ölüm tarihini hep Haziran’da ölmek zor şiirindeki

Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü
Bıraktım acının alkışlarına üç haziran atmışüçü

Dizelerinden hatırlamış bir adamdım.

Nerde ulan o zarif çocuk! Ne yaptınız ulan ona! Çabuk cevap verin!

5 yorum:

an(ı)lık dedi ki...

yazdıkların yasadıkların cok tanıdık..ısyanlar boş değişim kacınılmaz...

Gökhan dedi ki...

bilmiyorum ya, ben demek istediğimi gene diyemedim sanırım. kafam bugünlerde her zamankinden daha da karışık sanırım

polente dedi ki...

Bir dizede anlatılabilirdi hikayemiz
ama bir türlü o şiiri bulamamıştık.

Çok uzun yıllar bu tek dizeye takılıp avunup durmuştum, bir kız çocuğu vardı, çok neşeliydi. Gerçek neşeden bahsediyorum, mutluluk, mutsuzluk, ego, sahip olmak, ben olucam, hayat ne falan gibi sorulardan azade değilken üstelik. Sonra bir gün, nerde bilmiyorum, uzun uzak yollarda, ya da saçma erkeklerin omzunda, belki de sadece hayat gailesi denen o boktan şeyin içinde, o neşeyi kaybettim.
Uzun süre anlamadım, sadece büyüdüm ben, yetişkin oldum diyordum, kıçımın yetişkini..
Taa ki çok kısa saniyenin binde biri gibi bir anda ulaan ben aslında içimdeki neşeli zibidiyi kaybetmişim deyinceye kadar.

Sonuç, yok, artık nerdeyse bi on yıldır neşe beni terk eyledi, ya da ben onu.
O zamanlar, ki şimdi bunu kütüphaneme bakınca daha iyi anlıyorum, milyorlarca şiir okurdum, ezbere bir ağızdan, aşkın dibine düşmüş fani arkadaşlarımı ağlatmışlığım bile vardı doğru anlarda doğru dizelerle, yazları adaya gitmek, deniz fenerlerinin tepesinden fırlatıp atmak için kötü şiir kitapları alırdık, bazıları çok iyi çıkardı, biz çıkardı dokunamaz şaraba pezevenk ederdik onları.

Vicdan gibi duruyor şimdi koca kütüphane karşımda, büyümek, kirlenmek gibi geliyor. Hayatımı usul usul yemek gibi, kendine çiçek almayı unutmak gibi.
Ki ben en son 3 sene önce falan koca bir demet papatya almıştım.

Asıl soruya gelince, başka bir insan olur muydun canım Gökhan,
olamazdın. Bu kadar kati ve kesin bu, olamazdın. Öyle olsa bu sorular üşüşmezdi usuna, geride bıraktıklarının yapamadıklarının yasını tutmak bile gelmezdi aklına, bir çizginin bir ucundan diğerine giden bir yaşamı sürdürüyoruz aslında herbirimiz doğru hikayeyi ararken, kendimizi daha az hırpalamak, daha az parçalamak, daha az ihanet etmek en önemlisi olsa da. O salak neşeli yaratık terk edip gidince, durup durup kendini dövmeye başlıyor insan.

Bir kere daha çok sevgili Gökhan, sorular diyarında kaybolurken, sayın Cüneyt'in bana da süper hatırlattığı bir şey, yapamk istiyorsan git ve uğraş. Bu akşam aç bir kitap ve okumaya başla, mesela.

Hiss&Kiss

Gökhan dedi ki...

Polentecan aslında benim söylemeye çalıştığım belki de şuydu. Bazı özelliklerimiz vardır hayat içinde, yavaş yavaş törpülenirler, ya da inen bir sivilce gibi kendilerini geri çekerler. Bazen hayatın ilerleyen aşamalarında bir noktada gerektiği yerde ortaya çıkıverirler. Bazense sonsuza kadar saklandıkları yerde kalırlar. Demek istediğim uygun koşullar ve hayatın, tarihin itelemesi olmasaydı Hitler de Hitler olmayacaktı. Benimkisi aslında yazıdan anlaşılamayacağı gibi bir geçmişe özlem değildi. Bugün olduğum adamdan memnun olmamam değil tam olarak söylemeye çalıştığım. Yani bir gün bir arkadaş toplantısında birisi bir duduk çıkarır mesela, ben neymiş lan bu der alırım elime ve onbeş gün sonra felaket duduk çalmaktayımdır, bir duduk sanatçısı olarak Gasparyan'la birlikte dünyayı dolaşmaya başlarım mesela. Tam olarak bu da değil, buna benzer bir yerlerde dolaşıyor söylemeye çalıştığım şey aslında. Yani bir öykünme, bir rekuem for the past durumu değil, sormaya çalıştığım, sadece bir jimnastik sorusu aslında. Ben başka biri olabilir miydim? Hatta ben başka biri olabilir miyim? Yarın mesela, bugüne kadar olmaya çalıştığım adamdan vazgeçip ithalat ihracat işine girip beş yıl içinde leblebi ihraç eden cipli bir orta-büyük burjuva haline gelmem mümkün mü? Bunun gibi bir şeyler yani... Gene tam olarak anlatamadım ne dediğimi. Allam bu niye bu kadar zor ya!

polente dedi ki...

annadım ben, annadım seni, yani burda tekrar anlatamayacağım tabi ama beni bahsettiğim şeyle ilgisi yokmuş senin demeye çalıştığının hakkaten, daha çok sanki şöyle dillendirebilir myi acaba, deniyorum...
Ya şimdi, ben aniden çok apansız beklenmedik bi durumla karşılaşsam, ya da yani durumun çok apansız olması da gerekmiyor, sadece şimdiki halimden sıkılsam mesela,
bu ben halimle başka birisi de olabilir miydim?
Ama bunu yanıtlayamayacağım tabii, Why not diyerek sözlerime son vermek ve yeni bir konuda görüşmek üzere diyorum