30 Temmuz 2008 Çarşamba

Aklıma Takılanlar-2

Gittiğim her ülkede kumarhanelere uğrarım. Kumar tutkum olduğu için mi? Asla! Ama şehirlerin iç yüzünü çarşıları kadar kumarhanelerinin de gösterdiğine inanıyorum. Aklıma takılan soru ise şudur. Neden Türkler ve Araplar bir kumarhanenin olmazsa olmazıdır? İçinde bir Türk'e ya da Arap'a rastlamadığım kumarhane olmadı benim bugüne kadar. Kendi ülkelerinde yasak da ondan gibi bir cevapla gelmeyiniz çünkü bu Araplar ya da Türkler kumarhanenin olduğu ülkelerde ikamet ediyor genelde. Yani elin Fransızı Paris'te nerde Blackjack oynanacağını bilmezken elin Arap'ı neden o mekanı kendine mesken tutuyor mesela? Benim aklıma takılıyor kardeşim böyle şeyler!

Vi vi vi Vİyana

Son Heviz yazısını yazdığım günden beri Viyana’dayım. O kadar çok sevdim ki bu şehri her şeyi bırakıp yerleşmeye karar verdim. Hayatımın geri kalanını Viyana’da geçireceğim. Viyanalılar da beni çok sevdiler. Onlarla birlikte Müzeler Bölgesindeki sosyalist-anarşist-sendikalist gösterilere katılıyorum. Kaçak göçmenlere kucak açmamız gerektiğini, onları geldikleri koşullara göndermenin insanlıkdışı olacağını bağırıyorum var gücümle. Avusturya polisi beni sevmiyor biliyorum ama yapacak bir şey yok, birilerinin Avrupa’da devrime katkıda bulunması gerekiyor. Her gün yürüyüşlerden sonra onlarla birlikte parti merkezine gidiyor bir iki buğday birası içtikten sonra masaların üzerinde uyuyorum. Eski zamanlarda, yaşı yetenler hatırlar “Bağlantısızlar” diye bir toplaşma vardı dünya ülkelerinde, ne Doğu Bloğu’na ne Kapitalist Bloğa bağlıydı bunlar. Ben de öyleyim işte şu anda. Bağlantısızım, mutluyum.

Viyana’da da, Paris’te ve Barselona’daki gibi belediyenin ana arterlere bıraktığı bisikletlere saati bir Euro’ya binmek mümkün. Üstelik bunlar daha da gevşemiş, sadece kredi kartıyla bisikleti yerinden sökebiliyorsun. Barselona ve Paris’te belediyeye gidip abone filan olmak gerektiği için dışarlıklılar (Zeki Müren’in bir filminde kullandığı laftır bu. Adam sorar “Oğlum İstanbullu musun?” Zeki Müren cevap verir “Hayır efendim, dışarlıklıyım”) da rahatlıkla bisiklet kullanabiliyorlar. Zaten şehrin büyük caddelerinde otomobiller için ayrı bisikletler için ayrı yollar var, herkes vızır vızır bisiklete biniyor. Budapeşte’nin aksine bu şehrin düz kısmı o kadar kolay bitmiyor bisikletle, gidiyorsun gidiyorsun, hala gitsen de şehrin bitmeyeceğini görünce geri dönüyorsun.

Parti merkezinden bisikletle kaldığım otelin önüne kadar gelebiliyorum ben de. Bütün gün enternasyonel söyledikten sonra yorgunluğumu, çakmağımı sürekli kaybettiğim için genç Türk garsonun “Do you have a lighter?” soruma “kibrit senin köpeğin olsun abim” cevabını verdiği kahvede bir melanj içerek gideriyorum. Çok güzel kızlar geçiyor önümden, güzel kızlar geçiyor önümden, çirkin kızlar arkamdan geçtikleri için onları görmüyorum. Hava cıvıl cıvıl, arada sertçe esip geçen rüzgar sıcağı unutturuveriyor kısa bir süre için de olsa. Gecenin on birinde ahali evlerine çekildiği için bir ıssızlaşma söz konusu. Bir kere de gecenin köründe gezeceğim bisikletle.

