18 Eylül 2008 Perşembe

Marla Singer ya da post-modern Havva

Fight Club, finaliyle gönlümün orta yerinde taht kurmuş bir kaç filmden birisidir. Bundan yedi-sekiz sene önce girdiğim mağaradan çıkarken humanizma'yı içerde unutmuş, anarşinin A'sını yanıma almıştım. "Yakalım yıkalım amına koyim bu insan denen hayvan adam olmaz, vezir olur bundan ama adam olmaz" diye bağırıyordum içime içime. Sonra kendi anı galerimde dolaşırken buldum yeniden Fight Club filmini. Ben bu filmi çok sevdim evet. Ama Marla Singer'ı ayrı sevdim.

Özellikle de bahtsız bedevi'nin de kendisine profil fotosu olarak seçtiği bu pozdan sonra. Sinema tarihinde çok az kadın kahraman bırak kadını erkek kahramanı da bu kadar ağır ve afili bir giriş yapmıştır bir filme. Bütün boş vermişliği, daha doğrusu sikine takmazlığı, cool duruşu ve karizmasıyla girer Marla. Ağır çekim bir giriştir bu. Öyle bir hissiyat yaratır ki daha ilk anda alaşağı eder insanı. Sigaranın dumanı olayım dedirtir bu duruş. Yemişim Travis'ini, Taylır'ını ben seni istiyorum ulan dedirtir. Bırak onlar -ki "onlar" "o"dur aslında- yağ çalmaya, örgüt kurmaya, dünyayı yoketmeye filan uğraşsınlar. Çocuk onlar ve dünyayı kendi oyuncakları sanıyorlar, siktir et. Biz seninle kırlara koşalım Marlam, sen üstüme döktüğün viskiyi yala, sonra da çakmağı çak, beni yak kendini yak herşeyi yak dedirtir.
İlk karede bir leydi edasıyla karşımızda arz-ı endam eder Marla. Ama daha ikinci karede bir serseri olduğu hem de esaslı bir serseri olduğu ortaya çıkar. Evini yakmaya yıkmaya kalkmaz. Easy Rider da değildir ki kendini kırlara atıp huzur bulsun. Mekanı şehirdir, şehirde koparak yaşar, Matrix'te de görünür o aslında. Morfeus Neo'yla şehrin içine girer hani, bir sürü takım elbiselinin arasında kırmızı kıyafetli bir kadın görür Neo, işte o sırada Neo'nun arkasındaki çöpte bulduğu şapkayı kafasına takmaktadır Marla. Morfeus adamlarına bir işaret yapar ve yaka paça saklarlar onu. Marla'yı görse Matrix'e inanır mıydı hiç Neo?
Kendini acındırmaya çalışan bir bağımlı da değildir ayrıca. Kafasının sürekli iyi olmasını sebebi büyüklük illüzyonu da değildir. Bu dünyayı kaldırmıyor içim safsatalarına girmez. Doğrudan dener, sadece denemiş olmak için, iyi kafayı normal olmak olarak algılar. Bir çeşit Neanderthaldir aslında. Soyu tükenmiş ya da soyu yeni oluşmaya başlamış olan. Yerleşik kavramların hiçbirine sığmaz, "isyan"ın bile yerleşik bir kavram haline geldiği modern dünyada isyankar bile değildir o aslında. Dünyanın en tehlikeli balığıdır, zehirledi mi çok yaşatmaz ama lezzeti müthiş çekicidir bir yandan da.
Bizim oğlan modern dünyadan sıyrılabilmek için eline asit döken hayali bir arkadaş geliştirecek kadar şizofrenleşmek zorunda kalırken Marla'nın anasında sıyrılmış doğduğunu hisseder insan, öte yandan kadın olduğu için, sırf kadın olduğu için dünyanın geri kalanının anasını sikmeye çalışmakla da uğraşmaz. Çünkü bu erkeğe özgü bir korkudur her zaman, insanlığın bütün birikimini yok ederek, tarihi yok ederek de olsa tarihin bir parçası olmaya çalışmak. Sezar'ın, Napolyon'un, Hitler'in açtığı yoldan erkekler gitmeye çalışır. Bu uğurda ebelerini ortaya koyan erkekler olur. Bir isim bırakabilmenin uğrunda ne yediklerinden bir tat alırlar, ne aldıkları nefesten. Neymiş hatırlanacakmış! Sonunda da erkenden ölüverirler. Bu Fight Club'da bile böyleyken Marla kendi varoluşuyla bir mayın olarak dolaşır sokaklarda, her an birinin kucağına oturabilir, her an bir önce aldığı kararın tamamen zıddı bir karar alabilir, her an ortadan kaybolabilir. Ama ne yaparsa o an içinde yapar, o an için yapar, ileriyi düşünmez.
Adem elmayı yesem mi yemesem mi diye düşünürken Havva gelecek senenin yaprak modellerine kafa yormaktaydı. Taylır Dördün ayın dördünde bir sürü plan, bir sürü organizasyon yaparaktan finans merkezlerini havaya uçururken dünyayı yokettiğini düşünüyordu. Marla'nın gördüğü ise biraz fazla gürültülü bir havai fişek gösterisinden başka bir şey değildi. İşte sırf bu yüzden Marla Singer'dır Dövüş Kulübünün esas kahramanı.
Sonuç olarak, "Marla bizi maça götür, Marla bizi hacca götür, Marla bizi nereye götürürsen götür yeter ki sen götür!" demek istiyorum ben.

