19 Eylül 2009 Cumartesi

Türkiye diye bir oğlan...

Türkiye Cumhuriyeti çok kimlikli, çok kültürlü, çok katmanlı bir devletin yıkıntıları üstüne kuruldu. Kendisini hayal kırıklığına uğratan babasını reddeden bir erkek çocuğu gibi büyüdü. Babasından kalan hiç bir şeyi üstüne giymeyi kabul etmedi. Küçük ve sınırlı bir alanda, bir kaç komşu, bir kaç arkadaş ve çok sevdiği bir abiyle büyümeyi seçti. Kendi yağında kavrulmak yetiyordu ona. Dışarısı fazlasıyla karışıktı zaten. Mahallede karışmaması gereken bir kavga vardı, daha da fakirleşmek pahasına uzak tuttu kendini bu kavgadan. Sonra abisi geldi, ona hayatta kalmasına yetecek kadar yardım etti. Elbiseleri eskiydi, kendisi üretip, kendisi dikiyordu, gene kendisi giyiyordu. Yiyeceği de keza kendisine yetecek kadardı. Zorda kalmamaya çalışıyordu borca girmemek için ama giriyordu. Bakkaldan aldığı her borcun faizi olduğunu, borcunun borcu olacağını biliyordu. Ama bir yandan da ergenliğe adım atmaya başlamıştı, abisi Amerika'ya özenmeye başlıyordu. İnsanların müreffeh yaşadığı, baraj üstüne baraj, fabrika üstüne fabrika yapılan ülkeye. Babayı aklına bile getirmiyordu hiç. Sonra işler karışmaya başladı. Bir de başka bir abi belirdi çok yakında. Yan apartmanda oturuyordu. Aklının bir kısmı da oraya kaymaya başlamıştı, şeytana uyuyordu, şeytana uyan parmaklarını hiç acımadan kırıyordu, ama kırılan parmaklar gene iyileşiyordu. O gene kırıyordu parmakları, en sonunda kendi kendine uyguladığı şiddet aklını kaçırmasına sebep oldu, kalbi durdu, bir elektroşokla kendine getirildi.

Erken yaşta çok büyük acılardan geçti, çok değerli hücrelerini, organlarını kaybetti, sol kolu ayrılıp kendi hayatını kurmak istediği için kontrolünden çıkıp çıkıp tokatlar atıyordu yüzüne. Durduramadı onu, canı durdurmak istemedi bir yandan da. Ama yaşamaya devam etti.

Kırılan parmaklar ise en sonunda şeytana uymaktan vazgeçmişlerdi. Uzaktaki güzel abinin kahvesine takılmaya başladı. Türkiye sokağa, dışarıya çıkmaya başlamıştı. O kadar da çirkin olmadığını farketti. Eni konu eli iş tutar, bileği kuvvetli, yakışıklı bir çocuktu.

Ama bir sorun vardı. Gören herkes onu babasına benzetiyordu. İşin kötüsü kendisi de babasına ne kadar benzediğini farkediyordu günden güne. Yıllardır unutmaya ve unutturmaya çalıştığı, beceriksizliğinden ailesini dağıtan babaya. Aslında onun da gençliğinde mahallenin efsanelerinden biri olduğunu anladıkça kafası karıştı. İçinden bir ses onun gibi olmasını söylüyordu, onun gibi olmak için ne yapması gerektiğini araştırmasını. Ama mantığı tam tersini söylüyordu. Ona benzeme dağılırsın. Ama içindeki ses yaşadığı bunca macerayı hatırlatıyordu kendisine. Ona benzememek için üstüne oturtmaya çalıştığı karakter bir türlü oturmamıştı belliydi bu. Bir yanı namaz kılmak istiyordu, diğer yanı ayin'i cem'in bülbülü olmak. Bir yanı uluyordu, bir yanı "Keçe Kurdan" söylüyordu. Bir yanı kısa yoldan voliyi vurmak için barbarlaşırken kendisinden başka kimseyi düşünmüyor, bir yanı kendisinden sonraki nesillerin aydınlık bir gelecekte büyümesi için çabalıyordu. Çıplak ayakları soğuk taşa basıyordu ama saçları jöleden geçilmiyordu. Bir eli rakı içiyor, diğer eli rakı içen eline vuruyordu.

O sözde üniterdi, merkeziyetçiydi. Oysa babası bu yüzden ölmemiş miydi? Dağılan vücudunu bir arada tutabilmek için üniter olmaya, merkeziyetçi olmaya çalıştıkça daha da dağılmamış mıydı? Öte yandan babası da kendisi gibi karmakarışık bir yapıdaydı ama bir yolunu bulmuş 600 yıldan fazla yaşamıştı. Aynaya baktığında aynı karmaşıklığı kendi yüzünde de görüyordu, huzursuzluğunun sebebini kendi yüzünde de görüyordu. Bu huzursuzluğun müthiş bir libidodan kaynaklandığını göremiyordu sadece. Doğru yönlendirebilse o enerjinin kendisine neler yaptırabileceğini göremiyordu. Onun yerine kendini, içindeki zıt kutupların birbiriyle çekişmesine bırakıyor, karıya kıza giderken günah işlediğini düşünerek acı çekiyor, namaza niyaza gidince hayatı ıskaladığını düşünerek acı çekiyor, sol eli sağ eline vurunca acı çekiyor, sağ eli sol eline vurunca acı çekiyor, kısacası acı çekmekten başka bir şey yapamıyordu.

Dönüp abisine bakıyordu sonra. Ben bu abiyi niye bu kadar seviyorum diye sormuyordu kendisine. Aslında o abi aralarında kan bağı olmamasına rağmen babasına çok benziyordu. Bunu görmemişti henüz. O da babası kadar karmaşıktı ama bir yolunu bulmuş, libidosunu yönlendirmiş ve müthiş bir enerjiye dönüştürmüştü. Evet artık yaşlanıyordu, hatalar yapmaya başlamıştı, eskisi kadar afili değildi son zamanlarda, ama gene de abiydi. O abinin cebinden çıkan çeyrekliğin üstünde yazanı okusaydı belki her şey çok farklı olacaktı:

"E Pluribus Unum"

Çoktan tek.

O çok sevdiği abi gibi olamaz. Çünkü çok farklı hayatlardan, kültürlerden geliyorlar. Abi tavla oynamayı bile bilmez, her pazar kiliseye gider. Babası gibi olmak zorunda da değil. Çünkü babasının zamanında işler farklı işliyordu. Ama yolunu bulabilir. Tabi kendisiyle barışırsa. İçinde barındırdığı bütün o zıt karakterleri hep birlikte masaya oturtabilirse, yeni bir toplumsal sözleşme yaratabilirse. Her birinin, diğerinin hakkına saygı göstereceği, farklılıklarını kabul edeceği yeni bir sözleşme.

"E Pluribus Unum"

Daha görmedi o çeyrekliği. En azından şimdilik.

Hiç yorum yok: