18 Haziran 2009 Perşembe

Kutsiyet Safsatası

Şu blog aleminde zevcemle benim en takık olduğumuz konulardan biri de "Uyan ey ehli vatan! Özcancan bugün sıçtı!" blogları.

Melek iyi, namuslu, orta sınıf bir ailenin kızıdır. 70'li yılların ikinci yarısında ya da 80'li yılların başlarında doğmuştur. Darbe ve Özal jenerasyonunun kızıdır. Ülke dışarıya açılmaya başlamıştır, sütten ağzı yanan bir önceki jenerasyondan olan anne ve babası onu sol, sosyal, kollektif tepki hatta siyaset gibi kelimelerden bilinçli bir şekilde uzak tutmuştur, onlar tutmasa da zaten ülkenin kendisi uzak tutmuştur.

Melek'in yapması gereken ilk, orta, liseyi okumak, arkadaşlarıyla takılmak, yeni açılan MC Donalds'da yemek yiyip, sinemaya gitmek, doğumgünü partileri düzenlemek ya da onlara katılmak, arasıra öpüşüp sevişeceği, aşk acısı çekeceği bir sevgili bulmak, sonra onu terkedip ya da onun tarafından terkedilip başka bir sevgili bulmak, üniversiteyi bitirip "BÜYÜK!!!" kadın olana kadar evleneceği adamı bulmamak, ülkede olup bitene, hatta kendi kişisel gelişiminden başka herşeye sırtını dönmektir.

Melek bu sırada gerek aile ve akrabalarından, gerek sosyal çevresinden gerek mahalllesinden gerekse ülkenin kendisinden aldığı feyzle yürümektedir. O "ÜNİVERSİTE!!!"ye gidecektir. O Levis giyecek kadar özeldir (o zamanlar o kadar açılmamıştık dünyaya unutmayın), İzmirdeyse LOFT jean mağazasının önünde kuyruğa girip bir süper pahalı olmasına rağmen LOFT giyecek kadar özeldir. Ailesinin yazlığı yoktur ya da dandik bir yerde yazlığı vardır. Ama onun Bodrum, Çeşme gibi bir yerde yazlığı olacaktır. Çünkü aslında o geleceğin, daha yüksek bir sınıfın potansiyel üyesidir. Melek'in durumunda bu örneklerin günlük hayattaki tezahürlerini daha da çeşitlendirilebilir ama gerek yok, esas meseleye dönelim.

Melek çalışkandır, zekidir, yeteneklidir. Elinden her iş gelir. Aslında gelmez. Aslında o kadar çalışkan, zeki ya da yetenekli değildir. Sadece 70 yıldır kabuğunda yaşayan bir ülkenin o kabuğun dışına toplu olarak çıkan ilk kuşağının üyesidir. Annesi 50 yaşında ilk kez memleketin dışına ayak basarken o daha 17-18 yaşında Paris görmüş olur mesela. Ülke aslında bu kadar kabuğuna çekilmesi gerekmediğini yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Enerjisinin Soğuk Savaş döneminden kalan "kendi kendine yeten ülke" tanımından çok daha fazlasını kaldırabileceğini çözmektedir. Komşularıyla iyi geçinen ve hayatını tıngır mıngır sürdüren, pazara giderken alışveriş filesi (hatırlıyor musunuz o fileleri? Ne zamandır görmediğimizin de farkında mısınız?) işe giderken de sefertası (peki en son ne zaman sefertası gördünüz?) taşıyan memur Selami amca olmadığının farkına varmaya başlamıştır. Mahallenin muhtarlığını bırak, ilçenin belediye başkanlığına oynayabileceğini farketmiştir. Gerçekten de çok büyük ve enerjik bir ülkedir aslında.

Ama her ergenin büyüme sancıları yaşaması gibi ülke de kendi içinde hormonal dengesizlikler yaşar, bazen aşırı sinirli olur, bazen acayip hüzünlü. Bazen de koşabileceğinden fazla yolu koşmaya kalkar ve yarı yolda kesilir. (70'lerin sonlarından itibaren hayatımızın bir parçası olan ekonomik krizlerden bahsediyorum)

Melek bu ergenliğe yeni giren ülkenin ruhsal anlamda ergenliğe giren bir üyesidir aslında. Ama bu ergenlik süreci, bilmese de maalesef Melek'in ömrünün tamamını kaplayacaktır. Çünkü bir ülkenin ergenliği bazen o ülkenin iki üç kuşağını harcayacak kadar sürer.

