30 Ocak 2008 Çarşamba

Kıyılara Gitmem Lazım

Şekilde gördüğünüz kişi ben değilim. Şekilde gördüğünüz kıyılar Ege kıyılarıdır. İzmir ve civarının kıyılarıdır, karakteristiği vardır. Bir burada bir de Yunanistan'da vardır, başka yerde yoktur. İngiltere'nin toprak falezleri, Antalya'nın kayalık falezleri, İstanbul'un Boğaz kıyıları gibidir. Marlin Monro'nun resmini nerde görsen tanırsın, benim için de Ege kıyıları böyledir. Nerde görsem tanırım, iç çekerim aheste aheste.

Otuz yaşından gün almamış her erkek İzmir çocuğu kıyılara gider, gitmediyse de gitmelidir. Bira eşliğinde olabilir, sigara olmazsa olmazdır. Yazın bile kimsenin olmadığı bir kıyı bulabilmek mümkündür, kışın ise zaten bütün kıyılar boştur. Götüne, başına, dizine çingene dikenleri batar, toprak zaten kaymak için bahane ararken üstüne basarak eline fırsat verirsin, dengen bozulur, düşersin, bazen düşeyazarsın bazen de düştüğün yerde düşe yatarsın. Kıçını bıçak kadar sivri uçları olan kayalara koyar, inleyen rüzgarın yaptığı fon müziği eşliğinde çok nadir rahat duran denize bakar, dalar gidersin.

Munis değildir Ege denizi, kışın hatta, çoğunlukla hırçındır. Eğer yüreğin pırpır ediyorsa, taşikardi yaşıyorsan sık sık, kafan karışıksa, denizde aksini (zıt değil akis, ulan ben bu türkçeyi bulanın!) görürsün. Uzaktaki kara silüetine bakarsın, "orası bizim mi? onların mı?" diye sorarsın kendi kendine, o kadar içiçe geçmişsindir ki "onlarla" aslında, çok da önemi yoktur o karanın kimin olduğu. İnsan sesi duymazsın o anda, şehir sesi duymazsın, dikenlerin çıtırtısını duyarsın, sigaradan çektiğin nefesin sesini duyarsın, üflediğin dumanın bile sesini duyarsın anasını satayım!

İstanbul'da bunu yapabileceğim bir yer bilmiyorum ben. Nereye baksan şehir görmek, şehrin mide gurultularını duymak, insan görmek, insanın kürü gurultularını duymak, benim istediğim bu değil.

Kıyılara gitmek istiyorum, kıyılara gitmem lazım. Su geçirmeyen elbisemle 15 derece suya dalıp, yalnız kalmam lazım. Balık avlamam lazım. Üşümem lazım. Yabani olmam lazım. Eskiden, her sene eylülde son kez suya girdiğimde bir tören yapardım kendimce, dört ana yöne döner, teşekkür ederdim denize, beni o sene de yalnız bırakmadığı için, beni rahatlattığı, yorduğu, nereden geldiğimi hatırlattığı için. Şimdi 7 mm'lik neopren elbisemle yaz kış demeden dalabiliyorum beni hiç reddetmeyen kollarına. Denize dönmem lazım.

Özledim

26 Ocak 2008 Cumartesi

Cüara


Eski solcu kelimeler de eski solcular kadar değişti. Cigara, sigaranın sosyalist haliydi, artık Ertuğrul Özkök kadar solcu. Bugün cigara, sigaranın kafa yapan hali, ama bu halde bile Ertuğrul’dan daha az liberal. Sigaranın beş hali var, yalın hali, yanık hali, sönük hali, sosyalist hali, kafa yapan hali. Çok esrarlı bir şey sigara… ya da cigara. İlk başlarda, yani tütün Eski Dünya’ya ilk geldiğinde puro yapraklarının artıklarından yapılırmış, fakirler içermiş. Marlboro ilk defa kadın sigarası olarak üretilmiş, sonrasını hepimiz biliyoruz. Bir bitkiyi yakıp dumanını içine çekmek ilk defa kimin aklına geldi hep merak ederim. Kesinlikle düz akıllı biri değildi. Düz akıllıların kafayı düzlemek gibi bir sorunları olmaz zaten. Kesin benim gibi bir daldı bu büyük kaşif. Ben de perdenin yakınında pamuk yakmanın ne gibi bir sonucu olduğunu denemiştim, buradan sigara gibi büyük bir icat çıkmadı tabi, yangın çıktı. Ama olsun, denemekten korkmadım, bu da bir şeydir. Nihayetinde bu boku bulan arkadaşın ellerinden öpüyorum ve cehennemde yanan bronz ruhunu şadetmek için bir tane daha yakıyorum.

Vole

Vole diye bir bira var ya… Üretilirken iki kere dinlendiriliyormuş. Nasıl oluyor bu şimdi? Arpaları mı dinlendiriyorlar? Bu demektir ki önceden iyi bir yoruyorlar.

Vole Mühendisi: Arpalar! Geçin sıraya! Hadi abicim hadi! Bırakın kakara kikiriyi! İşimiz gücümüz var…. Hah! Geçtiniz mi. Tamam şimdi ezilin!

Arpalar: Hınk… Hımınk! Ihh! Yavaş lan ayaama basıyosun! Pardon… Hınııınk…

Vole Mühendisi: Evet süper! Devam!

1.Arpa: Hocam biraz ara verelim, suyumuz çıktı!

Vole Mühendisi: Hah! Suyunuz çıktıysa tamam, dinlenebilirsiniz şimdi… Evladım otur dedim mi ben? Aktif dinlenme! Ayakta! Bacakları salla! Salla bacakları!





Ben terli bira içmek istemiyorum arkadaş!

25 Ocak 2008 Cuma

Mana Mou Ellas (Yunanistan, anacığım benim)

Türkiye hakkında böyle bir şarkı yapabildik mi bir kerecik? Bilen beri gelsin

video

Damaarsa damar ulaaaan!

Yanıyorum, yanıyorum, iyice harla ateşimi
Batıyorum, batıyorum, daha da derine it sen beni
(çevirenin notu: evet Türkçesini ben uydurdum götümden)

Bu ne yaaa!

video

22 Ocak 2008 Salı

Estetik Ameliyat

Estetik ameliyat nedir? Sağlığı düzeltme amaçlı yapılmayan ameliyattır. Estetik uzmanı doktorlar kimdir? 21. yüzyılın kuaförleridir. Eskiden sadece saçlarının şeklini, rengini değiştirebilen kadınlar ve erkekler bu adamların sayesinde vücutlarının ve yüzlerinin şeklini değiştirebiliyorlar. Şimdi on puanlık uzman sorusu soruyorum

Ne zaman fiziksel varlığımız bize bu derece batmaya başladı?

İkinci on puanlık uzman sorusu

Mevlana'yı ben mi yanlış anlıyorum onlar mı?

"Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" cümlesi, ne zamandan beri "git çeneni düzelttir pis çirkin! Git memelerini şişirt pis tahta göğüs!" şeklinde algılanıyor?

Peki bir gün kim olduğumuz gerçeğini de değiştirebilecek miyiz? Yani bir gün 64 yaşında bir japon kadını, 64 yaşında bir japon kadın olmaktan sıkılıp, 32 yaşında Liberyalı, zenci (Liberya'nın neresi olduğunu bilmeyenler için yazdım, atlamayın Sinan, Oğuz ve hatta Eda) bir çete lideri ya da ingilişçesiynen war lord olabilecek mi? Bundan bir bilim-kurgu çıkar mı? Gerçi Total Recall'a benzedi biraz ama... neden olmasın?

Fermuar

Ben eline ayağına hakim olabilen bir insan değilim, bir şeyi durup dururken kırabiliyorum farketmeden, ben genelde bu boku kırana değil kırılana atıyorum. Eskimiş olduklarını söylüyorum ama insanlar benimle aynı fikirde olmuyorlar. Farkında olmadan eşyalara kaldıramayacakları miktarda güç uyguluyorum sanırım. Fermuarımın sürgüsünün tutulacak yerine de (bunun için bir kelime var mı bu arada, fermuarın sapı denmez herhalde di mi) aynı şekilde aşırı güç uyguladım herhalde, koptu.

Son bir kaç gündür fermuarın sürgüsüne soktuğum bir firketeyle (böyle durumlarda kendimi Mak Gayvır gibi hissederim) idare ediyordum. Bugün en sonunda dükkanıma giderken montu satın aldığım mağazaya gidip tamir ettirmeye karar vermiştim. Olacakları biliyordum, montumu alacaklar, bana bir makbuz imzalatacaklar, iki gün sonra geri getireceklerini söyleyecekler ve karşılığında da 10-20, bir miktar para isteyeceklerdi. Normal olan budur değil mi?

Yolda bunu düşünerek yürürken ara sokakta konfeksiyon malzemeleri satan bir dükkana rastladım. Kapıdan başımı uzattım, "fermuar değiştirebilir misiniz?" diye sordum. Adam kumaş kesiyordu, işini bıraktı, beni içeri çağırdı. 40 yaşlarında efendiden bir adam, aldı montumu, bir sürgü getirdi, denedi, geçiyor, taktı, sonuna gidiyor, tamam, fakat bir sürgü daha var altta, onunla uymuyor, çıkardı, alttaki düzgün sürgüyle benim sapını kırdığımın yerini değiştirdi, uzatmıyim, bir yirmi dakika filan uğraşıp sonunda yaptı. Ben de memnunum durumdan, cüzdanı çıkardım adama "Borcum ne kadar?" diye sordum. Babacan bir ifadeyle gülümseyerek "Yok canım, ne parası" dedi. Şimdi bunun neresi garip?

Bundan üç dört gün önce aynı montumun cebinin yandaki dikişler sökülmüştü. Nasıl oldu bilmiyorum tabi (!). Cevahir Alışveriş Merkezinin altındaki terziye gittim, montumu verdim, terzi makineye soktu, on santimlik söküğü dikiverdi. Toplamda on saniye. Borcum ne kadar? 5 lira. Tabi ki bu da çok normal, verdim çıktım.

Bu da garip değil. Hangisi kendimi daha iyi hissetmemi sağladı? Tabi ki birincisi. Cimri olduğumdan değil, olmadığımı beni tanıyanlar bilir. İyi hissettim kendimi, olan biten bu. Karşılıksızlık ilkesi. Yardımseverlik. Bu kadar uzak mı kalmışım? Peki ya siz? En son kimin size karşılıksız bir şey yaptığını hatırlıyorsunuz?

Evet takılıyorum ben bunlara, nostalji filan yapacak değilim, "ah ah biz eskiden böyle miydik" filan demek değil derdim. Bu, insanlara özgü bir hassasiyet idi, eskiden sıradandı şimdi az bulunur oldu.

Öğle yemeklerimi bazen yakında bir restorandan istiyorum dükkana, gelen garsona bir gün beyzbol sopasıyla girecem. Her seferinde "merhaba" diyordum artık vazgeçtim. Ulan insan bir kere "merhaba" der, ne bileyim "siparişiniz" der. Ben bunu müşteri/tüketici hakkı olarak istemiyorum. İnsanlara özgü bir iletişim biçimini talep ediyorum sadece. Ama yok, morgda çalışması gereken bir öküz garson olmuş. İnsanı insan yapan önce düşünebilmesi sonra da iletişim kurabilmesidir, bunlar yoksa yoksa sen istediğin kadar insan sıfatında dolaş, değilsin güzel kardeşim.

Eski evimin çok yakınında Ahmet Abi'nin bakkalı var. Adını bilmiyorum dükkanın. Benim için orası Ahmet Abi'nin bakkalı. Taksiye binmişim, cebimden para çıkmıyor, evin önünde inmiyorum, Ahmet Abi'nin dükkanının önünde durdurup arabayı, içeri dalıyorum, Ahmet Abi'den taksi parasını alıp şoföre veriyorum. Çünkü o benim ve bütün Gümüşsuyu'nun kahraman bakkalı. Kelime oyunu da yapmıyorum ayrıca. Bir gün "günaydın kahraman bakkal" diyerek daldım içeri ve Ferhan Şensoy'un "Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı" adlı oyununu yazarken 3 ay dükkandan çıkmadığını öğrendim. Şimdi biraz uzaktayız ama elbet bir gün buluşacağız.

Sonuç olarak kahrolsun kapitalizm, yaşasın esnaf-müşteri ilişkisi diyorum. Sermaye o kadar büyüdü ki esnafları da sosyalist mücadelenin içine kattım ben. Global şirketler kanserli urlar gibi, sürekli büyümeye, sistem adını verdikleri kaosu ele geçirmeye, manipüle etmeye uğraşırken onlar iyi huylu urlar gibi kendilerine bir yer edinip ayakta kalmaya uğraşıyorlar. Böyle ura can kura ya da can kurban be!

Gene kafam karışık benim yav

19 Ocak 2008 Cumartesi

Akıyorum Öööyle

Mad Men'i arada bir seyrediyorum. Sıkı iş. 60'ların müreffeh Amerikası ve reklam dünyasıyla ilgili. "Aşk bizim naylon kadın çorabı satmak için uydurduğumuz bir kavramdır" gibi bir laf ederek beni nakavt etmiştir esas adamımız. Sadece bu cümlenin üzerine bir saat konuşulabilir mesela. Altı dolu. Cümlenin altı doluysa, fokurduyorsa, kendisi de iyi oluyor. Slogan oluyor. 68'in en akılda kalan sloganı. "Gerçekçi ol, imkansızı iste!" Altı dolu, bir dönemi bir cümleyle özetleyiveriyor.

Biz ise hayata sıkı bir başlık atmanın bütün başağrılarımızı gidereceğini düşünüyoruz. İyi cümleler bulmanın yeterliliğine inanıyoruz, içini doldurmana gerek yok, bir tek şey söyle şarkı sözü olsun, dillerde dolaşsın, bir cümle et dillere destan olsun. Vergi dairelerinin, hipodromların, hastanelerin girişine yazılacağını bilmeden cümleler etmişti. O sadece konuşmuştu, biz onun ağzından çıkan herşeyi not ettik. Bir gün bir kafe açarsam ben de Mustafa Kemal'den bir cümle asacağım tepeye.

"Benimki şekersiz olsun"

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Kuran'ın aktarılışı dil yoluyla oldu yazıyla değil. Peygamberin dilinden aktarıldı sureler. Bu yüzden ağzından çıkanı kulağın duysun denir bizde. Dil önemlidir. Söylenen söze değer verilir, söz akılda tutulur. Ama sözün bu kendiliğinden oluşmuş değerine güvenip afilli ama içi boş sözler etmek değildir önemli olan. Cümlenin içini doldurmaktır. Daha da doğrusu şudur. Söz bir yerden gelir, cümlenin damlayan musluğun altına konan tas gibi yavaş yavaş dolar, bir gün ağzına kadar dolduğunda son damla dışarı akar. Birisi çıkar ve bir dönemi, bir durumu, bir hayatı tek cümleye sığdırıverir. Gerisi sadece gevezeliktir.

O halde hep birlikte Jacques Brel'den dinleyelim: Ne me quitte pas. Bu şarkı, bu sefer, bütün kıçına tekmeyi yemişler için gelmesin, bir cümleyle neler anlatılabileceğini düşünenlere gelsin

18 Ocak 2008 Cuma

Children of Man


Megavizyonun dandik raflarında, eve gidince seyredip biraz kafa dağıtmak için ortalamanın biraz üstünde bir filme razıydım.

Clive Owen denen ütü kafalı İngiliz’i, zevcemden farklı nedenlerle de olsa beğeniyorum. (O “Ohş yavrum! Ütü kafam benim” şeklinde beğeniyor, ben sadece sanatçı kişiliğini beğeniyorum) Aslında bulmayı umduğum film “Shoot’Em up” (“Analarını Belle” adını taktım ben çevirmen olaranktank) idi.

Paul Giamatti de sevdiğimiz, Sideways’deki oyunuyla Al Pacino, Robert De Niro, Marlon Brando gibi oyuncuların oluşturduğu en üst tabakanın bir altına, Clive Fırın, Javier Bademgözlü, Robert Carlyle (buna uyduramadı kusura bakmayın) gibi oyuncuların arasına koyduğumuz bir abimizdir.

Aksiyon sever bir insan olarak, iki güzel insan olan ütü kafa Clive’ın burnundan konuşan Giamatti’nin bir aksiyonda nasıl bir kimya tutturmuş olabileceklerini merak ediyordum, hala da ediyorum. Çünkü uzun uzun bahsettiğim “Analarını Belle” nam filmi bulamadım. Ama üzerinde Clive Owen resmi olan başka bir DeVeDe Kulak’a rastladım. Adı Children of Man. Ulan neymiş bakayım bunun konusu?

Yıl 2027, insanlar 18 yıldır üreyemiyor. Hım… Bilim-kurgu da sevdiğimiz türler arasında bulunmakta. Fekat bir türlü adını koyamadığım bir şeyler beni hep rahatsız ederdi bilim-kurguda, ne olduğunu enteresandır ki bu filmi seyrettikten sonra anladım. Tabi herşeye kadir Kubrick Baba’nın “2001: A Space Odyssey” nam filmi hariç. Bu Kubrick zaten başlıbaşına ayrı bir yazının konusu.

Neyse, döneyim asıl konuma: Children of Man. Sene 2027 olmuş ve 18 yıldan beri çocuk mocuk hüffff… Şimdi böyle bir başlangıç beni her zaman korkutmuştur. Gerçekten de öyle mi diye sormayın. Ben de henüz DVD’nin arkasında yazanları okumaktayım o anda…

“Ulan hadi be!” dedim kendimi gaza getirerek, ne kaybedicem? Altı üstü 20 YeTeLe ve iki saat. Aldım filmi, geldim eve, kuruldum TeVe’nin başına. İki saat sonra, son zamanlarda seyrettiğim en iyi filmlerden birinin altından kalktım. Yukarıda sorduğum, bilim-kurgularda neyi sevmediğime dair sorunun (Türkçe bazen çok mu zor oluyor yoksa ben mi zorlaştırıyorum?) cevabını bulmuştum.