17 Eylül 2008 Çarşamba

kendime notlar-4

yenilenen tünel tramvayı. niye? illa yeni mi olacak herşey. elin oğlu eyfel'i yeniliyor mu? niye bu kadar korkuyoruz geçmişimizi hatırlamaktan. bir yerlerde bir tecavüze uğradık da hatırlamıyor muyuz?

fenerbahçem, arızalı sevgilim



Ben yazacaktım ama uğur meleke bu yazısıyla benden önce davrandı. ben gene de araştırmacı gazetecilik görevimi yerine getireyim.


Şimdi efendim bu Porto maçını seyrettikten sonra insanın kafasını duvardan duvara vurmaması mümkün değil. Roberto Carlos'un 25 milyon fenerbahçeliyle birlikte seyrettiği ortadan sonra yediğimiz ilk gol beni düşüncelere gark etti. Ne güzel sol bekte aslanlar gibi bir Carlosumuz var diye düşünürken geçen sene Sevilla maçından sonra Carlos'u bir daha göremez olduk. İçimize gömdük kuşkularımızı. Yaptığı hataları kalbimize gömdük. Ama Porto'nun ilk golüyle takke düştü, Carlos'tan başlayarak Fenerbahçe takımının komple takkesi düştü, keli göründü.

Carlos'un yedeği var mı? Yok. Uğur Boral'ın yedeği var mı? Sakat. Gökhan Gönül'ün yedeği var mı? Var ama o da Edu'nun yerinde oynuyor. Peki Edu nerde? Sakat. Volkan Demirel'in yedeği var mı? Var, onun da adı Volkan ama herkes sanki el bombası taşıyormuş gibi korkuyor ondan. Sonra n'oluyor Volkan müthiş yeteneklerinin zekayla birleşmediğini gösteren hareketler sonucunda kırmızı kart yiyor. Biz de el bombası tutan çocuğa kalıyoruz, Gençlerbirliği maçında o bomba patlamadı diye seviniyoruz. Şu halimize bak ya!