Oteli çalıştıran süper tatlı eski Doğu Alman-hala gizli komünist Hans Ditrih Genşer, patronundan gizli bana ayırdığı odanın anahtarını uzatıyor. “Herr Gökhan, gene sabaha kadar mum ışığında teori çalışmaları yapmayın gözleriniz bozulacak bu genç yaşınızda, üzülüyorum sizin için, açın ışığı” diyor. Avusturya gizli polisinin karşı pencereye son derece teknolojik sistemler kurduğunu, ampul ışığında bütün yazılarımı okuyabildiklerini, mum ışığında ise babayı aldıklarını anlatamıyorum ona. Senin iyiliğin için gözlerimi bozuyorum sevgili Hans Ditrih diyemiyorum. Sonra en son 1970’lerde dekore edilmiş odama çıkıyorum. Odayı hiç tepeden tırnağa temizlemedikleri için halının üzerindeki maytlar gözler görünebilir derecede büyümüş durumda, tırnağımın kenarından kopardığım parçaları ortalarına atıyorum, çocuklar gibi seviniyorlar.

Sabah çıkınca otelin dış duvarında bir gülle görünce faşistlerin saldırısına uğradığımızı düşünerek içeri atıyorum kendimi, lobideki masaları, koltukları ters çevirip camın önüne yığmaya başlıyorum, Ditrih gülerek kaldırıyor beni yerden, üzerimdeki maytları temizlerken, “Sakin ol yoldaş, o gülle sizinkilerden kalma” diyor. Viyana kuşatmasından kalma bir gülleymiş. Çıkarmamışlar yerinden. Yarısına kadar duvarın içinde gömülü. Bir de yanına Viyana belediyesi kuşatmanın 300. yılında “Vay be! Bizimkiler neler atlatmış anasını satayım!” dercesine bir yazı kazıtmış.

Öğleden sonra bilinçlendirme çalışmaları yapmak için Tuna nehrinin kenarındaki kafelere iniyorum bisikletle. Her kafe kendisine ufak bir beach yapmış, şezlonglarda güneşlenen güzel Viyanalı kızları görünce yemişim bilinçlenmesini diyerek atıyorum elimdeki broşürleri nehre, balıklar bilinçlensin anasını satayım! Millet kendini Bodrum sahilinde zannediyor burada, şezlongların arasındaki sehpalarda elli beş ayrı çeşit bira duruyor. Sohbet muhabbet gırla, nehrin üstündeki mavnalardan birini havuza çevirmişler, nehrin üstündeki havuzda yüzen insanları görüyorum, içim gidiyor. Ablaların yanına oturup sosyalizm tartışması yapmanın bir manası yok, onlarla bira içip dili dile değdirerek Almanca öğrenmek lazım. Biraz ileride çınar ağacının altına konuşlanmış bir ayaküstüyemekçi var bisikletimi parkedip veriyorum kendimi patates kızartmasına, würz’e, biraya. Akşam da gidip şinitzel yiyorum bir köşe lokantasında. Gene güzel kızlar, hefe vayzen’in yani buğday birasının dibine vuruyorum kendimden geçerek. Sırf bu şnitzel denen yiyecek yüzünden benim ve diğer tüm turistlerin Viyana’nın merkezi olarak atadıkları Stephanplatz’da “Ben de Avusturyalıyııııım! Kahrolsun Çiğ Köfteaaaa! Yaşasın Şnitzel ulaaan!” diye bağırabilirim. Bir de üstüne peynirli strudel yiyorum ki, yanındaki çilek sosuyla birlikte of diyorum, of! Almanca fonetik olarak kaba bir dildir ya hani, nedense bu adamlar Almanca konuşmuyorlar, daha zarif bir dil konuşuyorlar, şnitzelleri bu kadar güzel olduğu için olabilir mi acaba?

