30 Haziran 2008 Pazartesi

Budaaa Peşteee Budaaa Peşteee Alışmalısın Alışmalısın Alışmalısıın

Yazının başlığındaki söz oyununu anlayan arkadaşları tebrik ediyorum. Çok yorgun olduğum zamanlarda çağrışımlar uçuşuyor beynimde. Son bir haftadır farkettim ki bu sadece beynimi yormakla alakalı değil, fiziksel yorgunluk da aynı etkiyi yapıyor bende. Geçen gün Anıl'a bir mail attım "Anıl şunu şunu ediver" şeklinde sonra da arkasına "ya da Halide Edip Adıvar nihahahaé!" yazmışım. O derece fena olabiliyorum. Gene geçen gün Ekin eski sokağımızdan köpeklerimize atlayan ve bizi üç buçuk attıran keneleri hatırladı ve "Gökhan kene var mı?" diye sordu. Ben de boş bulunup "Yok ama istersen getirtebilirim" dedim ve yere düşüp bir saat kadar güldüm. Ekin nefret etti benden ama n'apıyim o anda acayip komik gelmişti ve itiraf ediyorum hala da çok komik geliyor. Anlatılmaz yaşanır.

Bir yandan taşınma dertleriyle uğraşırken bir yandan da Macaristan’da yapacağımız kamp için hazırlık çalışmaları yapıyordum pazartesi günü. Şeytanın dürtesi geldi beni. İstanbul’da yola çıkacağız. 1200 kilometre yapıp Belgrad’a ulaşacağız. Orada bir gece kalıp oradan Macaristan’da kalacağımız Heviz şehrine kadar bir 400 kilometremiz daha var. Bulgaristan, Sırbistan ve Hırvatistan, Macaristan ellerine girmeden önce geçeceğimiz ülkeler. Daha önce defalarca vizeyi aldığım salak Sevtap’a Sırbistan ve Hırvatistan’ın transit geçiş için vize isteyip istemediğini sordum ve her seferinde hayır cevabı aldım. Bununla da yetinmedim Sırbistan Başkonsolosluğunu aradım, Ankara’yı. Oradaki amca da bana transit vize gerekmediğini söyledi. Peki ben niye bir kere daha aradım ki Ankara’yı pazartesi günü? Bilmiyorum, dedim ya şeytan dürttü. Bu sefer çıkan amca transit vizenin gerektiğini söyledi. Ben de açtım Zevtap’a “Zevtap Sırbistan transit vize istiyormuş” dedim. O da olabilecek en pişkin haliyle “Aaa evet siz arabayla gidiceksiniz, istiyor” dedi. E güzel, sıçtık o zaman… Ekin uçağa binemiyor. Sırbistan’dan giremeyeceksek, Romanya’dan girelim. Arıyorum Romen Başkonsolosluğunu, onlar da transit vize istiyorlar. Bizim Cuma günü yola çıkmamız gerekiyor. Transit vize için gerekli malzemeleri toplamamız en az bir gün, Salı vize başvurusunda bulunsak yüzde seksen ihtimal çıkarmış, öyle buyurdu Zevtap salağı.
-Ya çıkmazsa?
-O zaman pazartesi kesin çıkar.
-Ulan salak, zaten bizim orda kalacağımız yedi gün, dördünü çıkardın mı geriye bir şey kalmıyor ki.
-Yorum yok.

En çok da Ekin’e üzüldüm. Budapeşte ve Viyana’nın Lonely Planet’larını daha bir ay öncesinden İstanbul’un muhtelif kitabevlerinde aramaya başlamış. Robinson Crusoe’da da bulamayınca sipariş vermiş, onların dışarıdan getirttikleri kitaplar listesine bunları da ekletmiş, sonra kitaplar gelince büyük bir heyecan içinde açıp incelemeye başlamış. Gitmemiz gereken yerleri, nerde ne yenmesi gerektiğini vb. teker teker bana anlatmaya başlamıştı. Ama şu Macar ellerinde geçirdiğim iki günden sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki Allah’ın sevgili bir kuluymuş, iyi ki de gelmemiş! En azından bu seferimize.

Ben bugüne kadar yaptığım hiçbir yolculukta arka arkaya bu kadar çok terslikle karşılaştığımı hatırlamıyorum.

Budapeşte’nin Ferhayeyaşaö (Adını hatırlamıyorum, aşağı yukarı böyle bir şeydi, buradaki isimleri okumak çok zor, akılda tutmak zaten imkansız) havaalanına indiğimiz andan itibaren her şey ters gitmeye başladı. Atatürk, bir Havaalanı değil, Hava Limanı, buradakine havaalanı bile denemez en fazla havalimancığı ya da havakoyu denebilir. Küçük, dandik bir yer. Konya Havaalanı kadar en fazla. Meydanda dört beş tane uçak duruyor sadece. Uçaktan iniyoruz, bizi götürecek olan otobüse biniyoruz. Otobüs yola çıkıyor, iki dakika sonra bir yerde duruyor, binaya gireceğimiz kapıyı görüyorum pencereden, ama otobüs kapılarını açmıyor, birkaç saniye sonra yeniden hareketleniyor, meğersem bizi yanlış kapıya getirmiş, bir U dönüşü yapıyor, iki dakika daha gidiyoruz, başka bir kapıya geliyoruz. “Heh heh salak şoför, kapıları karıştırdı” diye düşünüyorum ama aslında Macaristan Laneti’nin başladığı anın bu olduğunu anlayamıyorum. Pasaport kontrolüne giriyoruz. Aaaa süper, sıra filan yok. Polis teyze pasaportumu iyice inceliyor, eviriyor çeviriyor, bu sırada yan bankoda Kuzey Afrikalı olduğunu tahmin ettiğim benden uzun başı örtülü bir bacı, yanında iki tane (bir kız bir oğlan) dünya tatlısı, sessiz çocuğuyla beklemekte. Ben geçiyorum, arkamdan Yılmaz veriyor pasaportunu, bir dakika filan sonra da onun geçeceğini tahmin ediyorum ya ben, öyle olmuyor. Polis teyze uzun uzun bakıyor Yılmaz’ın pasaportuna, önündeki büyütecin altına tutuyor, mor ışığın altına tutuyor, bakıyor da bakıyor. Bu arada valizler inmeye başlıyor. Yılmaz ve zenci aile hala içeri girebilmiş değiller. En sonunda dayanamayıp Yılmaz’ın yanına gidiyorum. Polisler pasaportları kendi aralarında dolaştırıyorlar. Yılmaz’ın pasaportu önce sağ bankodaki polise sonra sol bankodaki polise gidiyor. Zenci bacı ve çocukların pasaportu bizim polis teyzenin elinde. Sinirlenmeye başlıyorum doğal olarak. Ulan altı üstü Macaristan’a girmeye çalışıyoruz be ablacım uzatmayın ya!

