28 Aralık 2007 Cuma

böyle şeyleri okuyunca mavi ekran vermeye başlıyorum-1

TÜRKİYE Dans Federasyon’nun kuruluşunda Oryantal Danslar Bölümü Asbaşkanı seçildikten sonra sahne çalışmalarına ara veren oryantal Asena, yeniden işbaşı yaptı

hö!

26 Aralık 2007 Çarşamba

Enteresan Şeyler


Bugün dışarı çıktım alışveriş yapmaya. Önce bir kafede oturdum, sigara içerek camdan gelen geçenleri seyrederken, yolda bir araba durdu. Bir zenci indi, kafeye girdi, bana geldi. "Bir sigaranızı alabilir miyim" dedi. Ben de uzattım. Teşekkür etti, çıktı, arabaya bindi ve uzaklaştı. Sigara isteme konusundaki yüzsüzlük Oscar'ını bu arkadaşa gönül rahatlığıyla teslim ettim.


Bir alışveriş merkezinin dışındaki hemen dışındaki kafenin önüne, açıkhavaya konmuş masalardan birine oturdum, bir tane sütlü kahve söyledim. O sırada gençten bir Arap yanıma yanaştı. Sigara kağıdım olup olmadığını sordu, ben de cebimden Malboro paketimi çıkarıp gösterdim. Hayır anlamında. Bizim Arap, yanıma gelerek, çok teşekkürler edip paketten bir sigara aldı, yaktı. Onun performansı o kadar da Oscar'lık değildi. Sonra bana Arap olup olmadığımı sordu. Sakallar var ya... Ben de Arap olmadığımı, Türk olduğumu söyledim. Ooo çok güzel, İstanbul, Ankara, Antalya! Hemen kanka olduk ya, bana içip içmediğimi sordu. Ben de sigaramı gösterip içtiğimi söyledim. "Onu diil canım" dedi... "Haşiş haşiş..." Ben de Fransa'da içmeye çok niyetim olmadığını söyledim. Emin misin dedi, avucunun içinde sakladığı bayram şekeri büyüklüğündeki macunu gösterdi. Teşekkür ettim, almayayım. "Peki sen bilirsin, görüşürüz" dedi ve uzaklaştı.


Eve dönmeden önce süpermarketten su filan alıyordum. Yetmiş ila seksen yaşları arasında bir adam ve yanında vücudunun geri kalan kısımları seksen yaşlarında olan ama yüzü ellilerinde bir kadın gördüm. Kadının kafatasının üstündeki bütün tabakaları almışlar, derisinin altındaki her türlü eti yağı kazımışlar, deriyi gerisin geri kafatasının üstüne germişler. Gözleri pörtlek, Munch'un Çığlık'ına benzer bir ifade var suratında. Bundan kırk sene sonra Maykıl Ceksın'ın nasıl görüneceğini hayal edin, öyleydi işte. Korkutucuydu. Saçları da vardı üstelik. Simsiyah bir peruk... Kıpkırmızı bir manto. Mata Hari ölmemişti, Paris'te yaşıyordu. Çıkışta bir de Pinochet'yi gördüm tam oldum zaten. Kenan Evren'i de görseydim düşüp bayılabilirdim.
Sonuç olarak enteresan bir gün oldu benim için.

23 Aralık 2007 Pazar

Paris'te Akşamüstü

Geç kalktım, 11 gibi, bugün pazar ya kendime izin veriyorum. Ne alakası varsa. Ben sabah 9 akşam 5 çalışan biri değilim ki ne zaman istersem o zaman kalkarım. Gittim güzel bir kahvaltı yaptım. Croque Paysanne yedim. Adına bakınca çok üf bir şey gibi duruyor ama bakmayın adına. Köy ekmeğinin üstüne jambon, onun üstüne peynir, onun da üstüne yımırta. Tam istediğim gibi bir kahvaltıydı ama.

Meydanın bir köşesine konuşlandım gelen geçenleri seyrettim. Yaşlı kadınlar geçti, kocası atmış yaşlarındayken ölmüş yaşlı kadınlar. Daha yaşlı kadınlar geçti. Kocasını ikinci dünya savaşında kaybetmiş kadınlar. Daha da yaşlı kadınlar geçti. Kocasını birinci dünya savaşında kaybetmiş kadınlar. Artık ölmüş olması gereken kadınlar bile geçti anasını satayım! Kocasını 1881'de kaybetmiş kadınlar bile geçti. Niye bu kadar çok yaşıyor bu kadınlar? Biz niye atmışı zor görüyoruz? "Ömrümü tükettin ömrümü!" lafı erkekler için geçerli demek ki.

