28 Haziran 2009 Pazar

Kredili Hayatlar

Olay zevcemin gittiği kuaför ya da ona benzer bir yerde geçiyor. Bu mekan İstanbul'un daha üst gelir gruplarına hitap eden bir alışveriş merkezinde. Orada çalışan bir kadın var. Hikayenin devamında bu kadının statüsünün önemi olduğu için belirtiyorum.

Adına Berrin diyelim. Berrin 40-45 yaşlarında, kocası ondan biraz daha büyük, bir yerlerden emekli olmuş, emekli maaşından başka geliri yok. Yani baktığınızda ortalama geliri olan bir aile. 20 yaşlarında bir kızları var. Onun adını da Aylin koyalım.

Aylin 20. yaş gününü arkadaşlarıyla birlikte bir yerlerde kutlamak ister. O "bir yerler" Reina gibi bir yerlerdir. Aylin annesinden Reina'da kendisi için bir loca rezerve ettirmesini ister. Mekanın gerçekten Reina olması gerekmez ama o ayarda bir yerden bahsediyorum. Berrin mekanı arar, ancak bir ay sonrasına rezervasyon yapabileceklerini söylerler. Ayrıca kadının bir aylık maaşından daha yüksektir söyledikleri rakam. Berrin müdürünün aracılığıyla Reina kıvamında ama daha az revaçta olan bir yerden rezervasyon yaptırabilme şansını bulur. Bu mekanın adına da Pearl diyelim mesela. Pearl'ün fiyatı Reina'nın fiyatıyla aşağı yukarı aynıdır ama. Kızına durumu anlatır. Aylin ortalığı ayağa kaldırır, arkadaşlarına rezil olmasını mı istemektedir annesi, Reina'da loca demiştir o olacaktır. Berrin'i delirtene kadar bağırır, çağırır, söylenir. Berrin yumruğunu masaya vurur. Eğer istiyorsa Pearl'e gidebileceğini yoksa evde oturacağını söyler. En sonunda Aylin arkadaşlarıyla birlikte Pearl'e gider, dönüşünde annesine çok teşekkür eder. O gece Reina'yı polis basmıştır çok doğru bir iş yapmıştır Pearl'de yer ayarlayarak vs. vs. vs.

Şimdi burada beni ilgilendiren şey başka. Berrin'in davranışı, kızının davranışı ve istekleri. Ve toplum olarak buraya nasıl geldiğimiz. Aylin nasıl olup da kendisini bir gecede 1500 lira harcayabileyecek ya da kendisi için bir gecede 1500 lira harcanabilecek bir insan olarak görmektedir? Aylin henüz 20 yaşında, büyük ihtimalle ailesinin yanında yaşayan, çalışmaya başlamamış bir insandır. Peki ya Berrin? O nasıl olur da, bir ay boyunca çalışarak kazandığı bu parayı bir gecede harcamaya cesaret eder?

Kredi kartlarının, bankaların verdiği kredilerin hayatımızı kolaylaştırdığı gerçek. Ama bunun arkasında yatan büyük bir illüzyon var. Her insanın bir ekonomik değeri vardır. Berrin ayda, diyelim ki iyi ihtimalle 1500 lira kazanmaktadır. Hadi kocası da emekli maaşlı olarak 1500 lira alıyor olsun. Bu insanlar kirada oturuyorlar, başka sabit giderleri de var, bir de hiçbir şey kazanmayan yani henüz ekonomik değeri olmayan bir kız çocuğunu büyütüyorlar.

Ama büyük ihtimalle Berrin'in limiti 1000'er liralık iki ya da üç tane kredi kartı var. Yani elinin altında her an harcanmaya hazır 3000 lira var. Ayrıca Berrin'in 5000 liraya yakın da bir kredibilitesi var. Yani istese, sıkışsa, bankadan 5000 liralık bir krediyi rahatlıkla çekebilir. Bu Berrin'de 1500 liralık değil aslında 8000 liralık bir insan olduğu illüzyonunu yaratıyor. Kocası da bir 8000 lira eder aşağı yukarı. Toplamda aslında 3000 liralık ekonomik değeri olan bir aile kendisini ayda 16000 lira harcayabilecek, dikkatinizi çekerim "kazanan" değil, "harcayabilecek" bir aile olarak görmeye başlıyor. Bunun bedeli ileriye yönelik, kısır döngüye dönüşen bir borç sarmalı aslında.

Berrin bir aylık gerçek ekonomik değeri olan 1500 lirayı bir gecede harcayabiliyor. Bunun sonucunda da sonraki aylara ait ekonomik değerinden borç alıyor. O ayları toparlayabilmek içinse daha da ileriki aylara ait değerinden borç alıyor. Bunu yatırım değeri de olan bir ürün için yapsa, yani bir gayrimenkul almaya kalksa sorun yok. Ama bu öyle bir harcama da değil. Aylık ekonomik değeri 50.000 liranın üstünde olan insanların özel bir gece için harcayabileceği parayı kızı için harcamış oluyor Berrin.