Bilim-kurguların neredeyse tamamında bir “kahraman” (karakter anlamında kahraman değil, Malkoçoğlu ya da “Hero” anlamında kahraman) vardır. Bu kahraman bazen motorize, nihilist bir Red Kit’tir (Bkz. Mad Max) bazen ise kahraman bile olduğunun farkında olmayan bir tıfıldır. (Bkz. Matrisk) Nihayetinde bu emmoğlu öyle ya da böyle filmi bir “kahraman” olarak bitirir.

Bilim-kurguların çoğu, gelecekte geçmelerinden mütevellit, önce bizim henüz yaşamadığımız arada olan biteni “anlatır”. Bunu ya film başlamadan yukarı doğru akan da akan bir yazıyla yaparlar ya da filmin içine serpiştirdiklerini düşünerek gözümüzün içine sokarlar. Gene Matrix’de Morfeus’un Neo’ya verdiği İnkilap Tarihi dersini hatırlayın. Üstelik bu gelecek tasarımları hemen her seferinde filmin çekildiği dönemde kullanılan teknolojinin biraz sündürülmüş halidir. I-Robot’u hatırlayın.

Ve son olarank da, bilim-kurguların gene çoğu, “kahraman” meselesini cilalamak uğruna epik anlatımın dibine vururlar. Zaten bilim-kurgu türünün temel sorunlarından birisi öncelikle kahramanı sana tanıtmaya, sonra da bir sürü sorunla aynı anda uğraşmasını sağlayarak yani kahramanlık üstüne kahramanlık yaptırarak onunla özdeşleşebilmeni sağlamaya çalışmaktır. Fakat bu bende bir tür aşağılık kompleksi yaratıyor. “Ulan ne adammış be! Ben bunun stajyeri bile olamam anasını satayım!” dememe sebep olur “kahraman”ın bu kadar “kahraman” olması.

Yunan tanrıları gibi bazen sıçıp batıran adamlar değillerdir, daha çok tek tanrılı dinlerin tanrılarına benzerler, bir dönem yaralanmış hırpalanmış olabilirler ama görev günü gelip çattığında acılarından ve zaaflarından sıyrılıp kurtarıcı olurlar. Halbuki bir filmin en önemli görevlerinden birisi, seni içine alması ve seni yaşadığın gerçeğin yakınında ama dışında bir yerlerde dolaştırmasıdır. Bilim-kurgularda bu aşağılık kompleksi hissiyatından dolayı daha çok izleyici olarak kalırsın, röntgenlersin, hayranlık duyarsın ama bir şey hissetmezsin.

İmdiii, dönelim Children Of Man’a. Film siyahta başlıyor, siyahın üstüne bir takım sunucuların okuduğu haberlerden kısa bir ses montajı giriyor ve abartmadan minik bilgi kırıntıları veriyor. Son haber dünyanın en genç insanının ölümüyle ilgili, bu haberi bir kafede hep birlikte seyreden figürasyonun arasından geçerek kasaya ulaşan adamımız Clive sade kahvesini alıyor, televizyondaki haberi bir tarafına takmadan dükkandan çıkıyor. Londra’nın işlek bir caddesindeyiz fakat bir takım terslikler söz konusu, çöpler toplanmamış, caddeden klasik iki katlı İngiliz belediye otobüslerinin (ki üstlerindeki hareketli reklamlarla gelecekte olduğumuzu ama çok da uzak bir gelecekte olmadığımızı hissediyoruz) yanısıra, benzerlerine Uzak Doğu’da rastlanan mobilet-taksiler geçiyor, ortalık egzoz dumanına boğulmuş durumda, yani dünyanın en temiz, en düzenli, en gelişmiş Londra’sı değil orası.

Neyse, bizim ütü kafa Clive biraz uzaklaşıp kahvesine viski doldururken birden kafe patlıyor. İyi bir filmin başlaması gerektiği yerde yani ilk beş dakika içinde başlıyor Children of Man. Adamımız kafeden çıktığından beri etrafında dolaşan omuz kamerasını ilk defa o patlamaya doğru koştururken farkediyorsunuz ve bir anda filmin içindeki haber kamerası duygusu sizi sarıveriyor. Sanki kamera koşmuyor, siz koşuyorsunuz patlayan kafeden bağırarak çıkan kolu kopmuş kadına. Bu koşuya kendiniz bir kere kaptırdınız mı bir daha filmden çıkamıyorsunuz zaten. (Süper!)

Adamımız Clive bir “kahraman” değil. Sıradan bir işi olan, bir zamanlar evli ve çocuklu olduğunu, çocuğunu kaybettikten sonra cıvıttığını sadece filmdeki detaylardan çıkardığınız (Süper!) bir adamceğiz bu. Üstelik bir amaca doğru yürümeye başladığında da “kahramanlaşmıyor”, eline bir kere bile silah almıyor mesela, kendi tercihi olmayan “görevi” üstüne kaldığında silkinip toparlanmıyor, sadece kaçıyor. Kaçarken yanında “görevini” de taşıyor o kadar. Bu “kahraman” olmama hali o kadar güzel detaylarla süslenmiş ki hayranlık duymamak mümkün değil. Filmin bir yerinden sonra çıplak ayakla, bir yerinden sonra da kış olmasına rağmen ayağına uydurabildiği tek şey olan parmak arası şıpıdık terliklerle kaçıyor. Kaçması gereken adamlardan uçarak değil, aküsü bitik durumda bir arabayı yokuştan itip vurdurarak çalıştırmak suretiyle kaçıyor, üstelik bunu hemen yapmıyor, yaklaşık bir beş dakika hem -aslında tam da kötü olmayan (Süper!)- kötü adamlardan kaçmasını hem de arabayı itmesini seyrediyorsunuz. O kadar içine giriyorsunuz ki filmin, arkasından yetişip arabaya siz de omuz atmak istiyorsunuz.

Film iyi bir gelecekte geçmiyor, tam olarak kötü bir gelecekte de geçmiyor, kafası karışmış bir gelecekte geçiyor (belki de bu yüzden bu kadar sevdim ben bu filmi  ) Umudun kalmadığına sizi de inandırdığı anda aslında umut olduğunu görerek heyecanlanıyorsunuz.