Ama uzatıyorlar. Bir onbeş-yirmi dakika sonra sanırım evirip çevirmekten sıkıldıkları için, Yılmaz’ın pasaportuna damgayı basıyorlar. Ama Zenci bacınınkine basmıyorlar. Onu ve çocuklarını içeri alıyorlar, bir köşede bekletmeye başlıyorlar. İkimizin de aklına takılıyor bu konu. Neyse, bagajların indiği dönen zamazingonun yanına geliyoruz. Acayip susamış ve sigarasamış durumdayım, benim valiz gelince, biraz daha bekliyorum, bu arada topuklarım ağrımaya başlıyor, nasıl olsa modern bir ülke burası beş dakika sonra Yılmaz’ınki de gelir diyerek valizimi alıp dışarı çıkıyorum, solda bir kafe var, gidip iki küçük şişe su alıyorum, 6 Euro’yu bayılıyorum suya ama umurumda değil, dikiyorum hemen. Sonra dışarı çıkıp bir sigara tellendiriyorum, sonra içeri girip araba kiralama şirketlerinden fiyat listesi alıyorum, sonra gazete bayine gidip öylece bakıyorum bir süre. Bu arada Yılmaz hala çıkmış değil. Ulan altı üstü bir valiz lan! Hadi! Arıyorum Yılmaz’ı hala bekliyoruz diyor. Bu arada etrafta dolanan bir Arap-zenci amca görüyorum, Amerikalı sanırım. Danışmaya bir şeyler soruyor filan, gözümden kaçmıyor. O sırada bir Türk yanaşıyor yanıma, ailesi içerdeymiş, valizlerin hala çıkmadığını beklediklerini söylüyorum. Beni başka bir bankoya çekip taksiye boşu boşuna fazla para vermememizi, bizim merkeze, otelimize kadar götürebilecek minibüsler olduğunu söylüyor. İyi onlarla gidelim, minibüs için bilet almama yardım ediyor sağolsun iki kişi 19,5 Euro, bu arada Yılmaz tekrar arıyor. İçerdeki kayıp eşya bankosuna gitmişler, teyze biraz sonra gelecek filan diyor İngilizce, dinleyip Yılmaz’a çeviriyorum, “hay Allah keşke çocuğu içerde bırakmasaydım tek başına, ilk defa yurtdışına çıkıyor, üstelik İngilizcesi de çok yok, başına bir şey gelirse sıçtık diyorum” kendi kendime. Ben bunları düşünürken Yılmaz geliyor, en sonunda valizleri gelmiş, birlikte çıkıp birer sigara içiyoruz. Çıkış kapısının önündeki minibüsü görüyorum, ona bineceğiz, içerideki araba kiralama şirketlerinden aldığım listelerden en uygun arabayı bulmaya çalışıyoruz. Yılmaz kapıdan çıkarken Arap-Zenci amcanın kendisine bir şeyler söylediğini ama anlamadığını, içerde bekleşen zavallı kadının kocası olabileceğini söylüyor, içeri girip adamın yanına geliyorum. Eşini bekleyip beklemediğini soruyorum. Adam gözleri parlayarak “Yes!” diyor. Durumu anlatıyorum. Çok teşekkür ediyor, yeniden dışarı çıkıyoruz. Bineceğimiz minibüs ortada yok. Meğersem 17.40 itibariyle kalkmış. 17.50’de yeni bir minibüs geliyor. O arada sol tarafta bir taksi servisi olduğunu görüyorum. Havaalanından şehre 21 Euro fiks fiyat. Ulan! Ulan! Yeni bir minibüs geliyor o sırada şoförüne elimdeki kağıdı gösteriyorum, buraya gidecez biz diye, şoför ben o tarafa gitmiyorum diyor. Ulan! Ulan! Aklıma yardımsever şerefsiz Türk arkadaş geliyor. Daha ucuza gidersiniz minibüsle demişti ya hani. 1,5 Euro daha ucuza gitmek için mi aldım ben bu biletleri yani! Zenginim lan ben! Bana 1,5 Euro mu koyacak! En sonunda dayanamıyoruz, gidiyoruz taksilerin oraya, veriyoruz 21 Euro’muzu paşa paşa. 21’e gideceğimiz yere Türk arkadaşın aklına uyduğumuz için 40 Euro’ya gidiyoruz böylece. Sen niye uyuyorsun Türk’ün aklına kardeşim zaten!

Neyse taksi geliyor, şoför mahalinden Nigar Ulumemeler, Adile Naşit karışımı bir abla iniyor, bagajı açıyor, valizlerimizi yallah ediyor, ulan ağır, dur yardım edeyim, centilmenim ya, sırt çantamı alıp bagaja atacak oluyorum, kadın “bekle!” diyerek beni haşlıyor. Tamam .mına koyim sana yardım etmeye kalkanda kabahat! Zaten bir saatten fazla süredir havaalanından çıkmaya uğraşıyorum hafakanlar basmaya başlamış, bir de üstüne abladan azar işitiyorum. Manyak karı! O sırada Arap-Zenci amcanın karısı ve çocukları yanında olduğu halde önümüzden geçiyor. Elimi sıkıyor şevkle, teşekkür ediyor, ne demek diyorum. Yeter ki senin bu küçük hikayen güzel bitsin.

Atlıyoruz taksiye, çıkıyoruz yola, abla daha biner binmez çingene pembesi telefonuna sarılıyor, sonra onu kapatıp gri telefonunu açıyor, araba otomatik vites değil, bir yandan sürüyor, bir yandan telefonla konuşuyor bir yandan vites değiştiriyor, bir yandan da tam bir Türk taksi şoförü gibi ani manevralarla sıkışık yerlerden yırtıyor. Keşke şoför mahalinin fotoğrafını çekebilseydim. Arabanın anahtarlığından pembe bir tavşan sarkıyor, havalandırmanın üstüne ablanın doğurduğunu tahmin ettiğim bir bebek fotoğrafı, vites kutusunun hemen arkasındaki boş bölmede fondöten, fırça ve bilumum makyaj malzemesi durmakta, dikiz aynasından aşağı çok küçük sahte incilerden yapılmış bir halat sarkıyor. Tam bir kadın yani.

Bu arada inceden Budapeşte’ye giriyoruz, sokaklar, caddeler geniş, ama trafik sıkışıklığı söz konusu. Herkes medeni bir şekilde tek şerit ilerliyor, bizim abla solda bulduğu boşluktan yardırıyor, olmadı kaldırıma çıkıyor, arkasında kalan arabanın yolunu kesiyor. Allahım ben İstanbul’dan çıkmadım mı? Burası hala İstanbul olabilir mi? Ya da bu kadın Türk olabilir mi?

Geniş bir caddede 300 metre kadar ileride trafik ışıkları, yeşil yanıyor, yol sola doğru kıvrılıyor. Şoför Melahat bir asılıyor gaza koltuklarımıza yapışıyoruz, ulan 300 metre sonra sola döneceksin, bu hızla nasıl döneceksin? Gittikçe hızlanıyoruz, kadranda 100’ü görüyorum ve çarpmaya 100 metre, 50 metre, 20 metre, sonra ani bir fren ve sola doğru cart diye kıvrılıyoruz kırmızı yanmadan, kenara çektirip madalyasını takıyorum Nebahat’in, sonra yolumuza devam ediyoruz.

Tuna’yı aşan köprüye gelince Budapeşte’nin genel görünümü çıkıyor önümüze, evet bir şehir işte. Baya bildiğin… Ne biliyim, yıkılmadım kısacası ben Budapeşte’yi görünce. Şehrin düz kısmını, sanırım Buda dedikleri kısmı yani, bir günlük bisiklet turuyla rahatlıkla dolaşabiliyorsun. Nehrin bir tarafı ne kadar düzse diğer tarafı da o kadar tepelik, garip bir asimetri var yani nehrin iki tarafında. Ben bunları düşünürken otelimize geliyoruz. Gellert otel, nehrin kenarında bir 19 y.y. binası. Dışarıdan çok güzel, içerden de fena sayılmaz. Resepsiyona geliyoruz. Rezervasyonlarımız var Gökhan ve Yılmaz. Resepsiyonist amca “hayır yok” diyor. Ne demek yok? Nasıl olur? Ta ta ta taaam! Macaristan Laneti Bölüm İki!

İnternette her zaman kullandığım Venere.com diye bir site var, rezervasyonlarımı hep ordan yaptırırım bugüne kadar da hiç beni üzmemişti. Ama bu sefer üzüyor. Ya da ben taşınma yorgunluğu yüzünden bir şeyleri eksik yaptım o yüzden rezervasyon tırtladı. Peki olabilir, boş oda var mı? Allahtan o var. İki tane oda istiyoruz. Odalarımıza çıkıyoruz, otelin arkasında, nehri filan görmeyen iki dandik oda. Dandik dediğim temel ihtiyaç maddelerinin hepsi var ama… Kısaca bana o odadan geçen ve Macaristan’ın her yerine uygulayabileceğimi düşündüren şu duygu geçti. Bu adamlar 2008 itibariyle Avrupa Birliği’ne girdiler ama kafaları hala komünist dönemdeki gibi çalışıyor. Hava sıcak ve üstüne leş gibi nemli olmasına rağmen odada klima yok mesela. Hiçbir yerde klima yok. Dükkanlarda, restoranlarda filan da yok yani. Hala azla yetinmeyi biliyorlar, tüketim çılgınlığı had safhada değil, hatta henüz gelmemiş bile buralara.

Gellert otele tav olmamı sağlayan şey hemen önündeki güzel bir demir işçiliğiyle yapılmış Özgürlük Köprüsü’nün gece çekilmiş fotoğrafıydı fakat benim odam arka solda kalan sokağı, Yılmaz’ınki daha da fenası çatıyı görüyor. Ha, Özgürlük Köprüsü’nü görsek ne olacaktı? İnşaat işçileriyle kesişecektik, çünkü köprü tadilatta! Her yerinden bir şeyler sarkıyor. Toz toprak, sadece iki kişinin yan yana geçebileceği kadar bir yaya yolu bırakmışlar, gerisi inşaat. O yaya yolundan da teker teker yürüyebiliyorsun çünkü doğal olarak karşıdan da birileri geliyor. Otelden çıkıp, köprüyü geçiyoruz, şehrin yaşam merkezine doğru ilerliyoruz, açız, bir şeyler yiyeceğiz, restoranların önünde Bodrum, Marmaris gibi yerlerdeki ayakçılar çıkıyor hemen önümüze. “Buyurun abicim” hesabı. En sevmediğim şey. Adamlarıma söylüyorum, hepsini ayaklarından vuruyorlar. Bu arada biz güzel, şık bir restoran görüyoruz, ayakçısız, “Gel abim!” yapmayan diğerleri gibi sokağa masa atmışlar, oturuyoruz. Yemeğimizi yiyoruz, yemek yerken yan masadaki İtalyan çifte sarkıyorum, muhabbet etmeye başlıyoruz. Açılış cümlem, elbette ki İtalyanca (Lütfen!) “Pardon, siz Romalı mısınız?” oluyor. “Evet” diyorlar. “Aksandan anladım” diyorum ukalaca. Adam “Ama ben Sicilyalıyım, yengen de Floransalı be gülüm” diyor. Konuyu hemen başka bir yere akıtarak yırtıyorum meseleden. Nihayetinde Sicilyalı amcayla hemşeri çıkıyoruz. Ben onun sayesinde köken olarak Sicilyalı olduğumu öğrenemiyorum maalesef, öyle bir şey olsa hemen soluğu İtalya’da alırım zaten, “beni de alın laaaan!” diye. Amca Rum kökenli çıkıyor. Ailesi üç yüz yıl filan İzmir’de yaşamış. Ninesi İzmir Rum’u. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sicilya’ya göç etmişler. Baklava, kadayıf, cacık filan derken bir rakı açtırtıyoruz garsona, lakerdaydı, favaydı filan derken iki büyüğü bitirmişiz. Bunlar olmadı tabi ama Macaristan’da geçirdiğim şu üç günde rakı içmek istediğim çok zaman oldu.