Topu Luganodan alıp al-verlerle Alex'e taşıyan bir Mehmedim vardı benim Orelyom. O nerde? Bir sebepten gitti. Yerinde kim var. Maldonado var, yan topçu, Josico var, bir maç oynadı sonra o da sakat, Selçuk diye bir arkadaş var nerede olduğunun farkında değil. Deniz diye bir kardeşimiz vardı önce sakat, sonra sinirli. Ha pardon ya biz Emre'yi aldık di mi bu sene? Emre futbolun sahanın dikine oynandığını unutmuş, habire enine oynuyor, onun oynadığı alanda kale yok ne gam. Alıyor topu anında veriyor Carlos'a, alıyor topu anında veriyor Maldonado'ya. Alex en sonunda dayanamıyor, verin lan şu topu allah belanızı versin diyerek ta kendi kalesinin önüne kadar geliyor. O zaman da Güiza'yla aralarında atmış metre oluyor.


Güiza'yı stadda seyretmek daha büyük acı. Çocuk çırpınıyor, deplase oluyor, çapraz koşu yapıyor ama onun boşalttığı alana hayaletler koşuyor sadece. Neden çünkü çift forvet oynamıyor takım, oynasa bile Semih sakat!


N'oluyor abicim bu takıma. Bu kadar sakat olunca ve bu sakatlar maç sırasında değil durup dururken sakatlanınca insan ister istemez soruyor. Nasıl bir yükleme yapıldı ki bu adamlara çöktüler! Dede "çok sakatım var" diye ağlayıp duruyor. Ben mi sakatladım dede onları! Ben sakatlamadıysam kim sakatladı! Sakat kelimesinden tiskindim genç yaşımda be!


Öyle bir Porto'nun karşısında oynuyoruz ki, bu Porto'yu yenmemek için özel uğraş gerekiyor. Biz de uğraşıyoruz anasını satayım! Bak gene delirdim gece gece.


Ben bunu anlamıyorum. Fenerbahçe Avrupa'nın en büyük takımlarından birisi haline gelmeye çalışıyor ya, bu "en büyük" takımlar her sene kadrolarına içerden dışarıdan bir takım takviyeler yaparlar. Bazıları göbekten alınan oyunculardır, banko oynayacak oyuncular, bazıları da yetenekli gençlerdir, parlar, kendilerini gösterirlerse takıma girerler. Biz ne yapıyoruz, "kadroyu koruyoruz" bu mudur yani? Bu mu bizim korunmuş kadromuz. Kim koruyorsa çok kötü koruyor, ortalık sakattan geçilmiyor. Herkesin yedeği sakat, takımda rekabet sıfıra inmiş durumda. Nasıl olsa s.ke s.ke beni oynatacak anasını satayım halinde herkes. Oh ne güzel!


Bu sene içeriden aldığımız kim var? Bir taktık Topuz Topuz. Bu ülkenin birinci liginde ya da ikinci ligindeki hiçbir oyuncu İlhan Parlak kadar bile gelecek vadetmiyor mu? Bi tane mi sol açık yok anasını satayım Uğur Boral'ı panikletecek. Vardır mutlaka. Ama alınmıyor. Neden? Çünkü biz kadromuzu koruyoruz.


Gençlerbirliği maçında kendimi dua ederken buluyorum. "Allam sen Alex'e zeval verme, sakatlık gösterme yarabbi." derken. Peki Alex gidince ne olacak? Hiç kimse düşünmek bile istemiyor bunu zaten. Paradigmayı değiştirmek gerekiyor acilen. Alexsiz bir Fenerbahçe'yi şimdiden düşünmek, ara sıra yarım saatliğine olsa da işleme koymak gerekiyor.
Dönelim Carlos'a. Madem bu adam ileriye gitmeyi bu kadar seviyor ve artık hızla dönemeyecek kadar ağırlaştı ve de onun açığını kimsecikler kapatmıyor, çek sol açığa Carlos'u, hem presini yapsın, hem hücuma gönlünce katkı. Gökhan Gönül'ü de aynı şekilde koy sağ açığa. Kazım gitsin dansetsin tribünde, hatta komple gitsin ocak ayında ayrılmak istiyormuş madem, hemen gitsin. Cesur bir takım hamleler yapmak gerekiyor. Ama Dede Uğur'u çıkarıyor alıyor Emre'yi-Semih'i, Kazım'ı çıkarıyor alıyor Burak'ı. Zico da yapıyordu zaten bunları, yirmi dakka geç yapıyordu ama yaptığı buydu, ha pardon bi de Kejo'yu çıkarıp Semih'i koyuyordu. Sistem değişmiyor sadece oyuncular değişiyor. Sen o sistemle açamamışsın zaten kilidi, oyuncuları değiştirince de açılmıyor ki.