Ahir ömrümde üç tane Klimt tablosu gördüm ya ölsem de gam yemem gayrı. Gerçi benim hasta olduklarım “Öpücük” ve “Judith” tablolarıdır, onlar yoktu ama olsun bu da yeter. Öte yandan bol bol Egon Şile (her nasıl yazılıyorsa ve yazdırılıyorsa) tetkik etmek fırsatı buluyorum Müzeler Bölgesinde ayağımın ağrısına rağmen girebildiğim adını unuttuğum müzede. Bir de üstüne bir Punk sergisi patlatıyorum. Vivian Westwood’un “Sex” adlı butikte satmak için hazırladığı tişörtleri tetkik ediyorum yakından. Punk’a sevgim artıyor. Aferin lan Punk diyorum, iyi ki sen bir dönem oldun, her ne kadar senin olduğun dönemde bizde fraksiyon çatışmaları nedeniyle bir “anarşi” yaşanmaktaysa da… Bak şimdi enteresan bir gözlem yaptım ben. Türkiye’de hep bizim 68’le Batı’da yaşanan 68 arasındaki 7 benzerlik ve 12 fark tartışılır ya, aslında bizim 78’le Batı’daki 78 arasında da 7 benzerlik ve 12 fark var kimsenin tartışmadığı.

Viyana Budapeşte’nin ablası gibi, çok isteyeni olmuş, çok yatıp kalktığı da olmuş ama ikisi de yaşlı, ikisi de sakin şehirler. Bu sakinliğin içinden Mozart nasıl çıkar gelir mesela, en ilk akla gelen örneğiyle? Hemen şu geliyor sonra insanın aklına, şehirler de insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. Viyana artık 50 yaşlarına varmış bir kadın gibi göründü gözüme. Ama onun da ergenlik çalkantıları, fırtınalı aşkları, hastalıkları olmuş. Ve bütün o büyük adamlar Viyana’nın o dönemlerinde vermişler o eserlerini, bugünkü Viyana’dan büyük adam çıkar mı? Bence çıkmaz, o kadar oturmuş, o kadar yerli yerindeki her şey. Çalkantısız, tıngır mıngır işliyor. Bugünün Paris’inden de çıkmıyor nitekim. Sular durulmuş. Vefa İstanbul’da bir semt, Mozart Viyana’da bir çikolata markası olmuş artık. Sokaklarda gezen onyedinci yüzyıl kıyafetli Türk ve Arap delikanlıları turistlere tur satmaya çalışıyorlar. Buralarda ortalık en son ikinci dünya savaşında dağılmış, öyle bir derleyip toplamışlar ki bir daha kimse dağıtmaya cesaret edememiş sanki.

Ama güzel mi? Çok güzel. Hem şehir. Hem kızlar. Ve tabi şnitzel...

10 Temmuz 2008 Perşembe

Viz viz viz Heviz-2

Bisiklet turu sırasında anayollardan sıkılıp toprak yollara dalıyoruz. Biraz ilerleyince beyaz, upuzun boynuzlu Macar mandaları çıkıyor karşımıza, hemen arkasından da zincirlerini kırmaya çalışarak havlayan köpekleri görünce daha da toprak yollara dalıveriyoruz. Ulan nereye gidiyoruz biz diye düşünüyorum bir yandan, bir yandan da burada kaybolsan ne yazar, sonuçta bütün yollar Heviz’e çıkar anasını satıyim.

Bir yerden sonra toprak yol toprak olmaktan çıkıp otlak yol halini alıyor. Uzun zamandır kimse geçmediği için yolu ot bürümüş. Yolun sonunda minik bir köprü, köprünün ucunda duran bir de motosiklet görüyoruz. Yakınlaşınca köprünün aynı zamanda, altındaki dereyi durduran minik bir baraj olduğunu görüyoruz. barajın diğer tarafında insan boyunda derinliği olan suyu müthiş berrak minik bir gölet var, içinde biraz önce gördüğümüz motosikletin sahibi yüzmekte. Maalesef erkek. Kısa bir süre için tip tip bakışıyoruz kendisiyle. Birbirini hiç tanımayan erkeklerin etrafta başka kimse yoksa yaptıkları bir şeydir bu. Sonra ben Heviz’e nasıl gideriz diye soruyorum. Sıfır İngilizce. Bende elimle göstererek “Heviz? Heviz?” diyorum. O da bize arkamızda kalan dereyi göstererek “Viz, viz, viz Heviz” diyor. Anlaşıldı mesele, dereyi akıntının tersine takip edersek Heviz’e çıkarız. Adamın yüzdüğü dereye atlamamak için kendimi zor tutuyorum. Kararlıyım, ertesi gün, mayomla buraya yeniden gelip yüzeceğim.