Beş kişilik bir arabada bütün koltuklarda bir yolcunun oturduğu, yaklaşık beş dakika süren ve tek planda çekilen bir sahne var mesela, kamera arabanın içinde 360 derece dönüp herkesin paniğini gösteriyor. Araba geri geri kaçıyor. Herkes çığlık çığlığa ve siz de o arabanın içindesiniz o anda, onlarla birlikte hayatınızı kurtarmaya uğraşıyorsunuz.

Filmin Clive Owen haricindeki diğer iki başrol oyuncusu ise (yengeniz) Julianne Moore ve (üvey babam) Michael Caine. Ama ilki filmin 27. ikincisi ise 56. dakikasında vurulup ölüveriyorlar. Hele Macit Caine’nin öldüğü sahne var ki, sadeliği ve müthiş çarpıcılığıyla hayal kurmayı meslek haline getirmiş beni kıskançlıklara garkediyor.

Ortada göze sokulan bir gelecek tasarımı yok, bir kahramanlık destanı yok, zaten böyle bir destanı yazacak bir kahraman da yok.

Onsekiz yıldır bütün dünyada tek bir çocuk bile dünyaya gelmemiştir, insanlık gittikçe büyüyen bir kaosun içine sürüklenmektedir, en hayati içgüdümüz, soyun devamını sağlama sorumluluğumuz elimizden alınmıştır, insan ırkı en fazla yüz yıl içinde yeryüzünden silinecektir.

Kimsenin bilmediği şey ise bir kadının, hem de yattığı adamların yüzlerini bile hatırlamayan bir kadının hamile olduğudur. Clive bebeğin babasının kim olduğunu sorduğunda bakire olduğunu söylerek mitle dalga geçen bir kadındır bu, zenci bir kadındır, eğitimsiz bir kadındır. Ama dünya üzerinde rahminde bir bebek taşıyan tek kadındır. 18 yıldır kimsenin bebek ağlaması duymadığı bir dünyada hamiledir. Gördüğünüz gibi ben bile konusunu anlatırken coşuyorum. Ama film coşmuyor, o kadar sıradan bir şeymiş gibi anlatıyor ki bu cümlenin üzerine kurulan bir hikayeyi, büyüyor da büyüyor. En beğendiğim bilim-kurgu filmleri sıralamasında bir anda gelip “2001”in tahtının yanına bir gazoz sandığı atarak oturuveriyor.

Sonuç olarak “Children of Men” nam filmi mutlaka görünüz diyerek bitirmek isterim ben.

12 Ocak 2008 Cumartesi

İlyas ki

İlyas ki katkısıdır
Vichy Laboratuarlarının bu zalım dünyaya
Nemini versin diye kuru Harput toprağına
Kökünden koparılıp alınmıştır.

O günden beri aloe ve ra
O günden beri imam ve hatip
O günden beri tutmaz ayaklarından altı

Çırak başladı bir sıfır mağlup
Elaziz'in Uzun Çarşısı'nda
Söküğünü kendi diken terzi babasının yanında

Puroya daha yakın sigaradan
Günahları hepimizden küçük
Fönlü saçlara minnet etmedi en ahir zamanında
Bir kere bile düşünmedi
Neden geldim İstanbul'a?

Şimdi sektörel bazda bir bazalt şirketi sahibi

Geçti babasını

Geçti mi babasını?

En cesur şutlarda imzası var halı saha maçlarında
Kronometreler doksanı gösterse
Alsak rahat bir nefes
Pres İlyas! Pres!
Bu üç dakika geçmek bilmes

bir sıfır geriden gelip
bir sıfır öne geçmek

İlyas bilir
Sen bilirsin
Roberto Carlos bilmez

Ben Başka Biri Olabilir Miydim?-1

Bu sabah erken uyandım. 8 benim için erken bir saat. Diğer faniler genelde Cumartesi günü erken kalkmamayı kutsal bir ayrıcalık olarak görürler. Benim için o mesele liseyi bitirdiğim gün bitti. Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Perşembe farketmiyor. Genelde işim gerektirmediği sürece erken kalkmak gibi bir zorunluluğum yok. O yüzden insanlar öğle yemeğini yerken ben daha bir gözüm açılmamış halde Kızım'ı gezmeye çıkarırım.

Bu sabah erken uyandım. Erken uyandığımda, ya da genellersek her gün, uyandıktan sonra geçen ilk yarım saat benim için çok özeldir. Çünkü son bir kaç saati, geçirdiği günün düşüncelerini gerekli yerlere hızlı bir şekilde yerleştirip gerekli kategorizasyonu yaptıktan sonra kahve eşliğinde internetten indirdiği okey oyununu oynarken dükkanın açılmasını bekleyerek geçiren beynim bir anda çalışmaya başlar. Fakat bu yarım saatlik bir süreçtir. Ben bu sırada kafamda dolaşan düşüncelere, imgelere, sözlere, bazen de dizelere hayret ederim. Her seferinde kendime uyanır uyanmaz bir deftere sarılmak, bir ses kayıt cihazını elime tutuşturmak gerektiğini söylerim. Ama bilirim ki aslında bu düşünceler kağıda dökülmeye çalıştığında aynı tadı vermezler, seslendirmeye kalktığımda içeriklerinden çok şey kaybederler.

Hani başımızı aniden çevirdiğimizde gözlerimizin önünde uçuşan kıytırık parıltılar vardır ya, izlemeye, yakalamaya, çerçeveden çıkarmamaya uğraştığımız. Onlara benzerler aslında, yakalamak mümkün değildir. Uyanmış, iki ayak üstünde durmaya başlamış insanın hayatta kalmaya çabası onları siler atar. Dengeni bulmaya çalışma, işeme, dişlerini fırçalama, yüzünü yıkama, sigara ihtiyacı, dışarıdan gelen ezan sesi, köpeklerden birinin ya da ikisinin birden ayaklarına dolanması gibi çok basit sebeplerden dolayı kayboluverirler. Bu yüzden onları çerçevenin içinde tutmaya çalışmaktan uzun süre önce vazgeçtim. Ama akışlarını seyretmek de hoşuma gidiyor.