Yemekten sonra bir yürüyüş eyliyoruz akıntıya kapılıp, karşımıza güzel bir meydan çıkıyor, meydanın solundaki sokakta da casinolar. Benim elimde marketten alınmış diş fırçası, macunu, su filan var. Aldırmayıp giriyoruz içeri, mini etekli abla alıyor elimden çantayı, giriyoruz içeri, bir sürü makine, uzatmayayım, üç saat kadar sonra 400.000 Euro kazanmış olarak çıkıyoruz. Bir de kumarhanenin verdiği Porsche var, onu da kazanmışız farkında olmadan. Alıyoruz onu da otele dönüyoruz. Yorgunluktan gebermiş olduğum için euroları saymadan uyuyorum

Ertesi sabah açık büfe kahvaltı Türklerin gelişine şahit oluyor. Herkes bir dilim karpuzdu yok müsliydi filan dandiri kahvaltılar yaparken, kahvaltının günün en önemli öğünü olduğuna inanan biz Türkler, özellikle de ben masayı donatıyorum, peyniri, yumurtası, jambonu, meyve konservesi, reçeli, balı, poğaçası boku püsürü. Turistler ve garsonlar korku içinde bakıyorlar. Acaba onların hepsini yiyecekler mi diye. Elbette yiyoruz.

Kahvaltıdan sonra birer sigara tellendirip soluğu araba kiralama şirketinin şehrin merkezindeki ofisinde alıyoruz. Hertz’deki abla bize arabalarının kalmadığını söylüyor. Hiç mi yok? “Bir tane yedek lastik var onu veriyim isterseniz” der gibi bakıyor abla. Peki o zaman Avis nerde? Veriyor adresi, her zamanki üstün harita okuma bilgimle şak diye çıkarıyorum Avis’i. Ama o da ne! Avis’te de araba yok. Peki Europcar? Orası zaten yok. Bana tarif edilen alan dahilinde Europcar’a benzeyen en ufak bir tabela yok. Neyse giriyoruz bir apartmanın iç avlusuna, çünkü ben “rent a car” yazısı görmüşüm, oradaki minik büroda şirin, salak, kekeme Macar kızı elimize tutuşturuyor Avalon diye bir Macar şirketin broşürünü, fiyatlar da uygun. Hemen kiralayalım o zaman biz, getirsinler buraya şimdicik. Kız arıyor şirketi, bildiğim herhangi bir dile benzemeyen Macarca konuşuyor amcalarla, bize dönüyor ve beşten önce alamayacağımızı söylüyor. Aksilik bitmiyor bitmiyor bitmiyor. “Tamam anasını satayım” diyorum. “Beşse beş, yeter ki siktirolup gidelim şu uğursuz Budapeşte’den!”, ofisten çıkıyoruz, hemen yan tarafta bisiklet kiralayan bir yer, zaten topuklarım ağrım ağrım ağrıyor. Yılmaz’ın teklifine hemen atlıyorum. Alıyoruz bisikletleri. Atlıyoruz atımızın terkisine, çok uzun zamandan beri sürmediğimiz kadar bisiklet sürüyoruz. Şehrin düz kısmının altını üstüne getiriyoruz herkes kaçıyor biz çılgın bisikletçilerden çünkü acımasızca üstlerine sürüyoruz bisikletlerimizi, bir iki kişi altımızda kalıyor bu arada ama umurumuzda değil!

Pedallara yüklenerek otele gidiyoruz önce check-out yaptırmak için. Otele geliyoruz, resepsiyondaki abi bize Kazım Kazım diye sesleniyor. Hakan Şükür’ün bu milli takımda neden olmadığını soruyor, müthiş oynadığımızı, üç defa fantastik bir geri dönüş yaptığımızı konuşuyoruz. Keşke Almanlara da yapabilseydiniz diyor. Gerçekten de dünya Türklerden bahsediyormuş yahu! Neyse efendim, atlıyoruz yeniden bisikletlere, demir-inşat halinde-Özgürlük Köprüsü’nden geçiyoruz. Burada güzel kızlara -ki onlardan çok fazla yok- küçük öpücükler göndererek laf atıyor inşaat işçileri, kanarya sever gibi. Köprüden geçince tam karşımıza çıkan çelik konstrüksiyonlu yapının kapısından içeri bakıyorum. Feneryolu sabit pazarı’nın ikibin metre karelik olanını düşünün, gene bir ondokuzuncu yüzyıl yapısı içinde. Barcelona’daki Mercatlar gibi. Kapıda Yılmaz’ın telefon konuşmasını bitirirken yaşlı bir amcanın yanındaki turist kıza bir şeyler anlatmaya çalıştığını görüyorum. Amca oldukça yaşlı, tekerlekli bir pazar çantasını çekiştiriyor zorlukla. Turist abla ne söylediğini anlamadığı için özür dileyip uzaklaşıyor yanından. Sonra abi yaşlı amca direk benim üstüme geliyor. Bu niye hep öyle olur bilmiyorum. Fazla mı temiz yüzlüyüm neyim ben? Amcanın olmayan İngilizcesiyle benim olmayan Almancam birleşiyor ve tek isteğinin aslında karşıdaki otobüs durağına geçmek olduğunu anlıyorum. Takıyorum amcayı koluma, bir yandan Türkiye’yle Macaristan’ın kardeş/yoldaş ülkeler olduğundan bahsediyoruz (Amca benim yaşımdayken Macaristan komünistti çünkü) bir yandan yayalara kırmızı yandığı halde bizim geçmemize izin veren kamyonun şoförüne teşekkür ediyoruz, en sonunda karşıya otobüs durağına geçiyoruz. Amcayı orda bırakırken kendi kendime düşünüyorum en Casablanca halimle “Dünyada onca Macar, onca genç varken, neden ben?”

Budapeşte’nin arka sokaklarında dolaşıyoruz, cumartesi olmasına rağmen bomboş her yer, apartmanların pencereleri sıkı sıkı kapalı, içinde kimse oturmuyor sanki ama apartman kapılarından giren çıkan bir sürü insan da görüyoruz. Yanmıyor mu bu insanlar sıcaktan? Niye pencerelerini açmıyorlar?

Bir de sarhoşlar, göze çarpacak miktarda evsiz ve alkolik var sokaklarda, içiyorlar, çöpten bir şeyler topluyorlar, banklarda sızıyorlar. Kimse karışmıyor, kimse görmüyor. Eski şehrin bitmeye başladığı yerlerde, nehir kıyısına yeni, şık binalar kondurmaya başlamışlar, nehir manzaralı, yeni zenginler oturuyor sanırım buralarda, fakat bu yeni ve geniş, upuzun balkonlu apartmanların her yerine uydu antenleri monte edilmiş durumda, bu çirkin görüntü rahatsız ediyor gözlerimizi, yıktırıyoruz hemen iki üç binayı, biz dönene kadar yeniden yapsınlar!

Otele gelince araba kiralama şirketinin görevlisinin bizi orda beklediğini görüyorum. Yanına gidiyorum, evraklarımızı hazırlıyor hemen. Her şey çok güzel, sorunsuz… derken kredi kartımı istiyor. Ne yapacaksın kredi kartımla? Hiç canım, basit bir şey. 1500 Euroluk bloke koydurucam. Nasıl yani! Kredi kartınıza 1500 Euroluk bir bloke koydurucam, döndüğünüzde bloke kalkacak. Arkadaşım ben yeni taşındım, eşya aldım, karımla ilk defa “öğrenci evi”nden “evli evi”ne geçiş yaptık, sence benim kredi kartlarımda 1500 Euro limit kalmış olabilir mi? Sen manyak mısın? Bütün Macaristan mı manyak? Neden sürekli önüme sorun çıkartıp duruyorsunuz lan siz benim! Oysa ki benim atalarım sizin üzüm bağlarınızdan geçerken yedikleri üzümlerin yerine altın astılar. Sülalenizi sikmedik, hepinizi zorla Müslüman yapmadık, bu bereketli topraklardan sürüp Şırnağa, Hakkari’ye göndermedik diye mi oluyor lan bunlar! Yeter lan! Bir kere de sorun çıkarmayın lan benim başıma yeter!

Cebimdeki bütün Euroları, hiç kullanmadığım bir kredi kartının tüm limitini de verdikten sonra en sonunda arabayı alabiliyorum. Arabaya umutsuzca ihtiyacımız var çünkü Macaristan’ın güneybatısında bulunan Heviz diye bir kente gideceğiz. Otelimiz orada, kamp yapacağız, parası bir ay öncesinden ödendi. Yoksa zaten ben bu karşımda duran sarkık dudaklı 20 yaşından yeni gün almış, meçli saçlı hımbıla bir Osmanlı tokadı aşkederdim ki!

En sonunda yoldayız, en sonunda ve her şeye rağmen dandik Opel Agilamızla yola çıktık. Siktirolup gidiyorum Budapeşte, memnun musun! Yeter artık! Bu lanet Macar laneti olmasın, Budapeşte laneti olsun! Saat altıda yola çıkıyoruz, Heviz iki saat mesafede. GPS’imiz Türkçe konuşuyor, düz git, sağa dön, sola dön. Bu GPS’ten geçen yaz çok çekmiştim, özellikle de İtalya’nın yollarında. Sinyali geç aldı mı otoyolda, dönmen gereken yeri yüz metre geçtikten sonra “şimdi sağa dön” der bu kahpe! Otoyol lan bu! Öyle her canının istediğinde şimdi sağa dönemezsin ki! Tabi ki Macaristan’da da ıskalamadı. Önce otoyoldan çıkmamız gereken sapağı ıskaladı, sonra da geleceğimiz oteli. Üç buçuk saatin sonunda otele vardığımızda makineyi kırmak üzereydim. Çünkü öncesinde bizi Club Dobogomajor diye ineklerin otladığı yeşillik bir alan getirdi. Güzel kardeşim bilmiyorsan bilmiyorum de lan! Şimdi sağa sonra sola tekrar sağa, sola sola, u dön buradan, geçtin geçtin deme! Abi ben karşının GPS’iyim buraları çok iyi bilmiyorum sen tarif edersen gideriz de ben tarif ederim! Benim ömrümün bir kısmı Macar salamı olarak Heviz’de geçti zaten!

Saat on buçuk, bir saat odalarımızda takıldıktan sonra iki lokma bir şey yemek için otelden çıkıyoruz, atlıyoruz arabamıza merkeze gidiyoruz. O da ne! Saat on buçuk ve yemek servisi kapanmış! Nasıl yani? Yemek yok diyor garson, kusura bakmayın. Peki bakmayalım, biz ne yiycez peki? Şimdi bu noktada küreselleşmenin faydalarından bahsetmek istiyorum. Bundan elli sene önce Amerikan kırsalında kurulmuş bir hamburgerci varmış, bu hamburgerci elli sene sonra Macar kırsalına bir dükkan açmış, bu dükkan 24 saat boyunca çalışırmış, kodumun Macarlarından ya da Heviz’i dolduran Alman işçi sınıfından değilsen, yani hayatını onların yaşadığı saatler dahilinde yaşamıyorsan Mc Donald’sa gidip ne zaman istersen karnını doyurabiliyormuşsun.

Ertesi sabah kahvaltı konusunda da aynı durumu yaşadık. Saat 10.30 ve kahvaltı adına bulabildiğimiz sadece iki kruvasan ve mozarellalı sandviç. Etrafa şöyle bir bakıyorum, Alanya’yı ya da Didim’i çok güzel bir kır manzarasının içine oturt, diskoları, barları, klüpleri ve genç insanları kaldır. Heviz orası işte. Orta Avrupa’nın huzurevi. Gele gele bir huzurevine gelmiş olduğumuza inanmak mümkün değil ama gerçek bu.

Allahtan odalarımız apart, mutfağımız, kahve makinemiz, buzdolabımız filan var. Etrafta da bir sürü hipermarket var, giriyoruz birine tıklım tıklım dolduruyoruz alışveriş arabasını. İki kişi bir haftalık nevalemizi alıyoruz. Toplam 320 milyon civarı tutuyor. Oha diyoruz, çüş diyoruz, yuh diyoruz. Ama gerçek bu. Üstelik bunları taşıma için sapı bile olmayan dandirikten poşetler tutuşturuyorlar elimize, manyak mısınız lan! Spar’da poşet olmaz mı? Ben bu işi çözerim, elbette çözüyorum da, kasaların altında gizlenmiş olan saplı torbaları görüyorum. Macarca bilmediğim için mi bana eziyet ediyorsun suratsız kasiyer teyze, versene o torbalardan! Evet torbalar parayla satılıyor olabilir ama sen bana torbayı gösterip para işareti yapmazsan ben onu hissikablel vukuyla mı anlıycam!

İnsanları ortadan kaldırsan burası yemyeşil, çok güzel bir yer aslında. Bir bisiklet turu da burada yaptık dün, iki saat kadar, ana yollardan çıkıp ara yollara, onlardan da çıkıp eskiden yol olan ama artık sadece otlak olan yerlere daldık, sırılsıklam olduk terden, sinekler ağzımıza, yüzümüze, gözümüze doluştu. Öte yandan “ve güneş tatlı tatlı yüzümü yakıyorduuuu…” Bir derenin kenarını takip ettik, nilüfer çiçeklerinin fotoğrafını çektik, otlayan dev boynuzlu öküzleri ve atları izledik. Köpeklerden kaçtık son sürat. Minik bir gölet bulduk, amcanın biri orda yüzüyordu, hava kapalı olmasa bugün ben de aynısını yapacaktım. Kısmet yarına.

Garip bir yer burası, yani Macaristan genel olarak, insanlar bir yandan güleryüzlü, ama bir yandan da içine kapanık sanki. Fazla uzun bir süre izole kalmışlar, bu yüzden hala değişime ayak uyduramamışlar gibi. Bu ülkede zaman daha yavaş akıyor, kesinlikle pratik değiller. Her şeyin kuralı var. “Ben size onu ayarlıycam abi” diyen garson pratikliği sadece Türkiye’ye özgü değildir sanıyorum. Budapeşte’deki Gellert otelin odasında, ki dört yıldızlı bir otel burası, klima yok mesela, halbuki hava oldukça sıcak. Klimaya taktığım için yazmıyorum bunu bir gösterge olduğunu düşündüğüm için yazıyorum. Bizde artık olmazsa olmaz bir şeydir ya klima burada lükse giriyor sanki. Bir Özal’ı olmamış bu ülkenin henüz. İnsanlar “ben daha iyisine layığım lan!” demiyor, sokakta cep telefonuyla konuşan çok az insan var. Turistik eşya olarak hala folklor kıyafetleri, örmeler, şapkalar filan satıyorlar. Tamam küreler, dandik futbolcu formaları filan da var ama folklör kıyafetleri de var. Tam açılamamışlar daha. Kim sker yeni dünyada Macar Folklörünü güzel kardeşim? Öte yandan tam açılamadıkları halde Avrupa Birliği’ne üye oldular. Her yerde EU bayrakları görülüyor ama bayrak var sadece burası benim bildiğim, gördüğüm Avrupa’ya çok benzemiyor. Doğru dürüst sinema görmedim mesela, belli başlı uluslararası markalar var. Shell, Agip, Vodafone, Spar, Suzuki, Mc Donalds filan var ama gerisi henüz gelmeye çekiniyor sanırım. Ya da gelseler de buradan çok kar edemeyeceklerinin farkındalar. Genellikle sade, tutumlu, enerjisi düşük bir hayat yaşıyor Macarlar sanki. Havaalanında check-in sırası beklerken yan taraftaki Odessa uçağının check-in kuyruğuna baktım şöyle bir. Kırkını aşmış boyalı sarışın teyzeler üzerlerinde sarı transparan bluzlar, altlarında uyumsuz sütyenler, şıpıdık terliklerle filan sıra bekliyorlardı. Bu düpedüz kiç evet, ama bir rengi var. Burada o renk de yok. Ben Macar olsam kesin intihar ederdim sanırım. Bu hayata Macar olarak gelmenin bir dramı yok. Bu Macaristan fena halde Nuri Bilge Ceylan. Bu filmin adı kesinlikle Macar Sıkıntısı.

Şimdilik bu kadar. Arkası yarın olur mu bilmiyorum.

19 Haziran 2008 Perşembe

Aklıma Takılanlar

Kışın kafelerde, metrolarda filan bir kere bile kitap okuduğunu görmediğim yurdum burcuva kızı neden güneşlenirken kitabına gömülür? Ben biliyom nedenini de, ayıp değil mi güneşin altında kavrulan o zavallı kitabın yapraklarına be güzel ablam ama ya!

16 Haziran 2008 Pazartesi

Her Kahvenin bir Kafası Var

Ben çok kahve içen bir insanım. Aynı zamanda çok çay da içiyorum. Çayda olmuyor ama kahvede kesinlikle oluyor. Bir litreye yakın kahve içince vücuttaki kafein oranı çüş sınırını bir hayli geçiyor. O zaman da kahve kafasının ne olduğunu anlıyor insan.

Çocukluğumun geçtiği evde yıllar boyu bir köşede boynu bükük durmuş olan kahve makinesini ilk keşfettiğimde yirmili yaşlarımın ortalarındaydım. Zavallı yavruyu alıp hemen İstanbul'a getirdim. Kahve makinesinde yapılan kahvenin adı filtre kahvedir. Sizin ve maalesef benim de kafelerde ısmarladığımızda önümüze getirilen şeyin adı aslında Americano'dur. Tadı da bir halta da benzemez.

İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda inceden İtalya'yı işgal eden Amerikan askerleri, zifir gibi şat espresso'yu içemedikleri için espresso'nun içine sıcak su koyarak kendi filtre kahvelerine en yakın tadı yakalamaya çalışmışlar. Ama ne espresso'nun yoğun kıvamı, keskin tadı ve uyarıcı özelliği kalmıştır Americano'da, ne de filtre kahvenin yumuşak içimi ve uzun süreye yayılabilen tadı. İtalyanlar çok doğru bir tercihle Americano demişlerdir bu deforme kahveye. Amerika Birleşik Devletleri de içine giren yüzlerce farklı kültürü deforme ederek oluşmuş, bir halta benzemeyen, dandik bir "şey" değil midir zaten?

İtalya'da bir yerden sonra espresso'dan gına gelince, bir de üstüne damağım filtre kahvenin tadını özlediği için kendimi Americano'ya verdim. Her gittiğimiz barda Americano istiyorum. Baristalar bana dandik bir adam muamelesi yapıyorlar. O zaman sen bana Americano verme Latte ver diyorum alışkanlıkla. Sıcak süt getiriyor adam önüme haklı olarak. Çünkü Amerikanca'dan çarpma Starbucks lisanıyla istediğimiz o "Latte"ler İtalyanca'da sadece süt anlamına geliyor. "Cafe Latte" dersen alabiliyorsun istediğini. Onu içince de kendini bebe gibi hissediyorsun, çünkü adam sabahın köründe maymun bir halde geliyor bara, expres bir şekilde çakıyor ardı ardına iki-üç espresso'yu, insana dönmüş bir halde çıkıyor bardan. "Aman be! Dönerim memleketime, yaparım filtre kahvenim, içerim lıkır lıkır" diyorsun, memleket ve filtre kahve kelimeleri Bolivya'lı ya da Kolombiyalı olmadığım için aynı cümle içinde olmuyor, konsept oturmuyor.

Nihayetinde gittiğiniz/gittiğimiz kafelerde içtiğiniz/içtiğimiz "filtre kahve" aslında Americanodur. Bir kere deneyip de sevmeyen bana "ben filtre kahve sevmiyorum yaaa" diye gelmesin.

Ne diyordum, yıllar yıllar önce, gıcır gıcır kahve makinemi alıp eve getirdikten ve lıkır lıkır içmeye başladıktan sonra aşık oldum ben filtre kahveye. Aşkımız hala devam ediyor. Filtre kahveye alıştığım günden beri zorunlu olmadıkça (Buradaki zorunluluk nedir? Denizli yolunda bir dinlenme tesisinde durursun, fena halde kahve içmek istemektesindir.)Neskafe içmedim, içmem, içeni de sevmem. Kimse bana neskafenin ne güzel ne özel olduğundan filan bahsetmesin, filtre kahvenin yanında neskafe, eşeğe göz dikmek gibi bir şey benim için. Neskafenin, özellikle de Neskafe Klasik'in içilebilir olduğu tek formül Yonan ellerinde yapılan frapedir. O da ancak yazın güzel gider, kışın buzlu buzlu pek gitmez.

İlk deneyimlerimi Jacobs ve Maxwell ile yaşadıktan sonra, 2000'lerde başlayan kahveci dükkanları patlamasıyla birlikte farklı tatlara yelken açmaya başladım. Kahvelerle daha fazla haşır neşir olmaya başladıkça anladım ki Jacobs ve Maxwell de filtre kahve camiasının Neskafeleri aslında. Benim için olmasalar da olur, zorda kalmadıkça almam, içmem. Tamamen deneme yanılma yöntemiyle kahve yollarında yürürken Kadıköy çarşısında çarptığım bir kahveci hayatın anlamını bulmamda bana yardımcı olmuştur. Hayır, Kuru Kahveci Mehmet Efendi'den bahsetmiyorum. Çarşı içindeki Migros'un tam karşı sokağında soldaki küçük dükkandan bahsediyorum. Şimdilerde önüne atılan iki masada kahve de içilebiliyor. Keşke adını da hatırlayabilsem ama maylefes. Ben ilk gitmeye başladığımda içerde sadece işinin ehli olduğu kadar da suratsız olan pavyon fedaisi kılıklı bir çalışanı vardı. Adam suratsızdı ama her gidişimde beni "hoşgeldiniz"lerle karşılar "gene bekleriz"lerle gönderirdi. Hala orada çalışıyor. Dükkana ilk girdiğim gün, "ulan burda filtre kahve yoktur ama hadi bir sorayım" diyerek girmiş, adamın "açık mı olsun koyu mu?" sorusuyla dumura uğramıştım. Amcam yumuşak içimli çekirdeklerden 250 gram kadar çekip elime verdiğinde şaşkınlığım hala geçmemişti. Eve gelip de kahveyi yaptığımda ise çok lezzetli bir kahve tadıyla karşı karşıya olduğumu anladım. İki sebebi vardı, dükkan aslında bir Türk Kahvecisi olduğu için devridaimi çok oluyor, çekirdekler hep çok taze oluyordu, ayrıca taze çekilmiş çekirdekten yapılan kahvenin tadı başka hiçbir kahvede bulunmaz.

Demek ki ne gerekiyordu? Bir kahve değirmeni. Bir arkadaşımız, sağolsun, yeni evimize çıkarken ev hediyesi olarak bir tane aldı ve beni ihya etti. Ben de İtalya'da boş durmadım çeşitli ebatlarda espresso cezveleri aldım kendime. Şimdi her sabah sadece bir fincan espresso çakmadan çıkmıyorum evden.

Kahve de bir çeşit doğal uyarıcı olduğu için fazla tüketildiğinde doğal olarak bir kafası oluyor. Hem de her kahve türünün farklı kafaları oluyor. Mesela Starbaks'ın Peru kahvesi. Kırmızımsı bir paketi vardı yanlış hatırlamıyorsam. Kesinlikle berbat! Kahvenin kendisi güzel, ona bir lafım yok. Ama bir litre tüketilince benim içimdeki Hulk ortaya çıkmaya başlıyor. "Hepiniziskerim ulaaan!" demeye başlıyor bünye. Bir sinir hali, gereksiz ve anlamsız, bir noktadan sonra "bu lamba niye böyle duruyor! Ben bu şerefsiz kahpe temizlikçiye benim eşyalarımın yeriyle oynama demedim mi!" tarzında garip şeylere kızarken buluyorum kendini. Ter basıyor, Burzum filan dinleyip kendini duvarlara vurmak, yan odada çalışan Yılmaz'a şarlamak, karşı şarlaması sonucunda kafa göz demeden girişmek istiyorum. Ben genelde aynı hatayı iki kere yapan tiplerdenim. Starbaks'tan aldığım ikinci Peru kahvesinin sonuna geldiğimde ancak aydım beni o hale getirenin kahve olduğuna. Sonra da aynı kahveden almamaya dikkat ettim.

Son günlerde mesela Kahve Dünyası adındaki dandik mekandan aldığım Hint Kahvesi'ni içiyorum. Bu kahvenin kafası bana çok daha uygun çünkü bir litreden sonra kendimi fena halde pozitif bir hissiyat içinde buluyorum ve aklıma enteresan fikirler geliyor. Bizim işlerde akla enteresan fikirler gelmesi nadir görülen ve hep istenen bir şeydir. Fakat bu kahvenin kafası geçtikten sonra da kendimi masada uyuklarken buluyorum.

