8 Mayıs 2009 Cuma

Midilli-1


Hotel Votsala’dan herkese merhaba! Votsala İpsala gibi okunuyor, aradaki t harfini yutarak, Vosâlâ gibi. Odamın pervazları koyu mavi penceresinin önündeyim. Tam karşımda yemyeşil makilere güneş vuruyor, onların hemen arkasında da sakin bir deniz görüntüsü. Aylardır hayal ettiğim yerdeyim. Sürünün orda şerefsizler! Nihahahahaha!


Dün sabah saat beşte sevdiceğimi ve kızlarımı öptüm, vurdum kendimi yollara. İDO’yla Bandırma, yolda deniz otobüsünün içindeki gazete bayiinden gazete dergi filan alırım dedim, artık gazete satmıyorlarmış efendim, sadece kitap var. Vedat Türkali’nin “Yalancı Tanıklar Kahvesi”ni aldım. Başladım okumaya, yol bitmiyor, saat geçmiyor, bir yandan da uykum var, uyuyamıyorum, daha Ayvalık’a kadar araba süreceğim. Vazgeçtim uyumaktan, bir espresso çaktım gemide. O gemide gerçek espresso, capuccino filan yapan bir kahve makinesinin ne işi var ben de bilmiyorum. Ama iyi ki var.


Neyse efendim, başladım okumaya. Bir şeyi farkettim. Kafamda başka hiçbir şey yoksa bir günde rahatlıkla 100 sayfa okuyabiliyormuşum. Kitap fena değil, ağlaşan böğrüşen çocuk da yok, geçtiğimiz günlerde hırsızın I-pod’umu da çaldığını anladım, aylar sonra da olsa bunu anlamak da bir şey. O kadar uzağım işte I-pod olayına. Çocukken nefis, sarı, Sonny bir walk-men’i vardı annemin, zimmetime geçirmiştim, onunla ilişkimiz bile uzak kuzen seviyesindeydi.
Neyse efendim, indim Bandırma’da, açım, sabah bir muz yiyip çıktım çünkü. Ama Susurluk’a kadar dayanma kararlılığındayım. En son iki yıl önce filan geçmiştim Bandırma-Susurluk yolundan, yol genişletme çalışması vardı, ne hikmetse bitmemiş o çalışma. Otoyol yapsan daha kısa sürede biterdi anasını satıyim. Son beş liramı espressoya bayıldığım için Bandırma’da durup para çektiğim halde deniz otobüsünden çıkan kalabalığa yetişiyorum, tek sıra çıkıyoruz Bandırma yolundan, Susurlukta tost ve çiğ börek. Sonra devam.


Balıkesir ayrımında her zaman sola döner, İzmir’e devam ederdim, bu sefer sağa dönüp Ayvalık yoluna girdim, bir yandan da Lig Radyo dinliyorum. Yaksınlar bu Balıkesir’i. Kişisel sebeplerle hiç sevmediğim bir yerdir. Neyse ki çabuk bitiyor küçük memleket olunca. Ayvalık yoluna giriyorum, çam ağaçları, makiler, yemyeşil bir yol. O anda ayrımına varıyorum işimin bittiğini, bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Bir Zara türküsü duyuluyor TRT FM’den başka çeken radyo yok şu anda çünkü. İçimden bir ses Midilli’ye gittiğimi söylüyor. Evet lan! Midilli’ye gidiyorum! Terk ediyorum bu ülkeyi! En azından bir süreliğine, olsun.