Çok nadiren de olsa bazı düşünceler, cümleler, imgeler daha uzun süre çerçevenin içinde kalmayı becerebiliyorlar, benim hiçbir etkim olmadan üstelik. Bugün de böyle bir düşünceyi taşıyorum aklımda. İstemeden de olsa bir buçuk saattir bir köşede oturmuş sırasını bekliyor. Eh böyle olduğu zamanlarda da bu düşünceleri değerlendirmek, bir köşede yavaş yavaş silikleşmesine en sonunda da yokolmasına izin vermemek gerekir.

Geçen yazıda da belirttiğim üzere bugünlerde yazma konusunda bir isteksizlik yaşıyorum. O yüzden de bütün süper kahraman özelliklerimi kişisel geçmiş arkeolojisine vermiş durumdayım. Bin yıl önce yere düşürdüğüm, bugün toprağın dört beş metre altında kuzu gibi yatmakta olan bozuk paralarımı tekrar yeryüzüne çıkarıyorum bir bir. Anlar, süreçler, fotoğraf kareleri, el yazıları, el yazısıyla yazılmış metinlerin içerikleri. Alakasız bir yerde alakasız bir yoldan geçme eylemi sırasında 1989 yılıında Montrö Meydanında bir yolu katederken aksi istikametten gelen zenci kıza bakakalışım geliyor aklıma. Asker babasını memuriyeti sebebiyle İzmir'de bulunan[1] bu çok güzel kızın yüzüne bakakalmıştım afallayarak. Ben ki insanların özellikle de dişi kişilerin yüzlerine kolay kolay bakıp kalamam. Ama çok güzeldi be abi! Bir anda kafamdan binlerce olasılık geçmişti. Kurduğum hikayelerden birinin sonunda kendimi Niuv Hempşayr’da müstakil bir evde iki tane golden, dört tane melez çocuk, bir cip ve bir steyşın vagon arabayla mutlu bir halde bile bulmuştum. Fekat benim o kızla konuşmaya çalışmam bile mümkün değildi, İngilizcemin kırık dökük olmasının, onun Fransızca ya ta Türkçe bilmemesinin ötesinde bir imkansızlıktı bu. Süper utangaçtım. Öte yandan ben bunları düşünürken mucizevi bir şey gerçekleşti, kız yanımdan ağır çekimde geçerken bana gülümsedi. “O beni gördüğün andan beri kapanmayan ağzını kapattığın taktirde daha da hoş bir çocuk olacaksın” der gibi gülümsedi üstelik. Aşk fakiri ergenliğimde bana verilmiş en güzel hediyelerden birisidir bu gülümseme.

İşte yıllar sonra alakasız bir yerde alakasız bir yoldan geçme eylemi sırasında bu çıkıverdi toprağın altından. Bugünlerde çok şeyler çıkıyor dediğim gibi, verimli bir kazı çalışması yürütüyorum kısacası. Tam bu noktada yazının başlığına geri döneyim. Sabahtan beri aklımda dolaşıp duran o düşünceyi, biraz önce dükkana girebilmek için hanın kapısını açması gereken Mehmet abiyi beklerken dilimden dökebildim sonunda:

Ben başka biri olabilir miydim?

[1] Bu başka bir yazının konusu olur mu acaba? Bizim yazarlarımız babalarının memuriyeti dolayısıyla liseyi Muğla, Artvin ve Kastamonu'da okurken Amerikalı bir yazar babasının memuriyeti dolayısıyla liseyi Manila, İzmir ve Vladivostok'ta okuyabiliyor mesela, emperyal ülke farkı anasını satayım ;)

Ben Başka Biri Olabilir Miydim?-2

Şimdi bu kadar uzun bir girizgahtan sonra "bilmem kaç tane filmin, romanın, hikayenin konusu olmuş artık içi boşalmış ucuz bir cümleye neden geri döndün sevgili kardeşim?" diye sorabilirsiniz. Ama bu sorunun farklı bir soru olduğunu düşünüyorum ben. Yüz Kitabı sayesinde, yıllardır konuşma fırsatı bulamadığım ilkokul ve lise arkadaşlarımla, daha da sevdiğim yazışma ilişkisine girdiğim son birkaç aydan beri fark ettiğim bir durumdan bahsetmek istiyorum sadece, yani çok iddialı değilim aslında. Biraz daha açmak gerekirse, ilkokulda bile bu oğlanlar, kızlar büyüyünce ne olurlar acaba diye sorardım ama lisede bu sorunun cevabını kafamda kuruyordum. İçlerinden bazıları tam da beklediğim insanlar oldular. Ama bazıları da tahminlerimin çok dışında yollar çizdiler kendilerine. Tabi bu benim gibi bir stajyer müneccim için şaşırtıcı bir durum.

Ben çok iyi kahve falı bakarım. Kahve falı bakacağım insanla oturup bir on dakika muhabbet etmem yeterlidir. Aslında baktığım kahve falı değildir, karşımda oturan insanın o on dakika içinde belli temel özelliklerini, nasıl davrandığını, nasıl oturduğunu, konuşurken cümlelerini nasıl kurduğunu, hangi kelimeleri seçtiğini izlerim. Ondan gelen bilgilerle kafamda oluşturduğum belli sonuçları ona onaylatmak için bazı yem sorular sorarım. Sonra da oturur kahvesini okumaya başlarım. Sadece yarım saat havadan sudan konuştuğum bir kıza kahve falı bakarken “Alevi misin sen?” diye sorduğumda afallamıştı.

Kardeşim de bu özelliğime bayıldığı için fırsat buldukça benden ders almaya çalışıyor. Takıldığı kızlardan birisini getirmişti bir gün, havadan sudan konuşuldu gene, sonra kardeşimin biraz iddialı bir şekilde onu bir cümle söyleyerek ağlatabileceğimi anlattığını söyledi kızceğize. Ben de ona Baba Zula’nın çok sevdiğim bir şarkısını söylemeye başladım . “Babamız bizi sevmedi… sevmedi… babamız bizi sevmedi… çirkiniz… çirkiniz…” Kız bir an kaldı. Sonra da “Senin suçun değildi” diyiverdim. Allahtan ağlamadı ama kalıverdi öylece. Gürhan’la ben de kahkahalarla gülmeye başladık.