Güiza'ya ofsayta düşmeden önce derinlemesine top atarsan süper tehlike, pres altındayken atarsan Kejo'dan tek farkı topu kaybettikten sonra geri almak için götünü yırtması. Ama sen kaç tane öyle top atıyorsun Güiza'ya? Toplasan beş. Bu takımın golünü kim atacak o zaman?


Bir karışıklık, bir oturmamışlık var bu çok net. Geçen sene tıkır tıkır top oynayan bir takımın bir tek Markus Orelyus'un gidişiyle bu hale geldiğine inanmak da mümkün değil. Bir arıza var acilen düzeltilmesi gereken, takım meme yapmış durumda. Ama Dede diyor ki 5-6 ay sonra toparlanırız. Bana de o zaman "bu seneyi kaybedilmiş sayın, gelecek sene taş gibi olucaz" ben de hesabımı ona göre yapayım


Bu arada bir cümle de aslan futbol yorumcusu abilere. Bu sene Fener yarı final oynamazsa başarılı sayılmaz, öyle diyorlar. Babam bu takım on senedir çeyrek final oynuyor da geçemiyor mu? Ben mi aynı Fener'i seyretmiyorum yoksa. Yoksa sizin futbolculuk kariyerinizde dört tane şampiyonlar ligi şampiyonluğu var da ben mi bilmiyorum. Bi durun da! Bi durun!


Herşeye rağmen seviyorum seni. Fenerbahçem, arızalı sevgilim.

kendime notlar 2

Marc Jacobs satın alınabilir bir sanat eseri midir

Tasarım, sanat ve kapitalizmin birleştiği yerde duran ayakkabılar. Afford edilebilir ve çabuk tüketilebilir sanat eseri olarak kadın ayakkabısı. ya da daha geniş olarak fashion business. birleşenlerini çöz. kadının toplayıcılık arzusu, geçicilik hissi yaratmak, statü göstergesi. Rönesans'ta resim sahibi olmak ve bugün ayakkabı sahibi olmak.

kendime notlar 1

bunlar hakkında yazmayı düşünüp de bir türlü oturamadığım meseleler. o yüzden buraya not alayım ki aklımda kalacağına burada kalsın ki ben bunları bir yazıya dönüştürebileyim.

Mohikanların sonuncusu Deniz Baykal. Sen ne zaman gideceksin ve CHP'nin temsiliyet sorunu.

