27 Ağustos 2010 Cuma

Memleketim, memleketim

Bugünkü Milliyet'te alt alta duran iki haber...

Birincisi Ömer Çetin'le ilgili. Muğla'da okuyor, Ağrılı, para kazanıp ailesine göndermek için İstanbul'da inşaatta çalışırken düşüyor ve ölüyor. "İki gündür açım" demiş Ömer ninesine telefonda.

İkincisi Seren Serengil'in mucize diyetiyle ilgili. Hamilelik sürecinde 80 kiloya çıkan Seren'in 45 günde nasıl 12 kilo verdiğini fotoğraflar eşliğinde anlıyoruz. Dişlerinizi ve dilinizi fırçalamanız lazımmış önce, sonra da büyük bir bardak su içmeniz. Su içmeyi sevmiyosanız limon katın içine canım efendim!

Memleketim... güzel memleketim... yetenek olsa sen bana ne romanlar yazdıracaksın ama yok a.q. yok!

22 Ağustos 2010 Pazar

Pazar Yazısı

Bu pazar kahvaltısını Çırağan Four Season's Oteli'nde yaptık ailecek... Boğaz'dan geçen Malta Bandıralı tanker Manda'nın geçişini seyrederken California şarabında nemlendirilmiş şeftalilerimi yerken ülkemin son otuz yıllık macerası gözlerimin önünden bir power point sunumu gibi geçti...

Otuz yıl önce Boğaz'dan sadece Sovyet Bandıralı gübre gemileri geçerdi... Romantik devrimcilerdik o zamanlar... Ben ve arkadaşlarım... Beşiktaş iskelesinde kar yağardı... parkalarımız delik deşikti... "Beni de al ey şanlı gemi! Halkların kardeşliğine götür beni!" diye bağırırdık...

İçimizden elbette... asker kol gezerdi soğuk ve boş Beşiktaş sokaklarından... göt isterdi gerçekten bağırmak... o da biz de yoktu... darbe zamanıydı... boş Beşiktaş'ta dolaşmak bile göt isterdi çok afedersin...

Boş beşik... sanat yaptım... evet ben bunu yapıyorum bazen... evde California şarabımla tüttürdüğüm cohibanın dumanına bakarak... bazen dumandan delikler yaparak sanat yapıyorum... bana saf diyeceksiniz biliyorum... hayalperest, aklı bir karış havada, dalgacı, ahmak, dingil, küt...

...diyebilirsiniz umrumda değil... evet, itiraf ediyorum! Hala içimde o eski romantik devrimciden izler taşıyorum... küba purosu dışında puro içmiyorum...

Devrim deyince aklıma Gökhan Berkmen'in o nefis şarkısının sözleri geliyor... "Mutsuz olsam da anladım sevgilim, senin gibisini bulamam ben, oh bebek bulamam". Bunları düşünürken Paris'te, Louvre'da gördüğüm Sebastien Pipi'nin resmini düşünüyorum... Düşünmekle de kalmıyorum, açıyorum önüme soğuk ve sisli bir Paris gününde Mali'li sokak satıcısından kıran kırana bir pazarlıkla aldığım Sebastien Pipi albümünü. Fransız Devrimi'nin bu büyük ressamının en ünlü tablosu karşımda. "Giyotine giderken götü donanlar"...

Üzerinden iki yüz yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen... nasıl da canlı hala giyotine gidenler... fırça darbeleri nasıl sert... her fırça darbesi geçmişime atılan bir fırça gibi hırpalıyor beni... ama ben razıyım... acı çekmeye razıyım Pipi'nin elinden... Ferit'in bugünlerde sürekli kulağımdaki şarkısını dinliyorum hemen... "Fırçala beni temizlikçi Leyla, fırçala beni, at bütün kirlerimi"...

Keşke diyorum... keşke bütün bu pislikler bir fırça darbesiyle silinip gidebilse ruhumdan... politika... Ankara... bürokrasi... ihale... cukka... ve diğerleri... Pipi'nin fırça darbeleriyle silinip gitse... ben kalsam bir tek... saf ve romantik... otuz yıl önceki ben...