Ama ertesi gün havanın ibnelik yapacağı tutuyor, yağmurlu, pencereden bakıyoruz Arap kızları gibi, zaten burada kıza değilse de Arap’a en çok benzeyen bizleri. N’olacak bu dizi, ne bok yiyeceğiz diye pencerelerden bakıp iç geçirmekten, sıkım sıkım sıkılmaktan daral geliyor artık bana. Akşam çimlerin üstüne oturup durum değerlendirmesi yapıyoruz. Burada daha fazla kaç gün daha kalınmaya katlanılabilir. Kalınırsa bütün tatil köyünü yakmak için nasıl bir planlama içine girmek gerekir. Üç plan sunuyorum Yılmaz’ın önüne. Bir, atlayıp arabaya, Viyana’ya gidilebilir, iki, atlayıp arabaya Budapeşte’ye dönülebilir, üç, atlayıp uçağa İstanbul’a dönülebilir. Viyana’da karar kılıyoruz. Hemen otel rezervasyonunu çakıyorum. Ertesi sabah uyanır uyanmaz atlıyoruz arabaya. İki yüz küsur kilometrelik yeşillikler içinde bir yol. Geniş ovalar, yolun iki yanında ağaçlar. Pastoral manzaralar içinde yol alıyoruz, saatte maksimum doksan kilometreyle. Pazar sabahı televizyonu açtığımda folklör gösterisi seyretmeyeceğim bir ülkeye ulaşacağımı umuyorum. Yolun ortalarına doğru acıkıyoruz. Bir yol kenarı lokantası görüp duruyoruz. Macaristan’da yediğim hiçbir yemekten tad almadığımı söylersem acımasız davranmış olmayacağımı düşünüyorum. Burada yediğimden bir numara anlamıyorum. Neden böyle olduğunu da anlamıyorum, sıcaktan mı benden mi yoksa yemeklerden mi bilmiyorum. Yol üstünde sürekli müstakil evler görüyoruz, apartman yapmaya uğraşmamışlar, yer bol nasıl olsa. Şehir (daha doğrusu kasaba) içine girdiğimiz anda 50 km’yi gösteriyor GPS, zaten o göstermese de öndeki arabalar yavaşlayınca ben de yavaşlamak zorunda kalıyorum. Almanya yenik sayılınca hesabı. Kasabaların yol üstünde bir tane otobüs durakları var, bir gelişte bir gidişte yani, insanlar orada otobüs bekliyorlar. Yanlarından geçerken yüzlerine bakıyorum. Dalgınlar sanki, gülümseyen yok, kendi arasında konuşan hiç yok. Bekliyorlar. Macaristan’da üstüme üstüme gelen şeylerden bir tanesi bu oldu sanırım. Hedef yok sanki, amaç yok, kendinden ya da etrafından memnun olmama yok, kabulleniş var. İdealist, hayalperest, tutkulu, coşkun, öfkeli, aniden parlayan, deli… daha bir çok sıfat sayabilirim Macarlarda karşılığını bulamadığım.