Ayvalık’a yaklaşmaya başlayınca Yunan radyoları çekmeye başlıyor. Efaristo poli! Hellas! Hellas! Ayvalık’a giriyorum, nefis bir güneş. Sıcacık. Meydandaki bankaya girip Bandırma’da çekemediğim Eurolarımı çekiyorum. Gişedeki memur “Karşıya mı geçiyorsunuz?” diye soruyor, 32 dişimi birden gösterip başımı sallıyorum. Biletimi de aldım, her şey tamam ve daha 4 saat var geminin kalkmasına. Allahım işim gücüm yok ve 4 saat boş vaktim var! İnanılır gibi değil! Soluğu Cunda’da alıyorum tabi hemen. Zevcem ve zevcannemle birlikte gittiğimiz kıyı lokantalarından birine oturuyorum. Getir abicim kalamar tavayı, deniz börülcesini, papalina tavayı, salatayı. Güneş, hafif bir rüzgar, tıkınıyorum, sonra yeniden kitaba gömülüyorum. Okuyorum okuyorum saat geçmiyor. Bir saat kala geliyorum limanın yakınlarına. Bir ara sokakta bir ağaç altı buluyorum, gölgelik, arabayı park edip uyumaya başlıyorum. N’oluyor? Yarım saat sonra işle ilgili bir telefonla uyanıyorum, arkasından bir telefon daha. Ulan uykumun kokusunu mu alıyorsunuz be şerefsizler! Uykum kaçıyor doğal olarak. Kalkıp kitap okumaya devam ediyorum. Keyfim yerinde. Merhaba yoldan geçen amca! Merhaba bisikletli çocuklar! Merhaba! “Manyak herhalde” diyor geçen çocuklar. Evet manyağım! Gidiyorum.

Teknede yana oturuyorum. Denizi seyrederek gideceğim çünkü. Yanıma Avustralyalı olduğunu tahmin ettiğim üç tane geçkin abla oturuyor. Avustralya Lezbiyenler Derneğinden geliyorlarmış. Ataları Safo’nun mezarını ziyaret etmeye gidiyorlarmış. Beni de lezbiyenliğe davet ettiler. Daha hazır olmadığımı söyledim. Bir takım genç Türkler de gidiyor Midilli’ye. Ne işleri var bilmiyorum. Fazlasıyla yaygaracılar. Sarışın, minyon bir ablayla karşılıklı İngilizce kırıp dökerek konuşmaya başlıyor oğlanlar. Abla sohbet muhabbet olsun derdinde, bizim oğlanların derdi belli. Ah bunu ben bir yesem halindeler, kendi aralarında da böyle muhabbet ediyorlar zaten, hiç sesimi çıkarmadan dinliyorum onları.

Bu arada Mitilini’ye varıyoruz. Midilli adı sanırım buradan geliyor. Akşamın sekizi, hava kararmak üzere, şehir cıvıl cıvıl, gençler kordon boyundaki kafelere yığılmış, tavla oynayanlar, muhabbet edenler. Seviyorum ulan Yunan adalarını! Fena halde eski İzmir’i hatırlatıyor bana. Çocukluğumun, gençliğimin İzmir’ini. Onları arkamda bırakarak zor da olsa bulduğum bir taksiyle otelime geliyorum. Yanni, kapıda karşılıyor beni. Daha leb demeden “Gogo, hoş geldin!”i patlatıyor. Bayılıyorum zeki insanlara! Odama götürüyor beni. Deniz manzaralı odam bahçe manzaralı fiyatına. Amaç Türk-Yunan dostluğunu geliştirmek! Yürü be Yannisim! Sonra da yakındaki tavernaya götürüyor beni. Turistik taverna değil burası, yöre halkının tavernası. Zevcem çok severdi burda olsaydı. Oturuyoruz, salata, maruli, tomata, favula (taze bakla), sardali, lakerda (bizim lakerda değil yalnız, bir balığın adı burada lakerda), ve tabi uzo… Yannis’in karısı arıyor Atina’dan. Telefonu bana veriyor açmadan. Merhaba diyorum, nasılsın? “İyiyim sen nasılsın” diyor karısı, gülüşüyoruz karşılıklı. Ben de iyiyim Dafne yengecim. Hem de çok iyiyim…

2 yorum:

polente dedi ki...

İyi tatiller Gökhan abi, gidesim geldi valla, pek datlı datlı anlatmışsın.

Gökhan dedi ki...

eyvallah Polentecan, darısı başınıza işallah