19 Ağustos 2009 Çarşamba

Burcuva Sıkıntısına Tutuldum Ben

Mayıs sıkıntısı gibi bir şey değil bu. Köyden ya da kasabadan gelip "ne işim var lan benim burda!"nın sıkıntısını yaşamak değil. Değişip, dönüşüp, ama bunu tam da beceremeyip ortada kalmanın sıkıntısı değil bu. Ama benziyor.

Benim dedelerimin biri köy biri kasaba kökenli. Nadiren çıkmışlardır oralardan. Babamın babasını zaten hiç görmedim. Terzi olduğunu söylerdi babam, hovarda olduğunu... güzel rakı içtiğini ve giyimine kuşamına, saçına her zaman dikkat ettiğini... ve her gün mutlaka gazete okuduğunu. Sınırlı bir dünyanın içinde sınırlarını bilmek istemediğin bir yaşam.

Ben sınırsız olduğunu bildiğim bir dünyada yaşıyorum. Her yere her şekilde varabilmek mümkün. Hele ki burcuvaysan. Sabah erken kalkmasam da ben de günümün büyük bir kısmını işime mesai harcayarak geçiriyorum. Sonra eve geliyorum, yemek yiyorum, televizyon bilgisayar, bazen işe devam, sabahı buluyorum. Özellikle akşamları çok sıkılıyorum. Varolmanın dayanılmaz sıkıntısı bu. Bir takım nedenleri var bu sıkıntının çok temelde. Bütün şehirli çocuklarda olan bir sıkıntıdan bahsediyorum aslında. Bünyede tıkılı kalan fiziksel enerjinin yarattığı sıkıntı.

Sabahın köründe yol yapıyorsanız eğer, hele ki ovalardan, tarlaların bahçelerin arasından geçiyorsanız, sabahın gerçekten de köründe, çalışan insanlar görürsünüz. Tarlalarıyla uğraşan insanlar, sulayan, çapalayan, eken, söken, toplayan. Kendi enerjilerini suyun, güneşin, doğanın enerjisiyle birleştirip üreten insanlar. Fiziksel enerjilerini harcayarak hayatta kalan insanlar. Yorucudur yaptıkları iş. Ama dediğim gibi bedensel bir yorgunluktur bu. Sizin, benim gibi işten çıktıktan sonra beyinleri tecavüze uğramış olmaz onların. Her gün birilerine dert anlatmaya çalışırken gerilmezler, korna sesleriyle boğuşmazlar, düşünerek hayatlarını kazanmazlar. Size, bana göre "küçük" endişeleri, planları, beklentileri vardır. Fosur fosur sigara içemez insan öyle çalışırken, çalışma arkadaşlarıyla kişisel mücadeleler içine girmek zorunda kalıp kendini strese sokmaz. İşi toprakladır çünkü.

İnsan bir tür hayvandır, bu söylediğime kimse kızmasın. Organizmanın hareketliliğe ihtiyacı var, yoksa içinde gittikçe büyüyen durağan bir enerji birikiyor. Atamadığı için de organizma kendi kendini yemeye başlıyor ondan sonra. "Spor salonları ne güne duruyor" demeyin, işe yaramıyor çünkü. Aslında yol olmayan bir yolu yürümek, hiçbir yere gitmeyen bir bisikleti sürmek, hiçbir işe yaramayan (bir kasa domates ya da bir çimento torbasını değil) bir ağırlığı kaldırmak ve sonu olan bir denizde yüzmek. Anlamsızlığı bile kendini yoketmeye yeten bir çaba o. Hareketin bir amacı olur insanda. Avlanmak için hareket eder, üretmek için hareket eder, hayatta kalmak için kaçarken hareket eder ya da üremek için hareket eder. Ama normalde, hayatın içinde, demir bir ağırlığı elli kere indirip kaldırmak için hareket etmez insan, doğasına aykırı.

Fiziksel enerjinin dışa atılamaması sıkıntı olarak geri dönüyor burcuvaya. 1789'un burcuvalarının böyle bir derdi yoktu. Her ne kadar kendileri için bir takım fiziksel enerji isteyen işleri yapacak insanları tutabiliyor olsalar da mutlaka hareket etmek zorundaydılar. John Adams A.B.D.nin ikinci başkanıydı ama çiftlik sahibi bir avukattı. Hayatta kalabilmek için yetiştirmesi gereken bir avukat. Kongreye gidebilmek için günlerce at binmesi gereken bir avukat. (Evet Dizimax'te John Adams'ı seyrettim, başarılı iş, tavsiye ederim). Bizim öyle bir derdimiz de yok ki onların sayesinde. Bir yerden bir yere gitmek için bile mümkün olan en az miktarda hareket etmemizi sağlayacak araçlar dolu etrafımızda.

"İşleyen demir ışıldar" demiş atalarımız. Beynimiz pırıl pırıl, vücutlarımız erken yaşlanıyor, paslanıyoruz. Dayım doktor, 40 yaşında ilk kalp krizini geçirdi. Onun gibi çok insan var etrafımızda. Eğer düşünmeden düşünüyorsak sorun yok, etrafımıza bakmadan, analiz etmeden yaşıyorsak tıkır tıkır gidiyor hayat. Bir yerde de sona eriveriyor. Ama analitik bir zekanın acı çekmesinden daha normal bir şey yok bu hayatta. Atalarımızı kaale almıyorsak Marx'ı alalım. "The only antidote to mental suffering is physical pain".

Bu burcuva sıkıntısının bir başka nedeni de ürettiklerimiz. Marx'ın yabancılaşma kuramı aslında sadece mavi yakalı işçiler için geçerli değil. Beyaz yakalılar da aynı sıkıntıyı çekiyorlar. Bir sistemin parçaları olarak kendilerinden istenen bir takım işleri yapan insanlarız hepimiz. Her gün önümüze bir takım sorunlar geliyor, bu sorunları çözüyoruz ve gönderiyoruz. Bir takım yazışmalar, konuşmalar, karar aşamalarında görüş bildirmeler vesaire vesaire. Günün sonunda "ben bugün ne ürettim?" sorusuna gerçekten elle tutulabilir bir yanıt verebilen kaç kişi var. Ben bugün bir çekiç ürettim. Tek başıma yaptım bunu. Demiri erittim, sonra dövdüm, sonra soğuttum ve bir çekiç yaptım. Bir çekicin üretim sürecinde gerekli yerlere gerekli finansmanı sağladım, üretim için gereken metanın ihracatını yaptım ya da üretilen çekiçlerin bir yerden bir yere sevkiyatını kontrol ettim. Bunların hiçbiri bir çekici üretmiyor. Arada bir takım ıvır zıvır işler var, onları yapıp piyasayla çekicin arasındaki bağlantıyı kurmuş oluyoruz sadece. Günün sonunda elde var sıfır. O yüzden de ver elini motivasyon toplantıları, "biz ne büyük ve güzel bir ekibiz, aileyiz, haydi o zaman Sibel Can eşliğinde kurtlarımızı dökelim, aaa bizim suratsız muhasebe müdürü sarhoş oldu, masaya çıktı vay be şuna bak sen!" geceleri. Neden üstümüzden birileri sürekli siz bir işe yarıyorsunuz kendinizi kötü hissetmeyin pompalamaları yapmak zorunda kalıyor bize. Çünkü ürettiğimiz bir bok yok! Akşam eve götürüp çocuklarımıza gösterebileceğimiz "bak yavrum annen/baban bugün bunu yaptı" diyebileceğimiz elle tutulur hiçbir şey yok. O yüzden içimizden nedenini bir türlü anlayamadığımız bir sıkıntı büyüyor. Satın alarak iyi hissetmeye çalışıyoruz kendimizi, varlığımızın ispatı satın alabilme gücümüz haline dönüşüyor. Ama kesmiyor, kesmiyor kesmiyor.

Benim dedem için dünya sınırlı bir yerdi. Hareket kabiliyeti azdı çünkü. Ama şimdi ben bir tıkla Awdalnews'dan Somali'nin kuzeyinde kuraklıktan kaçanların şehir merkezlerine sığındıklarını öğrenebiliyorum. Gidebiliyor muyum? Eğer kaçırmadıysam bugün ya da en geç yarın orada olabilirim. Dünyanın görece sınırsızlığı ve yakınlığı da üstüme üstüme geliyor. Orda bir Somali var uzakta ama ben gidemiyorum, götümü kaldırmaya gücüm olmadığı için, burada bırakacaklarımın orada bulacaklarımdan daha değerli olduğunu düşündüğüm için. Bana hiçbir şey üretmiyormuşum hissi veren işim, yönlendiremediğim fiziksel enerjim ve caanım televizyonum. O yüzden oturduğum yerde oturuyorum ve...

... sıkılıyorum.

15 yorum:

Müge dedi ki...

Of of of...

Bir yazıyı anladığımızı, o yazıda geçenlere katıldığımızı, ya da yazıdan etkilendiğimizi falan gösterebilmek için havalı, süslü cümleler; alıntılar yapmamızı, pasajlar yazmamızı bekleyen zihniyete uyuz oluyorum.

Bazen hiçbir şey demek istemiyorum, bazen sadece yutkunmak istiyorum; o yüzden of of of...

Bir de aklıma Shelley'in şu dizeleri geliyor; "Our sweetest songs are those which tell of saddest thought."

Bu arada Klimt hakkında tazecik bir yazı yazdım bu sabah, bir süper-Klimt-sever olarak senin de okumanı çok istiyorum.

Gökhan dedi ki...

Çok teşekkür ederim efenim değerli yorumlarınız için. Uzun zamandan beri kafamda dönen bir takım düşünceler bu son dönemde yazdıklarım. Bunları bir bütünlüğe ulaştırıp öyle yazmayı, hatta bir romanın düşünsel altyapısını kurmayı planlıyordum. Sonra gördüm ki "hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" lafını boşuna söylememiş atalar, unutuyorum her boku, dedim dök şuraya, dönüp bakarsın sonra ne demek istediğine. Daha da devam edeceğimdir işallak.

karameL dedi ki...

sondan ikinci paragraf beynime oturdu. her gün bi kez okusam adam olurum belki. elinize sağlık.

polente dedi ki...

