27 Ağustos 2009 Perşembe

Nusaybin'den notlar-2

Şişe su isimleri özellikle ilgimi çekti. Malabadi-Silvan, Karacapınar-Karacadağ, Gappınarı-Çölgüzeli ve son olarak jandarmadaya özgü JAVSU. Ki sanırım bu sonuncuyu her jandarma karakolunda içiyorlar.

Tatlıları çok lezzetli görünüyor. Tatlıcıların adı pastahane, büyük ihtimalle düğünlerde yaptıkları pastalardan alıyorlar adlarını. Sadece bir pastahanenin vitrininde pasta gördüm çünkü. İzmir'deki gibi kaldırım kenarına konuşlanmış kazanlarda halka tatlısı kızartılıyor, halka tatlısının abartılmış hali var spiral şeklide küçük bir pide boyutunda, adı spiral tatlı değildir, o da halka tatlısıdır. (Bu da şivenin dile eklediği -dir, -dır eki)

İki anı, kaldığım otelin sahibi anlattı. Eşinin hamile olduğu dönemde, otelin yukarısındaki köydeki çobanın karısı da 14. çocuğuna hamileymiş. Bir akşam otururken çoban telefon etmiş. Karısının doğurmak üzere olduğunu söylemiş, taksiyle onu hastaneye götürebilirler mi? Otel sahibi "tabi" demiş, şoförlerden birini çağırmış, durumu anlatırken yani daha iki üç dakika geçmişken çobandan ikinci bir telefon gelmiş. "Abey gerek kalmamıştır, bizim karı doğurdu".

Otelin hemen yanında bir jandarma karakolu var. Bir gece karakola roketatarla saldırı yapılmış. İki roketatar mermisi isabet etmiş, allahtan kimseye bir şey olmamış. Roketatar mermisi müthiş bir ses çıkarıyormuş. Otelde de o sırada Hollandalılar kalıyor, hatta restoranda yemekteler. Hollandalılar tabi hem korkmuşlar, hem de merak etmişler. Bizim abi, Hollandalıların tercümanıyla kafa kafaya vermiş, ne söyleyeceklerini düşünmüşler. En sonunda düğün vardı, havayi fişek atıldı demeye karar vermişler. Tercüman bunu çevirince Hollandalılar gülmeye başlamış. Tercümana bir şeyler söylemişler, tercüman çevirmiş. "Eğer düğün için havayi fişek atıldıysa, neden bütün garsonlar kendilerini masaların altına attılar?"

Bir de Nusaybin'in eski kaymakamı Ömer Ulu'nun anı kitabından:
Suriye kökenli PKKlı bir kadın yakalanmış, Suriyeli yetkililere teslim edilmeden önce kaymakam kadına sormuş: "Neden bizim ülkemize gelip eylem yapıyorsun, kendi ülkende yapsana ne yapacaksan!" Kadının cevabı: "Suriye'de kaçacak dağ yok." Gerçekten de sınırdan baktığınızda uçsuz bucaksız bir ova görüyorsunuz. En ufak bir tepe bile yok Suriye tarafında.

Kamışlı, daha önce de dediğim gibi sınırın Suriye tarafındaki şehir. Eskiden Nusaybin'in bir mahallesiyken şimdi nüfusu 450 bin. Nüfusun 200-250 binini Kürtlerin oluşturduğu tahmin ediliyor fakat bu sadece tahmin. Çünkü Suriye Kürtlere nüfus cüzdanı vermiyormuş, tapuları da yok. Kısacası vatandaştan sayılmıyorlar. Oradan buraya kız alınıyor, alınıyor dediğim de mayınlı sınır bölgesinden geçirilerek, kızın hiçbir kaydı yok, bizimkiler bir süre geçtikten sonra nüfusa gidip 20 yaşındaki kıza "ben bunu getirmediydim, bu benim kızımdır" diyerek nüfus çıkartıyorlar, böylece evlenmesi mümkün oluyor kızın.

Duvarlarda çeşitli intrnet sitelerinin adresleri yazılı sprey boyayla. nsbhack.com, frmartuklu.com gibi. Sanmayın ki duvarlarda slogan yazıyor. En azından ben görmedim.

Nusaybin'den notlar

Bir insanın burda yaşaması için burayı gerçekten çok seviyor olması lazım. Bir insan burayı sevmezse burası çok yaşanılabilir bir yer değildir. (bkz YLMZERDGN)

Hakim ton sarı az sayıdaki tepeler sarı, üstlerindeki taşlar kahverengi sarı arası, ova zaten sarı. İnsanın durmadan Laciveaaart! diye bağırası geliyor

Nusaybin'de kasaplar bir kaç gündür dükkan açmıyor. Nedeni de belediyenin et fiyatlarını 12 liraya çekmek istemesi. Mardin'de et 12 lira. Nusaybin kasapları bokunu çıkarıp 15-16'ya kadar çıkarmış fiyatları, belediye başkanı da 12'ye indirmiş bir kaç gündür et satılmıyor. Tavukçular göbek atmakta.

Sokaklar, caddeler hep çocuk dolu. Hepsi geleceğin işsizleri.