Canımın istediği gibi bağırsam Boğaz'dan geçen Sovyet gübre gemisine "Ah o gemide gübre olsaydım, uzak Sovyetler'e yol alsaydım". Eğer o gün bağırabilseydim... Beşiktaş iskelesinde diğer romantik arkadaşlarla osuruğumuz donarak izlemektense o gemiyi... gerçekten bağırabilseydim eğer...

Bir tek şey alırdım yanıma giderken... Bir şişe California şarabı, bir kutu cohiba, bir de M.M'nin bir fotoğrafı... Üç şey oldu biliyorum... ama romantik ve entelektüelim ben... idare edin... olacak o kadar...

Four Season's Boğaz'a bakıyor... Ben Boğaz'a bakıyorum... ülkemin son otuz yılı bir power point sunumu gibi geçiyor gözlerimin önünden...

Üşüyorum...

(Bilin bakalım ben kimim)

17 Ağustos 2010 Salı

Sabah Saçmalamaları

  • Nefrit olmaktan nefrit ediyorum!  (Hiç olmadım o ayrı)
  • O değil de, insanın idollerinin kendini bozması kadar kötüsü yok be... Kimseye güvenemiyosun bu hayatta. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden gerçek idol kendini bozmaya fırsat bulamadan ölen idoldür. Gözünün yağını yiyim Jim Morrison'un ve diğer 27'liklerin.
  • Kendimi kaybedercesine dolaşmak istiyorum New York sokaklarında.
  • Amerika Irak'taki muharip askerlerinin sonuncusunu da bugün geri çekmiş bulunuyor. İşte asıl eğlence bundan sonra başlayacak.
  • Yeni çıktı bu "bebek" modası. Gülben Ergen'in çocuğundan çıktı sanıyorum. Hülya'nın Zehrasına neden hiç Zehra bebek demedik? Ayıp olmayor mu? Şimdilerde 5 yaşına kadar bütün çocuklara Kıl Bebek Tüy Bebek deniyor haberlerde. Baby Jesus sen nelere kadirsin. Bir kere daha anlıyor ki deli gönül, bir dil sözcüklerden bozulmuyor. Türkçe pratik dildir, yabancı dilde bir kelimenin karşılığını bulamıyorsa, şak diye alır içselleştirir ama o kelimeyi kendi cümle yapısının içinde eriterek yapar bunu. Ama artık sadece kelimeleri değil, kullanım kalıplarını da taklit etmeye başladı İngilizce'yi içselleştirecek kadar iyi eğitimden geçmiş yeni kuşaklar. Baby Jesus oldu mu sana Sadettin Bebek? Huzur'u okuyun ne bileyim Esir Şehrin Mahpusunu okuyun orada buralara özgü bir musiki vardır. Bizim şu anda hızla kaybetmekte olduğumuz bir musiki. Yerine buralı olmayan ama asla oralı da olamayacak bir ıslık koyuyoruz sadece. Acı be abi! (Ulan nerden nereye gelmişim! Burası neresi?)
  • Hafize hafize kaybı yaşamış olarak geri döner hafıza. Kih kih kih...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Vedağğğğğ!!!

Biraz önce Veda'yı seyrettim. Başlangıçta bir beş dakika filan normal hızda, sonrasında hızlandırarak. Film hakkında bir kaç notum var.

