22 Ağustos 2010 Pazar

Pazar Yazısı

Bu pazar kahvaltısını Çırağan Four Season's Oteli'nde yaptık ailecek... Boğaz'dan geçen Malta Bandıralı tanker Manda'nın geçişini seyrederken California şarabında nemlendirilmiş şeftalilerimi yerken ülkemin son otuz yıllık macerası gözlerimin önünden bir power point sunumu gibi geçti...

Otuz yıl önce Boğaz'dan sadece Sovyet Bandıralı gübre gemileri geçerdi... Romantik devrimcilerdik o zamanlar... Ben ve arkadaşlarım... Beşiktaş iskelesinde kar yağardı... parkalarımız delik deşikti... "Beni de al ey şanlı gemi! Halkların kardeşliğine götür beni!" diye bağırırdık...

İçimizden elbette... asker kol gezerdi soğuk ve boş Beşiktaş sokaklarından... göt isterdi gerçekten bağırmak... o da biz de yoktu... darbe zamanıydı... boş Beşiktaş'ta dolaşmak bile göt isterdi çok afedersin...

Boş beşik... sanat yaptım... evet ben bunu yapıyorum bazen... evde California şarabımla tüttürdüğüm cohibanın dumanına bakarak... bazen dumandan delikler yaparak sanat yapıyorum... bana saf diyeceksiniz biliyorum... hayalperest, aklı bir karış havada, dalgacı, ahmak, dingil, küt...

...diyebilirsiniz umrumda değil... evet, itiraf ediyorum! Hala içimde o eski romantik devrimciden izler taşıyorum... küba purosu dışında puro içmiyorum...

Devrim deyince aklıma Gökhan Berkmen'in o nefis şarkısının sözleri geliyor... "Mutsuz olsam da anladım sevgilim, senin gibisini bulamam ben, oh bebek bulamam". Bunları düşünürken Paris'te, Louvre'da gördüğüm Sebastien Pipi'nin resmini düşünüyorum... Düşünmekle de kalmıyorum, açıyorum önüme soğuk ve sisli bir Paris gününde Mali'li sokak satıcısından kıran kırana bir pazarlıkla aldığım Sebastien Pipi albümünü. Fransız Devrimi'nin bu büyük ressamının en ünlü tablosu karşımda. "Giyotine giderken götü donanlar"...

Üzerinden iki yüz yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen... nasıl da canlı hala giyotine gidenler... fırça darbeleri nasıl sert... her fırça darbesi geçmişime atılan bir fırça gibi hırpalıyor beni... ama ben razıyım... acı çekmeye razıyım Pipi'nin elinden... Ferit'in bugünlerde sürekli kulağımdaki şarkısını dinliyorum hemen... "Fırçala beni temizlikçi Leyla, fırçala beni, at bütün kirlerimi"...

Keşke diyorum... keşke bütün bu pislikler bir fırça darbesiyle silinip gidebilse ruhumdan... politika... Ankara... bürokrasi... ihale... cukka... ve diğerleri... Pipi'nin fırça darbeleriyle silinip gitse... ben kalsam bir tek... saf ve romantik... otuz yıl önceki ben...

Canımın istediği gibi bağırsam Boğaz'dan geçen Sovyet gübre gemisine "Ah o gemide gübre olsaydım, uzak Sovyetler'e yol alsaydım". Eğer o gün bağırabilseydim... Beşiktaş iskelesinde diğer romantik arkadaşlarla osuruğumuz donarak izlemektense o gemiyi... gerçekten bağırabilseydim eğer...

Bir tek şey alırdım yanıma giderken... Bir şişe California şarabı, bir kutu cohiba, bir de M.M'nin bir fotoğrafı... Üç şey oldu biliyorum... ama romantik ve entelektüelim ben... idare edin... olacak o kadar...

Four Season's Boğaz'a bakıyor... Ben Boğaz'a bakıyorum... ülkemin son otuz yılı bir power point sunumu gibi geçiyor gözlerimin önünden...

Üşüyorum...

(Bilin bakalım ben kimim)

3 yorum:

Müge dedi ki...

Daha ilk paragraftan anlaşılıyor valla. :)

kahvegibi dedi ki...

ertuş mu engiş mi?
Engiş gibi duruyo daha çok

Gökhan dedi ki...

ertuş ertuş :)
ertuş ne ya! ne dedirtiyorsunuz bana kadın kişiler ya! ertuş diyorum ya! hala diyorum yaaa!