Nusaybin her on senede büyük şehirlere 20-30 bin göç veriyor ve kırsaldan ya da daha fakir ilçelerden 20-30 bin göç alıyor.

Şehirde devlet memurları, askerler ve polis haricinde Türk nüfus yok. Burası bir Kürt, Arap ve Süryani şehri. Herkes kendi arasında Kürtçe konuşuyor. Nereye geldiğimi biliyordum ama bu kadar olduğunu bilmiyordum.

Belediye başkanı ve milletvekili DTP'den ama ikisi de Nusaybin'li değil. Atanmış adaylarmış. Halk bundan rahatsız. Biri Liceli diğer Diyarbakırlıymış. İlçe kendisini temsil etmesi gerekenlerin etmediğini söylüyor.

Belediye başkanı kadın. Kendisini belediye başkanı değil de feminist bir derneğin başkanı olarak gördüğünü söylüyor buralılar. Sürekli kadınları toplayıp bir takım gösteriler, açlık grevleri yapıyormuş.

Yeni kaymakam ve emniyet müdüründen rahatsızlar. Kaymakamın sokağa inmediğini, halkı dinlemediğini söylüyorlar.

Bir kaç günden beri sınır kapısı kapalı. Suriye'yle yapılan ticaret Nusaybin'in en önemli gelir kaynağı, şu anda durmuş durumda. Kamışlı sınırın diğer tarafı. Oranın valisi bu tarafa geçmiş, bizim vali de onu karşılamaya Nusaybin'e gelmiş. O gün esnaf kepenk kapatma eylemi yapmış. Sınırın kapatılmasının altındaki nedenlerden biri olarak bunu görüyorlar. Diğer bir neden de Türkiye tarafına geçerken çıkan kavgalar.

Sınır kapısında iki tarafı birbirinden sadece bir tel ayırıyor doğal olarak. Karşıdan kaçak getirenler bokunu çıkarıp o kalabalıktan faydalanarak telden diğer tarafa mal atıyorlarmış, şimdi teli yükseltiyorlar ki "bu atem tutem men seni"durumunu engellesinler. Nusaybinli'nin tepkisi: İyice Guantanamo'ya çevirdiler burayı!

Hemen hemen herkes oruç tutuyor, namaz kılanlar çok. Ama ağızlarından da küfür eksik olmuyor. Bugün beni dolaştıran Özgür önce Mardin'de yolda önüne çıkan eşekli amcaya "Atını siken kovboy!" diye bağırdı, bir kaç saat sonra da namaz kıldı. Klasik bir Türkiye manzarası.

Bazı kadınlar baya güzel, gözleri renkli, bütün kadınların kendilerine has, güvenli bir yürüyüşleri var, hiçbiri başı önde dolaşmıyor. DTP'nin en etkin üyeleri kadınlarmış mesela burda.

Kendileriyle dalga geçmeyi seviyorlar. Asık suratlı değiller, sohbet ederken biri bir espri patlatıyor sürekli. Öte yandan aniden sinirlenebiliyorlar da, bir anda kavga çıkabiliyor, bardaklar havada uçuşabiliyor.

İftara gidiyorum devam edicem. Ben ve iftar... çok enteresan ya!

23 Ağustos 2009 Pazar

Sipraleks

Kabzası altın işlemeli
Bir kutu sipraleks taşıyor belinde
Vasati yirmi sekiz film tablet
Sabret oğlum sabret

Eğer beklediği gibi gitmezse işler
Beylik antidepresanıyla
Vuracak kendini hayalarından

Güvendiği iki şey var
Otomobil cilasıyla parlattığı
Mine gibi dişleri,
Bir de çıkmamış yirmilikleri.

İçinden tekrar ediyor her gün

“Bu hayat ki
Vasat bir filmden ibaret
40 kibrit çıkarsa içinden
Ona da dua et
Ona da dua et.”

Obur Serçe

video

Bebek Starbucks'ın müdavimi olan bu serçeler fena halde arsız olmuş. İnsana ağız tadıyla bir cheesecake yedirmiyorlar. Bir de oburlar. Ben yemeye fırsat bulamadan bütün tatlıyı götürdü bu şerefsiz!

22 Ağustos 2009 Cumartesi

yi-yorum içi-yorum giriyor-um

Cibali'deki Giritli Meyhanesi'ne gidecekseniz mutlaka çek defterinizi de yanınızda götürünüz. Üç kişi, meze, iki ufak, üç balık (fener balığı kavurma -adına kanmayınız ben kandım, içinde domates, biber ve mantar olan kuşbaşı kesilmiş balık parçaları-, dil şiş ve asma yaprağında sardalya -bu da yaprağın içine konmuş sardalyanın ızgara edilmesinden ibaret-) için 280 lira ödedik. "Oh" dedik, "ne güzel oldu böyle açık havada serin serin" dedik. Bankanızla görüşünüz, kredinizi alınız öyle gidiniz. Paraya pek de tamah etmeyen bir adam olarak, "Ulan öyle bir yemek yedim ki lezzetiyle beni mestetti, feda olsun 280 lira!" diyebilsem umurumda bile olmazdı ama maalesef o da yok. O zaman bizi kim çarptı, niye çarptı diyor insan.

20 Ağustos 2009 Perşembe

evet kıskancım!-2

Borsalino'dan sonraki hedefim de Pucca 1081 izleyici ve 480.000'in üstünde hit. Sadece 1067 kişi bulmam lazım. 480.000'i ben kendim hallederim... böhü...

Yuh be Pucca bu ne be ablacım ya!

evet kıskancım!

Borsalino kişisi bloga benden sonra başladı. Bugün onu açıp okurkene bir baktım ki ben daha 20 bini yeni geçmişken hatun 30 bini aşmış akmış başka mecralara, izleyici sayısı 40. Benim aslan gibi 12 izleyicim var ki hepsine ayrı ayrı bizi izlemeye devam ediniz diyorum, fakat bu nasıl olacak! Yarından itibaren her sabah açıp kontrol ediyorum Boğazlıkazak blogunu, o hangi konuda yazarsa ben de aynı konuda yazıyorum. Hatta bokunu çıkarıyorum onu yazdığı kelime sayısında yazıyorum. Çünkü benim yazarken çenem düştü mü düşüyor, yazı uzuyor, kafa karışıyor, (benim yazma amacım da bu gerçi ama olsun). Kısa yazıyorum bundan sonra. Evet Borsalino! Seninlen sidik yarışına girdim! Yeter!
EDİT: Anam! Ben bu yazıyı yazarken 13 olmuş izleyicilerim! Sağolasın Karamel :) Hihihi! Bekle beni Boğazlıkazak! Ensendeyim!
EDİT2: Benim bu yazıyı yazmamı mı bekliyordunuz yahu! 14 oldu. Ataşok da geldi. Az kaldı arkadaşlar. Herkeş iki tanıdığını getirse geçiyorum Boğazlıkazak'ı. Bir de lütfen her gün bin kere siteye giriş çıkış yapalım! Böylece bir kaç güne kalmaz biter bu iş! Ondan sonra da parti kurup siyasete atılacam zaten! Boğazlı! Takılma rüzgarıma üşürsün!

EDİT3: Sana selam olsun sayısı 18'e çıkan KÇK izleyicisi! Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan! İşte budur mobilizasyon! Annenizi babanızı da blogger üyesi yapın, onları da ekleyelim buraya, sahte seçmen yazalım! Bu dava bizim!

EDİT4: Ben edit yazmaktan yoruldum KÇK izleyicisi çoğalmaktan yorulmadı! 19! İşte budur! Geriye kaldı 21! Yarısına gelinen yola yol mu derim ben!

EDİT 5: VEEE 21111111 (Tabi böyle yazılınca olmadı ama siz anladınız) Andımızda bilgilerden bir çelenk nura doğru can atan türk genciiiyiiiiiz!

Bu bir sanat eseri midir?

Evet sanat eseridir. Borsalino Boğazlıkazak ve Müge Vorçistayr eserin sahibinin kim olduğunu anlamışlardır büyük ihtimalle. Evet bu bir Christian Louboutin.



Gene şerefsiz kapitalizmden bahsedeceğim maalesef. Yaratıcılık, tasarım, estetik herşey var bu eserde. Sadece tekil değil. Bastırıyorsunuz bir kaç yüz doları, alıyorsunuz evinize götürüyorsunuz, üstelik ayağınıza da giyebiliyorsunuz. İşte tam da bu özelliğiyle kapitalizmin gözdesi zaten. "Taşınmanın bile bir estetiği olmalı" diyerek taşınırken ev eşyalarını ambalaj kağıdıyla paketleyen Borsalino kişisi gibi hayata genel olarak estetik penceresinden bakmayı sevenler için büyük çabalar sonucunda Christian Louboutin'in aklından çıkarıp getirdiğimiz bir sanat eseri karşımızdaki. Moda işindeki her ürün ve üretim bir yere kadar belli bir estetik kaygı üzerinden üretiliyor. Denge aslında ürünün ne kadar satılacağı üzerine kurulu. Ben etton Sen etme'den alınan bir tişört, tasarımı, estetik kaygısı minimumda, genel geçer kullanıma sunulan ama önemli bir markanın imzasını taşıdığı için dönemin özelliklerini taşıması da gereken bir üründür. O dönemin özelliklerini belirleyen ise daha yüksek tasarımın kalıntıları. Neskafe gibi. Kahvenin en kaliteli kısmı ayrılır, pazara verilir, geri kalan dandik çekirdekten yapılan çok koyu bir kahve kurutularak neskafeye dönüştürülür. Neskafe kahve midir? Benetton ya da Mavi'nin bir tişörtü ne kadar sanat eseriyse neskafe de o kadar kahvedir.

