9 Temmuz 2008 Çarşamba

Viz viz viz Heviz-1

Heviz, Balaton gölü yakınlarında bir kasaba. Kasabaya girişte solda küçük, sanırım insan yapısı bir göl, gölün üstüne kurulmuş çok güzel otel gibi bir yer var. Otel gibi diyorum çünkü içeride bir hayat belirtisi yok. Bisikletle etrafını dolaştık buranın, gölün etrafındaki çimlere atılmış şezlonglar var, saat dört-beş filan olmasına rağmen kimseler yok. Sanki geçen hafta tadilat için kapatılmış da daha işçiler çalışmaya girmemiş gibi. Sağda bir otopark, otoparkın etrafında bir iki mağaza ve restoran var. Akşam 7’den 10’a kadar filan burada bir restoranda canlı müzik yapıyor çingeneler. Macar ve Alman şarkıları çalıyorlar, gene bir takım yerli ve yabancı, kırkını aşmış çiftler dansedip bira içiyorlar. Çok eğlendikleri belli. Ben onları seyrederken nasıl bir yere geldiğimi sorgulamaktan başka bir şey yapamıyorum. Yaş ortalamasını düşürenler gençler değil on iki yaşından büyük olmayan çocuklar.

Heviz’in ana caddesi bir yokuş, sağlı sollu tek tük kafeler, restoranlar var. Bir yokuş. Ve Bu yokuş çok da uzak olmayan bir noktada bitiyor. Gece karanlığında orada arabayla dolaşırken Yılmaz’a bu yokuşun bir de inişi olacağını, o inişin de çevresinden dolaştığımız koca Balaton gölünün kıyısında biteceğini, gölün etrafında da barlar, publar, diskolar olacağını, Heviz ve çevresinde bir türlü görmeyi başaramadığımız genç insanların orada dağıttıklarını söylüyorum. Yokuştan aşağı inen yola giriyorum, beş dakika sonra karanlığın içindeyiz. Göl yok, bar, müzik, eğlence, içen sıçan insanlar… onlar hiç yok.

Burası bir sayfiye yeri, insanların kendi yazlık evleri filan var burada, ya da bizim kaldığımız gibi oteller. Her şeyin bir saati var. Benim uyuduğum saatlerde kahvaltı yapıyorlar. Benim kahvaltı yaptığım saatlerde güneşleniyorlar, benim çalıştığım saatlerde öğlen yemeği yiyorlar, benim öğlen yemeği yediğim saatlerde güneşleniyorlar, benim tekrar çalıştığım saatlerde akşam yemeği yiyorlar, benim akşam yemeği yediğim saatlerde uyuyorlar. Dün gece saat 11.00’de Heviz’e gittik bari bir dondurma yiyelim diye. Canlı müzik yapan barda üç kişi oturuyordu, geri kalan bütün restoranlar ve dükkanlar kapalıydı. Gündüz gördüğümüz, dondurma satan üç tane kafe vardı, onları da kapatıyorlardı. Peki dedik, Heviz küçük, on kilometre filan ötede Keszthely (Hadi bakıyim okuyun bunu) adında daha büyük bir kasaba var, gündüz dolaşırken oranın bir ana caddesi olduğunu görmüştük, insanlar, kalabalık, alışveriş yapanlar… Oraya gidelim. Gidiyoruz, saat 11.00 ve orada da her yer kapalı. Şimdi ben bunları yazdığım için Macar düşmanı oldum ya, Google’a “Keszthely, myspace” yazın, (ya da zorlamayın hayatı, direk kopyala-yapıştır yapın burdan) orada üçüncü sırada “barbi” kod adlı kızın başlığının altındaki satırları okuyun. Bakın bakalım ne diyor.

Heviz aslında Macar ve daha çok Alman-Avusturyalı tatil anlayışına uygun bir yer. Çevrede denize benzer tek yer hayvan gibi büyük Balaton gölü. Onun dışında kır. Çiçekler, böcekler, atlar, beyaz iri boynuzlu Macar mandaları, ağaçlar, ağaçlar arasına kurulmuş restoranlar (etterem). Şehrin keşmekeşinden sıkıldık kendimizi doğaya atalım durumu. Fakat keşmekeşinden sıkıldığın şehir 2 milyonluk Budapeşte. Ben gelmişim 13 milyonluk İstanbul’dan. Keşmekeş benim damarlarımda dolaşıyor, aksiyon istiyor bünye doğal olarak, ama bulamıyorsun ki.

Kaldığımız otel Macar köy evi nizamında, mimari farklı, dik çatıların üstünü kalın saz balyalarıyla örtmüşler, sanıyorum kışın çatının üstüne fazla kar yükü binmesin diye yapılmış. Fakat yazın güneş vurunca aslanlar gibi ısınıyor, ısıyı tutuyor, gece de sıcak tutuyor mekanı, bütün bunlara rağmen Macarlar daha klima kullanma alışkanlığına sahip olmamışlar. Klimanın gereksiz olduğunu mu düşünüyorlar, benim kadar terlemiyorlar mı bilmiyorum. Keszthely’de DVD kiralayan bir dükkan görmüştüm oraya gidiyorum bir gün. Sıkıntıdan bari film seyrederek kurtulayım diye düşünerek. Dükkanın kapısı kapalı. Yazın bir dükkanın kapısı sıkı sıkı kapalıysa içerde klima olduğunu düşünürüm ben doğal olarak. Ama yok, içeride, dışarıdakinden daha boğucu bir hava var, dört beş derece daha sıcak içerisi, girer girmez ter boşalıyor üstümden ama klima söz konusu değil. İşin garip yanı içeride çalışan kızlarda herhangi bir sıcaklama emaresi yok. Terlemiyorlar. Demek ki bu memleketin insanlarının bünye olarak sıcakla bir alıp veremedikleri yok.