Tatlı olarak da Tarte Paysanne yemiş bulunuyorum. O da elma püresinin üstüne elma dilimlenmiş tart oluyor, üstüne de vanilyalı dondurma. Yanında da Earl Grey poşetinde çay. Bu arada sokaktan geçen kızları sayıyorum, bakalım kaç güzel kıza karşılık kaç çirkin kız geçecek.

Dün gece "hep destek tam destek" şiarıyla bizimkilerin maçını seyretmeye gittim. Sora sora Bağdat bulunabildiği gibi Paris'te digiturk yayını yapan bir mekan da bulunabiliyor. Bunu yapabilmek için Montparnasse'tan bir aktarma yapıp 4 nümrolu metroya bindim. Strasbourg-Saint Dennis istasyonunda indim metrodan. Bir anda ortam değişti. İstasyonun merdivenlerinden çıkarken beni kesen zenci abilerle karşılaştım. Kafamı yer seviyesinden çıkarınca başka bir Paris'e geldiğimi anladım. Sarkozy'nin nefret ettiği Paris burası. Benim geldiğim yer resmen "Beyaz" Fransızların mekanıydı. Burası banliyö gibi de değil, multi-kulti bir mahalle. Afrikanın muhtelif eski Fransız sömürgesi ülkelerinden gelen zenci abiler, ablalar arasından Türkçe cümleler fışkırmaya başlayınca doğru yere geldiğimi anladım. Bir cadde var, Et ve Gıda Pazarı caddesi orası. Belki Fransızca adı başkadır ama Türkçe adı bu. Dar ve kalabalık sokaklarda Tunuslular ve Karslıların arasından yürüyerek biraz boş olan ilk Türk dükkanına nerede maç seyredebileceğimi sordum. Sonra da tarif ettikleri sokağa girdim. Sokakta karşılıklı iki tane Türk kitabevi var, muhtemelen 12 Eylül'den sonra buraya zıplayan solcu abilerimiz tarafından kurulmuş. Henüz maç seyredecek yeri bulamamışken birden Türkiye'nin herhangi bir yerinde rastlayabileceğiniz türden bir kahvehanenin önünden geçtim. "Çiçek Çay Evi". Doğal olarak hemen daldım tabi içeri. Kalabalık, fosur fosur sigara içilen bir kahve. Bizimkilerden tek farkı bira da satıyor olması. Yani açık seçik bira satıyor olması. Oturdum bir grup Trabzonluyla maçı seyrettim. İnsan kendi yaşadığı gerçekliğe ne kadar çabuk dönebiliyor. Maçı bitirip dışarı çıktığımda Paris çarptı yüzüme yeniden, yüksek ve eski binalar, Çin restoranları, barları, geniş yollarıyla. Halbuki o iki saat içinde unutuvermiştim Paris'te olduğumu. Dışarı çıktım, PTT'nin duvarında Türkçe bir komünist afiş. Biraz ilerde bir zafer takı var. Altında Noel ağaçları...

Elbette ve doğal olarak güzel kızların sayısı çirkin kızlardan oldukça fazla. Bir kaç tanesi bir iki kere geçti. Kalabalık bir sahnede, öndeki aktörleri değil arka plandan geçen figüranları seyrediyormuşum gibi geldi. Onlar da aynı hat üzerinde gider gelirler sürekli. Aynı kızı iki üç kere görebilirsin mesela. Bu kızlar kendimi kalabalık bir film karesinin içinde hissetmem için dolaşmıyorlar buralarda. Noel alışverişi yapmak için dolaşıyorlar... Yani... Sanırım...

21 Aralık 2007 Cuma

Türkiye Nereye Gidiyor?!

Kendimi bildim bileli bu lafı duyarım. Deli eder bu laf beni. O kadar gereksiz bir laftır ki bu. O kadar anlamsız bir laftır ki bu. Söylemeyin şu lafı. Çok afedersiniz bir yere gitmiyor amına koyim! Durduğu yerde duruyor Türkiye! Bi rahat bırakın ama ya! Aaaaaa!