Ve birdenbire Avusturya’ya giriyoruz. Burada da Fransa-İtalya sınırında olduğu gibi terkedilmiş gibi sınır kapısı var. Hayalet şehir gibi buralar. Eskiden arabaların yanaştığı, polislerin pasaport kontrolü yaptığı kutu-vezneler bomboş şimdi. Avrupa Birliği’ni en net olarak böyle yerlerde hissediyor insan. Sınır yok artık, istersen buradan geç, istersen tarlanın içinden, burası Avrupa Birliği. Avusturya’ya elimizi kolumuzu ve muhtelif yerlerimizi sallayarak giriyoruz. Karşımıza çıkan ilk kasaba Eisenstadt. Malatya’nın kayısısı, İzmit’in pişmaniyesi, İzmir’in kızları ünlüdür ya, Eisenstadt’ın da Haydn’ı ünlü. Temmuz’un ortasında bir Haydn festivali var. İnsanın kafası ister istemez karışıyor. Avusturya burası, dünyaca ünlü bir çok beyni çıkaran ülke. Ve sen ülkeye girer girmez kayısısıyla ünlü bir kasabadan değil, klasik müzik dehasıyla ünlü bir kasabadan geçiyorsun. Ben, Türkiye, üretmek, onlar, Avusturya, kayısı, klasik müzik, kasaba, nasıl, niçin, niye, nereye kadar? Viyana’ya gidene kadar aklımda bunlar dolanıp duruyor. Bir türlü işin içinden çıkamıyorum.

Ve sonunda Viyana'ya ulaşıyoruz.

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Viz viz viz Heviz-1

Heviz, Balaton gölü yakınlarında bir kasaba. Kasabaya girişte solda küçük, sanırım insan yapısı bir göl, gölün üstüne kurulmuş çok güzel otel gibi bir yer var. Otel gibi diyorum çünkü içeride bir hayat belirtisi yok. Bisikletle etrafını dolaştık buranın, gölün etrafındaki çimlere atılmış şezlonglar var, saat dört-beş filan olmasına rağmen kimseler yok. Sanki geçen hafta tadilat için kapatılmış da daha işçiler çalışmaya girmemiş gibi. Sağda bir otopark, otoparkın etrafında bir iki mağaza ve restoran var. Akşam 7’den 10’a kadar filan burada bir restoranda canlı müzik yapıyor çingeneler. Macar ve Alman şarkıları çalıyorlar, gene bir takım yerli ve yabancı, kırkını aşmış çiftler dansedip bira içiyorlar. Çok eğlendikleri belli. Ben onları seyrederken nasıl bir yere geldiğimi sorgulamaktan başka bir şey yapamıyorum. Yaş ortalamasını düşürenler gençler değil on iki yaşından büyük olmayan çocuklar.

Heviz’in ana caddesi bir yokuş, sağlı sollu tek tük kafeler, restoranlar var. Bir yokuş. Ve Bu yokuş çok da uzak olmayan bir noktada bitiyor. Gece karanlığında orada arabayla dolaşırken Yılmaz’a bu yokuşun bir de inişi olacağını, o inişin de çevresinden dolaştığımız koca Balaton gölünün kıyısında biteceğini, gölün etrafında da barlar, publar, diskolar olacağını, Heviz ve çevresinde bir türlü görmeyi başaramadığımız genç insanların orada dağıttıklarını söylüyorum. Yokuştan aşağı inen yola giriyorum, beş dakika sonra karanlığın içindeyiz. Göl yok, bar, müzik, eğlence, içen sıçan insanlar… onlar hiç yok.

Burası bir sayfiye yeri, insanların kendi yazlık evleri filan var burada, ya da bizim kaldığımız gibi oteller. Her şeyin bir saati var. Benim uyuduğum saatlerde kahvaltı yapıyorlar. Benim kahvaltı yaptığım saatlerde güneşleniyorlar, benim çalıştığım saatlerde öğlen yemeği yiyorlar, benim öğlen yemeği yediğim saatlerde güneşleniyorlar, benim tekrar çalıştığım saatlerde akşam yemeği yiyorlar, benim akşam yemeği yediğim saatlerde uyuyorlar. Dün gece saat 11.00’de Heviz’e gittik bari bir dondurma yiyelim diye. Canlı müzik yapan barda üç kişi oturuyordu, geri kalan bütün restoranlar ve dükkanlar kapalıydı. Gündüz gördüğümüz, dondurma satan üç tane kafe vardı, onları da kapatıyorlardı. Peki dedik, Heviz küçük, on kilometre filan ötede Keszthely (Hadi bakıyim okuyun bunu) adında daha büyük bir kasaba var, gündüz dolaşırken oranın bir ana caddesi olduğunu görmüştük, insanlar, kalabalık, alışveriş yapanlar… Oraya gidelim. Gidiyoruz, saat 11.00 ve orada da her yer kapalı. Şimdi ben bunları yazdığım için Macar düşmanı oldum ya, Google’a “Keszthely, myspace” yazın, (ya da zorlamayın hayatı, direk kopyala-yapıştır yapın burdan) orada üçüncü sırada “barbi” kod adlı kızın başlığının altındaki satırları okuyun. Bakın bakalım ne diyor.