Modanın imza isimleri o senenin üretim kodlarını belirler. Rönesans'ta Vatikan'ın resmin kodlarını belirlediği gibi. Herkes o çerçevenin içinde üretimini yapar. Bazı tasarımlar yüzbinlerce dolardan alıcı bulur ve ödül törenlerine fotoğrafların konusu olur, sonra da biz onları hürniyetin internet sitesinde Scarlet Johanson'un üstünde tıklar dururuz. Bir kere giyildikten sonra önce görsel olarak sonra da tasarım olarak hızla eskimeye başlar bu elbiseler, ayakkabılar, mücevherler. Resim ya da heykel gibi değildirler. Onlara yatırılan sermayenin geri dönüşümü çoğu zaman yoktur ya da uzun vadede gerçekleşir. Dolaşım hızları zayıftır çünkü. Sisteme yeniden katılmazlar, tüketilmezler de, öylece duvarda durup dururlar. Sistem çabuk tüketilmeyen ya da dolaşım hızı bu kadar yavaş olan ürünleri sevmez. İşte bu yüzden moda endüstrisindeki yaratıcı üretim aslında tadından yenmez bir kapı açar. Çünkü yüksek fiyatlara satılır, çünkü geri dönüşümü ya da tüketimi hızlıdır ve tüketimi daha da hızlı alt katmanlara genelleyici kodlar üretir moda. Ama aynı zamanda da sanat eseridir. Yukarıdaki Louboutin gibi.

New York'ta Century 21 diye bir mağaza var, bu creme de la creme markaların sezon sonu ürünlerini çok düşük fiyatlara satıyorlar. Orada nefis bir deri ceket görüp üzerine atlamıştım, sanırım Cavalliydi. Etiketi %70 filan indirimle 500 dolardı ceketin, elim yandığı için geri attım hemen. Ama "yuh!" dedim mi? Demedim. Saygı duydum.

Sonuç olarak demem o ki Rönesans'ta yaşasalar iyi birer ressam ya da heykel olabilecek adamlar bunlar. Ama 21.yy'da yaşıyoruz. Kadınların ve çocukların çağında. Tüketimi yönlendirenler onlar artık, kapitalizm onların daha çabuk tüketip attığını farkettiği günden beri çok mutlu. Çocuklar yönlendirilebilirdir, estetik kaygıları bizim kodlarımız üzerinden belirlenir. Ama kadınlar... onlar için sanat eserleri üretilir. Mağaraya resimleri yapanlar değilse de yaptıranlar onlar olduğu için ("Hongo, mağara çok boş görünüyor, ipliği keşfetmiş olsak ben her yeri dantele boğacam ama daha keşfetmedik, onun için sen şu duvarlara bi şeyler çiziktirsene" "Ne çiziktiriyim hanım?" "Ne biliyim ben, ava mava gidiyosunuz ya hani, onları çiz mesela" "İyi(?), yapıyim")İçlerinde doğuşlarından itibaren büyüyen boşluğu doldurmaları için, üretkenliklerini doğurmaktan profesyonel olarak yaptıkları işlere aktarmış olmalarının yarattığı vicdan azabını azaltmaları için, aynı anda (anne, iş kadını, aşçı ve sevişgen) birden çok sorumluluğu almak zorunda kaldıkları için hissettikleri karmaşayı ve fırtınalı ruh halini dindirmeleri için, "ben buna değerim ulan!" duygusunu tatmin etmeleri için önlerine bir dilim tiramisu (ki onun da iyi yapılmışı sanat eseri kategorisine girer) koyar gibi usulca bırakıyor sistem, Christian Louboutinleri, Marc Jacobsları, Miou Miouları ve daha nicelerini...

Eğer o pisuar bir sanat eseriyse, bu fotoğraftaki ayakkabı haydi haydi bir sanat eseridir bence.

Bu ne lan!


Vorçestayrlı Müge'nin şu yazısına cevap yazarken aklıma geldi bu resim. Bir ara mail olarak sonra da yüzkitabı internet sitesinden hücum etmişti bu resim herkese. Nazım Hikmet Abidin Dino'ya "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" demiş ya hani. Abidin Dino da tutmuş bu resmi yapmışmış.
Şimdi bu nedir? Bir çeşit yapıbozumculuk mu? Bence eşeklik. Hem de su katılmamış cinsinden. Bu resim ilk dolaşıma çıktığında altında imza yoktu. Sonra eşekoğlueşeğin biri utanmadan altına bilgisayarda Paint ile süper uyduruk bir imza attı Abidin Dino'nun yerine. Allahıma şükürler olsun ki Dino bunu görmeden öldü.
Usta bir şiir yazar. Bu şiirde bir mısra vardır. Bu bir mısradır. Bir soru değildir. "Abidin koş git bana mutluluğun resmini yap" gibi bir emir cümlesi de değildir. Mısradır ulan! Şiirdir! Abidin de durumdan görev çıkarıp oturup mutluluğun resmini yapmaya filan kalkmamıştır. Aklımda hep nefis bir fotoğrafıyla yaşayacak olan adamdır Abidin Dino. 68 olayları, Paris ayağa kalkmış, öğrenciler yürüyor, bir kenarda da gazeteciler fotoğraf çekiyorlar, bir kişi de gazetecilerin fotoğrafını çekmiş. Herkes gözü vizörde fotoğraf çekiyor, Abidin Dino ise bir sokak lambasına tırmanmış, kolunu lambadan geçirmiş, göstericilere bakarak karalama defterine çizim yapıyor. Şimdi kalk sen bu adama, tekniğine, ne çizdiğine, nasıl çizdiğine bakmaya gerek duymadan, o ilkokul birinci sını aklınla, utanmadan yukarıdaki masal kitabı resmini yükle. Daha da beyinsizleş, bir de altına utanmadan imzasını atmaya kalk.
"N'apıyosunuz evladım siz!" diyerek hepsinin kafalarına kafalarına vurmak istiyorum ben bunların!