Aylin ise bu durumun farkında bile değil, daha da kötüsü bu durum Aylin'in umurunda bile değil. Aylin kendisini Reina'da bir loca kiralamaya layık görüyor. Kimse de Aylin'e "Güzel insan, senin etin ne budun ne?" diye sormuyor.

NY Times'da okuduğum bir yazıdan bahsetmiştim. Her Amerikalı'nın aylık gelirinin yüzde 112'sini harcadığına dair. Evet şu anda orada da işler istikrarlı gitmiyor ama geçtiğimiz 50 yıl boyunca genelde gitti. Amerikan rüyası ya da illüzyonu, müstakil bir ev, önünde anne ve baba için iki araba ve çocukların üniversite masraflarını karşılayabilmek üzerine kurulu. Orta sınıf sıradan bir Amerikalının hayattan beklentileri, mutluluk anlayışı bunun üzerine kurulu, bu kadar alçakgönüllü aslında. Bu bir çeşit ödüllendirme. Sistem "eğer iyi çalışırsan, isyan etmezsen, manyak değilsen sana bunları sağlarım" diyor, sağlıyor da. Karşılığında kişinin otuz yılına el koyuyor ama ödülünü de veriyor.

Peki Aylin'in şizoid illüzyonu nereden kaynaklanıyor? Aylin neden kendisini bir gecede 1500 lira harcayabilecek biri olarak görüyor? Neden mağazada tezgahtarlık yapan kızın ya da minibüs şöförünün elinde I-phone olabiliyor? Bunun sebebi "yırtma ekonomisi". Minibüs şoförü yanından geçen son model dev cipte, tip, davranış kalıbı ve daha bir sürü yönden kendisine çok benzeyen "yırtmış" adamı görüyor. Mağazada tezgahtarlık yapan kız kendisine gene aynı şekilde çok benzeyen "yırtmış" kadının bir ayakkabıya 1000 lirayı verebildiğini görüyor. Aylin daha önce gittiği Reina'da loca tutan "yırtmış" kızdan ve arkadaşlarından bir farkı olmadığını düşünüyor. Minibüs şoförünün, tezgahtarın ya da Aylin'in onlardan tek farkı henüz "yırtamamış" olmaları. "Cip alamıyor olabilirim, ama I-phone alabilirim". Çünkü banka bana aslında 3000 liralık bir adam olduğumu söylüyor.

İnsanlar gittikçe artan bir şekilde lüks tüketim üzerinden kendini iyi hissetmeye başlıyor, bu bir tür bağımlılık haline geliyor, hep daha fazlası, hep daha fazlası, hep ben, hep ben. Gittikçe daha fazla başkalarının haklarını gasp etmeye başlıyorlar, sıraya aradan sızmak, yolda makas atmak, yere çöp atmak, herkese ait olan deniz kıyılarını gasp etmek... hepsi sıradanlaşıyor. Ben doyana kadar durmak yok, ama sorun şu ki "ben" bu şekilde doymuyor. "Ben" doymadıkça hayat daha da çekilmez olmaya başlıyor. Kişiliği oluşturacak birikimleri yapmıyor kimse, kişiliğini üstüne oturtacak kaideyi es geçiyor. -de'yi, -ki'yi ayrı yazmıyor

Yaşlılar az çok oluşturdukları kaideyi kaybediyor, gençler kendilerine bir kaide inşa edemiyorlar. Hep daha fazla alarak, hep daha iyisi için borçlanarak hayatlarını harcıyorlar. Büyüklük, üstünlük illüzyonu her yerine nüksediyor hayatın, hiç bir şeyi beğenmemeye, kimseyi kendilerine layık görmemeye başlıyorlar. "Öööyle takılıyoruz işte" oluyor ondan sonra, ciddiyetten olabildiğince uzaklaşılıyor.

Ufak bir beceri ya da başarı bile aşırı büyütülüyor. Liseye giriş sınavında birinci olan çocukların fotoğrafları tam sayfa ilanlara basılıyor. Daha iyisini yapmak için çabalamaya gerek yok, herkes eleştirmen, herkes üstat. Elle tutulur, gerçek dünyada da kabul gören bir şey yapan kişi sayısı beşi geçmiyor.

Bu yüzden körler ve sağırlar olarak birbirimizi ağırlıyoruz, dışarda çok fena dayak yiyeceğimizi, dışarda bu illüzyonu yaşayamayacağımızı bildiğimiz için evimizde oturup doktorculuk oynuyoruz, işini kötüsü o kadar uzun zamandan beri yapıyoruz ki bunu, artık oynadığımızı unuttuk, gerçekten doktor olduğumuza inanıyoruz.

Aylin de sadece Aylin olduğu halde, Reina'da bir locayı hak ettiğini düşünüyor.