16 Eylül 2008 Salı

Ver Örümceğimi, Al Batman'ini

Dark Knight’ı seyrettim. Beyenmedim. Evet beyenmedim. Örümceğin ilk iki filmi yeterince hayal kırıklığı yarattığı için sonuncusunu da seyretmedim. Önce Dark Knight hakkında birkaç kelime. O filmin Kara Şövalyesi kimdi arkadaş? Bence tek kelimeyle Joker’di, Heath Ledger denen rahmetliydi. Pis adam! O kadar fena oynanır mı yahu! Orada sadece Christian Bale dingili yok ki. Abilerin var senin orda (Gary Oldman), amcaların var hatta (Morgan Freeman, Michale Cane). Bir yavaş di mi canım kardeşim. Sanki öleceğini biliyormuş gibi oynanmaz ki bir Joker. Öyle bir haşmetle çıktı ki Joker sahneye, bir daha da inmedi. Batman’in kendisini yakalamayı başardığı yerlerde bütün set-up’ı Joker’in kurduğunu ve Batman’i göt ettiğini gösterirsen sen, o zaman ben Batman’e nasıl kahraman olarak bakabilirim ki sevgili Christopher Nolan? İstediği kadar duvardan duvara post-it etsin, bacaklarından ters assın filan. Sen madara ettin bir kere Batman’i bir daha toparlaman mümkün değil ki. Hikayenin, yani çizgi romanın gerçeğinde böyle bir “Joker yarasa adamın yavuklusunu öldürür” durumu olabilir ama sen bunu filmin en ince işlenmiş hikayesi haline getirip bir de tanrı yerine Joker’i koyarsan ben ona taparım bilader, yemişim Batman’i.


Bu arada Nolan biladerimizi Memento’dan biliriz, severiz, biraz karanlık ve fazlaca zekalı bir kardeşimiz olduğunu biliyorduk. Fekat sen sitidyo sisteminin içine girip de "karakterimi satmayacam kardeşim, ben buyum" dersen ortaya yarı sitidyonun istediği, yarı senin istediğin, göğsünden yukarısı karanlık ve soğuk öte yandan belden altı, yani kıçı taşağı bembeyaz ortada bir Batman çıkıyor ki zaten benim için sarsılmış olan Batman karizması iyice bir yere iniyor.

Bir de bu son iki filmdir yaptığın Batman’i insan gösterme derdi telaşı nedir. Eğer illa bir süper kahramanı insani boyutlarıyla işleyeceksen bas Örümcek Adam’ın setini, sopayla kovala Sam Raimi’yi, geç monitörün başına. Çünkü orada da benim zavalı Örümceğime ayrı işkence çektiriyorlar. Oraya gelecem daha dur.

Dönelim yarasa adamın insanileşmesi meselesine. Yarasa Adam Süperman’le Örümcek Adam arasında bir çizgide durur benim için. Süperman adı üstünde süperdir. Buralı değil, dışarlıklıdır, gavurdur, ne yapsa yeridir. Gavur olduğu için de Türklerin örf ve ananelerine, hayatlarına uyum sağlamakta güçlük çeker. Örümcek zaten benim. Ama Yarasa Adam Ömer Koç filan kıvamında bir emmidir zaten. Yani hem buralıdır, dünyalıdır, hem de çok zengindir, biz ölümlü fakirlerin çektiği bir çok derdi çekmez, öte yandan deli sikmiş gibi bir siyah kostüm geçirir üstüne ve adaleti sağlar. Şimdi sen, bakın yarasa marasa, zengin mengin ama o da acı çekiyor aslında ayağı çektin mi olmuyor Christopher. Zenginlerin acısı gösterilmez güzel kardeşim, ayrıca bir zengine o kıyafeti giydiriyorsan insani yönleri olduğunu göstermemen gerekir çünkü o zaman ben otomatikman “bu adam hafif şizofren herhalde, ne gam ne cassavettes (sağolasın M.Ü) niye bulaşıyosun kardeşim sen biz orta sınıf insanların işine, oturup puronu tüttürsene, V.S.O.P’unu yudumlasana, uşağına şarlasana” diyorum. Batman’in tanrısal bir yönü vardır. Adalet dağıtır. Bunu yaparken de insani bir içerik bulamazsın onda. Bu anlamda rolünü en iyi özümsemiş ve en başarılı iş çıkarmış Batman’in Michael Keaton olduğunu söyleyebiliriz. Çok cooldur, seyirciden uzaktır. Normal ve insani değildir, işerken hayal bile edemezsin Michael Keaton’u o rolde. Dolayısıyla da saygı duyarsın. Ama ben Christina Bale’i o rolde görünce, bir de üstüne insani özelliklerle filan görünce gözümün önüne uşağı Alfred’in kucağına başını dayamış, başparmağını emip “Annem beni doğru dürüst emzirmedi biliyo musun Alfred, o yüzden oral dönem alışkanlıklarımı bırakamıyorum” derken görüyorum ki o zaman da işte insanın gönlü ister istemez, öbür tarafta “skerim dünyayı, sıkıldım sizden yakıcam mına koyim ben buraları” diyen bir Joker’e kayıyor. Rahmetli ve de çizik yanaklarından öperem Heath.

Şimdi dönelim benim adamıma. Örümceğe. Ulan Amarika! Bir süper kahramanın iç çatışmasını derinlemesine inceleyeceksen ahan da orda Örümcek duruyor şerefsiz! Bütün zamanların en insan süper kahramanı duruyor. Çocuk kıvranıyor bir yandan okuluna devam etmek, bir yandan para kazanıp halasına destek olmak, bir yandan sevgilisine, bir yandan da babasını öldürmek zorunda kaldığı can kardeşine zaman ayırmak, bir de bunun üstüne her kendini bilmezin süper kötü adam kılığında tehlikeye attığı şehr-i ramazan New York’u korumaya çalışmak için. Bir de üstüne olaylar ilerledikçe kendisiyle uğraşmaya başlıyor. “Ulan bu süper kahramanlık işine girdik ama ne sigortası var ne geliri, bir de üstüne Altıncı caddenin çocukları ne zaman görseler başıma başıma salıyorlar taşı, ben şunu bir daha mı düşünsem” diyerekten kendisiyle uğraşmaya başlıyor. Şuna bak be abicim! Aslan kardeşimin başında süper kahraman olmaktan çok insan olmanın belaları var. Raskolnikof’tan sonra gelmiş geçmiş en derinlikli ve iç çatışmalı karakterlerden birisidir Örümcek Adam! Ama sen n’apıyorsun, veriyorsun kıyafeti, veriyorsun ağı, veriyorsun örümcek içgüdülerini çizgi romandakinden bile daha iki boyutlu bir tip çıkarıveriyorsun ortaya, bir de üstüne Tobey Maguire denen meymenetsiz, karaktersiz, karizmasız, beybi feys çocuğu veriyorsun başrole Örümcek Adam oluyor sana Cin Ali! Cin Ali’nin bile bir ısrarı vardır ulan bu hayatta “Ali topu at! Ali topu at” diye diye dilinde tüy biter de şerefsiz Ali atmaz o topu! “Al amına koyim! Ne topmuş, kafamı siktin yıllardır!” demez. Cin Ali’nin bile bir paradigması varken Örümcek mahallenin taşak oğlanı! Ulan kahramanımızdır, bir tanemizdir diye iki filmi de seyrettim, Digiturk’e düşsün, elbette üçüncüsünü de izleyecem ama insan biraz dikkat eder be kardeşim. Sanki Peter Parker’in dramını birinci elden sunmuyorsun seyirciye, arkadaş arası geyiğinde anlatıyorsun!

“Bizim bi arkadaş var genetik mühendisi geçen gün bunu örümcek ısırdı tamam mı. Seninki o günden sonra duvarlara tırmanmaya başladı. Hehehe!”
“Vay! Viyagra örümcek ha! Biz de ısırtalım kendimizi o örümceğe abi yaa!”

Yapma bunu! Yapma bunuuu!


12 Eylül 2008 Cuma

Martı Jonathan Bach ve Heykel


Martı Jonathan Bach: Kafana sıçıyim senin kafanaaa! Aldırmadın bana şu arsayı! Neymiş Marmara Ereğlisi'nde yazlıkmış! Yazın çocuklarla gidermişiz! Ulan almadığımız arsaya gökdelen kurdular gökdelen! Marmara Ereğlisi'ni alırdım ben sana o parayla kafasız karı!

Heykel: Jonathan iner misin lütfen kafamdan!