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Burcuva Sıkıntısına Tutuldum Ben

Mayıs sıkıntısı gibi bir şey değil bu. Köyden ya da kasabadan gelip "ne işim var lan benim burda!"nın sıkıntısını yaşamak değil. Değişip, dönüşüp, ama bunu tam da beceremeyip ortada kalmanın sıkıntısı değil bu. Ama benziyor.

Benim dedelerimin biri köy biri kasaba kökenli. Nadiren çıkmışlardır oralardan. Babamın babasını zaten hiç görmedim. Terzi olduğunu söylerdi babam, hovarda olduğunu... güzel rakı içtiğini ve giyimine kuşamına, saçına her zaman dikkat ettiğini... ve her gün mutlaka gazete okuduğunu. Sınırlı bir dünyanın içinde sınırlarını bilmek istemediğin bir yaşam.

Ben sınırsız olduğunu bildiğim bir dünyada yaşıyorum. Her yere her şekilde varabilmek mümkün. Hele ki burcuvaysan. Sabah erken kalkmasam da ben de günümün büyük bir kısmını işime mesai harcayarak geçiriyorum. Sonra eve geliyorum, yemek yiyorum, televizyon bilgisayar, bazen işe devam, sabahı buluyorum. Özellikle akşamları çok sıkılıyorum. Varolmanın dayanılmaz sıkıntısı bu. Bir takım nedenleri var bu sıkıntının çok temelde. Bütün şehirli çocuklarda olan bir sıkıntıdan bahsediyorum aslında. Bünyede tıkılı kalan fiziksel enerjinin yarattığı sıkıntı.

Sabahın köründe yol yapıyorsanız eğer, hele ki ovalardan, tarlaların bahçelerin arasından geçiyorsanız, sabahın gerçekten de köründe, çalışan insanlar görürsünüz. Tarlalarıyla uğraşan insanlar, sulayan, çapalayan, eken, söken, toplayan. Kendi enerjilerini suyun, güneşin, doğanın enerjisiyle birleştirip üreten insanlar. Fiziksel enerjilerini harcayarak hayatta kalan insanlar. Yorucudur yaptıkları iş. Ama dediğim gibi bedensel bir yorgunluktur bu. Sizin, benim gibi işten çıktıktan sonra beyinleri tecavüze uğramış olmaz onların. Her gün birilerine dert anlatmaya çalışırken gerilmezler, korna sesleriyle boğuşmazlar, düşünerek hayatlarını kazanmazlar. Size, bana göre "küçük" endişeleri, planları, beklentileri vardır. Fosur fosur sigara içemez insan öyle çalışırken, çalışma arkadaşlarıyla kişisel mücadeleler içine girmek zorunda kalıp kendini strese sokmaz. İşi toprakladır çünkü.

İnsan bir tür hayvandır, bu söylediğime kimse kızmasın. Organizmanın hareketliliğe ihtiyacı var, yoksa içinde gittikçe büyüyen durağan bir enerji birikiyor. Atamadığı için de organizma kendi kendini yemeye başlıyor ondan sonra. "Spor salonları ne güne duruyor" demeyin, işe yaramıyor çünkü. Aslında yol olmayan bir yolu yürümek, hiçbir yere gitmeyen bir bisikleti sürmek, hiçbir işe yaramayan (bir kasa domates ya da bir çimento torbasını değil) bir ağırlığı kaldırmak ve sonu olan bir denizde yüzmek. Anlamsızlığı bile kendini yoketmeye yeten bir çaba o. Hareketin bir amacı olur insanda. Avlanmak için hareket eder, üretmek için hareket eder, hayatta kalmak için kaçarken hareket eder ya da üremek için hareket eder. Ama normalde, hayatın içinde, demir bir ağırlığı elli kere indirip kaldırmak için hareket etmez insan, doğasına aykırı.

Fiziksel enerjinin dışa atılamaması sıkıntı olarak geri dönüyor burcuvaya. 1789'un burcuvalarının böyle bir derdi yoktu. Her ne kadar kendileri için bir takım fiziksel enerji isteyen işleri yapacak insanları tutabiliyor olsalar da mutlaka hareket etmek zorundaydılar. John Adams A.B.D.nin ikinci başkanıydı ama çiftlik sahibi bir avukattı. Hayatta kalabilmek için yetiştirmesi gereken bir avukat. Kongreye gidebilmek için günlerce at binmesi gereken bir avukat. (Evet Dizimax'te John Adams'ı seyrettim, başarılı iş, tavsiye ederim). Bizim öyle bir derdimiz de yok ki onların sayesinde. Bir yerden bir yere gitmek için bile mümkün olan en az miktarda hareket etmemizi sağlayacak araçlar dolu etrafımızda.