12 yorum:

Adsız dedi ki...

Uzun zamandır okuduğum en yalın ve çarpıcı anlatım
Ezik , kendini inşa etmek derdi olmayan tüketerek var olmaya çalışan ipotekli yaşam dehlizine sürüklenen ve sürükleten mutsuz ,donanımı üstünü başını donatmak algılayan yahut algılatılan bireyin ve toplumun artık dibi görülen hikayesi .Lakin deniz bitti . Mümkün olduğu kadar çok okuyucuya ulaşmanız dileği ile ...

Müge dedi ki...

Masterpiece.

Gökhan dedi ki...

İkinize de çok teşekkür ediyorum yorumlarınız için. Kafam güzel oldu sabah sabah :)

Adsız, yalın bulduğunuz için ayrıca çok memnun oldum, acaba biraz fazla mı kafa karıştırıcı oldum diye korkuyordum çünkü.

Müge dedi ki...

Artık sabah-akşam en güzel kafalar senin olacak Gökhan! Akşama sizin sokakta ev bakmaya geliyorum! A-hahaha!

Adsız dedi ki...

en kötüsü de;
anne-babaların bu tarz durumlarda cocuklarının isteklerini bir görev olarak olarak kabul edip yerine getirmek konusunda her turlu riski göze alması.

yeter ki cocugum mutlu olsun,ben oderim o borcları 12 taksitle...

an(ı)lık dedi ki...

bence de çok güzel bir yazı ve anlatım olmuş..
hayret verici şeyler gördüklerimiz boyacısından simitçisine öğrencisine kadar herkeste lüks telefonlar küçümsemek değil tabi bu ..sonrada borçtan bunalıma girip ailesini katledenler var bu ülkede...

Talisman dedi ki...

Woahhh..
Kızılderili çığlığı atıyorum.
Çok güzel yazı beee..
Anaa süper valla.
Hemen tecrübelerimden örnek vereyim, bu sene başında ekonomik durumuma bir baktım ve bir bok anlamadım. Ne zaman ki tüm kredi kartlarımı kapadım, sadece tek kartım kaldı ve taksit olayından tamamen elimi eteğimi çektim, herşeyi peşin almaya başladım o zaman benim ekonomik durumu çıkardım. Hatta bi ayarlama yaptım, bu salak harcama tarzımı değiştirirsem bildiğin ev alıyomuşum ben. Bir aydınlanma yaşadım oracıkta. Şimdi hesabını bilen bir ortasınıfım. Abıdik gubidik lükslerimden vazgeçtim. Mutluluğumda bir artış veya azalma olmadı. Her koşulda Dr. House tarzı "miserable" olmayı başarıyom :)
Suç Aylin de değil annesinde bu arada, çoook önceden bu terbiyeyi vermeliydi kızına, edinmeliydi de.

Gökhan dedi ki...

Adsız, Talisman'ın da belirttiği gibi aslında Aylin'in annesindeki terbiye verme eksikliğinin de bu durumda çok etkisi olduğunu düşünüyorum, klasik bir Türk/Kötek eğitiminden çıkmış olsaydı bu kadar delirmeyecekti muhtemelen. Öte yandan Berrin o eğitimden çıktığı ve mutsuz bir çocukluk geçirdiği için aynısını kızına yaşatmamayı ilke edinmiş ama bu sert de olsa etkili eğitimin yerine yeni bir şey de koyamamış.

Anılık'ın değindiği nokta da çok gerçek ama bize değmediği sürece üstünde durmadığımız bir dram aslında. Üstüne film yapılır işte bu durumun

JoA dedi ki...

harika bir yazı gerçekten.

yorumlardaki "Öte yandan Berrin o eğitimden çıktığı ve mutsuz bir çocukluk geçirdiği için aynısını kızına yaşatmamayı ilke edinmiş" konusuna bir ekleme yapayım istedim. bence bir başka neden daha var: büyüklerin de bu yeni dünyaya özenmesi. "bizim zamanımızda bu oyuncaklar yoktu" diyerek toyiki'ye (eski toys 'r us) dalmak gibi bir şey.

sevgiler...

Gökhan dedi ki...

JoA'nın yazdıklarına da kesinlikle katılıyorum. Bence o kuşak da aslında başlı başına bir yazı konusu ama kim yazacak onu bilmiyorum sıcakları bastırdı, ben üşenmeye başladım şimdiden

Müge dedi ki...

Hah işte şöyle! Güzel bir yazı hakettiği yorumları almalıdır. Yorum bırakanları tebrik ediyorum.
(Ben iyice kafayı yedim, di mi Gökhan?)

Gökhan dedi ki...

Evet kafayı yedin Müge, sen böyle konuştukça ben ilkokul sıralarıma geri dönüyorum. "Defterim kitabım yanımda mı, örtmen kızıcak şimdi" oluyorum, korkuyorum Mügee!