Yukarıda bahsettiğim Kadıköy Çarşısı'ndaki kahveciden aldığım kahve bu anlamda en dengeli kahvelerden bir tanesi. Uzun süren sabah mahmurluğumu atmama yardımcı olur, bir miktar enerji yükseltir ve o enerjiyi uzun süre muhafaza eder. Ama artık karşıda oturduğum için eskisi kadar sık alamıyorum o kahveden de. Üstelik insan bir yerden sonra sürekli aynı kahveyi içmek istemiyor.

Sonuç olarak kahve hadisesini seviyorum ben. Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey kahve değirmeni, kahve makinesi ve sigara olurdu sanırım. Ne de olsa ıssız adalar hep tropikal bölgelerde olur ki kahve de o bölgelerde yetişir. Aslansın kahve, kaplansın kahve sen olmasan ne olurdu benim halim civan kahve diyerek bitiriyorum bu yazıyı be!

15 Haziran 2008 Pazar

Nihat diye bir çocuk

Bunu yazmazsam çatlarım. Maçın yetmiş küsuruncu dakikası... Colin Kazım'ın panikle yaptığı ikinci kötü ortanın ardından Nihat'ın Colin'e ellerini açarak "sakin ol" dediği anda her şeyin bitmediğini hissettim. Nihat'ın yüzünde öyle bir ifade vardı ki, değil mağlup durumdaki bizim takımın, galip durumdaki Çeklerin yüzünde bile yoktu o ifade.
Biz kolay gaza gelen insanlarız, çoğu zaman o gazımızın altından bir şey çıkmaz. Ama Nihat gaza gelmemişti. Yüzünde çok az insanın yüzünden gördüğüm bir ifade vardı. Kendinden emindi. Bu ifadeyi bir futbolcuda daha görmüştüm daha önce. İstanbul'da oynanan Milan-Liverpool maçının ikinci yarısında Steven Gerrard da arkadaşlarına "daha bu maç bitmedi" der gibi bakıyordu.
Hayatımda bir kere olsun kendimden bu kadar emin olabilmek istiyorum ben! Yeter artıkın bu kafa karışıklığı olayı! Değiştireyim artık bu blogun adını! Kafam gayet yerinde olabilir, ne yaptığımı çok iyi biliyorum olabilir, eminim ben olabilir, benim adım Nihat olabilir. Herşey olabilir. Yeter ki şu maç 2-0'dan 3-2'ye dönsün beah!

12 Haziran 2008 Perşembe

Eskiden Ben

Yıllar önce yazdığım üç tane yazıyı buraya geçirme ihtiyacı hissettim. Bir gün kaybolurlarsa en azından burada bulunurlar diye. İnternet hiç kaybolmıycak ya o bakımdan. Sırasıyla okumak isteyen En alttan, Nurettin Eşfak'tan başlayıp yukarıya doğru çıkabilir. Çıkmayabilir de

Otopsi Raporları-2

İşbu raporlar Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrası Kanununun 13. Maddesi'ne (Rapor vermeye yalnız tabipler mezundur) kimliği belirsiz kişilerce yapılan bir ekleme (bir de kafası çok karışıklar) uyarınca yazılmıştır. Vakaların hiçbiri yaşamamış, dolayısıyla da ölmemiştir. Fakat bu kesinlikle, yaşamla ölümün kolkola gezdikleri ve 'önümüze gelene bir tekme' oynadıkları bir ülkenin varolmadığı anlamına gelmemektedir.

Rapor-Sayı 48398

Selamiçeşme Camii yakınlarında sabah namazından çıkan dedeler tarafından bulunan, yeni doğmuş, hüviyeti meçhul bebek cesedine, yani kendi maçlarının uzatmalarını oynayanların buldukları, maçı, başlama düdüğünden hemen sonra iptal edilmiş bir garip topçuya, genç İst. Cum. Sav. Yard arkadaşla birlikte, belediye otobüsü şoförlerinin paso için öğrencilere bağırdığı, pilavcıların uykuya yatıp, simitçilerin çalışmaya başladığı bir saatte, yani yaşam inadına devam ederken otopsi yapılmıştır. Genç İst. Cum. Sav. Yard arkadaş artık kaşarlandığı için otopsinin sonuna kadar yanımızda durmayı başarmıştır.

DIŞ MUAYENE:

48 cm boyunda, 3200 gram ağırlığında -iyi kazanan bir babanın akşam çocuklarına götürdüğü et kadar- cinsen erkek, ölü katılığında, göbeği kesilip bağlanmış, göbek bağının bir kısmı yavru kediler tarafından yenmiş, sternum üzerine yapıştırılan plasterde, biyolojik bir şakayı andıran ve tüm suçu yukarıdakinin üstüne atan adı (Hüdaverdi) yazan ve kendi isteğiyle gelmediği dünyada bir kaç saat azap çektikten sonra kendi isteğiyle ayrılmadığı, boynundaki ip izlerinden anlaşılan insan yavrusunun cesedinde travmatik bir belirtiye, dudağında meme izine, çekik ve buz gözlerinde anaç bir tek bakışa rastlanmamıştır. Dünyamıza yatıya değil de sadece bir orta kahve içmeye gelmiş olan bu 48 cm'lik insanda bulunabilen tek dünyevi şey morarmış boynunun hemen kenarına bulaşmış olan martı bokudur.

İÇ MUAYENE:

Ekmek hamuru kadar yumuşak olan göğüs ve baş, neştere gerek kalmadan meyve bıçağıyla açılmıştır. İç organlar genel olarak, yeni kurulmuş bir fabrikada, henüz çalışmaya başlamışken, fabrika sahibinin ani iflasıyla ortada kalan ve çeliği yorulmaya bile fırsat bulamadan çürümeye başlayan makineleri andırmaktadır.

İstisnai organlardan birisi beyindir. Beyin kesitleri ödemli ve yer yer noktavi kanamalıdır. Oksijenle çok kısa süre önce tanışmasına rağmen onsuz kalmaya bu kadar çabuk tepki veren bu en fazla 100 gramlık beynin, oksijene olan büyük aşkına saygı duyulmuş, derin derin nefes alınarak, kimselere çaktırmadan "yaşıyoruz çok şükür" düşüncesi otopsiyi yapan doktorun 350 gramlık beyninin keşfedilememiş bölgelerinde dolaşmaya çıkarılmıştır.

İstisnai sayılabilecek diğer organlar ise kalp ve akciğerlerdir. Kalbin, en fazla top sektirmece oynayan oğlanların kırdıkları rekorlar kadar atmaya vakit bulabildiği ve sonra ip atlama sırası kendisine geldiği anda bombardıman başladığı için saklanmak zorunda kaldığı sığınağın bir köşesine küskün küskün büzülüveren bir kızcağız gibi göğüs kafesinin bir köşesine çekilip kaderine razı olduğu anlaşılmıştır.

Kibrit kutusuna çizilmiş bu Adem resimciğinin akciğerlerinin ise ilk nefeste bakkaldan yeni alınan ve daha üstündeki toz bile silinmeden şişirilen bir balonun çıkardığı sesin aynısını çıkartmış olduğu anlaşılmaktadır. Büyük ihtimal tam da o anda şairin "dünyanın en güzel sesi" dediği şey yayılmıştır havaya; "yeni doğanın ilk zafer türküsü", bir insanın ilk zafer çığlığı: Ingaaa... Yahut daha Türkçe bir anlatımla: Acıdı bee!

SONUÇ

Otomobillerin dışında ve sinemaların kapısında dahi fırsat eşitliğinin dibine kadar hissedildiği günümüz dünyasında, sahnede ayağı kırılan bir balet kadar bile değeri olmayan bu israf edilmiş insan bedenindeki ölü morluklarının, doğru dürüst yaşama fırsatı olsaydı, babasının "yerim ben oğlumun..." ile başlayan cümlelerle sevmek için uzanacağı noktada görülmesi acı tebessümlere sebebiyet vermiştir.

Bundan dört yüz küsur yıl önce Topkapı Sarayı'nın hareminden çekip alınarak boğulan bir kaç saatlik bir şehzade, Devlet-i Alî Osmanî'nin bekası için siyaseten katledilirken bir cihan imparatorluğunu kurtarmanın o muhteşem ağırlığını da yanında taşıyarak gitmiştir.

Bundan yedi yüz küsur yıl önce Avrupa'da vebanın kırıp geçirdiği bir ortaçağ şehrinde, uzun yıllardan sonra doğan ilk erkek çocuk bütün bir şehrin kurtuluş mucizesi olmuş, ama sadece bir kaç saat yaşayıp ölmüş, o şehrin tüm varolabilme umudunu ve vebanın kendileriyle kedinin fareyle oynamasından bıkmış binlerce insanın intiharını da sırtına yükleyip çekip gitmekte hiçbir sakınca görmemiştir.