1) Lisede inkılap tarihi görmüş herhangi bir vatan evladı bu filme niye gider? Onun yerine Bayram Bayraktar'ın inkılap tarihi kitabını aç oku, bir de arkasından Sarı Zeybek patlat tamam. Ne ki şimdi bu?
2) Eğer farklı bir yerden bakmayacaksan, resmi tarihin sınırları içinde, ne etliye ne sütlüye bulaşmadan film çekeceksen Cin Ali'nin maceralarını çekseydin be Zülfüm!
3) Hadi bunların hiçbirini yapamadın, bari savaş sahnelerini yüklenseydin diyeceğim ama onlar zaten oofff offf! Pankreas güreşçileri bile filmdeki figürasyondan daha iyi rol keser. "Hain düşman al sana bombe!" kıvamında takılan bir takım elli liralık figürasyonları kameranın önünden geçirmekle savaş sahnesi çekilemeyor. Ziya Abi'den hiç mi ders almadın Zülfüm? Niye yiyemeyeceğin havucun altına yatıyorsun ben onu bir anlasam!
4) Niye ki bu film yani şimdi? Niye? Gerçekten ben anlamadım. Altında art niyet arıyorum ben bunun artık. "Abi hazır Atatürk trend, kimse de doğru dürüst bir Atatürk filmi yapmıyor, çakalım bunu, Genelkurmay her alaya bi tane alsa apartman üstüne apartman dikeriz yemin ediyorum!". Bu mudur yani?
5) Sinan Duzcu kardeşim, insanın kumral mavi olması Atatürk oynamasına yetmiyor, önce biraz yetenek sonra da çooookça çalışma lazım. Hiç mi metod oyunculuğu diye bir şey duymadın güzel kardeşim?
6) Kazım Karabekir'i oynayabilecek bir tane insan evladı oyuncu kalmadı yok mu da Sanayakınsunayakın'ı oynatıyorsun. Onun çipil gözleriyle, biraz önce sudan çıkmış balık ifadesiyle beni başbaşa bırakıyorsun Zülfüm? Nasıl bir işkence planladın lan sen bize böyle!
6) Ayıp ama ya! Zaten hava sıcak yarım saattir nefes alamıyorum sizin yüzünüzden lan! Göğsüm sıkıştı lan! Ayıp lan! Ayıp!

3 Ağustos 2010 Salı

Nasıl Okuyorum

Belki de bu kendi şahsen öz çabalarımla bulduğumu sandığım ama bir çok insanın uyguladığı bir metoddur. Bana çok olur bu, çırpına çırpına bir pratik yöntem bulduğumu düşünürüm, birileriyle paylaşırım, "Aaa o mu, onu biz yıllardır yapıyoruz, hatta Amerika'da sırf onu yapan bir alet geliştirimişler!" gibi cevaplar alırım. Yıllar önce, üstünde Sapık filminin kült sahnesi olan perdenin arkasındaki bıçaklı gölge olan bir duş perdesi tasarlamanın eğlenceli olacağını düşünmüştüm, bunu da lisedeyken şimdi Barcelona'nın en sevilen vatandaşlarından olan can kardeşim Sinan'a anlatmıştım. Sinan yıllar sonra elinde bahsettiğim duş perdesiyle çıkageldi. "Aha da yapmışlar" diye. Bu da onun gibi bir şey olabilir, uyarmadı olmasın.

Uzun yıllar yoğun bir tempoyla çalıştığım, işim de beynimin çok büyük kısmını elinde tuttuğu için kitap okumaya ya da film seyretmeye ayırdığım zaman hep kısıtlı oldu. Öte yandan tüketici zihniyeti yeni kuşaklara göre daha az gelişmiş bir ara kuşak insanı olduğum için yerli malı haftaları ve hiçbir şeyi ziyan etmeme kafasıyla "koy götüne ya! senden değerli mi!" kafası arasında bir yerlerde büyüdüm. Kitaplar ve filmler bir takım insanların emek verip ürettiği değerli ürünlerdi. Dolayısıyla öyle üstün körü okumak, izlemek üretene terbiyesizlik olur diye düşünüyordum sanırım. Fakat zamansızlık her şeyden üstün gelince, bir de yazma işinin içinde ilerleyince sanırım o üretme meselesine saygı ben de yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Çünkü ben de götümü yırtarak üretiyordum, üretiyorum, dolayısıyla bir çeşit istediğim gibi okuma ve izleme hakkı kazandığımı düşünmeye başladım sanırım. Ayrıca harcanan emekten çok ürünün iyiliği öne geçmeye başladı bir yerden sonra. Evet ben bir filmin yarısında çıkabilen insanlardan değildim, bir kitaba başladım mı ıkına sıkına sonunu getirirdim eskiden. Salaktım evet!