Bütünüyle kuşkudayız spotuyla yayınlanan sonra parasızlık kaybolan bir şizofrengi dergisi vardı, böyle sana bana mügeye benzeyen insanlar yazıyordu, benzer dertlerden muzdarip hiçbir yere sığamayan her nasılsın diye sorana "kötü" dememek için otomatik bir iyiyim deme refleksi yüzünden de bütünüyle kuşkudayız dediklerini düşünüyordum.

Ben de bütünüyle sıkılıyorum, ah be güzel abim.

JoA dedi ki...

"hah, işte budur, ben yazsam aynı böyle yazardım diyemiyorum," çünkü böyle yazamazdım üstat. blogumda minik bir katkı yapacağımdır bu yazıya. hâşâ, benden değil, musil'den:)

not: elle tutulur bir çocuk yaptım, o sayılır mı :-P

Gökhan dedi ki...

Karamel,
Mil mersi dö mon kör.

Polente,

Ne zaman bira içiyoduk biz? Hoş bira ne işe yarayacak bu sıkıntıya onu da bilmiyorum ya, eyleyecez kendimizi bir nepse.

JoA,

Niteliksiz Adam'ı ben de almıştım bir tanıtım yazısının gazına gelerek fekat sonra okumak nasip olmadı. Bu kafayla nasıl okurum, okusam da bir işe yarar mı bilmiyorum ama tozlu raflardan çıkarıp bir tetkik edeceğimdir,

Not: Çocuğu maalesef üretimden sayamıyoruz be ablacım. Sen yemeye içmeye devam edersen o kendi kendine büyüyo zaten içerde :)

atakoc dedi ki...

Amirim, dediklerinizi anlıyor ve arttırıyorum. Burcuva hayatı beni manyak yaptı... Her şeyi arzuluyorum. Elde etmeye doyamıyorum. Hem zengin, hem entel, hem çapkın, hem ünlü, hem yakışıklı, hepiciğini olmak istiyorum. Geleceği düşünürken yoruluyorum. Yeter artık, ben daha basit yaşamak istiyorum...

Gökhan dedi ki...

A.Q ekonomi şöyle kesintisiz bir 10-15 sene iyi gitse kendimize ait bir hippi jenerasyonu çıkaracaz gibi ama, müsaade etmiyor şerefsiz ekönömi

Tibet'in annesi dedi ki...

bugünlerdeki sıkıntımın temeli bu mu acaba? birşey üretemiyor olmanın verdiği boşluk...
sen kendini dinle, dinle, sonra birisi yazısıyla çarpsın suratına!
hoş, bu yazının karşıma çıkmasını tesadüf sayamayız değil mi böyle bir dönemde!

Gökhan dedi ki...

Ben gideyorum buralardan Tibet'in annesi, sen gidebileyor musun Tibet'i bırakıp? Şeytanın avukatlığını yapmaksa buyrun budur? :)

Tibet'in annesi dedi ki...

yok! bırakıp gidemem, zaten gitmekte istemem.
belki de kendimi arayışımın en büyük sebebi Tibet ve hatta öyle sanırım :)

polente dedi ki...

Birbiri ardına biralar içersek daha çok eyleniriz kanımca, ben gelim hemen bu hafta sonu, olmadı pazartesi-salı engeç.

melitzu dedi ki...

bahsettikleriniz insanların zamanla oluşturduğu sisteme,kavramlara yönelik.
hiç durup düşünmüyoruz ki insan nedir diye?
ben neyim? ne yapıyorum diye?
kafanızı gökyüzüne kaldırdığınızda hayrete düşmez misiniz?
makro boyuta çıkalım.yıldızlar,gezegenler,güneş,ay,evren.sonsuz.
mikro boyuta inelim.
hücreler,elementler,atomlar,kuarklar.onlar da sonsuz.
biz makro mikronun arasında,para denen olgunun yarattığı döngünün içinde sıkışmışız.
ne makroya bakıyoruz ne mikroya.
neyi neyle algılamaya çalıştığımızın farkında bile değiliz.
ne muhteşem bir doğa,yaradılış var oysa ki çevremizde.okadar şartlanmışız ki her şeye.bir yerimiz ağrıdığında bilincinde olmamayı tercih edip ağrım var diyerek hemen ilaca ya da doktora yöneliyoruz.ne bedenimizi dinliyoruz ne beynimizi ne de çevremizi.
bence;
hiç durmadan düşünmeli,sorgulamalıyız.
bu döngü bir şekilde değişmeli artık.
bir şeylerin farkına varmalıyız.

Gökhan dedi ki...

Melitzu çok doğru bir noktaya parmak basmışsınız parmağınızı kaldırınız. İnsanın doğaya yabancılaşmasıyla başlayan bir süreci ve onun sıkıntısını yaşıyoruz şu anda aslında. Bununla ilgili de eşek gibi bir yazı var aklımda. En kısa zamanda yazıciim.

melitzu dedi ki...

o zaman ben de merakla bekliyorum yazınızı :=)
sevgimle.