Cami kenarında bulunan bu az kullanılmış bir silgiden biraz daha büyük ölü ise ne on iki Oscar'lı bir film kadar süren yaşamında ne de eşofman ipi marifetiyle başlayan ölümünde böylesi ağır bir anlama vakı olamamıştır. İşbu durumda doğarken herkesin eşit olduğunda bahsedenlerin anal ve genital bölgelerine sivri ve can acıtıcı...

Söylenecek çok şey olmasına rağmen başından sonuna kadar otopsiyi izlemeye dayanabilen genç İst. Cum. Sav. Yard.'ın DGM DGM bakması üzerine bu rapor tam da burada şırrak diye sona erdirilmiştir.

Doktor
g.h.
İmza

Otopsi Raporları-1

İşbu raporlar Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrası Kanununun 13. Maddesi'ne (Rapor vermeye yalnız tabipler mezundur) kimliği belirsiz kişilerce yapılan bir ekleme (bir de kafası çok karışıklar) uyarınca yazılmıştır. Vakaların hiçbiri yaşamamış, dolayısıyla da ölmemiştir. Fakat bu kesinlikle, yaşamla ölümün kolkola gezdikleri ve 'önümüze gelene bir tekme' oynadıkları bir ülkenin varolmadığı anlamına gelmemektedir.

Rapor-Sayı 48398

Zeytinburnu'nda ölü olarak bulunduğu bildirilen, şivesinden Siverekli, ellerindeki nasırlardan da inşaat işçisi olduğu anlaşılan ve fakat başka herşeyi meçhul, 25 yaşlarındaki erkek cesedine, çocukların bisikletle dolaşmaya çıktığı, insanların piknik yapmak için bir avuç yeşil ot uğruna belediye parklarında birbirleriyle kavga ettiği güneşli bir pazar günü, yani yaşam inadına devam ederken, genç İst. Cum. Sav. Yard arkadaşla otopsi yapılmıştır; İst. Cum. Sav. Yard arkadaş daha otopsinin başında kusarak morgu terketmiştir.

DIŞ MUAYENE:

174 cm boyunda, olmazsa olmaz bıyıklı, 60 yaşındaki gezici sünnetçi yarı kör Kamber Amca imzalı
-Babayınkini de o kesti oglum, korkma bir boh olmaz-
yamuk sünnetli (ki bu, Eminönü'nde seyyar satıcıdan alınan mavi pazen don, cesedin üzerinden ancak kazınarak alındıktan sonra anlaşılmıştır) ölü katılığı henüz geçmiş erkek cesedinde:

Göğüste ve kollarda ilk gençlik yıllarından kalma jilet izleri, kaslarda bir daha asla elli kiloluk çimento torbası kaldıramayacak olmanın acısı, ağızda son olaran yenilen taze soğan ve domatesin pinçikleri bulunmuştur.

İÇ MUAYENE:

Baş-Boyun: Baş cildi iç yüzü, sağlam olmakla birlikte, kafatası bir çok yerden kırılmış, bununla da kalmamış, ilkokulda yarım yamalak öğrenilen Türkçe, anadan öğrenilen Kürtçeyle karışarak kafatası kemiklerindeki kırık ve çatlaklardan dışarı sızmıştır. Duruma derhal müdahale edilerek sızıntı yok edilmiş, asayiş bermekal hale getirilmiştir.

Vertebra, boyun ile toraks arasında iki yerden ayrılmış ve doğaldır ki bu, beyinde, Boğaz Köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet köprüsü'nün aynı anda bakıma girmesinin İstanbul'da yaratacağı etkiyi yaratmıştır.

Göğüs-Karın: Göğüs Kafesi açılmıştır. Kaburgaların yer yer ayrılmalar gösterdiği tespit edilmiştir. Akciğerlerin ikisi de günde iki paket Samsun'un bıraktığı katranla kararmış, fakat çocuk ve ilk gençlik dönemlerinden kalma bir kaç uzunhava izinin ve derin derin offf çekmelerin, herşeye rağmen silinmemiş olduğu hayretle müşahade edilmiş, sevdanın nelere kadir olduğuna hep beraber şaşırılmıştır. Kalp kapakçıklarında, kalbi Arap sabunuyla yıkadıktan sonra ve yatmadan önce son sigaralarını içen kapıcılara rastlansa da nöbetçi doktorun yorgunluktan halüsinasyon gördüğü kanısı üstün gelmiş ve şaibeli kalp çöpe atılarak karın bölgesine doğru inilmiştir.

Karın bölgesinde ilk göze çarpan, bir duble rakıya hasret giden karaciğerin hüznü olmuş, derhal hademelere bir şişe otuzbeşlik aldırılmış ve karaciğer alkolün içinde dinlenmeye ve demlenmeye bırakılmıştır.

Mide fakirin mütemadiyen yediği ekmek yüzünden umutla ağzına kadar dolmuştur. Bu umutlar arasında en büyükleri ayrılarak incelemeye alınmıştır: Bunlar tahmin edilenin tersine "başımı sokacak bir ev, anaç bir kadın ve erkek evlat"tan değil, "bokumu silecek kadar çok para, kurşun geçirmez bir Mercedes, lahmacuncu zinciri ve sarışın iri memeli manken"den teşekkül etmektedir.

Bu umutların gerçekleşmesi için göze alınan şeyleri araştırmak için göz açılmış ve içeride "herşey" bulunurken, mide çeperlerinde, tatil günleri dolaşılan işportacıların ve iş için beklenilen amele pazarlarının çevresine konuşlanan köftecilerden alınan serçe kadar köfteler dışında, en son fi tarihinde yenen, bir parça löp etin tadına dahi rastlanamamıştır. Turgut Özal rahmetle anılmıştır.

SONUÇ:

Yapılan otopsi bulgularına ve kulaktan çıkan "Duyulan Son Cümle Titreşimleri" analiz sonuçlarına göre;

D.S.C.T Sonucu:

Söylenen: "Gece olunca boş bir arsaya atıverin, uğraşmayalım şimdi polisle mahkemeyle filan"
Söyleyen: Maktülün patronu Müteahhit

Cesedin, ceset olmadan az önce, çalıştığı inşaatın tepesinden aşağı düşmek suretiyle yerçekimi kanununa karşı gelmek suçundan ölüm cezasıyla cezalandırıldığına kanaat getirildiğini bildirir rapordur.

NOT: Birazdan yukarı çıkılıp servisin balkonunda tavuk kanadı yapılacağından işbu rapor kısa tutulmuştur.

Doktor
g.h.
İMZA.

Nurettin Eşfak

Nurettin Eşfak’ın mektubu, Kuvayi Milliye Destanı’ndaki şiirlerden biridir. Yıllar önce nerden cesaret bulduysam bu şiire bir karşılık yazmıştım. Neden böyle bir işe kalkıştığımın daha iyi anlaşılması için Nazım’ın şiirini de ekledim. Üstteki Nazımdır, alttaki ben. Hayır üstün yeteneğim yüzünden karıştırılabilir o bakımdan. (Bkz: Kendi kendine götüyle gülmek)

Nurettin Eşfak'ın Mektubu
kardeşim,
sana bu mektubu ankara`da kuyulu kahvede yazıyorum.
hep aynı anadolu havalarını çalıyor gramofon
kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla,
dışarda yağmur.
mektepten istifa ettim.
cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
çocuklarımıza türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara
dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
kendi dillerini,
güzel şey,
büyük şey.
fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cephede
daha büyük
daha güzel.

biliyorum :
iş bölümünden bahsedeceksin.
fakat, ankara`da çocuklara ders vermek,
bozkırda ateş hattına girmek
haksız ve hazin
bir iş bölümü.
öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için :
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.

bak, tam sana bunları yazarken
asker geçiyor sokaktan ;
yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak
meclis`in önüne doğru iniyorlar,
istasyona gidecekler.
ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi,
sesini incelterek marş okuyor genç türk köylüsü :
«ankara`nın taşına bak,
gözlerimin yaşına bak.»

yüzleri mühim, dalgın ve yorgun.
tıraşları uzamış biraz.
elleri büyük ve esmer.
elâ gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.

yine birdenbire yunus emre geldi aklıma.
başka türlü anlıyorum ben yunus`u :
bence onda bütün bir devir dile gelmiş türk köylüsü :
öte dünyaya dair değil,
bu dünyaya dair kaygılarıyla.

bir şiir yazdım,
garip bir şiir,
«türk köylüsü» diye.
bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?
her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim.

kardeşin
nurettin eşfak

Nurettin Eşfak'a Mektup

Kardeşim iki gözüm nurettin eşfak,

Başımın içinde davullar çalıyor kardeşim. Dün gece çok içmişim. Hafta sonları içiyoruz da arkadaşlarla… votka… bira… Allah ne verdiyse. N’apalım be kardeşim başka bir zevkimiz yok ki… Bir de halı sahada maç çeviriyoruz onu unuttum. Barlara gidip karı kız kesiyoruz biraz, bazen indiriyoruz, bazen elimiz boş dönüyoruz, ama mutlaka alkolün dibine vuruyoruz. Yalnız ertesi sabah hep aynı. Aynı sıkıntı, aynı başağrısı.