"İşleyen demir ışıldar" demiş atalarımız. Beynimiz pırıl pırıl, vücutlarımız erken yaşlanıyor, paslanıyoruz. Dayım doktor, 40 yaşında ilk kalp krizini geçirdi. Onun gibi çok insan var etrafımızda. Eğer düşünmeden düşünüyorsak sorun yok, etrafımıza bakmadan, analiz etmeden yaşıyorsak tıkır tıkır gidiyor hayat. Bir yerde de sona eriveriyor. Ama analitik bir zekanın acı çekmesinden daha normal bir şey yok bu hayatta. Atalarımızı kaale almıyorsak Marx'ı alalım. "The only antidote to mental suffering is physical pain".

Bu burcuva sıkıntısının bir başka nedeni de ürettiklerimiz. Marx'ın yabancılaşma kuramı aslında sadece mavi yakalı işçiler için geçerli değil. Beyaz yakalılar da aynı sıkıntıyı çekiyorlar. Bir sistemin parçaları olarak kendilerinden istenen bir takım işleri yapan insanlarız hepimiz. Her gün önümüze bir takım sorunlar geliyor, bu sorunları çözüyoruz ve gönderiyoruz. Bir takım yazışmalar, konuşmalar, karar aşamalarında görüş bildirmeler vesaire vesaire. Günün sonunda "ben bugün ne ürettim?" sorusuna gerçekten elle tutulabilir bir yanıt verebilen kaç kişi var. Ben bugün bir çekiç ürettim. Tek başıma yaptım bunu. Demiri erittim, sonra dövdüm, sonra soğuttum ve bir çekiç yaptım. Bir çekicin üretim sürecinde gerekli yerlere gerekli finansmanı sağladım, üretim için gereken metanın ihracatını yaptım ya da üretilen çekiçlerin bir yerden bir yere sevkiyatını kontrol ettim. Bunların hiçbiri bir çekici üretmiyor. Arada bir takım ıvır zıvır işler var, onları yapıp piyasayla çekicin arasındaki bağlantıyı kurmuş oluyoruz sadece. Günün sonunda elde var sıfır. O yüzden de ver elini motivasyon toplantıları, "biz ne büyük ve güzel bir ekibiz, aileyiz, haydi o zaman Sibel Can eşliğinde kurtlarımızı dökelim, aaa bizim suratsız muhasebe müdürü sarhoş oldu, masaya çıktı vay be şuna bak sen!" geceleri. Neden üstümüzden birileri sürekli siz bir işe yarıyorsunuz kendinizi kötü hissetmeyin pompalamaları yapmak zorunda kalıyor bize. Çünkü ürettiğimiz bir bok yok! Akşam eve götürüp çocuklarımıza gösterebileceğimiz "bak yavrum annen/baban bugün bunu yaptı" diyebileceğimiz elle tutulur hiçbir şey yok. O yüzden içimizden nedenini bir türlü anlayamadığımız bir sıkıntı büyüyor. Satın alarak iyi hissetmeye çalışıyoruz kendimizi, varlığımızın ispatı satın alabilme gücümüz haline dönüşüyor. Ama kesmiyor, kesmiyor kesmiyor.

Benim dedem için dünya sınırlı bir yerdi. Hareket kabiliyeti azdı çünkü. Ama şimdi ben bir tıkla Awdalnews'dan Somali'nin kuzeyinde kuraklıktan kaçanların şehir merkezlerine sığındıklarını öğrenebiliyorum. Gidebiliyor muyum? Eğer kaçırmadıysam bugün ya da en geç yarın orada olabilirim. Dünyanın görece sınırsızlığı ve yakınlığı da üstüme üstüme geliyor. Orda bir Somali var uzakta ama ben gidemiyorum, götümü kaldırmaya gücüm olmadığı için, burada bırakacaklarımın orada bulacaklarımdan daha değerli olduğunu düşündüğüm için. Bana hiçbir şey üretmiyormuşum hissi veren işim, yönlendiremediğim fiziksel enerjim ve caanım televizyonum. O yüzden oturduğum yerde oturuyorum ve...

... sıkılıyorum.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Kapitalizmin Sancısı

Dikkat: Bu yazıdaki fikirlerin hiçbir teknik ve bilimsel altyapısı yoktur, tamamen Hıncal Uluçluk yaparak yazıyorum. Kaynak isteyenlere "götümden uydurdum" diyebilme özgürlüğüne sahip olduğumu belirtmek isterim. Gerçekten de sadece uzun zamandan beri beynimde dönenleri aktarma çabasındayım o kadar.

Dünyada krizin bittiğini söylüyorlar. "Dibine vurduk artık yükselişe geçeceğiz" diyorlar. İnanmayınız sevgili okurlarım. Global krizin babası henüz başlamadı.