Gene lafı uzattım, bu kahve falı meselesinden çıkarmaya çalıştığım şey şuydu. Çocukluğumdan beri, öngörme konusunda bir yeteneğim vardı. Yıllar ve yediğim kazıklar bu konudaki yeteneğimi daha da geliştirdi. Öte yandan yukarıda bahsettiğim, hayatını benim belirlediğim çizgiden çıkarıp alakasız yerlere çekiveren insanlara da ayrı bir hayranlık duymuyor değilim. “Demek ki en başından beri içlerinde senin göremediğin hatta kendilerinin bile farkında olmadığı bir başka tohum vardı, doğru koşullarda o tohum patladı ve hayatın onlar için hazırladığı çizgiyi değiştirdi.” Bu kolaycı bir yaklaşım bence, ilk aklıma, aklınıza gelecek olan. Birazcık daha derine inmek gerekiyor aslında

Daha derine inme amacıyla yola çıkınca da kendimi bu soruyla yüzleşmiş bir halde buldum. Ben başka biri olabilir miydim? Bulutsuzluk Özlemi çalıyor tam da bu anda. “Ben yıllardan beri olmayacak düşlerin peşinde miydim?” diye soruveriyor Nejat Slowoğulları yazının göbeğine, sonra da tizinden giriyor. “Hayır hayır olamaz hayır!” Ben bu kadar emin değilim işte. Hala değilim.

Ben Başka Biri Olabilir Miydim?-3

Geçen gün Polente, Borsalino-Borsalino, ben ve daha bir çok genç ve bunalımlı bünyenin “psihiyatrist”i olan güzel insan Cüneyt kişisinden çıktım. Her zamanki gibi bana her şeyden ve herkesten önce kendimi düşünmem gerektiğini söylemişti. Birkaç dakika öncesinde bu gaza getirici cümlelerle egom şişmiş bir halde dışarı çıkıp her zaman yaptığım üzere kendimden önce zevcemi düşünerek ona çok sevdiği dikenli, ucunda kırmızı yenmeyen yemişleri olan yılbaşı çiçeklerinden aldım. Çakma ökse otu diyorum ben onlara. Memleketimizde altında öpüşülecek miktarda -yani hiç- ökse otu yetişmediği için ananemlerin keçi yemesin diye fidanların etrafını çevirdiği dikenli otların tepesine ne idüğü belirsiz bir kırmızı meyveyi kırmızı iplerle bağlayıp demedini beş liradan kaktırıveriyorlar. Bu rasyonalizasyonun tükendiği nokta bu çakma ökse otlarının zevcemin yılbaşı/krismıs ruhu dahilinde en sevdiği çiçekler olması. Çingene ablaya dört adet vermesini söyleyip paket yapmasını beklerken arka arkaya patlayan iki soruyla karşı karşıya kaldım. Diyalog şöyle gelişti.

ÇİNGENE ABLA: “Kimin için alıyosun bunları?”
BEN: “Sevgilim için çingene abla”
ÇİNGENE ABLA: “İyi… Kendine ne zaman çiçek alacan peki?”
BEN: “Höyn!”

Cüneyt beni pencereden görmüş, sonra da çingene ablanın kulağına taktığı görünmez kulaklık sayesinde ona sufle vermiş olabilir miydi? Nayn Davut naaayn. Çingene abla tamamen hür iradesiyle konuşmuş ve on dakikalık bir sohbetin arkasından gelen kahve falına bile gerek duymadan beni bir soruyla nakavt etmişti. Kendine ne zaman çiçek alacan peki?

Temelde anlatmak istediğim şey bu aslında. Geçen gün liseden bir arkadaşım Yüz Kitabı’nda bana eskiden nasıl olduğumu hatırlattı. “Küçücükken okuduğun kitapları anlattığında kendi kendime ‘ne salaksın be kızım’ derdim” gibi bir cümleyle. Evet ben böyleydim, çok okurdum, okuduklarım hakkında çok konuşurdum, ukalalık etmek için değil ama, o kitaptan çıkardıklarımı dile dökerdim, kendim için bir özet yapardım yani, ama dinleyenleri de baştan çıkarırdım cümlelerimle, daha hareketliydim, daha neşeliydim, çevremi de hareketlendirirdim kendimle birlikte. İnsanları başka duygulara, düşüncelere iterdim, şiir okurdum çok, yüksek sesle şiir okurdum etrafımdakilere. Geçen gün Yevgeni Yevtuşenko’nun ismini yıllar sonra yeniden duyduğumda Konak’ta Yeni Karamürsel’in köşesinde ucuz kitaplar satan solcu gazete bayi/kitapçı karışımı o yer geldi aklıma. Yevtuşenko’yu, Mayakovski’yi, Yugoslav Öykü Antolojisini hep ordan almıştım ben. Severdim Yevtuşenko’yu. Açar açar okurdum. Bu bendim ya! Bundan onbeş sene önce ben buydum. Nereye gitti o çocuk? Neye dönüştü? Başka bir şeye dönüşebilir miydi? Ben başka biri olabilir miydim derken kastettiğim şey bu aslında. Yani ben doktor olabilir miydim? Diplomat olabilir miydim değil. “Dünyayı Değiştiren On Gün”ü Hıfzısıhha Parkı’nda hiç tanımadığı bir adamdan alan, tüyleri diken diken olarak okuyan, sonra kitabı geri götürmek için çıkacakken evden çıkması yasaklandığı için geri götüremeyen, yıllar boyu o kitabın sahibiyle bir gün karşılaşmayı ve ona kitabını geri vermeyi uman çocuğa ne oldu? Tüyleri ota boka diken diken olan, duygularını saklamayı beceremeyen bir çocuktum ben.

Aleviler hakkında bir konuşma yaparken Recep Tayip alıntı yaptığı zaman Hasan Hüseyin’i hatırladım. Ben o adamın bütün kitaplarını okumuş, “Alamanlar! Sevgili kardeşlerim” diye başlayan şiiri kendi sesinden okuduğu zaman o kapı gibi sese hayran olmuş, Nazım Hikmet’in ölüm tarihini hep Haziran’da ölmek zor şiirindeki

Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü
Bıraktım acının alkışlarına üç haziran atmışüçü

Dizelerinden hatırlamış bir adamdım.

Nerde ulan o zarif çocuk! Ne yaptınız ulan ona! Çabuk cevap verin!