19 Aralık 2007 Çarşamba

Paris'te Sabah

Sabahın dokuzbuçuğu. Şimdi benim bu saatte ayakta ne işim var? İstanbul'da olsam henüz uyumamış olabilirdim. Ama burada öyle değil. Yanında kaldığım aile klasik bir Fransız ailesi. Adamların işleri güçleri var, sabah saat sekizde cart diye uyanıyorlar. Akşam saat onbirde de cart diye uyuyorlar. Dolayısıyla belli bir saatten sonra gürültü yapmak doğru olmuyor. Belki doğrudur da ben yapmıyorum. Dolayısıyla saat sekizde ben de cart diye uyanıyorum. Güneş henüz doğru dürüst doğmakta. Üç dilim ekmekten oluşan kahvaltımı bitirdim, işe gitsinler bir tur daha kahvaltı yapacağım tabi ki. Delikanlıyı keser mi baton ekmeğin iki lokmalık dilimleri. Güzel memleketimin bir ucunda savaç uçakları bir yerleri bombalıyor, pis bir savaşın içindeyiz ben kendimi bildim bileli, böyle de gidecek görünüyor daha. Onların güzel memleketinde ise Sarkozy'nin Carla Bruni adında bir şarkıcıyla kırıştırmasının dedikodusu yapılıyor yemek masalarında. Doymuş ülke doymamış ülke farkı. Doymuşluktan kaynaklanan bir ağırlıkları var. Ev sahibim Pascal de aynı şeyi söylüyor. Bir şeye karşı ya da bir şey uğruna savaşmayan bir ülke Fransa, ağır bir ülke. İki yüz yıl Almanya'yla kavga ettikten sonra ikisi de o kadar gelişti ki birbirlerine sınırlarını açtılar. Şimdi kavga edecek kimse yok. O yüzden yok başbakan şarkıcıyla kırıştırmış, yok buna gül vermiş bunlarla eğleniyorlar.
Dünyanın en büyük üçüncü nükleer gücüymüş ben bilmiyordum. Ama bunca güç bir işe yaramıyor. Atıl duruyor sadece. Bizde olacaktı ki ah! Gülüyorum tabi ki bunu yazarken. Öte yandan o enerji ihtiyacını da çok iyi anlıyorum. Güneydoğu'da pis bir savaş sürüyor. Bu savaş can sıkabiliyor, çok yakınımıza kadar gelebiliyor, yeni tanıştığımız bir insanın kardeşini alıp götürebiliyor mesela. Ama bir yandan da kendimize bir "öteki" bulmamızı sağlıyor. O "öteki", o düşman simetri ve denge ihtiyacımızı karşılıyor. Bizi diri tutuyor, enerjik yapıyor, tetikte olmamızı sağlıyor. Tehlikeye ihtiyacımız var, daha uzun bir süre için. Belki bir gün bu savaşa ihtiyaç duymayacağız, belki o zaman gelişmemizin önünde bir engel olacak, işte o zaman bu savaşın bitmesini herkes isteyecek ve herkes gerekeni yapmayı kabul edecek.
Dışarıda hava eksi 4 derece. Sigara içmeye çıkıyorum götüm donarak. Madeleine'in okulu bugün geç başlıyor. Evin uzun süreli kiracısı elli yaşlarındaki Patricia çok şey saklayan gülümsemesiyle etrafta dolaşıyor. Erkan Oğur "Kerpiç Kerpiç Üstüne Kurdum Binayı" türküsünü, Deniz Kızı Eftelya "Yalova Şarkısı"nı söylüyor. Dışarıda tam karşımdaki manav Mandalina, Mango ve Lychee meyvesini aynı anda satıyor. Ben de kerpiç kerpiç üstüne kuruyorum binayı, binayı kurar iken görüyorum Leyla'yı. Her zamanki gibi durum böyle karışık, her zamanki gibi kafam böyle karışık.

12 Aralık 2007 Çarşamba

Erkek Elmas


Şimdi başka biri olsa, hele ki dişi bir kişi olsa neler yazardı kimbilir. Kadının çektikleri, acıları, kıl tüy yün... Ben başka bir yerden bakıcam. Daha önce bir yaz yazmıştım. Büyük adamlar ve küçük adamlar hakkında. Erkek Elmas küçük adamlardan ya da küçük kadınlardan. (Zaten "adam" derken bir cins ayrımı yapmadığımı belirtmek isterim ama kelimelerin kendisi erkegemen ben ne edeyim)
Ben Erkek Elmas'ın şiddetine hasta oldum.
Erkek Elmas’ın elinde bir poşet. Poşetin içinde bir kesik baş. Erkek Elmas üç beş kuruş kazanmak için ayakkabı boyuyor. Ben yazı yazarak onun yüz katı para kazanıyorum. Erkek Elmas’ın içindeki şiddet baş kestiriyor ona. Ben yatıştırıcı alıyorum. Erkek Elmas’ın şiddetine hastayım.
Fotoğrafa iyi bakın. 17-18 yaşında bir oğlan çocuğu. Saçları kısa, yüzündeki kadınsı hiçbir şey yok. Ama tişörtü kırmızı gene de.