Kapitalizmin 19. yy'daki muazzam gelişiminin temelinde enerjiyi kullanma biçimlerimizin değişimi yatar. İnsanoğlu ilk defa bugüne kadar sadece ısınma, yemek pişirme, yıkanma gibi temel ihtiyaçları için kullandığı bir takım enerji kaynaklarını başka şeyler için de kullanmaya başlamıştır 19.yy'da. Bu şeylerden en önemlisi trendir. Bir şeyleri ya da birilerini bir yerden bir yere taşımaya yarar. Dünyadaki ilk tren 1800’lerin başında İngiltere’de demir taşımak için kullanılmıştır. Dikkatinizi çekerim. Demir.

Burada devreye kapitalizmin ikinci coşkun temeli devreye giriyor. Madenciliğin müthiş gelişimi ve kimyada biliminin kendinden geçerek uçuşa geçmesi. Köklerini 16.yy’a kadar götürebileceğimiz bir hareketlenme var kimyada. Lavoisier’de kimliğini bulan bu hareketlilik endüstri devriminin olabilmesi için olmazsa olmaz bileşimlerin yaratılmasını sağladı. Bir kolu da tıbbın içinde götüne yer açarak farmakolojinin gelişmesini sağladı. Bugün “hap!” diye yuttuğumuz haplar var ya, Bayer’in bir sabah uyanıp “Anam Aspirini buldum!” demesiyle gelişmedi.

Tıp demiştim, bir de onu eklemekte fayda var. Kapitalizmin en büyük açlığı üreten ve tüketen insan gereksinimi. Adamı alıyorsun, bir makinenin başına geçiriyorsun, öğretiyorsun, usta ediyorsun, eşoleşek saçma sapan bir hastalıktan küt gidiyor. Buna çözüm bulmak gerek. O zaman n’apıyoruz, tıbbı geliştiriyoruz ki çocuklar ölmesin, şeker de yemesinler, erken yaşlardan itibaren bize iş gücü olarak faydaları bulunsun, büyüsünler ustalaşsınlar, dibine kadar emeklerini sömürelim, sonra da ne yapıyorlarsa yapsınlar, kendileri bilir. Ha tıbbı bir tek bu çocuklar için mi geliştiriyoruz? Burjuva çocukları, ki kapitalizmin beyin gücünü oluşturacaklar, kimileri doktor, kimileri kimyager, kimileri avukat olarak burjuva toplumunun devamını sağlayacaklar, onlar ölsün mü! Asla! Asıl ve önce onlar ölmesin diye tıbbı geliştirelim.

Bütün bunları yaparken Dünya’nın her yerinden yer üstü ve yer altı kaynaklarını çatır çatır harcamaya başladık. Fakat Dünya’nın üstünde açtığımız yaralar lokaldi, sivilce gibiydi ve Dünya’ya koymuyordu. Neden? Çünkü nüfusumuz Dünya’yı yoracak kadar fazla değildi.

Ama tıptaki gelişmeler fertiliteyi arttırıyorduk, yeni doğanların ölmemesi için her türlü önlemi alıyorduk, ayrıca insanların genel yaş ortalamasını da arttırıyorduk. Eskiden ortalama 40 senede terki diyar eyleyen insanoğlu 200 yıl içinde bu rakamı iki katına çıkarmayı başardı. Hem gitmiyoruz, hem de çoğalıyoruz.

20.yy, ondokuzun ağzını açık bırakacak atılımlara sahne oldu. Treni bir kenara fırlattık, gemiler, Zeplinler, uçaklar yaptık. Hepsinden de önemlisi otomobili keşfettik. -Bu ekibe burjuva demek ne kadar doğru bilmiyorum ama- kentli, eğitim seviyesi yüksek, ailesinin ve kendisinin temel insani ihtiyaçlarını karşılama konusunda artık hiçbir sıkıntı yaşamayan, aksine rekreasyonel faaliyetlere de para ayırabilen, en az bir taşınmazı olan, çocuklarının da kendisi gibi yüksek eğitim almasını sağlayabilecek maddi güce sahip olan orta sınıfın bir numaralı göstergesi haline geldi otomobil. Ve tabi onun bir numaralı yakıtı olan petrol.

Petrol bir yüzyıl içinde kapitalizmin kanı haline geldi. Öyle bir durumdayız ki, yarın sabah televizyonunuzu açıp dünyanın hiçbir yerinde petrol kalmadığını öğrensek tüm dünyalı kardeşlerimizle aynı anda “aha şimdi taraklara yan bastık” demek durumunda kalırız. Ki oraya doğru gidiyoruz.

İmdi dönelim 20.yy’da özellikle Avrupa ve Amerika’nın çoğunluğunu oluşturan bu orta sınıfa. Diyelim ki bu orta sınıfın tüm dünyadaki toplam sayısı bir milyar olsun. Kapitalizmi ayakta tutan, hem onu besleyen, hem de ondan beslenen bir orta sınıf bu. Bu orta sınıfı doyurabilmek için bir yüzyılda Dünya’nın anasını bellemiş durumdayız. I-Phone kullansın, cheesecake yesin ve internette sörf yapsın diye Dünya’nın altında ve üstünde yenilenmesi yüz hatta bin yıllar alabilecek bir tahribata sebep olduk.