10 Ocak 2008 Perşembe

"Ben Burdayım Ey Okur Sen Nerdesin?"

Efendiiim. Şu ana kadar anketi cevaplayan dokuz kişi oldu. Demek ki sekiz kişilik bir okur grubum olduğunu düşünebilirim. İçlerinden üçünü de tanıyorum zaten. O üç kişinin dışında birileri daha var demek ki. Minik bir gezegenin minik bir prensi değilim demek ki. Allam çok mesudum. Şimdi sizleri gözardı ederek içime dönüyorum, bir ara görüşürüz.

Bir süreden beri dişe tırnağa dokunur bir şeyler yazamıyorum. Sadece bu-loguma değil. Yazmam gerekenleri de yazamıyorum. Film senaryosu melul melul bana bakıyor. Nefis bir vicdan azabıyla uyanıyorum her gün, alışık olduğum üzere. Yazacak bir şeyim olmasa bile kendime bir vicdan azabı bulabiliyorum uyanır uyanmaz. Bugün de dükkana gitmedim mesela, rahatlıkla bir azap yaratabiliyor bu bende. Sabahın beşinde ne olursa olsun erken uyanacağımı söyleyerek yatıp gene öğleden sonra ikide uyanıyorum. Kalkar kalkmaz yol alabilenlerden de değilim. Kızımı dolaştırıp Maya'nın gazetelerini değiştirince Louvre'un altındaki galerilerde bulunan doğaya çıkarken yanınızda bulunması gereken şeyler mağazasından aldığım minik, tek fincanlık espresso yapan süper cihazımla yaptığım espressomla günün ilk bir buçuk sigarasını içiyorum. Bütün bunlar aşağı yukarı bir saatimi daha götürüyor zaten. Ondan sonra da ofise gitsem mi hesabı yapmaya başlıyorum. Eğer iki gibi uyanmışsam, saat üç oluyor, yarım saat de dükkana gitme macerası, kaldı mı sana dört buçuk saat. Dükkandaki ilk bir saat ıvır zıvırla uğraşmakla geçince geriye üç buçuk saat kalıyor. Yazmaya ısınmak da bir saat... Kısacası "gitmeye gerek yok, evde yazarım"a kadar geliyor hadise.

Ama yukarıda da belirttiğim ve de yazının içeriğinden de anlaşıldığı üzere, bugünlerde yazmaya karşı bir soğukluk belirdi bende. Zaten iş için yazdığımdan zevk almıyorum, üstelik her zamankinin aksine kafamda bir sürü imge, düşünce, cümle de dolaşmıyor. Aptal aptal televizyona bakma günlerindeyim onbeş gündür... tamam itiraf ediyorum bir aydır filan. Nasıl olacak bu işler hiç bilmiyorum. İyi başlamadı bu 2008 be!

8 Ocak 2008 Salı

ugh!

eğer yağlarım, saçlarım kadar hızlı vücudumu terkedebilseydi şu anda 42 kiloydum

5 Ocak 2008 Cumartesi

Biten Bir Anketin Ardından

Anket tamamlandı uzun bir süre önce. Ben de ne zamandır şuna bir yazı yazıp kaldırayım yerinden diye bekliyorum ama bir türlü fırsat olmadı. Şimdi sonuçlarını yorumlamak gerekirse, Türkiye'de her 9 kişiden 3'ünün sigara tiryakisi olduğunu görüyorum ben ilk olarak. Bunu tabi çakmak tiryakisi ya da kültablası tiryakisi olarak da yorumlamak mümkün. Benim mesela tanıdığım bir takım çakmak tiryakileri var. Kendilerini biliyorlar kendileri. borsalino-borsalino.blogspot.com adresinde yaşayan bekar bir kadın var mesela o bir çakmak tiryakisidir. Çalışma masasındaki ilk çekmeceyi açtığınızda ondörtbinsekizyüzyirmibeş tane çakmak bulabiliyorsunuz. Öte yandan kültablalarına karşı da bir garip nefret besliyor, dolu kültablaları mutfağa gidiyor bir daha geri gelmiyor mesela. Ha bunun anketle ne alakası var diye soracak olursanız ıssız bir adaya bu dişi kişiyle gidecek olursanız yanınıza birden çok çakmak alın ve çakmakları adanın muhtelif yerlerine gömün derim ben.

Gelelim ikinci şıkka. Kate, Sawyer ve Jack de en çok oy alan ikinci şıkkımızdı. Şimdi ben bir erkek olarak oraya Sawyer ve Jack'i götürmem arkadaş! Issız bir ada bile olsa sonuçta iki tane insan irisi, kaslı, yakışıklı kişi, ben ise sakallı bir hacıyatmaz. Ben nasıl götürücem Kate'i o zaman? Yemek yaparak mı yoksa espri yaparak mı! Boşu boşuna çocukları götürmeye gerek yok yani. Kate'le ben gitsek yeter. Öte yandan bu şıkkı seçen arkadaşların kaçının kadın kaçının erkek olduğu da beni meraklara gark etti.

Cep telefonu, bilgisayar ve kablosuz internet götürmek isteyen iki arkadaşı da canı gönülden kutluyorum. Şimdi ne desem bilemedim. Facebook'a mı bakacaksınız yoksa benim blogumu takip edebilmek için mi bu teçhitaza ihtiyacınız var? Enteresan olduğu kadar da kuntirisan buldum ben bunu.

Sonuç olarak harita, kerata ve pırasayı seçen bir tek ben varmışım demek ki. Halbuki en çok işe yarayacaklar onlar gibi görünmüştü bana. Harita kağıttandır, kağıt yararlıdır, kerata ayakkabı giymeye yarar ki onsuz bir ıssız ada düşünemiyorum. Pırasayı da yiyebilirsiniz. Yani siz yiyebilirsiniz... Çünkü ben pırasa sevmem.

Şimdi sonuçlara genel bir gözattığımızda görüyoruz ki Türkiye bir on yıl kadar daha muhafazakar-liberal hükümetler tarafından yönetilecek ve Fenerbahçe'nin tartışılmaz üstünlüğü ben ölene kadar sürecek. Anketten benim çıkardığım bunlardır. En kısa zamanda yeni ve bomba gibi bir yazıyla çıkacam ortaya inanıyorum!