Heviz aslında Macar ve daha çok Alman-Avusturyalı tatil anlayışına uygun bir yer. Çevrede denize benzer tek yer hayvan gibi büyük Balaton gölü. Onun dışında kır. Çiçekler, böcekler, atlar, beyaz iri boynuzlu Macar mandaları, ağaçlar, ağaçlar arasına kurulmuş restoranlar (etterem). Şehrin keşmekeşinden sıkıldık kendimizi doğaya atalım durumu. Fakat keşmekeşinden sıkıldığın şehir 2 milyonluk Budapeşte. Ben gelmişim 13 milyonluk İstanbul’dan. Keşmekeş benim damarlarımda dolaşıyor, aksiyon istiyor bünye doğal olarak, ama bulamıyorsun ki.

Kaldığımız otel Macar köy evi nizamında, mimari farklı, dik çatıların üstünü kalın saz balyalarıyla örtmüşler, sanıyorum kışın çatının üstüne fazla kar yükü binmesin diye yapılmış. Fakat yazın güneş vurunca aslanlar gibi ısınıyor, ısıyı tutuyor, gece de sıcak tutuyor mekanı, bütün bunlara rağmen Macarlar daha klima kullanma alışkanlığına sahip olmamışlar. Klimanın gereksiz olduğunu mu düşünüyorlar, benim kadar terlemiyorlar mı bilmiyorum. Keszthely’de DVD kiralayan bir dükkan görmüştüm oraya gidiyorum bir gün. Sıkıntıdan bari film seyrederek kurtulayım diye düşünerek. Dükkanın kapısı kapalı. Yazın bir dükkanın kapısı sıkı sıkı kapalıysa içerde klima olduğunu düşünürüm ben doğal olarak. Ama yok, içeride, dışarıdakinden daha boğucu bir hava var, dört beş derece daha sıcak içerisi, girer girmez ter boşalıyor üstümden ama klima söz konusu değil. İşin garip yanı içeride çalışan kızlarda herhangi bir sıcaklama emaresi yok. Terlemiyorlar. Demek ki bu memleketin insanlarının bünye olarak sıcakla bir alıp veremedikleri yok.

Alman turist aile güruhları sabahın erken saatlerinden akşam güneş batana kadar otelin ortasındaki havuzun etrafından ayrılmıyorlar. Non-stop güneşlenme hali söz konusu. Hava bulutlu, biraz sonra yağmur yağacak olsa da güneşleniyorlar. Arada bin kişi halinde havuza giriyorlar. Çocuk çığlıkları, kahkahalar. Benim odam havuza daha yakın olduğu için çalışamıyorum doğal olarak. Yılmaz’ın odasında çalışmaya uğraşıyoruz ama nafile. Macar elleri bütün çalışma isteğimi alıp götürmüş durumda. Zaten ben de bahane arıyorum sanırım. Bırakıyorum çalışmaya çalışırken çalışamayıp vicdan azabı çekmeyi. Yeter. Olmuyorsa olmuyordur kardeşim, uzatmanın bir alemi yok ki.