Hafta içi işteyiz. Telefon ettim, faksınızı bekliyorum, toplantıya bekliyoruz, imeylinizi aldım, mersi vesaire. Allaha şükür maaşım iyi yalnız. Kendime bir televizyon aldım, bir oturma grubu, bir buzdolabı, mutfak robotu filan. Hepsi de taksitle tabi. Niye giriyim peşin olayına. Eli yüzü düzgün bir aile kızıyla tanışana kadar bitiririm ben onları. Aldıklarımın hiçbirini çıkarmıyorum paketinden. Oturma grubunun bile naylonu üstünde. Geçen gün eve gelen bir arkadaş yırtmaya kalktı ucundan da olay çıkardım.

Tatil de yapıyoruz tabi, bu kadar çalışmaya can mı dayanır. Yıllık izinlerde bir Bodrum yapıyoruz, biraz deniz biraz uyku hesabı. Sonrası gene iş gene hafta sonunu iple çekmeler.

Ama büyük projelerimiz de yok değil hani. Gümüldür civarında bir arsa bakıyoruz arkadaşlarla. Baya da bir para topladık. Bir yazlık, bir araba, bir de evlenirsem daha ne isterim hayattan iki gözüm kardeşim.

Aynanın karşısına geçip de kendime bakınca özel bi şey görmüyorum. Yani ben de herkes gibi özelim aslında. Kimden neyim eksik ki? Yalnız çok önemli bir şey takıldı kaldı kafama; bir türlü çözemiyorum. Eşyaları aldık da modeli eskimeye başladı, onu n’apıcaz bilemiyorum.

10 Haziran 2008 Salı

FLAŞ: Karacasu ve Kavlaklı Merkeze mi Bağlanıyor!

Nerden, nasıl geldim de buldum bu haberi bilmiyorum. Bu yazı hakkında bile yazılabilecek çok şey var aslında. Zamanı ve hayatı farklı algılama, daha bir sürü şey. Ama sadece bu manşet bile kendi kendine çok şey anlatıyor. Devamını okumak isteyenler burdan bulabilirler.

6 Haziran 2008 Cuma

Mimmiş

Bu sobeleme mimleme dünyasında halihazırda olağan şüpheli bir insanım. Hala Gregor'un mimini devam ettirememişken Borsalino'dan geldi bi tane. Allahtan bu seferki seyretmeli değil yazmalı. O zaman boş durmayayım siftahı ben yapayım bari. Borsalino kişisinin soruları ve benim cevaplarım aşağıdaki gibidir. Saygılarımla bildiririm

1) Kendi paranızla ya da bir başkasının parasıyla aldığınız ilk albüm.

Bon Jovi, Sleepery When Wet. Cümlenin tam anlamını yıllar sonra öğrenip, "ulan bu ne sigindirig albüm ismi böyle be!" demişliğim vardır. Ama You Give Love a Bad Name'i de onbin kere filan dinlemişliğim vardır.

2) İlk defa sinemada izlediğiniz film.

Hafızam beni yamultmuyorsa "Uzaydan Gelen Yumurcak" ama "Davaro" olma ihtimali de var.

3) İlk gittiğiniz konser.

İzmir Atatürk Stadyumunda yapılan ortaya karışık bir konser. Aklımda kalan tek grup MFÖ. Zaten sırf onlar için gitmiştim. Yıllar sonra aralarından bir tek F kaldı birlikte çalışmadığım, o da olur işallah.

4) Bugüne kadar dinlediğiniz tüm şarkılar içinde, "Bu şarkı beni anlatıyor!" dediğiniz şarkı hangisi?

İlhan İrem'in "Ali Veli Maria" adlı şarkısı. İlhan İrem'i de hatırlamış olduk böylece. Şakası bu, ciddisi Amerikan İlhan İrem'i Bob Dylan'dan "One More Cup of Coffee"

5) Okuduktan sonra kapattığınızda; sizi "Bu romanı benim yazmam gerekirdi!" hissiyatına gark eden roman hangisi?

Elbette "Tutunamayanlar"

6) Son bir film izleme şansınız olsa hangi filmi izlerdiniz?

Kendi çektiğim filmi. Ağlamak istiyorum, yutkunuyorum ama ağlayamıyorum.

Bu arada çok çalışmanın etkisiyle çağrışım azması yaşamış durumdayım. Mim deyince aklıma hemen... onun adı gelir Eti Eti Eti... değil Mim Apartmanı gelir. Üçkuyularda bulunan bir Karpat şatosu gibidir. İzmir sıcak ve sarıyken gri ve bulanık olurdu bu apartman, en azından benim için. Çiğdem Talu'nun bu apartmanda öldürüldüğünü söyledikleri için sanırım. Her önünden geçişimde bir garip olurdum. Çiğdem Talu'yu sevdiğimden değil, adını bilirdim sadece. Bir de o apartoparda öldürüldüğünü. Öyleyken öyle

EDİT. Benim de birilerini mimlemem gerekiyormuş. Cien anos de soledad'a sesleniyorum! Gel bu sorulara cevap ver, pişmanlık yasasından faydalan!

1 Haziran 2008 Pazar

Malum Dizi

Bu yazıya Borsalino'nun şu yazısına yorum olarak başladım. Ama baktım uzayıp gidiyor, direk bloga koyayım dedim. O yüzden önce o yazıyı okumanızda fayda var.

Filmi seyretmedim ama bence temel olarak aktarılmak istenen şu. Ey seyirci, daha doğrusu kadın seyirci, sen şimdi Carrie Big tarafından terkedildiği zaman idealist feminist kadın olarak ne diyeceksin. Ben Carrie'nin yerinde olsam, bir daha hayyyatta bu adama dönmem! Zaten idolümüz insan olarak Carrie'nin de böyle yapması gerekir.
Ama bu nerde olur? Feminizmin, ya da daha doğrusu kadınların para kazanıp bir süre de olsa kendi ayakları üzerinde durmaya yeni başladıkları ülkelerde olur.

Bildiğiniz üzere her bokun postu var. Büyük ihtimalle Amerika da post-feminist döneme girilmiş durumda.

Biz Amerikalı kadınlar uzuuun yıllardan beri zaten çalışıyoruz, kendi başımıza ayakta kalabilme bilgisine ulaşalı çok oldu. Bu arada gönlümüzün istediği gibi ilişkiler de yaşadık. Onun bıyığı bunun götü derken New York'ta elimizden geçirmediğimiz bir tek gayler kaldı. Yaş kırkı geçti. Ne kazandık bu kadar eleyici olarak? Ne geçti elimize? Hiçbir şey!
Evet Big denen pezevenk beni nikah masasında bıraktı gitti. Steve denen hoşaf da beni başka bir kadınla aldattı. Ben bundan çok çok daha basit sebeplerden bir sürü iyi adamı terkettim. Ama artık kırk yaşındayım be abi. Nereye kadar? Nereye kadar? Bu adamlar, Big ve Steve Carrie ve Miranda'nın bugüne kadar aradıkları adamın özelliklerinin %51!ine sahipler mi? Evet. Geri kalan %49 bu kadınları diğer erkeklerin onları acıtacabileceğinden daha fazla acıtabilir mi? Kesinlikle evet. O zaman onları terketmek mi gerekir. Hayır. Artık ilişki yorgunu düzen arayan, vücudu eskisi kadar esnek olmayan kadınlar bunlar artık.

Femistiz, güçlü kadınız falan filan da onun da dibini gördü bunlar be abi. Çalışmışlar onbeş saat yorulmuşlar onbeş saat. Sıcak bir ev özlemişler, sıcak bir yemek ve sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler. (Seks and the City yazısına da Hasan Hüseyin katabildim ya gurur duyuyorum kendimle!) Normal diil mi yaptıkları?

Şimdi bunu daha iyi açıklamak için yakın bir arkadaşımızdan örnek vermek istiyorum. Kendini her gelenin bir nefes çektiği Maltepe izmariti olarak gören bir arkadaşımız bu (!) Önüne gelenle muhtelif seviyelerde ilişkiler yaşıyor, kimine yatak odası gösteriyor, kimini salonda kahve içip gönderiyor, evin tamamını görenler de bazen beğenmiyorlar, bazen de bu arkadaş onları gönderiyor. Ama bir gün gelecek, biz erkeklerin idealindeki hayatı yaşarken hepimizi yıkan post-masculinist bir hamle yapacak ve "yarım bütünden fazladır be!" diyerek evin kapılarını belki de o evin .mına koyacak birine açacak. Belki çok fena acılar çekecek ama "olsun be!" diyecek. Biz de "Sen de mi be kardeşim! Herkes yapar bunu ama sen nasıl yaparsın Virgilyus!" diyeceğiz.