Martı Jonathan Bach: İnmiycem! Önce sıçacam ondan sonra inecem!

Heykel: İğrençsin tamam mı! İğ-renç-sin!

Martı Jonathan Bach: Şimdi iğrenç olduk di mi! Altımda inlerken öyle demiyodun ama n'aber!

bizim evin önünden geçen arabalar

bizim evin önünde dar ve tek yön ve de üstüne sola doğru kıvrılan bir yol var, bu yol dik bir yokuşun başlangıcıdır aynı zamanda. gece saat 1'den sonra bu yoldan bir takım arabalar geçer. bu arabaların özelliği gecenin biri-ikisi-üçü-dördü olmasına aldırmadan bangır bangır bir müzik çalmalarıdır. şaşırtıcı olan bu bangırdatan abilerin dinlediği müziklerin çeşitliliğidir. biraz önce "aynadaki yansıman benim" filan gibi bir slow türk hafif müzik parçası eşliğinde bir abi geçti mesela. hadi bu lümpen ve de normal, peki gecenin üçünde bana hayatta en nefret ettiğim seslerden birisi olan kemençe sesini dinleten taksicilerin derdi ne? ya da bağırtarak ilahi dinletenlerin? bu gavur mahalleyi imana mı getirmeye çalışıyorsunuz güzel kardeşim? bitti mi? hayır tabi! ayaklı diskolar, mehter marşıyla geçenler, kibariye bağırtanlar, ahmet kaya coşkusu yaşatanlar, türk sanat müziği bangırdatan bile oldu. bir derdiniz var anlıyorum ama bunu niye böyle ifade ediyorsunuz onu anlayabilmiş değilim. ben uyumuyorum sen de uyuma İstanbul durumu mu bu? o zaman maçan sıkıyorsa çık minareye, bağla teybi oradan yayın yap gecenin üçünde güzel kardeşim.

P.S. yalnız çok gaza geldim bir gece de ben rahmaninof çalarak geçecem bizim evin önünden.

Meseller-3

Ve İsa dedi ki

"Aranızdan günahsız olan kimse, ilk o atsın taşı"

Ve kalabalık bir anda duruldu. Ve İsa devam edecekken bir ses geldi

"Tamburacııı! Bıyığını sktimin Tamburacısııı!"

Ve İsa tiskinerek yüzünü buruşturdu bu sözü söyleyene ve dedi

"Ne pis bi insanmışsın sen ya!"

12 Eylül

yıllar önce bir abime Kenan Evren'i çocukken bir kahraman olarak gördüğümü söylediğimde çok şaşırmıştı. ama benim için öyleydi. anarşi diye bir şeyden bahsediyordu televizyon bu kötü bir şeydi (o kelimenin ne güzel ne tatlı ne mayhoş olduğunu ben yıllar sonra öğrendim o ayır) ve Kenan Evren de çıkıp onu bitirdiklerinden bahsediyordu. televizyonda habire onu görüyordum muhtelif askeri kıyafetler içinde, süpermen görseydim süpermeni kahraman bellerdim ben de. baskın oran bugün Taraf'ta gençler 12 Eylül'ü bilmiyorlar, bilen çıksın damarımı keserim filan demiş. yazının devamını bile okumadım, sadece bu başlık bile canımı sıkmaya yetti. hayır efendim biliyoruz. bir takım inlerden çıkarılan un çuvallarını biliyorum ben mesela. bir takım kötü adamların "kırsal"da elleri enselerinde birleşmiş bir şekilde bir yerlerden çıkarıldıklarını biliyorum. bir başka takım kötü adamların da şehirlerde aynı şekilde hapishanelere götürüldüklerini biliyorum. bunlar sadece işçi sınıfının çocukları değildi baskın amca, aralarında senin gibi insanlar da vardı. ben 12 eylül'ün ne büyük bir acıya sebep olduğunu kendi çabalarımla öğrendim. 83 doğumlu kardeşim ise bu konuda çok az şey biliyor ve bunun sorumlusu da o değil. insanlar yaşlandıkça boku gençlere atarlar ya bu durum tam da o. kardeşim bir şeylerden haberdar olmaya, etrafında olan biteni anlamaya başladığı yıllarda önceki kuşaklar olarak sen ona -ya da bana- bir kişisel tarih aktarımı yaptın mı? bak evladım biz büyük acılar yaşadık, şöyle şöyle oldu, böyle böyle oldu dedin mi? kardeşim ergenliğini yaşarken Turgut Özal bile hayatta değildi ve de Türkiye onun doğduğu senin de o acıları yaşadığın yıllardaki Türkiye'nin fersah fersah uzağındaydı! sen bu aktarımı yapma, sonra da 12 Eylül'ün sadece dolaylı etkilerini yaşayan bir kuşaktan 12 Eylül'ü öğrenmelerini, anlamalarını filan bekle.
sen zaten damarlarını çoktan kestin güzel abim. çok geç artık.
neden aktarmadık, neden çocuklarımıza anlatmadık diye sormak gerek önce. bunun cevabını kendi içinde delikanlıca verebiliyor olmak gerek. ihtiyarlık belirtileri bunlar. yalçın küçük'ü de böyle kaybetmiştik zaten.