Fakat artık durmak mümkün değil. Tekerlekler dönmeye devam edecek. Farkında olmadığımız şey ise bu orta sınıfın lanetinin dünyanın hızla gelişmekte olan ülkelerine de yayılmakta olduğu. Rusya, Çin ve Hindistan’ı bir araya getirin, dünya nüfusunun yarısına yakın bir nüfus çıkıyor ortaya. Bu ülkelerde yaşayan insanlar da o orta sınıfa gıpta ediyor. Onlar gibi olmak için çalışıyor, kendileri olamasa da çocukları, onlar da değilse torunları, hiç değilse torunlarının torunları bu sınıfın bir üyesi olsun istiyor. Dünyada aşağı yukarı bir milyar kişinin bahsini ettiğim orta sınıfın bir üyesi olduğunu düşünelim, bu nüfusun dünyayı bu hale getirdiğini de yanına ekleyelim, önümüzdeki yüzyılda bu orta sınıfa gelişmekte olan, bahsini ettiğim ülkelerden bir milyar kişinin daha eklendiğini hayal edelim. Çoktan bittik, haberimiz yok.

Kapitalizmin kendini yenileme gücü, atılım kapasitesi inanılmazdır. Tam sıkıştı, şimdi çökecek dediğin anda şapkadan sürpriz bir yumurta çıkarıverir. Motor icatlardır bunlar. Bir anda gazı alan sistemi uçuşa geçer. 19.yy’da treni, buharlı makineleri buldu, 20.yy’da otomobili, uçağı. Ay’a bile çıktı. Bütün bunları Dünya’nın kaynaklarını vahşice harcayarak yaptı. Peki şimdi sırada ne var?

Görünen o ki Dünya dışında koloni kurmak şimdiki koşullarda hayal. İnternet, evet süper bir şey, herkesle iletişebiliyoruz, şu anda Çin’de Tiananmen Meydanı’nda kim dolaşıyor görebiliyorum, hayal bile edemeyeceğimiz bir gelişme… de… ne işe yarıyor? Cep telefonu, şu anda Amerika’daki eniştemle görüntülü konuşabilirim. Bu da çok nefis, tadından yenmez bir olay ama so what? Benim gördüğüm, -yazının başında da uyardığım üzere, sadece hissiyatımdan bahsediyorum- henüz kapitalizmin kendisine bir yüz yıl daha kazandıracak yeni bir motor güç bulamadığı. Umutsuzca arıyor. Son yirmi yılda hayatımızı gerçekten değiştiren ne gibi bir icat duydunuz? Işınlamayı bulabildik mi? Genele yayılmayı başarmış, fosil yakıtla çalışmayan bir araba biliyor muyuz? Kar elde etme güdüsü olmadan parmağını oynatmayan kapitalizmi unutmadan soruyorum bunu. Peki ya ölümsüzlük? Evet hepsi uçuk şeyler biliyorum ama bundan yüz elli yıl önce bir adama “Dayı bak şimdi, şu anda, şu elimdeki küçük kutu sayesinde İstanbul’la konuşucam” deseydik sopayla kovalarlardı bizi.

Kapitalizmin yarattığı orta sınıfa sınıf atlatacak, onu başka bir aşamaya taşıyacak ve bunu zaten gittikçe tükenen kaynakları minimum düzeyde harcayarak yapacak yeni bir atılıma ihtiyacı var. Bir yerlerde birileri gizli gizli bununla uğraşıyorsa bilemem tabi ama yakın vadede böyle bir atılım görükmüyor. Evet görükmüyor.

Gelişmiş ülkelerden çıkıp gelişmekte ve az gelişmiş ülkeleri dolaşıp çoğalarak geri dönen inanılmaz bir sermaye birikimi söz konusu. Ama paranın hızı, bahsettiğim atılım gerçekleşmediği için yavaşlamaya başladı. Para yavaşlamaya başlarsa, sistem kendisini çevirmekte zorlanmaya başlar. Yaşlanmaya başlar, kırışıklıkları çıkar. Kapitalizmin en büyük korkusu yavaşlamak, tökezlemektir. O yüzden 90’ların sonunda İnternet balonu, geçtiğimiz yıllarda da mortgage balonu patladı Amerika’da, bunlar durup dururken olmadı. Hani diyorlar ya “dibi gördük, yeniden yükselişe geçiyoruz”, geçiyorsun güzel kardeşim de oluşan muazzam sermaye birikimini aktarabileceğin yeni bir alan oluşturamadın ki henüz. Bir yandan dünyanın kaynaklarını gittikçe artan bir hızla emiyorsun, bir yandan da kısır döngüye girmiş durumdasın. Nasıl olacak bu işler?

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum sayın okurlarım. Altına yatırım yapın. Ne varsa altında var.

diyerek bir anda bir Kapalıçarşı esnafına dönüşmek suretiyle bu uzun ve sıkıcı yazımı tamamlamak isterim.