Bu yavaş yavaş değişti. Evde film izlerken mesela, tabi ki babaların filmlerinden bahsetmiyorum, ama yeni çıkmış filmleri diyelim, temponun düştüğü yerde hızlandır tuşuyla hızlandırıp, bizim hazırlık sahnesi dediğimiz, genelde iyi yazılmayan boş sahneleri sallayarak esas meselenin patladığı sahneye geçebiliyorum. Çünkü filmin can alıcı noktası olan sahnenin nasıl kurulduğu daha önemli oluyor benim için.

Yazının başlığına gelince. Kitaplarda genelde bunu yapmam. Bir kitabı alır, okumaya başlar, beğenmezsem bırakırım. Ama bir araştırma okuyorsam mesela, genelde her paragrafı önce çok hızlı okuyup flaş çakan cümleleri bulurum. Eğer paragrafta flaş çakmıyorsa bir sonraki paragrafa geçerim, çakıyorsa o cümleyi bir tur daha okurum, önceleyen bir cümle varsa onu da okurum, gönderirim. Bu şekilde her türe göre ayrı bir okuma biçimi geliştirmiş durumdayım. Romanlarda da bir ayrımım var. Klasikleri okuyacaksam kafamın gerçekten salim olduğu ve rahatsız edilmeyeceğim bir ortam oluşturmaya çalışırım. Ama gene de eğer tırmandığım yokuş dik, yazının üstüme bindirdiği yük ağır ise, Allahını tanımam gene hızlandırılmış okumaya geçerim. Çünkü klasiklerde bile boş satır vardır. Yeni romanları okumak bu anlamda çok daha kolaydır. Rem gibi düşünüyorum hadiseyi, illa derin Rem'e geçmek gerekmiyor böyle kitapları okumak için çünkü o zaman o kitabı okumak için girmeye çalıştığın konsantrasyonun düzeyi ve harcadığın emek kitabı karşılamıyor.

İlyada'yı okurken de destan okuyacağımı bilerek okudum. Destanlarda tekrarlamalar, birinin söylediği cümlelerin dinleyen tarafından bir başkasına aynı cümlelerle aktarıldığı tekrarlamalar çok olur. Bir çok türün kökeni olduğu gibi tiyatronun ve sinemanın da kökeni destanlar. Dolayısıyla görsel düşünmeye, sahneyi tasarlamaya, hayalinde kurmaya izin veren metinler. Eğer metni bilimsel bir metin okur gibi okursan o zaman kendini kaybetmen çok mümkün. Ama hayalinde canlandırmayı becerebilirsen başka bir yerlere götürebiliyor seni, o zaman orada her yazan cümlenin bir önemi olmuyor. Sadece bir kelimeden bile "3500 yıl önce buralar nasıl yerlerdi acaba?" sorusuna gidebiliyorsun. O zaman işte hem okunması çok daha kolay hem de çok daha zevkli metinler haline geliyor böyleleri. Şaksiper ve eserlerine ilk sardırdığımda "bir dakika Şaksiper okuyorum! En ufak bir kelimeyi bile kaçırırsam üstadı mezarında ters çevirme ihtimalim var!" itinasıyla okumaya kalkmış ve kendimi uyurken bulmuştum. Ama metnin seni kontrol etmesine izin vermediğin noktada çok enteresan yerlere ulaşabiliyorsun. Mesela İlyada'da geçen bir benzetmenin aynısının Hamlet'te de kullanıldığını farkediyorsun ki o zaten tadından yenmez bir nokta olayor. Kısacası her yemek nasıl aynı şekilde yenmezse her kitap da aynı şekilde okunmayor. Bunun fast-food'u var, lahmacunu var, şuşişi var. Bunu anlamak benim uzun zamanımı aldı. Ama becerdim.