Ayakkabı boyuyor Basmane’de. Kaba abilerin cangılı orası. Bir oğlan çocuğu için bile tehlikeli ortamlar, ki Elmas bir oğlan çocuğu değil. 22 yaşında bir kadın. Neresinden bakarsan bak kaynıyordur kanı. Para için erkeklerle yatıyor mudur bilemem… Ama harabelerde yatıyordu onu biliyorum. En azından gazete haberi öyle söylüyor.

22 yaşında bir kadın ya da bir kız, İzmir’in en seksenlerden kalma semtinde, ceketlerinden daha vatkayı atmamış abilerin arasında… O yaşına kadar neler yaşadığını bir o bilir. İçinde biriken şiddet seni beni aşar.

Erkek Elmas’ın içindeki şiddetin kapısını açan bir anahtar var. Sonrası altı yerinden bıçaklanan, büyük ihtimalle henüz ölmemişken kafası kesilen bir adam. Elmas o bıçağı ete sokarken, o bıçakla baş keserken şiddetinden emindi. Senin benim hayatta hiçbir şeyden emin olmadığımız kadar emindi. Yaptı. Sonrasını düşünmeden yaptı. Sonrası ne mi?

Basmane garının önünde bir Erkek Elmas. Erkek Elmas’ın elinde bir siyah poşet. Siyah poşette bir kesik baş. Gözünüzün önünde canlanıyor mu? Ben gördüm o resmi. Daha yazıyı okurken gördüm o resmi ben. Bunun filmi olmaz mı şimdi. “Soğukkanlılıkla” neydi o zaman?

Dönelim Elmas’a. 15 dakikalığına ünlü oldu, bugünkü Milliyet'te üçüncü sayfanın sol köşesinde, büyük ihtimalle Yeni Asır’da da. Fotoğrafları çekilirken gülümsediğinin farkında mısınız. Dişlerini göstermeden gülümsediğinin farkında mısınız. O farkında.
*Düzeltme: Elindeki poşet beyazmış.

9 Aralık 2007 Pazar

DAĞILIN ULAN!

Süpper sinirliyim bugünlerde. Tahmin edileceği üzere süpper gerginim de. Sabahın bir köründe ayaktayım gene. Bir bölüm daha bitti. Elim ayağım tutmayana kadar yazmak istiyorum ama bunları değil. Kendime ihanet ediyorum, bu duyguyu bilir misiniz? Ayrıcana siz kimsiniz! Boşluğa yazıyorum hissi tamam da bir yere kadar. Gösterin ulan kendinizi! ( Bu haşlama size değil polente ve POV... sizi ayrı tutarım) Ağlayıp sızlamak istiyorum galiba, ayaklarım tutmayana kadar içmek istiyorum. Kavga edesim var. Dayak yiyesim var... hiç de uzak hisler değil bunlar... dört yıl kadar önce geçmiştim ben bu bulvardan. Sabahın yedisi ve daha yatmadım. Şimdi yatsam uyandığımda öğlenin ikisi, şimdi yatsam bir günü daha kaçıracağım. Uykuya o kadar dayanabilseydim şehirlerarası otobüs şoförü olurdum zaten. Gerçi onların da ne kadar dayandığı malum ya da Malmö... Senaryo yazmanın en boktan yanı bu, kafan sürekli kelimeler çağırır yazarken, doğru kelimeyi bulabilmek için hallaç pamuğu gibi atarsın hafızanı, yazmayı bitirirsin ama çağrışım öyle hemen durmaz. Kelimeler uçuşup durur kafanda, bazen en güzel "berbat espriler" bu sırada çıkar. Zevcem çok iyi bilir. Onca sayfayı doldurduktan sonra bile hala sızmamakta inat edip klavyemi tıkırdatıyorsam gerçekten sorunlu zamanlarımdan birindeyim demektir. Şimdi anlatırdım ama o zaman tanırsınız beni. Korkarım gizemimi kaybetmekten. Aman ha!

elim ayağım tutmuyor artık... şimdilik bu kadar...