Akşam aynı turist aile güruhları kendi apartlarına kapanıyorlar, yemekten sonra televizyon, bir kısım kitap okuyor. Dediğim gibi, Heviz’de gece canlı müzik yapan bir tek yer var, bir çingene org çalıyor, diğer çingene keman, ortada polka yapan iki çift… Biri vursun bunları. Alman olmanın da en azından Macar olmak kadar dayanılmaz bir şey olduğuna karar veriyorum. En azından bu Almanlardan biri olmanın. Hayatımda ilk defa, yabancı bir ülkede Türk olmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Akdenizliliğimle gurur duyuyorum. İtalyan kardeşlerime, Yunan kardeşlerime, İspanyol kardeşlerime hatta Akdeniz kıyısında yaşayan Fransız kardeşlerime bile kucak dolusu selamlar gönderiyorum Macar ellerinden.

Heviz ve Keszthely’de dolaşılabilecek yerler yok mu? Elbette var. Keszthely’nin bir şatosu var mesela, yeşillikler içinde, bir sürü müze var, oyuncak bebek müzesi, işkence müzesi, bir sürü küçük müze. Ama hiçbirini gezesim yok açıkçası.

Otelden bisiklet kiralayıp etrafı dolaşmaya başlıyoruz. En güzel yanı otomobil yollarının kenarında ayrı bisiklet yolları yapılmış olması. Bir iki yerde ana trafiğe karşıyoruz, onun dışında hep kenardan kenardan, tıngır mıngır gidebiliyoruz. Bir yerde kiraz ağacının bahçeden yola taşan dalından kiraz koparıyorum bir tane. Önce vişne sanıyorum çünkü daha çok vişneye benziyor, ekşi meşki ağzım tatlanır diyip atıyorum ağzıma, nefis tatlı bir kiraz çıkıveriyor. Kirazı kopardığım dala bir altın asıp yoluma devam ediyorum (Ne de olsa Osmanlı torunuyum ya ben J)

Bir mezarlık var yol kenarında. İçeri bisikletle girenler olduğunu görünce biz de dalıyoruz mezarlığa. Ölülere ve yakınlarına saygısızlık etmeden dolaşıyoruz mezarlığı. Hayatımda gördüğüm en güzel mezarlık. Çok fazla mezarlık görmedim ama burası gördüklerim arasında en güzeli. Bir takım abiler ve ablalar bir takım kabirlerin başındalar. Çiçek bahçesi gibi kabirlerin üzeri. En güzel renkte çiçeklerle donatmışlar, müthiş bakımlı. Mezar taşları granitten asimetrik kesim. Yani iki köşesi bir dikdörtgen gibi düzgün kesilmiş, geri kalan iki köşeyi tırtıklı ve yere doğru eğimli bırakmışlar. Granitler genelde siyah ve parıldıyor, kabirlerin üstü tertemiz, en ufak bir yabani ot yok etraflarında. İnsana garip bir ferahlık veriyor bu mezarlar. Bir de küllerin konulduğu küçük anıtlar var hemen mezarlığın yanındaki kilisenin etrafında. Kilise gene buranın mimarisine uygun dik ve ahşap çatılı. Anladığım kadarıyla son ayinler için kullanılıyor burası sadece. Yakılmak için Macaristan’a gelinebilir tekrar, ya da yakılmak için Macaristan’da ölünebilir. Bu konuyu daha sonra değerlendirmek üzere beynimin bir kenarına not ediyorum.

6 Temmuz 2008 Pazar

Leyleği havada gördüm ben

Ukalalık olsun diye değil ama yıllardır hayalini kurduğum bir şey olduğu için yazıyorum bunu, kendime not olarak.
Dün sabah Viyana'da uyandım. Öğlen Güney Macaristan'da Heviz'deydim, akşam Budapeşte'deydim, gece İstanbul'daydım. Bugün sabah İzmir'deydim, şimdi Sakız Adası'nda önümdeki Kordonboyu'ndan geçen insanları seyrediyorum. Ben böyle yaşamayacaksam öleyim daha iyi zaten.
Viyana hakkındaki izlenimlerimi önümüzdeki günlerde yazacağım. Bir tek şey söyleyebilirim şimdilik. Viyana'ya gidiniz. Mutlaka gidiniz. Üzgünüm Polente :)