Neyse Melek'e dönelim. Melek kendisini özel hissetmektedir. Çünkü anne ve babasının ya da onların kuşağının dertleriyle (yağ kuyrukları, elektrik kesintileri, anarşi) uğraşmak zorunda kalmamıştır, üstelik onların lüksün lüksü saydığı, hatta hayal bile edemediği avantajlara sahip olmuştur (yurtdışına çıkma, marka giyme, yabancı dil eğitimi alma, çok uygun koşullarla ürün sahibi olma, üniversite eğitimi, internet, kredi kartı vs. vs.) THE ÜNİVERSİTE!!! kazanılır, bu, en az dört yıllık süreçte komşulara "XXX ÜNİVERSİTESİNDE HÖDÖ BÖDÖ OKUYOR TEYZESSSSSİİİİİ!!!" diye tanıtılır Melek. Bu öyle bir kartvizittir ki bu Melek, Papa olmasına az kaldığını düşünmektedir. Üniversitede ya da mezuniyetin hemen ardından girilen işlerden birinde tanışılan bir adamla evlenilir. Melek'in hayali, bahsini ettiğim bu Türkiye'nin, Melek ve sonrası jenerasyonlarının kadınlarının dili olmayı büyük bir doğallıkla başaran halk ozanı Nil Karaibrahimgil'in de belirttiği gibi hem çocuk hem kariyer yapmaktır.

Ama yemez. Kapitalizm kadının etinden sütünden ve götünden yararlanmak istediği için söylemiştir o yalanı. Bir kadın hem bir yandan çocuk yaparak tüketici olmalıdır. Yani doğurduğu yeni müşteriye ürün satın almalıdır. Hem de bir annenin çocuğuna ayırması gereken toplam sürenin büyük bir kısmını işine ayırarak sermayeye katkıda bulunmalıdır. Etraf çocuğuna yeteri kadar zaman ayıramadığı için vicdan azapları içinde kıvranan annelerle dolup taşar.

Melek ikinci yolu seçer. Ama o da en az yukarıdaki kadar acılıdır. O güne kadar "ÖZELLL!!!" bir insan olduğu illüzyonuyla büyümüş olan Melek, en "ÖZELLL!!!" çalımını atar hayata. Ve hamile kalır. Bu inanılmaz bir şeydir aslında. Melek gibi bir insanın, Melek'in yeteneklerine, eğitimine, bilgisine sahip bir insanın bir bebeğinin olması. Cenin daha fasulye boyunu bulmadan "Uyan ey ehli vatan! Melek yavruluyor!" haberi vatana yayılır. Melek işi bırakır, içinde kimseye çaktırmadığı büyük bir boşluk oluşur, bu boşluğu herkesten önce kendini kandırarak, karnında büyüyen insan yavrusuna olmayan anlamlar yüklemek suretiyle doldurmaya çalışır. Özcancan'a "Bebek İsa" kustiyeti yüklenir. Ondan önce hamile kalıp doğuranlar, kendi tecrübelerinin , ondan sonra doğuracaklar da potansiyel hamileliklerinin kutsiyetini onaylatmış olmak için, yaptığının aslında ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu söyleyerek Melek'i doldururlar. Melek de kendisinden önce doğuranlar için ve kendisinden sonra doğuracaklar için de aynı şeyi yapmış ve yapacaktır zaten.

Bebek İsa doğar. Dünyaya ilan edilir. Dünyanın pek umrunda olmaz bu durum.

Gerçekte sürekli bakıma ve yardıma ihtiyacı olan bir insan yavrusudur söz konusu olan. Melek'in "ÖZELLL!!!" olduğunu o minik pipisine asla takmaz. Süt ister, uyku için pışpışlanmak ister, osurmasına yardım edilmesini ister. Melek içten içe kinlenir bu minik yavruya, hem yukarıda bahsettiğim durumdan, hem de Melek'i Melek yapan bütün o süreci bir kenara atıp Melek'i aslında bir "EV KADINIIII!!!" haline getirdiği için. Melek vicdan azapları içinde kıvranır. Bir yandan bir asalak, memesinden hayatını, kadınlığını, "ÖZELLL!!!"liğini emmektedir. Diğer yandan da bebek aslında o hayatın, o kadınlığın, o "ÖZELLL!!!"liğin meyvesidir ve osurmaktadır.