Alman turist aile güruhları sabahın erken saatlerinden akşam güneş batana kadar otelin ortasındaki havuzun etrafından ayrılmıyorlar. Non-stop güneşlenme hali söz konusu. Hava bulutlu, biraz sonra yağmur yağacak olsa da güneşleniyorlar. Arada bin kişi halinde havuza giriyorlar. Çocuk çığlıkları, kahkahalar. Benim odam havuza daha yakın olduğu için çalışamıyorum doğal olarak. Yılmaz’ın odasında çalışmaya uğraşıyoruz ama nafile. Macar elleri bütün çalışma isteğimi alıp götürmüş durumda. Zaten ben de bahane arıyorum sanırım. Bırakıyorum çalışmaya çalışırken çalışamayıp vicdan azabı çekmeyi. Yeter. Olmuyorsa olmuyordur kardeşim, uzatmanın bir alemi yok ki.

Akşam aynı turist aile güruhları kendi apartlarına kapanıyorlar, yemekten sonra televizyon, bir kısım kitap okuyor. Dediğim gibi, Heviz’de gece canlı müzik yapan bir tek yer var, bir çingene org çalıyor, diğer çingene keman, ortada polka yapan iki çift… Biri vursun bunları. Alman olmanın da en azından Macar olmak kadar dayanılmaz bir şey olduğuna karar veriyorum. En azından bu Almanlardan biri olmanın. Hayatımda ilk defa, yabancı bir ülkede Türk olmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Akdenizliliğimle gurur duyuyorum. İtalyan kardeşlerime, Yunan kardeşlerime, İspanyol kardeşlerime hatta Akdeniz kıyısında yaşayan Fransız kardeşlerime bile kucak dolusu selamlar gönderiyorum Macar ellerinden.

Heviz ve Keszthely’de dolaşılabilecek yerler yok mu? Elbette var. Keszthely’nin bir şatosu var mesela, yeşillikler içinde, bir sürü müze var, oyuncak bebek müzesi, işkence müzesi, bir sürü küçük müze. Ama hiçbirini gezesim yok açıkçası.

Otelden bisiklet kiralayıp etrafı dolaşmaya başlıyoruz. En güzel yanı otomobil yollarının kenarında ayrı bisiklet yolları yapılmış olması. Bir iki yerde ana trafiğe karşıyoruz, onun dışında hep kenardan kenardan, tıngır mıngır gidebiliyoruz. Bir yerde kiraz ağacının bahçeden yola taşan dalından kiraz koparıyorum bir tane. Önce vişne sanıyorum çünkü daha çok vişneye benziyor, ekşi meşki ağzım tatlanır diyip atıyorum ağzıma, nefis tatlı bir kiraz çıkıveriyor. Kirazı kopardığım dala bir altın asıp yoluma devam ediyorum (Ne de olsa Osmanlı torunuyum ya ben J)

Bir mezarlık var yol kenarında. İçeri bisikletle girenler olduğunu görünce biz de dalıyoruz mezarlığa. Ölülere ve yakınlarına saygısızlık etmeden dolaşıyoruz mezarlığı. Hayatımda gördüğüm en güzel mezarlık. Çok fazla mezarlık görmedim ama burası gördüklerim arasında en güzeli. Bir takım abiler ve ablalar bir takım kabirlerin başındalar. Çiçek bahçesi gibi kabirlerin üzeri. En güzel renkte çiçeklerle donatmışlar, müthiş bakımlı. Mezar taşları granitten asimetrik kesim. Yani iki köşesi bir dikdörtgen gibi düzgün kesilmiş, geri kalan iki köşeyi tırtıklı ve yere doğru eğimli bırakmışlar. Granitler genelde siyah ve parıldıyor, kabirlerin üstü tertemiz, en ufak bir yabani ot yok etraflarında. İnsana garip bir ferahlık veriyor bu mezarlar. Bir de küllerin konulduğu küçük anıtlar var hemen mezarlığın yanındaki kilisenin etrafında. Kilise gene buranın mimarisine uygun dik ve ahşap çatılı. Anladığım kadarıyla son ayinler için kullanılıyor burası sadece. Yakılmak için Macaristan’a gelinebilir tekrar, ya da yakılmak için Macaristan’da ölünebilir. Bu konuyu daha sonra değerlendirmek üzere beynimin bir kenarına not ediyorum.

3 yorum:

polente dedi ki...

Viyana bekliyorum ben.

hiç kimse ve hiç bişey hakkında her bişey dedi ki...

biz de balaton gölü balaton gölü diye 7 saat ve 3 tren değiştirerek gittik, bi b.ka da benzemiyordu..bildiğin balçık,yanında da şezlonglar..insan Türkiye'deki onca güzelliği gördükten sonra beğenmiyor haliyle..bir de orda suya girmiştik biz..girmez olaydık! ama yine de özledim macaristan'ı..enteresandır..

Gökhan dedi ki...

Evet özlemen gerçekten de enteresanmış :)

Öte yandan Türkiye'den sonra beğenmeme meselesine de kesinlikle katılıyorum.

Bizim bir Balaton Gölümüz vardır üfff! Bayılırsınız! diyebiliyor Macarlar. Dönüş yolunda Malev'in dergisinde bütün Budapeşte'nin yazın Balaton gölüne aktığı yazıyordu mesela. Kuzgun'a yavrusu şahin görünürmüş ya, o hesap işte. Türkiye'den oraya gidince hiçbir anlamı olmuyor. Bizde bunun daha iyisi var ki diyorsun ister istemez