ben benden çok sıkıldım

ben bu blogu sizin için açmadım kardeşim! kendim için açtım! ister yazarım ister yazmam! ben fena halde sorumluluk sahibi bir insanımdır, şu anda bile ünlemlerden sonra büyük harfle başlamamanın sorumluluğunu içimde hissederken, bu blogu açtığımda her seferinde bana melul melul bakan yan yatmış sureti görmek, üstüne bir de altında iki satır yazı görememek ne gibi hissiyatlara garkediyor beni biliyor musunuz!

ben bu blogu kendim için açtım. arada bir dandiriden şiyirler yazarım, bir şeyi unutmayayım diye buraya not ederim, her güne dair notlarımı alayım, nefret ettiğim, tiskindiğim insanlara öfkemi burdan kusayım istedim. günlük sandım ben burayı tamam mı! ama diyilmiş işte allah kahretsin diyilmiş! böhü!

zaten hayatımızın her alanında kendimizi kısıtlamak zorunda kaldığımız şu modern zamanlarda bir de aklıma eseni yazma özgürlüğüm olmayacaksa, bir takım yazılar planlayıp, kendimi muhtelif otosansürlerden geçirip, bir de üstüne edebi sanatlardan bir demet sunma gayreti ve de sıkıntısıyla uğraşacaksam ne skime yazıyorum lan ben bu blogu!

burası benim bekar evim kardeşim! donla bira içip geğirebildiğim yer. daha doğrusu öyle olmalı. ama siz bakarken ben eşofmanlarımla oturup şarap içermiş gibi yapıyorum.

hayır sevgili okur derdim seninle değil. aslında kendimle. madem bu blogu bunun için açtığımı hatırlatmaya çalışıyorum kendime. zaten bütün gün bir takım hikayeleri bir takım karakterlere yaşatıp onu de belli bir yapı içinde kurmaya çalışmak gibi kasıcı bir işim var benim. sınırlarım, engellerim zaten kat kat ve de çok fazla. bir de üstüne buraya gelip güzellik yarışmasında yarışmacı olma heyecanı yaşayamayacam hiç kusuruma bakmayın.

bundan sonra böyle.

4 Eylül 2008 Perşembe

Yazamıyorum

Çok garip bir dönemdeyim, elim kaleme ya da klavyeye gitmiyor. Oturup yazmaya kalksam bir sürü şey var aslında. Ama hiçbirini yazamıyorum, yazıyorum, olmuyor, aman ya boşver kim uğraşıcak diyorum ve daha bir sürü şey. Yazamıyorum