Melek içten içer asla o kadar "ÖZELLL!!!" olmadığını, çevresindeki bir çok mutsuz ve amaçsız anneden biri olduğunu farketmeye başlar. Ama en zor olan insanın kendi kendisiyle yüzleşmesidir. Olay mahallinden hızla kaçar elbette. Çözümü Özcancan'ın dijital fotoğraf makinesiyle çekilmiş binlerce fotoğrafında ve elbette blogda bulur. Bebek İsa'nın bokunu anlatmak Soğuk Savaş Sonrası Türkiyesi'nin yeni Meryem Ana'sının hayatının anlamı ve amacı haline gelecektir. Ve ondan sonra gelsin "Uyan ey ehli vatan! Özcancan bugün sıçtı!" blogları...

Genel kabul gören efsaneye göre İsa 33 yaşında bekar ölmüştür. Nedeni çok basittir. Meryem oğluna kız beğenememiştir. Melek daha ana rahmine düştüğü anda bundan da ağır bir bağımlılık ilişkisi geliştirmeye başladı Özcancan'la. Allah Özcancan'ın bütün kız arkadaşlarına ve evleneceği kıza sabır versin. Bundan yirmi sene sonra duyacağımız hikayeleri size şimdiden anlatmaya başlayabilirim. Daha yaşanmamış bir hayatın hikayesini dinleyebilmek de her kula nasip olmaz kadrinizi kıymetinizi bilin.

Hamiş: Bu "hamiş" kelimesine hastayım.
Hamiş 2: Özcancan ilk olarak Ferhan Şensoy'dan duyduğum bir isimdi, o günden beri çok gülerim bu isme, kullandığım için de ustanın affına sığınırım.
Hamiş 3: Post-Melek jenerasyona dair bir yazıyı da çok yakında çakacağım!

11 yorum:

Borsalino dedi ki...

Hahahahhahahhahahhah demek istiyorum hatta hahahahhahahahahahahhahahaha diyorum.

"Genel kabul gören efsaneye göre İsa 33 yaşında bekar ölmüştür. Nedeni çok basittir. Meryem oğluna kız beğenememiştir." Bu kısmın özellikle hastasıyım.

Hamiş: Zevcenize selamlar.

Gökhan dedi ki...

Zevcemin de size selamı var efenim :)

polente dedi ki...

Ben Melek'le birlikte çalışıyorum, ühühü ühüü

Puffy dedi ki...

Bence bu blog paralı olmalı.
Ne bileyim aylık 4,90$,yıllık 39,90$ falan.
Kart numaramızı falan verip,access edinebilmeliyiz.
Şahsen ben bu kadar güzel şeyler okuyup,bu kadar keyif alırken,browser'ı kapatmadan önce adres çubuğunun oraya 3-5 birşey sıkıştırasım geliyor.Alışık değil bünyem kaliteli şeyleri bedava tüketmeye.
Saygılar.

Gökhan dedi ki...

Polentecan allah sonunu hayretsin.

Gökhan dedi ki...

Puffycan girsem mi ben bu işe? 4.90 da çok kafama uydu valla :) Hiç bi şey olmasa sen varsın, arada çubuğun oraya üç beş sıkıştır o bana yeter

Müge dedi ki...

Blog paralı olsunmuş! O zaman blog paralı olursa, Puffy Bey benim için de bi 4.90 yatırıversin rica ediciym.

Gökhan hadi şu elektrikle ilgili şeyi yaz artık yaa. Çok komik olm o.

Gökhan dedi ki...

haa tamam!

Puffy dedi ki...

Müge Hanım,
4,90$ dediğimiz bugünün kuruyla 7,50TL yapıyor ki,bu bir kaşarlı dürüm,bir paket marlboro veya bir adet müdavimi olunan kuaförde fön parasına eşit.
Bu kadar da pinti olmayalım.
Ayrıca büyük üstad blogu paralı yapsa bile,sana bir kıyak geçip free access verir herhalde :)

Talisman dedi ki...

Çok güzel yazmışın yaa.. Sen naaptın? Ne oldun, senin kafa yapıcından ben de istiyorum yaa..

Gökhan dedi ki...

Puffy'cim "hepimiz kardeşiiiiz bu kavgaaa ne diyeeeaaa" diyorum.
4.99'a ne gerek var, siz okuyunuz, -bu yazıda olduğu gibi- okuduğunuzu belli edecek iki yorum atınız bana yeter.
Talisman aslında olay şundan ibaret, dizi tatile girdi, ben sene içinde sıçarım bloguna benim daha önemli işlerim var şu anda ruhayility'sinden kurtuldum ve bu hale geldim. Eylemlerimiz devam edecektir bizi izlemeye devam ediniz efenim